İş Kazası I

Hepinizin bildiği gibi tarihimizin büyük felaketlerinden birisini yaşadık bir hafta evvel. Hemen bir yazı yazmaktansa, olayları eniyle boyuyla değerlendirip bir analiz yapmayı daha uygun gördüm. Halkımız, basınımız ve elbette siyasetimiz hemen maden sektörünün durumunu, maden sektörünün çalışma şartlarını, işte efendim maden sektöründe iş güvenliğini konuşmaya başladılar. Bunların gelip geçici tartışmalar olduğunu bildiğimiz için bir iki yorumdan fazlasını yazmaya gerek görmüyorum. Asıl bana göre konuşulması gereken şey; özel sektörde bu hükümet ile artık iyice ortaya çıkan emek sömürüsü ve devletimizin bu sömürüde ki rolü olmalıdır.

Dünya ekonomisi adına vahşi kapitalizm dediğimiz şeyi de artık buradan uzun uzadıya açıklamaya gerek görmüyorum. Bilmeyen iki araştırma yapsın, yok öyle diyenlerde sktirsin gitsin afedersiniz artık. Sanayi devrimleri sırasında kendi ülkelerine çağırıp sömürdükleri yabancı vatandaşları artık kendi ülkelerine fabrikalar açarak sömürmeye devam ediyorlar kısaca sistem bu. Özellikle nüfusu fazla olan, saat çalışma ücreti düşük olan ve kolay satın alabilecekleri devlet adamları olan ülkeleri çok seviyorlar. Bu sebeple ayağımıza giydiğimiz ayakkabıyı Tayvan’dan, kıçımıza giydiğimiz donu Tayland’dan, taktığımız bereyi Çin’den alıyoruz.

Elbette bu ülkeler bu kapitalist ekonomilerin lokomotifleri. Yani karın tokluğuna çalıştırılıp zorunlu istihdam ile yaşayanlar. Birde bizim ülkemiz gibi hem nemalanan, hemde sömürülen ülkeler var. Ülke saati çok ucuz olmamakla beraber standartlar daha yüksek, daha yakın ve daha kontrollü bir ekonomi bizimkisi. Ortadoğu ile olan ilişkileri ve Rusya komşuluğu da bonus olarak geliyor.

Ülkemizdeki özelleştirme furyası bildiğiniz gibi temelde daha eskiye dayansa da Süleyman DEMİREL ile başladı. Turgut ÖZAL ile yükselişe geçen ve Tayyip ERDOĞAN ile tam gaz yaptı. Kapitalist sisteme tamamıyla geçtiğimiz bu dönemde işin artıları ve eksileriyle düzeni değerlendirmemiz ve neyin ne olduğunu iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Yabancı sermayeyi destekleyen ve bu sistemde hızlı büyüme ile zenginleşileceğine inanan özel sermaye iktidarları yaklaşık 40 yıldır hemen hemen bütün yıllarda iktidardalar. Bu adamlar her geldikleri dönem devlet elindeki fabrikaları ya kötü yönetimden, ya gerektiğinden fazla istidam yaratıldığından yada işte başka bir sürü şey söyleyebiliriz (düzensiz sistem, rüşvet, yavşaklık vs.)  satmak istediler. Aslında özelleştirme adıyla devletin zarar eden kuruluşlarının satılması bir seçenektir. Güzeli düzgün işletmektir ama ekonomik olarak satılarak kara ortak olmak veya üretimden vergi almakta bir seçenektir. Daha dengeli istihdam ve hızlı büyüme bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilebilir.

Ayrıca gelir seviyesinin hızlı artışı, kapitalist malların daha ucuza alınması alım gücünü artıracaktır insanların. Tabi işin öbür tarafını da anlatmak gerekir. Eşinize “ayyy ne güzel canımm ya” diyerek boynuna atladığınızda taktığınız pırlanta yüzüğün anlatacaklarını dinlemek gerekiyor. Çünkü aldığınız hemen hemen her şeyin saatin, televizyonun, farenin, telefonun, gömleğin ucuza alındığı yerler işte bu kapitalist sistemin köle olarak çalıştırdığı insanlar sayesinde oluyor. O insanların üzerine basarak günümüzü gün ediyoruz belki de.

Ve işte bu sistemin ayağını dünyanın öbür ucundan göremiyoruz. Çok aptalız, aç gözlüyüz ve sanırım umursamıyoruz fazla da. Taktığınız tek taş yüzük için kaç çocuk madenci ölüyor afrikada? Giydiğimiz ayakkabıyı dikerken belkide eli kopan bir Tayvanlı işinden kovuldu veya öldü. Bunlara oralarda dikkat ediliyor mudur sizce?

Neyse hadi boş verelim Afrikayı falan gelelim bu diyarlara. Dediğimiz gibi kapitalist sistemin işleyen çarklarının ilk kuralı ucuz iş gücüdür. İşte bu ucuz iş gücünün sağlanması için yapmayacakları kötülük, satın almayacakları hükümet adamı yoktur. Onlar için her şey paradır. Kısaca; ucuza üretim sağlayarak kendi halkına daha iyi yaşam sağlamayı ve bundan kar elde etmeyi amaçlar. Fakat burada devlet girer araya işte. Devlet, ekonomik gelişmişliği ve kalkınmayı bu şekilde sağlamayı seçmiş olabilir. Ama devlet, bu kar sisteminden ne derece nemalanacaktır? Daha doğrusu vatandaşının ne kadar sömürüleceğine karar verecek olan asıl ana mekanizmadır.

Bizim tespit etmemiz gereken şey nedir? Hükümetimiz yabancı sermaye odaklı bir büyümeye geçmiş midir? Geçmiş ise bu yabancı sermaye odaklı büyümenin kontrolü elinde midir? Yani vatandaşlarını bu vahşi kapitalizme karşı korumakta mıdır yoksa o da bu sistemden yasal veya yasal olmayan yollar ile nemalanmakta mıdır? Bunları iyi düşünmeli ve cevaplarını doğru vermeliyiz ilk önce. Meseleyi “solcu, sağcı” diyerek veyahutta “laikçi, yobaz” diyerek örtmeye çalışmak bizi bir sonuca ulaştırmayacaktır. Yapmamız gereken doğru tespit yapabilmektir. Bu muhafazakarı içinde, solcusu içinde, dinsizi içinde değişmeyecektir. Çünkü sorun vatandaşın sömürülmesi sorunudur buna dikkat çekmek istiyorum.

Bunun üzerinde neden çok duruyorum? Çünkü insanların köle olarak çalıştırılması, sömürülmesi, haklarının yenilmesini gördüğümüz zaman onlara karşı “bu adamlar zaten asyalı gebersinler” veyahutta “bu adamlar zaten müslüman değil hocam” denilemeyeceğidir. İnsan hakkının yemesinin dini, mezhebi, ırkı yoktur. Önemli olan şey bu sömürüye karşı durmaktır, bunu dile getirmektir ve savaşmaktır.

İşte bu düzende konuşmamız gereken konu devletimizin yapması gerektiği gibi vatandaşlarını koruduğu mudur, yoksa büyük şirket patronlarıyla beraber bu sömürge düzenine sesini çıkartmadığı yani ortak olduğu mudur. Ülkemize bakalım öyle midir? İş kollarına bakalım; İnşaat sektöründe, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda, çarşı esnaflarında durum nedir?

Bazı arkadaşlarım bu yukarıda söylediklerime katılarak “Durum nedir peki?” diye sorduğumda ise “durumun iyi olduğunu” söylemişlerdir. Kendi görüşü böyle olsa da ben hiç öyle düşünmemekteyim ve kendisiyle burada ayrılıyorum.

Eğer devletimiz vatandaşının sömürülmemesini isteseydi taşeron sistemini ülkemizde işleme koydurmazdı diye düşünüyorum. Taşeronluk sözleşmeli sömürü düzeninin diğer adıdır. Goodyear işçisinin 4 bin alıp, taşeronda aynı işi yapan adamın 850 almasıdır bu sistem. Devlet buna göz yummaktadır, çünkü patronlar böyle istemektedir.

İşte inşaatlar, işte tersaneler ve işte madenler. Taşeron sistemiyle maliyetlerin gittikçe azaltılmaya çalışılması sonucunda oldukça kötü şartlarda yurdum insanı buralarda yaşam mücadelesi vermektedir. Hadi geçelim orası diyelim özel sektör falan. O zaman devletin buraları düzgün bir şekilde denetlemesi ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını sağlaması gerekiyor. Yine kaçak ve sigortasız çalışanların tespit edilmesi, bu tespitlerde tutarlı olunması gerekiyor. Olunuyor mu? Hayır elbette.

Peki fazla dallandırıp budaklandırmayalım. Konumuz iş güvenliği ve işçi sağlığı madem nihayetinde bunlardan bahsedelim. Ben de bir B sınıfı İSG uzmanı olarak durumun ne olduğunu iyi bilenlerdenim. Yazının en başında belirttiğimiz gibi konuşulması gereken şey ülkemizdeki iş kazalarıdır. Her sektör güvenlik konusunda yerlerdedir ve bunun tek sebebi yaptırım uygulamayan devlettir. Neden devlettir peki? Bunu da ikinci yazımızda anlatacağım kısa zaman içerisinde.

Reklamlar

II.Beyazıd Dönemi

Önceki yazıya buradan

Tarih yazılarımıza ara vereli 1 yıl olmuş tam olarak. Yeniden bir iki yazı yazalım. Malum, seçimlerden sonra pek siyasi yazıları yazmak gelmiyor artık içimden çok önemli olmadıkça. Tarih severler hadi yaşadınız lan;

II.Beyazıd Dönemi

1) Boğdan 1485 ve Lehistan alındı 1489

2) Arada Aşık Paşazadenin rüya olayına da girelim. Neden derseniz bu tarihlerde tarih yazılmaya başlandı ve vakıflar kuruldu vs. Özellikle dini efsaneler ve hikayeler başladı. Hala bazılarını duyarız, bize anlatılır veya okuruz. Şimdi, Fatih döneminden evvel söyledik vezirler mallarını kurtarmak için vakıflar, dergahlar, tarikatlar kurmuş, desteklemişlerdir. Fatih, bunlara el atıp gelirleri kesmiştir. Olayda burada çıkmıştır. “Ne anlatıyorsun anlamadık” dediğinizi duyar gibiyim anlatıyoruz ya lan. Dönemin dervişlerinden Aşık Paşazade tarihi kaleme alanlardan. Erken kaynaklardan olan bu adamın eserlerin de bir çok efsane yer alır ve çoğu bu zamanda çıkmıştır. Misal, eserlerinde Osman bey zamanındaki olaylardan bahsedilmiştir. Dokundurduğu nokta ise Osman beyin rüyasıdır. Yazdığına göre Osman bey rüyasında imamın evine girmiş, kuranı görmüş, okumuş(Arapça birde) ve sabaha kadar ayakta durmuştur. Bunu imama anlatan Osman beye işte Allah’ın işaretini gördüğünü, üç kıtaya hakim olacağını söylemiş. Aşık paşazade zamanında, devletin kuruluşu ve devamını sürekli dini motiflere bağlamasının sebebi vakıflara, dergahlara parasal anlamda dönemde el koyulmasıdır. Yani “devletin temeli din ile kuruldu, işte rüyası da burada” diyerek bir efsane yaratılmıştır. Doğru mudur? Yorum sizin tabi, sadece bu tip efsaneleri tarihe muhafazakar gözle bakan insanların inandıklarını söyleyelim. Ben inanmıyorum çünkü benzer dini efsaneleri, motifleri Fransa, İngiltere, Macarlar, Papa, Selçuklu, Moğol vs. kişi/kral/beylerde görmüştür. Genelde “tanrının işareti/kutsal devlet” halkı ve devleti kolay yönetme aracıdır. Asırlar evvel bütün dünyada kullanılan, halkları uyutma, yönetme aracı olan dini efsaneler, ilerleyen yıllarda milliyetçilik akımlarıyla beraber etnik temele kaymıştır. Fark nedir? Artık gelişmiş devlet ve toplumlarda bu motiflerle toplumu yönetmek mümkün değildir. Özellikle dinin yönetimsel bir araç olarak kullanılması ve doğurduğu sonuçları geçmişte görüyoruz. Papanın bazı açıklamalarını buraya yazdım, okuyorsunuz. Geçmişten ben kişisel olarak öğrendiğim bu tip efsanelerden, hayallerden, hurafelerden toplumun ve siyasetin uzaklaşması bilimsel, mantıksal bakış açısının oturması devletleri kalkındırdığı, yolsuzlukları, çıkar ilişkileri, kaçakçılığı azalttığıdır. Yine bu tip toplumlarda halk zincirlerini kırıp, eleştirel, hak arayan, özgürlükçü yapıya kavuşmuş, tepelerindeki kişilerin kendilerini kandırmalarına izin vermemiş, bu meseleleri önlerine koyanlara itibar etmeyip götlerine tekmeyi vurmuştur. Bütün toplum olmasa da, çoğunluğun bu kişilerden oluşması ülke geleceğini şekillendirecektir, şekillendirmektedir zaten.

3) Memlüklüler ile çeşitli savaşlar yapılmış, 1491 de barış imzalanmıştır

4) Tunus ile aralar iyi olmakla beraber, akkoyunlu Yakup dostumuzdu. Şah İsmail ise karışıklıklardan yararlanıp bir Safevi devleti kurmak istiyordu.

5) Macar kral Korvan ölünce, yeni kralla 30 yıllık bir barış yapıldı. Venedik, Papa,  Milan, Floransa, Piza vs. krallıkları birbirleriyle savaştığından onlarla da sorun yoktu aralar iyiydi yani

6) Napoli krallığı Fransayla baş edemeyince Osmanlıdan yardım istemiş lakin sonradan Fransa’nın işgaline uğramış ve tarihten silinmiştir. 1498

7) Venediklilerin çift taraflı siyasetleri ve açgözlülükleri sebebiyle kimseyle arası iyi değildi. Bu duruma iyice sinire bozan Avrupa krallıkları Osmanlıyı kışkırtıyordu. Venedikliler kokuyu alıp Osmanlıya verdiği vergiyi artırıyorlar.

8) Endülüsler 711’de kuzey afrikayı geçip İspanya’ya gelmişlerdir. 1492 yılına kadar buralarda küçük büyük Müslüman krallıklar vardı. Endülüsler 1090 da patlarken, kendi aralarındaki çekişmeler birbirini zayıflatmış, yöre Müslümanları azalmıştır. En son Granada devleti de 1492’de çökmüştür. Bu arada Osmanlıdan yardım isteyen bu ülkelere gerekli yardım donanmanın yetersizliğinden yapılamamıştır. Bir kere Beni Ahmed hükümdarına gelen donanma buradan Yahudi ve Müslümanları Türkiye’ye getirmiştir. {Yahudilerin Osmnalıya sığındığını duymuşsunuzdur. 1505’te başlayan bu himaye, hem vatanı olmayan Yahudilere bir yurt vermek, dinlerini yaşama özgürlüğü ve ticaret yapma özgürlüğü sağlamaktı. Çünkü Osmnalıda Fatih döneminde anlattım türk ailelerinin ticaret yapıp çok zengin olmalarındansa, yabancıların ticaretle zengin olması yeğlenirdi. Çünkü kuvvetli bir Müslüman zengin aile padişah için tehlikeydi (ha birde günümüzde yayılmaya çalışılan “Yahudi nefreti” ni anlayamıyorum. Aslında belli kesimlerin, neden habire Yahudi nefreti körüklediğini çok iyi anlıyorum da buraya yazmak uygun değil. Birincisi insan hayatı en tepe noktadadır yaşamda. Hangi ırktan, mezhepten, dinden renkten olursa olsun herkes eşittir. Eğer bir ülke veya kurum, kişi neyse artık haksız bir şekilde uygulama yapıyorsa, veya katliam, zulüm hep beraber karşısında olmamız lazım. Fakat ülkemizde, insani yardımlar bile göstermelik ne yazık ki. İnsani yardımları yaparken ırksal, mezhepsel veya neyse ülkesel kriterler koyuyoruz. Kaldı ki bunları bile aynı dinden olsalar da sınıflandırıyoruz. Ayıptır, istenilen yere yardım yapana “neden” diyecek halimiz yok tabî ki, Allah kabul etsin razı olsun, ama “öbür tarafa da yardım edilmeli” denildiği zaman cevabı “onlar Müslüman/türk değil” olmamalı. Tabi diğer boyutu da işte bu dediğim Yahudi düşmanlığının tavan yapması. İnsanlar ülke politikalarını, yaptığı yanlışlıkları, ülkedeki bütün kişilere indirgeyip tepki veriyorlar. Kaç Yahudi ülkemizde, az olan birkaç yöreyi çıkaralım rahat rahat gezebiliyor? Farklı mezheplere bile tahammülü olmayan, kendi mezhebinden olmadığı için adamı hristiyanlardaki gibi “dinsiz” ilan eden kafa yapısı değişir mi? Değişmez, bunlar öğretilen şeyler olabilir ama kişinin kendisi merak edip araştırırsa, geçmişe günümüze değerlendirmelerini yaparsa ancak o “demokrasiye” kavuşabiliriz. Konu nereden nereye geldi kusura bakmayın artık} Bütün Müslüman devletler çökertilmiş, müslümanlar ise sanatçı, ilim adamı olduğu için genelde gitmelerine de izin verilmemiş. 16y.y. da birçok Müslüman afrikaya geçirilmiş, anadoluya yerleştirilmiştir.

9) Osmanlı denizciliği Kemal Reis ile 1505’lerde coşmuştur. Venedik gemilerinden örnek alınarak gemiler yapılıyordu. II.Beyazıd, bir türk korsanı olan Kemal Reisi çağırmış ve paşa yapmıştır.{Burda yine kusura bakmayın şerefsizin biri ki kendisi prof tur, geçen sene “Osmanlı kendisine karşı ayaklananların başını paşa yapardı, bizde Abdullah Öcalan’ı paşa yapalım ne var bunda” demişti. Verdiği örnekler ise bunlardı galiba. Kişisel olarak soygun, yağma, haksızlıktan dolayı ayaklanma küçük çaplı yapılıyorsa bazen ele başları paşa yapılmıştır ki özellikle de denizcilikte. Fakat devletin hukuk ve yönetimini yıkmak için örgüt kurmak, adam yetiştirip entrikalar düzenleyen kişileri de bir güzel kazığa oturtuyorlardı. Bu ikisi arasındaki farkı anlayamayan hocanın prof olması üzücü. Aslında bal gibi anlıyor da işte. Çaldıkları mallarla canlı canlı yakılmasından, boğazlarına erimiş kurşun dökülmesine kadar yapılanlara bakabilirsiniz. İbneliğin lüzümu yok hocam}. Kemal Reis donanmayı toparlamış işte o dönemler altın dönemlerdir. Kemal Reis piri reisin amcasıdır söyleyelim.

10) Kemal Reis Rodos şovalyelerinin tacizlerine ayar olmuş, oranın alnmasını istese de izin verilmemiştir. Birçok başarının yanında bir kez daha tacize uğrayan Osmanlılar, Rodos seferine çıkmıştır. Çıkmıştır da memlekette o…çocuğu bitmiş midir, bitmemiştir. Kendisinin bu başarılarını çekemeyen Kaptan paşa, reis gemisi olarak kötü bir gemi vermiş, gemide hafif bir fırtınada batmıştır, Kemal Reiste ölmüştür 1511

11) Neyse, Rumeli ve Bosna tarafına saldırılar yapıldı, Venediklilerle İnebahtı zaferi kazanıldı 1499, Mudon 1500 vs. alındı. Venedikliler Papadan sıkışınca yardım istediler. Haçlılar küçük çapta kurulsa da bir şey olmadı ve sulh yapıldı. Osmanlı aslında verecekti ayarı da doğuda Akkoyunlu tehlikesinden sonra Şah İsmail vardı ve yine şehzadeler padişahlık için entrikalara başlamışlardı.

12) Şah İsmail arada bir piyasayı yoklayıp saldırılar düzenlemiş, Osmanlıda oldukça fazla olan Alevileri kışkırtmıştır. Yine İsmail’den evvel Osmanlı kendi içindeki sorunlarla boğuşmaktaydı.

13) Ağustos 1509’da İstanbul’da, 15 gün sonrada aynı şiddette yine yakınlarında bir deprem daha oluyor. Yer yerinden oynarken, çok büyük yapılar yıkılıyor. Edirne’ye giden Beyazıd, 9 ay sonra aynı şiddete yakın burada da sarsılıyor. {buradan ne anlıyoruz? Sakarya, Gölcük depremlerinin birbirine benzediğini. Bunun geçmişte yaşanması ilginç, yetkilileri ise Allaha havale ediyorum}

14) II.Beyazıd’ın 8 (veya yedi) oğlu var. Üçü hariç diğerleri ölüyor sağlığında. En büyükleri Şehzade Ahmed’in tahta geçeceği tahmin ediliyor. Ortanca olan Korkud bir ara amcası Cem sultana özenip başkaldırıyor ve Memlüklülere gidiyor. Memlük sultanı onu kullanmak istediyse de sonradan pişman olup özür mektubu yolluyor. En küçük olan ise Sultan Selim. Selim, Trabzon taraflarına akın yapmış, gürcistana saldırmış, arada Şah İsmaile’de saldıran cengaver, savaşı seven, çok agresif ve acımasız bir sultan. Kardeşi Şehzade Ahmed’in padişahlığa yakın olduğunu casuslarıyla anlayıp rumeliden sancak istemişti. İsteği red edilince hızla rumeliye geçti ve orada birlikler topladı. Onun cengaverliğini duyan askerler yanında yer alıyordu. Yine yeniçerileri içerden bağladığı için işi işti. Sultan Ahmed bu iki kardeşini davranışlarından dolayı öldürtmek istediyse de babası izin vermedi.

15) Selim, Rumeliye gidip oldukça asker topluyordu. Üzerine gönderilen paşa saldırıya cesaret edemeyip Edirne’ye çekildi. Bu sefer II.Beyazıd gidiyor. Fakat Selim babasıyla savaşmak değil elini öpmek istediğini söylüyor. Elini öptüren Beyazıd, Selimin ordusunu görünce ağlamıştır {çokluğundan sanırım} Selimle mecburen anlaşıp rumelide bir sancak veriliyor, bir ahidname imzalayıp yaşamında hiçbir kardeşi diğerine tercih etmeyeceğini de ilan ediyor.

16) Şahkulu savaşında veziri azam Ali Paşaya {kendisine muhalif olduğu için} yardım etmeyen Selim onun ölümünü seyrediyor bir nevi. İyice Selime ayar olan II.Beyazıd, sevdiği diğer oğlu Şahinşahın da ölümünü haber alınca Edirne’ye gidip saltanattan çekilmeyi düşünüyor. Devlet erkanı görüşüp şehzade Ahmed’te karar kılıyor. Sadece veziri azam ahid nameyi hatırlatsa da sonuç değişmedi. Ahmed çağırıldı İstanbul’a. Tabi bunu haber alan Selim hemen askerleriyle Çorlu’ya geliverdi.

17) II.Beyazıd mecburen savaşa girişti. Savaşı kaybeden Selim Kefe’ye kaçtı. Artık şehzade Ahmed başa geçiyor denirken, yeniçeriler ayaklandı. Ahmed taraftarı olan üst mevkidekilerin evleri basıldı talan edildi. Sultan Selim istendiği söylendi. II.Beyazıd o zaman Korkud olsun deyince o çağırıldı. Korkud geldi, yeniçeriler saygı gösterseler de Selim’i isteriz deyince Korkud “canımı bağışlayın bir kenarda yaşayayım o zaman” deyince kabul edildi.

18) Mecburen Selim çağırıldı. II.Beyazıd tahtı ona vermek istemiyordu. Onu orduyla Şah İsmail’e göndermek istediyse de Selim “ordu başında hükümdar gider” demiştir. II.Beyazıd mecburen tahttan çekildi (nisan 1512)

19) II.Beyazıd yıllık 2 milyon akçe maaşla Dimetoka’ya gönderildi. Fakat yola çıktıktan hemen sonra hastalanıp öldü {Yine benim arkadaşa göre “kaderi böyleymiş” olsa ve tarihte bu kalp krizi falan dese de, yabancı kaynaklar ve kardeşi Ahmed’in mektuplarında babasının zehirlenerek öldürüldüğü yazıyor. Kesin olmamakla beraber bende Yavuz tarafından zehirletildiğini düşünüyorum hemen zaten padişahlıktan sonra yaptıklarını ve öncesi yatıklarına bakınca babasını da, kardeşlerini de gözünü kırpmadan silebilecek hükümdarlardan bir tanesi bana kalırsa. Neden zehirledi? Çünkü babasının hangi koşullarda tahtı kendisine verdiğini biliyordu. Gittiği yerde ordu toplayıp üstüne gelmesini kaçınılmaz görüyordu. Dedesi Fatih Sultan Mehmet in, babası tarafından iki kez tahttan indirildiğini de bildiği için, çıkılacak bir doğu seferinde arkasında kimse bırakmak istememişti. Budur dayı işte, zehirletmiş mnkym bunda öyle gücenecek, üzülecek bir şey yok taht bunun adı}

20) II.Beyazıd gençliğinde esrar ve uyuşturucu kullanır, çok fazlada alem yaparmış. Fatih, bunu uyardıktan sonra kendisine çeki düzen veriyor. Padişah olunca yine hafiften aleme dalsa da sonradan içkiyi, karıyı kızı bırakıyor dine dönüyor. İyi bir hükümdar olup, cengaver birisi değildi. İlim ve şiir adamıydı.

Sonraki yazıya buradan

Göğe Bakalım

GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları  da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi 
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat 
Durma göğe bakalım 

Turgut UYAR