Bay Pipo – Soner Yalçın

Eski bir kitap olan bay pipo ben üniversiteye başladığım zamanlarda çıkmıştı. O zamanlar siyasi kitapları okumadığım için pek ilgimi çekmemiş anlatılan, MİT’in içine girmiş olan bilmem nerenin ajanları hiç umurumda olmamıştı. İşte  o zamanlar bilim adamı olmak vatanıma milletime yararlı bir yurttaş, mühendis, asker, öğrenci, basketbolcu vs. olmak istediğim yıllardı. Varsa yoksa “Newton’un hayatı” veya “Kosmos Evrenin Gizemli Yıldızları” veyahutta “Dr.Ecco Bunu Nasıl Çözer?” tarzı bilim/zeka kitaplarına ilgim vardı.

Şimdi geri dönüp bakınca ne güzel yıllarımmış. Zaman sonra artık bu ülkenin niçin bu kadar şerefsiz ve yalancı insanlar tarafından dolu olduğunu merak etmeye başlayıp şöyle bir yakın tarihe ve sonra da uzak tarihe de bakmaya başladım.

Anladım ki bizim yakın siyasi tarihimiz çok partili dönem ile beraber (hadi tek partili dönemin son ucunu da ekleyelim) meğerse bildiğimiz satılmışmış. Çok ayrıntıya girmeden yazdığım Yakın Siyasi Tarih yazılarımdan siyasi, iktisadi ve kültürel hareketin iktidarda kalmak uğruna nasıl sağa sola satıldığını (evet ağır laf gibi de karşılıksız kredi ve paralardan bahsediyoruz) anlatmıştık. Herkese de okumasını tavsiye ediyorum.

Evet ne diyorduk. Açık artırmayla satılan ülkenin alıcısı da çok oluyor elbette. ABD’nin yüzü gülmüş, biraz İsrail’in hatta. İşte bu yakın siyasi tarihin MİT ayağını Bay Pipo isimli kitapta bulabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı bir dönem “Darbe Yapacaklaaaağr” diyerek Fettullah Cemaat’i tarafından içeri atılan yazarlardan Soner Yalçın. Bazı ek notlar ile beraber yeni bir basımını Kırmızı Kedi yayınlarından temin edebilirsiniz. Ayrıca kitap içinde MİT mücadelelerinin merkezine öldürülen ajan Hiram Abas’ın konduğunu da söyleyelim. Aslında Hiram yan rolde dururken MİT ve ülke çekişmeleri anlatılmış.

Özetle Yakın Siyasi Tarih’i merak edenlerin biraz dönem iktidarları ve partileri hakkında bilgi aldıktan sonra (benim yazılar mesela) okuyabileceği tamamlamalı bir eser.

Bu ülkedeki siyasetçilerin “Hibe Para” diyerek ABD’nin İsrail’in daha doğrusu emperyalizmin köpekliğini yaparken aldıkları paralar, milletin ağzına hurma tıkıp krallar gibi yaşamları, dün kol kola her türlü hırsızlığı vicdansızlığı şerefsizliği ve hukuksuzluğu yaparken, ertesi gün sanki siz yapmışsınız gibi ortaya çıkmaları falan bildiğimiz şeyler aslında.

Ha bu arada kitapta muhtemel MİT ajanı olan bazı önemli kişiler ile ilgili bilgiler de bulacaksınız.

Bu topraklarda yakın siyasi tarihimizin mutlaka öğrenilmesi ve bilinmesi gerekmektedir. Kitabı bütün genç ve orta kuşak arkadaşlarımıza öneriyorum.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Doğu Avrupa Turu – III – Prag

Bir önceki yer olan Budapeşte nasıldı diyorsanız buradan

Prag

Hava yavaş yavaş kararırken ulaştığımız şehirde vakit kaybetmeden ünlü Eski Şehir Meydanına hareket ediyoruz. Şehir merkeziyle beraber yüzlerce yıldır bozulmamış bir şehir mimarisi görmek bizi şaşırtıyor. Saat başına çok yaklaştığımız için hazır denk gelmişken ünlü Astronomik saatin çalışını seyretmek için bekliyoruz. Kesin tarihi bilinmemekle beraber 1400’lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Saat başlarında animasyonlu bazı kuklalar çıkıyor dönüyor falan. Pek bir esprisi olmamak ile beraber dönem için (orta çağ sonu) yapı imgeleri şehir insanlarının dikkatini çekecek şekilde tasarlanmış. Gündüz gece uzunluğu, farklı alfabelerde yazılmış göstergeleri vs. üzerinde işlenmiş. Dönem dönem bozulmuş fakat tekrar tamir edilmiş. Hemen yanında bulunan Eski Belediye Binası ise artık sadece önemli davetlerde veya bazı düğünlerde (belediye çalışanları veyahutta para verenler) kullanıma açılıyormuş.

_SAM0136.JPG
Jan Hus Anıtı ve hemen arkasında Tyn Kilisesi

Eski Şehir Meydanı Prag şehrinin surlar içinde kalan kısmını oluşturuyor. Yani nehir tarafından gelirken takip ettiğiniz yol ile ulaştığınız meydan ve bir o kadar daha düz devam ettiğiniz yapıların tamamı surlar içinde bulunuyormuş. Tam göbekte bizim fayton dediğimiz atlı arabalar bulunuyor ve turistlere kısa bir Prag gezisi yaptırıyor. Meydanın eski ismi de zaten At Meydanı. Tarihte bu meydan atların satıldığı bir alan olduğundan at meydanı olarak geçiyormuş. Meydanın tam ortasında 1915 yılında yapılan Jan Hus heykeli bulunuyor. 1415 yılında artık kilisenin reform yapmasını ve kendisine çeki düzen vermesini isteyen ünlü reformcu Jan Hus “dinsiiiiz vatan haini” denilerek kazığa bağlanıp canlı canlı yakılmıştır. Protestanlığın doğuşu ve Hristiyanlığın din reformunun simge isimlerinden bir tanesidir. Yani dinde bağnazlığın kaldırılması kolay değildir aydın ister arkadaşım.

_SAM0151.JPG
Saat Kulesi

Meydanda ki önemli bir diğer yapı ise saat kulesine yüzünü döndüğünüzde sağ tarafta bulunan ve gotik tarzda yapılmış olan Tyn Kilisesi bulunuyor. 1300’lerde yapımına başlanan ve 1511 yılında tamamlanan kilise oldukça ihtişamlı gözüküyor. Yine hemen meydanda bulunan St.Nicholas kilisesi bir diğer önemli yapı. Barok tarzı ile yapılmış olan kilise 1735 yılında tamamlanmış. Bu arada sürekli ve hemen her yerde klasik müzik konserleri veriliyor. Mesela St.Nicholas kilisesinde her akşam konser olduğunu gördüğümde baya şaşırmıştım. Konserler 1-1.5 saat arası sürüyor. Fiyatları da 12-20 yuro arası değişiyor. Saati uymayacak diye düşünmeyin çünkü her an bir yerlerde konsere iştirak edebilirsiniz.

_SAM0195.JPG

Bu yapılara dıştan bakıp tarihi ara sokaklarında yaklaşık bir saat kadar dolaşıyoruz. Karışık sokakların arası çeşitli tarza hitap eden kafelere/barlara sahip. Sayısız dükkan ve kafe şehrin her noktasını ele geçirmiş sanırım. Merkezden uzaklaşınca biraz daha sakinleşiyoruz. Fakat ciddi anlamda turist sayısının fazlalığı ve kalabalık beni biraz da rahatsız ediyor.

_SAM0240.JPG

Daha önceden ayarladığımız tekne turu için yeniden eski şehir meydanında toplanıp Vltava nehri kenarına gidiyoruz. Belirtmedik ama Prag şehri de tıpkı Budapeşte gibi nehir tarafından ikiye ayrılmış durumda. Vltava nehri oldukça çoşkun ve tehlikeli bir akış sergiliyor. Daha doğrusu belli dönemlerde azgın bir şekilde sularını yükseltip köprülere bile kapattığı biliniyormuş. Tarihte bu azgınlığından dolayı nehir kenarlarında fakirlerin oturduğu biliniyor. Kanallar içinde asansör sistem ile gemiler yukarı veya aşağıya kaydırılarak ilerleniyor.

_SAM0268.JPG

Akşam yemeğini açık büfe yemek ve nefis taze şarap eşliğinde tekne turu yaparak geçiriyoruz. Geceye ulaşırken otelimize dönüp ertesi gün Prag gezimize devam edeceğiz.

_SAM0074.JPG

Sabah gözümüzü Prag Kalesi içinde açıyoruz. Tepeye ana yoldan çıkıp aşağı doğru yürüyeceğiz. Askerlerin kontrol ettiği üst bölgeyi fotoğraflayıp biraz yürüdükten sonra kolayca kale içine giriyoruz. Burada kale içindeki yerlerin tamamını görmek isterseniz muhtemelen tam bir gün ayırmanız gerekiyor. Hemen girişte açık müze kartını almanız (fiyatı yaklaşık 15 yuro) akıllıca olacaktır. Bizim zamanımız dar olduğu için (nedense her yeri görmek zorunda hissediyoruz) saray içlerini falan gezmek istemedik.

20171011_115847_Pano.jpg
St.Vitus Katedrali

Efendim ana meydandan gideceğiniz ilk nokta haliyle devasa bir yapı olan St.Vitus katedrali olacak. Gerçekten dev bir yapı olup 1344 yılında inşa edilmiş. Bütün kralların taç giydiği, önemli tarihi görüşmeler yapıldığı ve gerekli cezaların verildiği yer işte burası. Kale içi yapıları ağzınız açık seyrederken elbette bu tip devasa katedrallerinin yapılış amacının dönem hastalık ve yenilgilerinin suçunu halka atmak dolayısıyla tanrıya inancın azaldığından bahsetmek ve dolayısıyla “haydi katedral inşa edelim ki günahlarınız azalsın” tarzı uyutma politikaları olduğunu söyleyelim. Katedral için toplanan acımasız vergiler, parası olmayanların yıllarca yapımında çalışması ve binlerce ölümün yaşanması haliyle sıradan olaylar. Yalnız yapı tabi muazzam. Etrafında tur atıp mükemmel işenmiş heykellere bakınca insanın ürpermemesi mümkün değil. Ben daha sakin arka taraflarında orta çağın karanlığını ve gizemini doyasıya yaşadım. Kim bilir belki şu karanlık köşede kimler ne satıyordu veya kimler ölmemek için yalvarıyordu?

_SAM0166.JPG

Katedral içine giriş ücretsiz olmak ile beraber belli bir noktaya kadar girmenize izin veriliyor. Sonrası bilete dahil olup isterseniz yine biletiniz ile sırada bekleyip kuleye çıkabilirsiniz. Yapı içinde oldukça zor bulunan ve pahalı olan kırmızı mermer sütunlar, fayans ve cam işlemeleri, kraliyet mozolesi, renk renk pencereler vs. bulunuyor. Gerçekten muazzam bir yapı tabii de belirttiğim tarihi gerçeklerden dolayı bana oldukça soğuk ve itici geliyor ne bileyim. Ama adamlar yapmış.

20171011_113047.jpg

Katedral girişine yüzünüzü dönüp sola giden taraftan giderseniz orta kısıma doğru sol tarafa bir giriş kapısına rastlayacaksınız. Orada küçük bir oyuncak müzesi bulunuyor. Ayrıca oyuncakta satılıyor. Dükkanın ilerisinde ise gözlem yapılan ve sanırım aşağısında da hapishane kısımları bulunuyordu. Buralar kapalı olduğu için gidemedim. Ne görevli ne de turistler olmadığı için birazda tırsıp geri döndüm. Sunay Akın abimize selamlar ayrıca Ayhan Sicimoğlu abimizin ellerinden öpüyorum.

_SAM0345.JPG
Eyyy Ayhan Sicimoğlu sen kimsin ya?

Katedral etrafında tur attıktan sonra yine katedral meydanının yakınlarında heykeller ve Eski Kraliyet Sarayı bulunuyor. Gerçi yenisi de hemen oralardaydı. Tadilatta olduğundan eski saraya giriş mümkün olmadığından uzaktan incelemekle yetindik. Dediğim gibi saray girişleri kalabalık ve zaman dar olduğu için içlerine girmedik.

_SAM0358.JPG
Ne bu şimdi sanat mı? Bizde mi böyle olalım?

Katedrali arkamıza alıp yokuş aşağı ilerlediğinizde ise kısa bir süre sonra sol tarafta Altın Yol diye tanımlanan kısma geliyorsunuz. İşte renkli binalar falan bir esprisi yok ve buraya da yine biletle girmeniz gerekiyor. Birde çükü olan bir heykel var. İnsanlar daha önce hiç çük görmemiş gibi gidip ona dokunuyor falan. İşte hep bahsediyoruz ya batının ahlaksızlığı efendim..

_SAM0247.JPG
St.George Bazilikası

Aşağıya biraz daha gidince kırmızı renkli bir bina olan St.George Bazilikası ve yanında Manastırını göreceksiniz. İçine yine girmedik ama Bazilika’nın 921 yılında yapıldığını söyleyelim. Yani Eski Saray mensupları muhtemelen buraya geliyordu. Ek olan Manastırda yaklaşık 10.y.y. da yapılmış.

_SAM0392.JPG

Yolunuza devam ettiğinizde ise sağ tarafta resim ve konserlerin yapıldığı bir bina göreceksiniz. Burada isterseniz küçük bir ücret karşılığı öğle sonrası klasik müzik dinleyebilir veya bizim yaptığımız gibi muhteşem bir Prag manzarası eşliğinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Artık öğleden sonraya gelirken daha fazla beklemeden hemen aşağımızdaki Kraliyet Bahçelerine çıkıyoruz.

_SAM0416.JPG

Burası 1530 yılında yapılmış. Gerçekten muazzam bir Prag manzarası bizi karşılıyor. Göz alabildiğine güzellik, 1000 yıl önce nasıl ise günümüzde de bu şekilde kalmış gibi görünen şehirleşme, çatı ve aradan yükselen büyük tarihi yapılar. Yani gidip görmeniz gerekiyor ne diyeyim. Bahçeden eşsiz Prag manzarasına bakarken sağ taraftaki ormanlığı ve tepeyi görmemeniz mümkün değil. Orası nehrin hemen yakınında 300 metrelik bir yüksekliğe ulaşan Petrin Tepesi. Biz çıkamadık ama oradan daha hakim fotoğraflar çekiliyormuş diyurlar (evet diyenler adabazarlı). Tepe eskiden bir çok üzüm bağına ev sahipliği yaparken muazzam bir şarap tadı getiriyormuş. Artık turistik bir yer olup içinde kilise, bahçe ve gözlem evi bulunuyor. Artık bir daha ki sefere diyoruz.

_SAM0518.JPG

Artık kaleden çıkıp merdivenlerden aşağıya iniyoruz. Karşımıza St.Nicholas Kilisesi çıkıyor. Yapı 1704-1755 yılı arasında tamamlanmış. Hiç birine girmedik buna gireceğim diyorum. Lakin yanımızda Kron yok. Yuro kabul etmeyen görevliye kızıyorum. Para bozdurmak için uğradığımız yerler ise oldukça düşük bir fiyat teklif ediyorlar. 10 yuroya karşılık ortalama 25 kron vermesi gerekirken 18-20 arası fiyatlar sununca vazgeçiyorum.  Konser için bari sorayım diyorum. Onun saatini nihayet netleştiriyoruz. Hep kumpas bunlar tabi. Çekemiyorlar bizi. İşte diyorum batının ikinci ahlaksızlığı…

_SAM0698.JPG
Türkiye’den geldiğimiz için bizi çekemeyen biletçi (Terbiyesiz) yuro kabul etmiyor!

Yolumuza devam edelim diye diye geliyoruz tarihi Kral Charles köprüsüne. 1357 yılında yapılmış olan köprü Prag Kalesinden aşağı inen yolun üzerinde olup buradan da Eski Şehir Meydanına sizi götürüyor. Dikkat ederseniz kale içine yapılan St.Vitus Katedrali’nin hemen peşi sıra yapılıyor. Köprüyü değerli kılan şey ise üzerinde bulunan bir çok temsili heykel. Heykeller gerçek olmasa da (kopyası) oldukça güzel bir düzen de yerleştirilmiş. Biraz da işte turizm şehri olunca ne koysanız gidiyor zaten arkadaşlar. Köprü üzerinde müzik icra edenler, resim yapanlar, dans edenler vs. bir çok yerli satıcı bulunuyor. Onun bunun fotoğrafı incelemesi derken artık iyice acıkıyoruz. Peki yemeği nerede yiyeceğiz? Elbette büyük şairimizi unutmadık. Haydi diyoruz Nazım abimizin kafesine gidelim.

_SAM0669.JPG
Kral Charles Köprüsü üzerindeki bir çok heykelden bir tanesi

Köprüden karşıya yani Eski Şehir Meydanı yönüne çıkıp sağa dönerseniz doğru yoldasınız demektir. Yaklaşık 200 metre sonra yolun karşısında köşedeki Cafe Slavia aradığımız yer.

_SAM0759.JPG

İçeri girip Nazım abimizin ve benim için tarihimizin en büyük şairinin yerini soruyoruz. Kısmetimize resmi ve masası boş. Yemeklerimizi söyleyip ikide pilsen birası söylüyoruz. Hatıra fotoğraflarımızı çektirdikten sonra bir şiirini anısına okuyoruz;

Şair memleketten uzak,

Hasretten delik deşik

Eski Kent’te duruyordu.

Meydanlıkta, yapayalnız

Gotik duvar üstünde

Hanuş ustanın saati

On ikiyi vuruyordu.

Ve çanları çalan ölüm

Ve yukarıda öttü horoz

Şair memleketten uzak,

Hasretten delik deşik

Etrafına dalgın baktı

Nazım Hikmet Ran

Peki ne arıyor Nazım Hikmet Prag’da? Onuda şimdi yazmak istemiyorum ama hep “komünizm destekçisiydi” tarzı cümleler ile geçiştirirler. Aslında mesele komünist olmasında değildi. Mesele emperyalist devletin ülkeyi ele geçirmesini eleştirmesindeydi. Şiirleriyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla hükümetleri eleştirince dönemin modası gereği vatan haini ilan edilip vatandaşlıktan çıkartıldı. Ne ilginçtir ki bu “vatan haini” dediğimiz adam neredeyse her şiirinde Türk toplumunun sorunlarını, milletin kurtuluş mücadelesini, Anadoluyu, köylüyü kısacası ezilmiş ve sömürülmüş Türk toplumundan bahsetti. Siz bakmayın vatan sevici insanlara. Anadolu köylüsünün fakir halkın ne durumda olduğunu bir kez ağzına almamış insanlar vatan sever değildir. Ne demiş Hikmet;

…ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim! ..

İşte vatan haini şairimiz Cafe Slavia’da vatan hainliğine devam ederken, Amerika’dan gelen bedava paraları cebe indiren, köprü, yol, hastane açıp ülkeyi parsel parsel satan Adnan Menderes’te vatansever bir şekilde yaşıyordu. Neyse yükseldim yine kusura bakmayın.

_SAM0766.JPG

Bu arada oturduğumuz masanın önüne konulan Nazım Hikmet fotoğrafının orjinalinin geçen yıl bir Türk turist tarafından çalındığını utanarak söyleyelim. Adam öldü hala peşini bırakmıyorlar. Neyse ki ülkemizi burada da onur ve gururla temsil eden yurtdaşlarımız bulunuyor. Halbuki domuz eti satan bu yerde batının üçüncü ahlaksızlığını anlatacaktım. Nasip değilmiş.

Yemeğimizi yedikten sonra “yahu Kafka müzesine gitmedik” dedik döndük gerisin geri Kral Charles köprüsüne. Yeniden üzerinden geçip hemen dibinden sağ tarafa döndük. Kısa bir ilerlemeden sonra Kafka Müzesine ulaştık. Meşhur işeyen heykeller ve elbette yine çüklere sarılan turistleri geçip müzeyi ziyaret ettik. Artık hava karardığı için acele etmemiz gerekiyordu çünkü gelmişken klasik müzik konserini dinlemek için St.Nicholas kilisesine gitmek istiyordum.

_SAM0825.JPG
Yine çükler ve ülkenin içine eden politikacıların betimlemesi var. Bende Kafka’nın anısına biraz kitabından okudum. Şimdi bu heykeli ülkemizde yapmak isteseniz yapamazsınız. Niye yapamazsınız? Çünkü az gelir. Oturarak betimlenmeli. İktidarın eline ibrik vereceksin, muhalefetin eline mala sıvayacak işte tamam. Zorla heykeltıraş yaptırmayın beni şimdi.

Lakin yolda karşılaştığımız Jazz ekibiydi, vay efendim güneş batıyordu, yok efendim hatunlar çok iyiydi derken konsere yetişemedik amk. Bari dedim kafasını görelim. Yanlış anlaşılmasın Kafka’nın kafasını görelim. Kafasını dediysem heykeli. Yürüyüp dilimlenmiş halde kendi ekseninde birbirinden bağımsız şekilde dönen eseri seyrettik. Yorgunluktan olduğumuz yerde yıkılacağız neredeyse. Haydi dedik bari ünlü Wenceslas Meydanı’na da uğrayalım hem bir şeyler alırız hem de dinleniriz.

Wenceslas Meydanı 1989 Kadife Devrimi’nin yapıldığı yer. Öğrenci protestosu şeklinde başlayan olaylar Komünist rejim tarafından sert bir şekilde bastırılınca olaylar büyümüş. Neredeyse yarım milyon kişi bu meydanlarda ve sokaklarda toplanıp istifa istemişler. Artık iyice zayıflayan dünya komünist sistemi burada da yıkılmış ve rejim değişmiş. Ortasında 1912 yılında yapılmış olan St.Vaclav heykeli bulunuyor. Sağlı sollu ana cadde dükkanlarında alışveriş yapabilirsiniz.

_SAM0850.JPG

Efendim akşamı ederken son alışverişlerimizi yapıp yöresel pazarından hediyelerimizi alarak, yemek için Orta Çağ gecesine doğru geçtik. Gece atmosfer olarak orta çağ tasarımını tam anlamıyla yansıtırken, animasyon ekibi yine kıyafet ve sunumlarıyla buna destek olmuş. Hancının kızına ekipçe sarktık ama hancı kılıçla ortaya atlayınca mecburen geri çekilmek zorunda kaldık (akıllı ol eyyy hancı). Yemekte Prag’da mutlaka yemeniz gereken ördek eti ve taze şarap ikram edildi. Gecemizi sonlandırıp otelimize doğru geçerken Prag’a akşamında hoşçakal dedik. Mükemmel tarihini koruyan şehrin tam anlamı ile gezilmesi 5 gün hatta neredeyse ancak 1 hafta sürecektir diye düşünüyorum. Çünkü arada ki sinagoglar, diğer kiliseler, müzeler, sanat galerileri ve konserlerin tadına varmadan Prag’ı gezdim demek doğru olmaz. Bir başka şeyde şehrin Sonbahar (yani geldiğimiz mevsim) ve kışın ciddi anlamda mükemmel görüntüler sergileyecek oluşu. Kar altında bu şehir sokak sokak gezilir arkadaşlar. Ben yeniden geleceğim hemde uzun soluklu. Ertesi gün sabah erkenden otelden ayrılıp tarihte oldukça büyük bir öneme haiz olan Cesky Krumlov’a doğru yola çıkacağız.

Haydi devam edelim

Yakın Kültür Tarihi V

Bir önceki yazıya buradan

Diğer Kültür Faaliyetleri

1) Kültür faaliyetleri diğer alanlarda da uygulanmaya çalışıldı elbette. Tek partili dönemde 1932 yılında başlayan Halk Evleri kuruldu. Buralar CHP parti ocağı gibi çalışmaktaydı. Sanat, tarih, edebiyat, müze, sergi vb kollar bulunuyordu. Çok partili dönemde CHP destekli olduğundan 1951 yılında Menderes tarafından kapatıldı.

2) Harf devrimi sanıldığı gibi cumhuriyet devrinde ortaya çıkmadı arkadaşlar. 19.y.y. Tanzimat Döneminde bir çok yabancı kelimeye sahip olan Osmanlıca dediğimiz dilde sadeleştirme için edebiyatçılar nelerin yapılabileceğini tartıştılar. Tabi bunun suçlusu (tabi suç ise) Mustafa Kemal ilan edilir. Kadir Mısıroğlu en son Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp sormuştu bu konuyu. Çok pişmanmış, kabir azabında imiş Mustafa Kemal. Artık hangisi size mantıklı geliyor ise ona inanın. 

3) II. Meşrutiyet zamanında “Latin Harflerine Geçiş” gündeme gelmiştir. Neyse kurulan cumhuriyet “Laik Demokratik” yapıya geçtikten sonra din derslerini okullardan kademeli olarak kaldırdı. Hemen peşi sıra tekkelere/vakıflara yasak geldi ve tekrardan harf değişimi görüşülmeye başlandı. Burada amaç yazımı ve öğrenilmesi kolaydan ziyade dünya gelişmiş medeniyetleri takip eden bir yapı benimsendiğinden daha doğrusu kültür devrim hareketi yapılmak istendiğinden harf devrimi yapıldı. (Tekke ve vakıflara el koyma işini ise uzun uzadıya anlatacağım bir yazıda inşallah)

1Temmuz1927AtaturkIzmirIstasyonKazimOzalp.jpg

4) İlk olarak 1923 yılında İzmir İktisat kongresinde Nazmi Bey latin harflerini teklif eder. Fakat kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa bu teklifi oylamaya bile sunmadan reddeder. Ona göre bu hareket cumhuriyetin kuruluşundan beri yapılması planlanan diğer şeyler gibi batının uyguladığı bir oyundur. Görüşmeye bile tenezzül etmeyecektir.

5) 1924 Şubat ayında mecliste Şükrü Saraçoğlu konuyu “öğrenme zorluğu” olarak tekrar dile getirir. Kuranın latin harfleriyle pek tabi yazılabileceğini, bunun günah olmadığını ise Kılıçzade Hakkı Efendi gazetelerde dile getirir. Saraçoğlu’nun bu görüşü büyük bir tepki çeker.

6) 1926 yılında tartışma yine alevlenir. Bir kısım artık harflerin değişimini isterken diğer kesim harfleri değiştirmek istememektedir. Cumhuriyetin yaptığı diğer devrimleri de istemeyen kesim meclisten zamanla uzaklaştırılınca (yakın siyasi tarihe bakabilirsiniz) 1928 yılında latin harfleri kabul edilir.

7) Bir sözlük kurulu oluşturularak dildeki yabancı kelimeler araştırılıp Türkçe karşılıklarını bulmak için çalışmalara başlandı. Lakin kurulun bu görevinin önemi ve boyutunun ehemmiyeti ortaya çıkınca 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyeti kuruldu.

8) Komple anlaşılabilecek, sade, akıcı bir Türkçe dili için çalışmalar yapılıyor. II.Kurultayda dini dil olan Arapçanın daha az kullanımı için görüşler ortaya atıldı. Artık Kuran yazımı da Türkçeleştirilip halkın anlayacağı bir hale getirilecekti.

Elmalı_35_baskısı.jpg

9) Kuranın Türkçeleştirilmesi için Mehmet Akif’e bu görev verilmiştir (M.Kemal’in isteğiyle). Mehmet Akif bu büyük sorumluluğu almak istememiş (yanlış yapmaktan korkarak) fakat ikna olunca çalışmalara başlamıştır.

10) Lakin Mehmet Akif buna devam edemeyince ünlü ve saygıdeğer bir hoca olan Elmalı’lı Hamdi Yazır yine bizzat Mustafa Kemal tarafından görevlendirilerek türkçe bir tefsir hazırlanmasını istedi. Bu araştırma için parayı da yine Mustafa Kemal ödemiştir.

11) Mustafa Kemal’in Kuran tefsiri için bu kadar istekli olmasının iki ana sebebi vardı; birincisi elbette dünyadaki bir çok dini kitabın ana dili dışında yazıldığını biliyordu. Arapça dışında dini kitabın yazılacağını düşünmesiydi. Arapça okuyarak dini kitaplarında ne yazıldığını bilmeyen papağan gibi bir toplum istemiyordu. (arapça bilen din adamı sayısı bile çok azdır) İkincisi yapılan devrimsel kültür ve kalkınma hareketlerine cahil halkın bilmeden karşı gelmesinden duyduğu rahatsızlıktı (1938 yılında kadar 36 büyük isyan). Çoğunun tekkelerin ve hocaların serbest çalışmasının engellemesi sebebiyle çıktığını bildiğinden onların yönettiği bu isyanlarda peşi sıra gelen halkın Kuran’ı okumasını istiyordu.

12) Elmalı’lı Hamdi Yazır uzun yıllar çalışarak (yaklaşık 10 yıl) tefsiri bitirdi ve bu tefsir basılarak halka dağıtıldı. Yine hocaların baskısıyla bu kuranların kabul edilmeyeceği, okunamayacağı, okuyanın dinden çıkacağı, halkın kuranı tek başına okuyarak anlayamayacağı, bunun gavurların bir oyunu olduğu vs. cahil halka sürekli üstü açık/kapalı telkin edildi (ki aynı şeyleri 1500’lü yıllarda Papa Hristiyanlara söylüyordu hatırlatalım). Bu olayları bir dönem çok ciddiye alan devlet görevlileri evlerde Arapça kuranları toplattırmış ve Türkçe kuranları vermiştir. Günümüze bu olaylar elbette daha değişik versiyonlarla anlatılır ama durum budur.

13) Çok yazı yazdığım için bahsettim mi hatırlayamıyorum ama yeri geldi belirteyim yine. Merak edenler için; Elbette kimsenin dini durumunu veya inancını sorgulayamayız. Fakat muhtemeldir ki bıraktığı bazı notlar ve görüşlere göre bence Mustafa Kemal “deist” dediğimiz kişilerdendir. Yani bir tanrının varlığına inanan ama yaşanan dinin doğru olmadığını kabul eden kişidir veya peygamber olmadığına inanan kısaca. Mustafa Kemal küçükken de dini eğitim almış bir kişi olduğundan sonraki dönem fikirlerinin şekillenmesi ile bu inanca gittiği kanısındayım. Kuran’ın çevrilmesindeki amacı ve sürekli söylenen bazı eleştirel cümleleri bizi bu sonuca çıkartmaktadır. Kurmak istediği ülke ve benimsediği görüş dini toplumdan ziyade “ahlak ve mantık” üzerine oluşan bir toplumdur. Ahlak kavramını geçmiş dönem medeniyetlerinde felsefe/mantık ekseniyle bütünleşmiş dini yapı ile bir ihtimal sağlanabileceğini düşünmekte sanırım. Mesela işte istediği din adamı tarzı felsefeyi, bilim ve ilimi bilen bunu dini alimliği ile birleştiren Elmalı’lı tarzı kişilerdi. Elmalı’lı zaten sonraki dönemde okullarda “Mantık” dersleri vermekte. Gördüğünüz üzere aslında “Ahlak, mantık, felsefe ve din” bir bütünü oluşturan yapı taşları. Yalın bir ifadeleri yok yani. Özetlersek; İçi boş ve felsefe/mantıktan nasibini almamış dini eğitim sonucu sorgulamayan ve kendini geliştirmeyen, geri kalan medeniyetlere ulaşılır. Yaptığı ön gürünün ne kadar doğru olduğunu da zaten günümüz müslüman coğrafyasında görmekteyiz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi IV

Bir önceki yazıya buradan

Temel Eğitim Hamleleri

1) Temel eğitim konusu en büyük sorundu. Okuma yazma oranı %10’du. Bu sebeple ilk eğitim parasız ve zorunlu hale getirildi.

2) Eğitim uygulaması için modern bilimsel felsefeler temel alındı. Laik devlet yapısına sahip yeni düzende kız çocukları da okula gitmek zorundaydı. Bunun yanında okumada kolaylığın yanı sıra modern devletlerin kullandığı latin alfabesi tercih edildi. Amaç devrimlerin hızla uygulanarak temel eğitimi alan insanların yetiştirilmesi ve kadının iş gücüne katılımının sağlanmasıydı. Çünkü modern devlet mekanizmasında ekonomik kalkınmanın en büyük koşullarından bir tanesi kadının iş gücüne katılımıdır. Ama gel sen bunu “işsizliğin sebebi kadınların çalışmasıdır” diyen bakan ile “kadınlar işte çalışırsa tecavüzü göze almalıdır” diyen profesör bozuntularına anlat. Yani kafa 1600 yılında kalmış adamların sığır sürüleri.

3) Laik eğitimin temeli eğitimde din dersinin olmamasıdır arkadaşlar. Din dersi 1924 yılında liselerden, 1930 yılında da ilkokullardan kaldırıldı. Yerlerine felsefe, dünya tarihi, modern bilimler, mantık vb. dersler konuldu.

4) 1946 yılında ilkokula, 1956 yılında da orta okullara din dersi tekrar konuldu. Ancak seçmeli olarak yerleştirildi. Yine 1967 yılında seçmeli olarak din dersi yerleştirildi. Modern bilim derslerinden bazıları kaldırıldı.

unnamed.jpg

5) 1933 yılında sanat/meslek okullarına “meslek erbabı yetiştirmek” için ağırlık veriliyor.

6) Yeterli kalitede öğretmen yetiştirilmesi en büyük sorunu teşkil ediyor. Kırsaldaki ilk öğretmen okulları kapatılarak merkeze alındı. Öğretmen ücretleri yüksek tutulmaya çalışılsa da kırsal kesimlerde bu yürümedi.

7) 1940’larda yaratılan devrimsel hareketler kırsal kesimde etkili olamadı. Bunun en büyük sebebi köylere yeterli okul yapılamaması ve okuma/yazma oranının yükseltilememesiydi. Keza feodalite bunu engellerken bağnazlık kızların okumasına karşı geliyordu. Elbette çorbalarına çomak sokulan din tüccarı hocaların tepkisi büyüktü. Bu sebeple “Köy Enstitüleri” adı altında büyük bir projeye başlandı.

8) 1940’ta 14 adet olarak başlayarak 5 yılda Anadolu’nun bir çok yerinde dengeli bir okul çalışmasına başlandı.

9) Öğrenciler o yöreden seçilecek, eğitilecek ve mezun olduklarında yine aynı bölgede çocukları yetiştirecek ve çözüm üreteceklerdi.

10) Eğitim kitap ve tarım aletlerinin kullanımı, çiftçilik, kültür, felsefe, beden dersi başta olmak üzere modern bilimlerden oluşmaktaydı.

11) II.Dünya savaşı yıllarında gerçekleştirilmeye çalışılan bu büyük eğitim hamlesinin başında Hasan Ali Yücel vardır. Aynı yıllarda dünya edebi eserlerinin hemen hepsi çok kısa bir sürede Türkçeye çevrilmiş ve bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak okutulmuştur.

12) Elbette bu eğitim düzeni köye yansıyınca ve potansiyeli de belli olunca toprak ağalarının işine gelmemişti. Kız/Erkek karma sınıflarda yapılan bu eğitimin dine ve ahlaka uygun olmadığını propaganda yaparak mecliste, medyada ve özellikle köylerde dile getirmişlerdir. Köy enstitülerinin giderleri köylüden alınmaktaydı. Gerçi gideri deyince yemeklerinden barakalarına kadar zaten kendileri ekip biçiyor ve yetiştirip satarak paralarını kazanıyorlardı.

rR8rRP

13) Köy enstitüleri projesinin büyük köy kalkınması adımları toprak ağalarını çok tedirgin etmiştir. Kendisi de bir toprak ağası olan Adnan Menderes başta olmak üzere çoğu köy/toprak ağası gidişattan dolayı tepkilerini ciddi ciddi göstermeye başlamışlardır. Çok partili gidişatın aslında ilk fişeği işte budur. Kurulan Demokrat Parti kadrolarının tamamı neredeyse toprak ağasıdır. Köylüleri sömürme dönemi biteceğinden korktuklarından siyasi arenada harekete geçme zamanını kollamışlardır.

14) Çok partili hayata geçilince eğitimdeki bütün üst kadro yöneticileri hızla değiştirilmiştir. 5 yıl içinde Köy Enstitüleri yapısı köreltilerek 1954 yılında kapatılmışlardır. (Köy enstitüleri ile ilgili bir yıl içinde geniş bir seri yazı yazabilirim. Nasıl kuruldu, neler öğretildi, okuyanlara ne oldu, mezunlar ne yaptı bir ara soru verin bakarım).

15) 14 yıllık süreçte yani çok kısa sürede bu okullardan mezun olan bir çok yazar, sanatçı, eğitimci, politikacı kırsal kesimlerin sorunlarını dillendirmişler ve sözcüleri olmuşlardır. Tabi bu olay toprak ağlarının ve tokmakçısı Demokrat Partinin işine gelmiyordu.

11148776_1145082328854018_6498449337730073120_n-1.jpg

16) DP dönemiyle beraber bu okullardan mezun olan eğitimci ve sanatçılar hor görülmeye ve dışlanmaya başladılar. Diyorlar ya bunlar “halkın gücü ile” “halkım köylüm” diye bunlara okumuş, eğitimini almış ve eleştiren, sorgulayan halk kitlesi değil, kafasını eğen, sesini çıkartmayan, verilen yardımlarla kendisine muhtaç edilen köylü lazımdır. İşte Adnan Menderes önderliğinde satın alınan sanatçı ve eğitimciler köyden yetişen temiz saf insanlara aşağılık iftiralar atmışlar, çalışmalarını engellemişler, üniversitelerden kovmuşlardır. Mezun olan kadın öğretmenlere fahişe bile denmiş bazı yerlerde de o gözle bakılmıştır. (Okullarda karma okutuldu ya eğitim). Sonra çıkar “petrol arama ve işleme” yasalarını, eğil ABD’nin önünde, devam etsin ithalat borçlanması ve feodalite. Köylüyü eğitecek kurumları “fuhuş yapıyorlar” diyerek kapat ahhh ahh yatacak yerin yok Menderes ateşi harlayalım biraz daha.

17) Bunların dışında bahsetmedik ilk yıllardan sonra Ankara’da modern bir eğitim merkezi olan Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Modern dersler ile 2+3 yılda öğretmenler yetiştirildi (liseden sonra yatılı bir okul burası)

18) İşte bu enstitüler DP döneminde 1954’te kapatılıyor. Karşı olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Bunlarda dönemin imam hatip okulları işte.

19) 1955’te 123 lise ve 7 imam hatip var iken 1982 yılında 1173 lise ve 341 İmam hatip okulu bulunmakta. 2016 yılında ise orta okullarında imam hatip olarak yeni açılmasıyla 1961 imam hatip orta okulu ve 1149 imam hatip lisesi bulunmakta ve sayı adeta katlanarak büyümektedir. Bu eğitim sistemi ile ilgili de bir yazı yazılabilir.

20) Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan sanat/meslek liseleri sayısı bunlar kadar artırılmayınca kalifiye tornacı yerine imam mezunu artmaya başlıyor. Günümüzde aynı sorun devam etmekte olup bunun temelleri yine Adnan Menderes’in “eleştirmesin oyunu versin” prensibiyle yarattığı eğitim sistemine dayanmaktadır. Bu sistemi temelleştirmek için öğretmen maaşları bilerek az miktarlarda tutulmuştur. Demirel, Özal ve Erdoğan da bu eğitim sistemini bilerek tercih etmektedir.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih VI

Bir önceki yazı için buradan

Menderes Dönemi 1954-1961

1) Bu göstermelik dış borca dayalı büyüme sonucu oluşan sahte bolluk ve kalkınmanın sonucu ithalat patlıyor ve ihracatın buna karşı koyamıyor. Oluşan kocaman cari açık kapatılamıyor. Bu sebeple dış yardım ve para transferleri için bazı şartlar (IMF) ortaya konuyor.

2) Adnan Menderes’in kafa dank ediyor. “Bunlara uyacağına devlet destekli büyümeye geri döneyim” diye düşünüyor. Dış ithalata kotalar koyup milli büyümeye geçmeye çalışıyor. (Ah Menderes ah)

3) Dış borçların neticesinde Menderes bu ekonomik politikaya yaslanınca 4 Ağustos 1958 yılında dolar birden 2,2 misli değer kazanıyor. Bak sen şu işe!

4) Dış ithalattaki kanunlar hemen gevşetiliyor. Tekrar eski sisteme geçiliyor. Bunun karşılığında ABD ve batılılar 600 milyon dolarlık borcu siliveriyorlar! Yani çok bonkör çok iyi insanlar aslında bu adamlar. Birde üstelik 359 milyon dolar da borç veriyorlar. Çıkmaya kalkan cezalandırılıyor artık bu sistemden. Neler düşündü bilemiyorum o yıllarda.

1091838_67a7f0a516e990095eb7d7e96d62a125_orj

5) Gelirin az olması ve ekonomik durgunluk neticesinde köyden kente göçler başlıyor. Bu sebeple kentte ücretler düşüyor. Yine kente göçleri imarsız büyük şehirlere yerleştirerek gecekondu yapılaşmasına izin verilmesi bu dönemdedir. Bu fakir, eğitimsiz, yeni bir umut ile kentlere gelen marabalara kaçak ev, elektrik, su, bakliyat, battaniye, kömür vs. yardımları propagandalar ile hükümet yapıyor. Yani oy deposu bildiğini. “Bak sana yardım ediyorum bana oy ver”. Bu düşünce sistemi hala değişmemiştir. Fakirliğin ve gelir adaletsizliğinin sebepleri vardır. Bunları düzeltmek yerine, fakirlerin öyle kalması ve kendilerine muhtaç yaşaması bu tip hükümetlerin tek isteğidir. Hala öyledir.

Darbe Sonrası ve İçe Dönük Dışa Bağımlı Büyüme 1961-1976 ve 1977-79 Krizleri

1) Darbe sonrası ithalat engellenerek yerli malı üretimine destek olundu ve bu şekilde bir büyüme politikası benimsendi. Fakat Adnan Menderes’in dışa bağımlı, teknoloji ve temel girdileri ithalat üzerinden yürütülen 10 yıllık yönetiminin sonucu ihracatta sıçrama yapılamadı. ARGE üzerine çalışmayan ülke kalitesiz ürün ithalatıyla ekonomik dar boğazı aşamadı.

2) Kamu maliyetinin altında ürünleri köylü, çiftçi ve işçilere (örneğin gübre, elektrik, su) vererek ithalatı azaltıp dışa bağımlılıktan kurtulunmaya çalışıldı. Fakat ithalata o kadar bağımlı hale gelinmişti ki bu ekonomik hamle ileriki dönemde tam anlamıyla gerçekleşemedi.

3) Ara dönemlerdeki para ihtiyacı yurt dışından gelen döviz ile kapatılmaya çalışılarak cari açık engellendi sayılır.

4) 1970’li yıllarda ekonomik bunalım sonucu IMF’nin dayatmasıyla dolar 9 liradan 15 liraya çıkartıldı. Büyük tepki çekmiş olan bu hareket sonucu ordu içerisinde yine genç subaylar bu politikalara karşı hareketlenmiş fakat siyasi tarihte anlattığımız gibi paşalar tarafından erkenden engellenerek durdurulmuştur. 12 Mart 1971 yılında kendileri muhtıra vermiştir.

5) Muhtırayı veren paşalar sonradan ekonomik politika olarak ülkenin içine sçarak tekrar ithalata yönelik büyümenin önünü açıyorlar. Daha sonradan bu paşaları siyasi tarihimizde anlattığımız gibi yabancı petrol şirketlerinde, bankalarda danışman veya müdür olarak göreceğiz.

1434543683638.jpg

6) Demirel’in uyguladığı yine bu sahte ithalat büyümesi kısa bir süre nefes aldırmıştır aslında ama sadece krizi ertelemiştir. Bunun faturasını Türk halkı ileriki yıllarda ödeyecektir.

7) 1960 yılından 1975 yılına kadar ki GSMH değerlerine göre halkın yönelişi şehre olmuş. 1960 yılında sanayinin payı %17,5’tan 1975 yılında %21,2’ye yükselirken, tarımın payı %36,5’tan %27’ye düşmüştür.

8) Öteleye öteleye geldiğimiz 1977 yılında ise hem savaş dolayısıyla yediğimiz ambargo hem dünyadaki ekonomik kriz sebebiyle ülke adeta çöktü. İhracat 200 milyon dolar düşerken, ithalat 660 Milyon dolar yani %13 arttı. Cari açığın karşılama oranı %30 seviyesine yükseldi ve yıllık 4 Milyar dolara yükseldi. (ha günümüzle kıyaslarsanız karşılama oranı AKP dönemiyle %60-70 arası miktara çıktı. Yıllık ise yaklaşık 100 milyar dolar açığımız var nasıl ama büyüme)

9) Elbette bu açık ve kriz bombası Ecevit’in elinde patlayacaktı ve tarihe “geldiler ekonomiyi bitirdileeeeer” olarak geçecekti. IMF tekrar yapılanma isteğine Ecevit direniyor. Fakat tutarsız ekonomik yaptırımlar ve bazı ithalat kotaları karaborsanın önünü açtı. Buda tarihimize “yağ bulamıyorduk, benzin kuyruklarıııııı” diye geçmiştir. 1978 yılında ortalama %53, 1979 yılında ortalama %64 fiyatlar arttı enflasyon azdı. 1978 şubat ayında develüasyonla dolar 19.25 ten 25 tl’ye, 1979 yılında ise 47 tl’ye yükseldi.

10) Adnan Menderes’in iktidar hırsı ve 1971 darbecileri geleceğin yabancı banka müdürü ve petrol danışmanı olan satılmış paşaların; yerli üretimi ve argeden uzak, yol/baraj/inşaat üçgenindeki, ithalata dayalı, borçlu sahte ekonomik büyümenin faturası ağır oldu. İç karışıklıkların artmasının bir sebebi olarak bu da gösterilebilir. Ülkeyi bilerek ateşe atan bu kişileri tarih affetmeyecektir.

11) Darbe sürecine geldiğimiz, ülkenin bu durumunu sorgulayan ve sağ/sol diyerek kandırılan genç vatandaşlarımızın kırdırılması sonucu ortaya çıkan çatışmadan yeni bir devlet dizaynı çıkartıldı. 12 Eylül 1980 darbesi ülkemizin bu yeni modelde tekrar sermaye ve emperyalizmin uşaklığına soyunacağımız yıllar yakındı.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih V

Bir önceki yazı için buradan

Arkadaşlar cumhuriyet 1929-40 arasında ihracat fazlası vererek küçük ama emin büyürken kapıya II.Dünya Savaşı dayanıyor. Haliyle buda hızımızı kesiyor ve Dünya ile beraber büyük buhranı atlatmaya çalışıyoruz. Bu devride mecbur yapılan vergiler ile köylü devlete çok kızıyor. Her kızgınlığın sonucunda yılana sarıldığımızdan olsa gerek Adnan Menderes’i kurtarıcı olarak görüyorlar. Yakın Siyasi Tarih bölümünde ayrıntısıyla yazdım. Kredi ve borçlar ile gelen göstermelik büyümeyi gerçek zanneden milletin tokadı yemesi 10 yılı buluyor. Devam edelim;

II.Dünya Savaşı 1940-1945

1) Savaş tehlikesine karşı erkekler askere alınmış, alınmasıyla beraber üretim düşmüştür.

2) Kültür atılımları bölümünde işleyeceğim köy enstitüleri yatırımları bu sebeple tam entegre olamamış ve toprak reform hareketleri gecikmiştir.

3) Piyasa bozulan fiyatlar sebebiyle çalkalanmış elbette her savaşta olduğu gibi toprak ağaları ve bağlantılı tüccarlar karaborsa, istifçilik ve rüşvet ile daha zenginleşmiştir.

20150731_172110

4) Ekonominin düzeltilmesi için toprak ve varlık vergileri çıkartılmıştır. Vergiyi ödeyemeyenler kamplara işçi olarak çalışmaya götürülmüştür. Aslında ödeyemeyeceği biliniyor köylünün. Amaç üretim gücünün bu şekilde bir miktar artırılması.

5) Varlık vergisi yani şehirliden alınan toplam verginin hemen hemen yarısı azınlıklardan alınmıştır yani gavurdan. Buda verginin ırk/din ayrımıyla toplandığının kanıtıdır aslında.

6) Toprak vergisi orta/küçük köylü kesimine ise büyük yük getirmiş halk vergiden korkar olmuştur.

7) Bu yıllarda reel ücretler neredeyse yarı yarıya düşmüştür.

Savaş Sonrası Dönem 1946-1953 Yeni Dünya Düzeni Kuruluyor

1) Savaş sonrası ekonomik ve iktisadi durgunluğu giderebilmek için 1930-1940 arası büyüme odaklı 5 yıllık bir sanayi kalkınma planı açıklandı.

2) Sanayi hamleleri devlet tarafından öncülük edilerek yapılacak ve ekonomik bağımsızlık hamlelerine devam edilecekti. Fakat ne oldu? Bu açıklamalar ve planlardan sadece 2 ay sonra dolar 1,28 liradan 2,8 liraya fırlayıverdi! Bak sen şu işe!

20150731_172131

3) Bu devletçi planın ABD yanında yer alan bir ülke tarafından uygulanamayacağı anlaşılmış oldu. CHP içerisindeki devletçi nitelendirilen akımlar 1947 yılında temizlendi.

4) Özel teşebbüse açık olan bu yeni iktisadi anlayışı CHP’de DP’de destekliyordu. Sadece CHP devlet tesislerinin özelleştirilmesini istemiyordu. DP parti ise “parayı göster babamı da satarım” modundaydı.

Her şeyi satacağım. Memleket işgal ediliyor diyorlar. Evet, çağırıyorum; Amerikalı’yı, Rus’u işgale çağırıyorum. TÜPRAŞ’ı Ruslara veremezmişiz; onlarınki para değil mi? Parayı veren düdüğü çalar. Devletin elinde ne varsa satacağım. Müşteri gece gelse, yatağımdan kalkar pijamalarımla gider satarım.’’

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan

5) Buraları iyi okuyun arkadaşlar. Hop uyanın silkelenin. 1946’da 250 milyon dolar fazla döviz rezervi ve 100 milyon dolar dış ticaret fazlası veren ülkemiz ABD stratejisi gereği yardım almaya başladı. Tarihte bu yardımlara Truman ve Marshall yardımları denir. Aç oku onu da ben anlatmayayım.

6) Yabancı sermaye yatırımının olumlu etkileri abartılmış, ithalat sınırlamaları 1947-50 CHP hükümeti döneminde yavaş yavaş kaldırılmaya başlanmıştır. Ama asıl hamleler elbette “Demokrasi Şehidimiz” Adnan Menderes’ten gelmiştir. 1951 yılında Demokrat Parti döneminde “Yabancı Sermaye Yatırımları Teşvik Kanunu”, 1954 yılında “Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu” ve yine aynı yıl “Petrol Kanunu” çıkartılmıştır. Kime çıkartılmıştır? Yabancılara. Kim hazırlamıştır bu kanunları? Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball. “Lozan anlaşmasına göre petrol aramamız yasaklandı” diyen güzel kardeşim; 1926 yılı Petrol Kanunu yasasına göre “Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türkiye Cumhuriyeti’nindir”. O yasa yabancı petrol şirketi avukatı tarafından hazırlanan bir kanun ile Adnan Menderes döneminde kaldırılmıştır. Ulan yordunuz beni ya hep duyuyorum yeter artık söylemeyin şu lafı artık. Zaten bu yıllarda entellektüeller ülkenin değişik noktalarında ABD, İsrail, İngiliz vs. adamların harıl harıl bir şeyler aradığını gördüklerinde “Adnan Menderes petrolleri yabancıya sattı” diye eleştirmişlerdir. İşte 1954 yılında medya da “ya biz arayacağız ama Lozan’da gizli bir madde var bu sebeple arayamıyoruz. Bu kanun ile başkasına çıkarttırıp biz alacağız” tarzı bir yalan ortaya atılıyor. İşte o yalanın peşinden 60 yıldır gidiyorlar el insaf artık. Meclis yasalarında madde madde çıkartılan bu yasalar vardır.

petol

7) Bu yıllarda ABD’li danışmanlar ekonomi politikalarını belirlemeye başlamışlardır. Zaman sonra ABD veya İngiltere’de okuyan türk danışmanlar bunların yerlerini almışlardır. Günümüz bakanları bunlar arasındadır. Hadi ipucu vereyim “Bu Bakara çok makara” falan diyen zatı muhterem mesela bunlardan birisi.

8) Dış borca dayalı ekonomik büyüme girişimine başlandı. 1947’de ithalat %100 artırılıyor ve vergi indirimleri getiriliyor. İhracat ise aynı kalmakta.

9) 1946 yılında 250 milyon dolar fazla rezerv ve yılda 100 milyon dolar cari fazla veren ülkede, 7 yılda cari açık 500 milyon dolara dayanıyor. Elbette Adnan Menderes’in bu açıkları çok önemli değil. Çünkü kankaları ABD ve saz arkadaşları “sen takma kafana Menderesciğim biz sileriz bu borcu” diyorlar ve siliyorlar elbette. Bunları eleştirirsen o tarihlerde “vay anarşist vay komunist” falan diyorlar. Yapılan propaganda ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım. Maden Teknik Aramayı kapatıyorlar 1955 yılında. Onun yerine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kuruluyor sonradan bunun başına kim geçiyor? Takunyalı kardeşlerin enerjik olan Korkut Özal elbette ki ileride İngiliz şirketlerin ülkemizdeki sorumlu müdürlüğünü yıllarca sürdürecek. Yani çıkartılan yasalar, ikili anlaşmalar ve imtiyazlar neticesinde işte bu arkadaki borçları siliyorlar. Allah belanızı versin sattığınız, yaptığınız, zengin olduğunuz o paralar ile cehennemde petrol kuyularında yanın inşallah.

10) Savaş yıllarından çıkan fakir halk bu dönemi “bolluk ve refah dönemi” olarak görüyor elbette. Tarım ürünlerinin fiyatları düşse de kredi/traktör gibi yeni üretim araçlarının yardımıyla ürün miktarları artırılıyor ve böylece çiftçinin geliri artıyor.

Sonraki yazı için buradan

Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan