Abi Benan…

Ya hep bir şiddet siyaset birazda gülelim. Yiğit Özgür karikatürünü bugün gördüm. Yaşanmış bir olayımız vardı bizim yıllardır güldüğümüz hemen o geldi aklıma. Üşenmeyip yapıverdim karikatürünü buyurun ilk karikatür orjinali, ikincisi değiştirdiğim versiyonu en alttaki de gerçekte yaşadığımız olaydır;

foto-kaykayOrjinal Versiyonu 

foto-kaykay mennanDeğiştirdiğim Versiyonu

foto-kaykay mennan gerçekte yaşananGerçekte Yaşanan Versiyonu

Reklamlar

İsrail’e Tepki

Son gündem maddemiz İsrail’e tepki biliyorsunuz. Yaşanan geçmişte ki bir çok olaydan mütevellit kendisini insan olarak gören herkesin tepki göstereceği bir şey bu yaşananlar. Daha önceki yazılarımda da ara ara belirtmiştim bu konu üstünde aslında. Az buçuk dindar olan adam, az buçuk sosyalist olan adam yada ne bileyim az buçuk toplum aile terbiyesi alan adam yaşananlara zaten sessiz kalmaz, kalmamalı da zaten. Burada “İsrail akıllı olacaksın” şeklinde bir yazı yazılmasını beklemeyin. Onun haklılığı, bunun suçluluğunu biz ne anlatırsak anlatalım içinizde belirmiş zaten. Sadece verilen tepkilerin nasıl şekillendirildiğini anlatmak istiyorum buradan. Daha doğrusu “tepkimizi ortaya koyalım” derken nasıl yönlendirildiğimizi ve nasıl aslında robotik tepkilere yöneltildiğimizi anlatmaya çalışacağım.

İsrail ile Filistin arasındaki bu savaş bildiğiniz gibi çok eskiye dayanır. Aslında pek çok kişinin geçmişi tam bilmediğini kabul eder isek hafiften anlatım gerekiyor galiba. Sonrasında bu tepki olayını irdeleriz sonlara doğru.

İlkin çook geçmişleri anlatmaya gerek yok. Bu topraklar üç büyük dinin kutsal toprakları. Hristiyanlar, yahudiler ve müslümanlar için de çok değerli topraklar. Hepsinin iddialarının temeli ilk önce dinsel yani. “Neden saldırıyorlar ya? Ne istiyorlar masum insanlardan anlayamıyorum?” diye bedava konuşmayın yani. Üçünün yan yana muhafazakar çevrede durması imkansızdır. Kudüs var yani bu topraklarda. Dinsel olarak anlat anlat bitmez. Ama olayı iyi anlayalım. Durun hemen “ama çocuklar öldürülüyor abi!” ye getirmeden evvel bunları bir bilelim paşam;

Şimdi geçmişte buralarda taaa anasının nikahı dönemlerinde savaşlar patlak vermiş müslümanlıktan evvel. Yahudiler, çok tanrılı dinlere sahip olanların ve sonradan hristiyanların baskılarını ve zulümlerini görmüşler. Kutsal kabul ettikleri topraklardan çoğu kaçmak zorunda kalmış. Hep mülteci olmuşlar yüzyıllarca. Tarih boyunca yerleri yurtları olmamış. İtilmişler kakılmışlar bildiğiniz sktiredilmişler sağa sola adamlar. İşkence görmüş çoğu. Bu sebeple yer altında gizlice ibadetlerini yapmaya çalışmışlar dernekler, örgütler kurmuşlar amaçları için. Amaçları nedir? Kutsal topraklarda yaşamak ve ibadet edebilmek tekrardan. Tabii hepsi gitmemiş Kudüsten çoğu zaman. Baskılara rağmen yaşamaya devam etmişler. Sonuçta en fazla ölüyorsun dinin için ve evet çok muhafazakar olan yahudiler de var.

Efendim sonra hıristiyanlar için kutsal topraklar dedik. Bunlarda oralarının kontrolünü ele geçirmeye çalışmışlar. Malum kutsal topraklar onlar için de. Uzun süre temel hıristiyan krallıklarından uzak olsalar da buraları ellerinde tutmuşlar. Taa ki müslümanlığın çıkışına kadar. 1000 yıllarının sonlarına kadar pagan ve hıristiyanlar genelde yahudileri aralarına almayarak sürdürdükleri kontrolü buralarda kaybetmeye başlamışlar. Hem de inanılmaz bir hızda…

Müslümanlığın genel de köle ve fakir insanlara hitabı, kadına da değer verilmesi gerektiği, dinin yaşama özgürlüğü ve ihsanı sayesinde çok kısa sürede din katılımlarıyla müslüman sayısı artmış. Orta doğu ve arap yarımadasını kontrol etmeye ve hıristiyanların koturolünde ki yerleri ele geçirmeye tehdit oluşturmaya başlamışlar. Ve elbette Kudüs savaşları, ele geçirmeler elden düşmeler falan filan…

O yıllarda Kudüste yaşayan müslüman, hıristiyan ve yahudilerin hayatlarının tehlike boyutunu kafanızda canlandırabilirsiniz. Her işgalde katledilme riski ve hayatınızın gelen komutanın iki ağzında olması. Neyse, hıristiyan krallıkları çok zayıflayınca batıdan gelen haçlı ordularını görüyoruz tarihte. Gerçek anlamda dini olarak yapılan batının büyük krallarının, dindar askerlerinin yaptığı seferler. Din adına Kudüs’ün alınması ve kutsal toprakların kafir müslümanlardan temizlenmesi için yapılan savaşlar.

Efendim habire savaştır orta doğu ve Kudüs tarihi işte. Özellikle hıristiyanlığın müslümanlık karşısında zayıflaması, müslümanlığın 1000’li yılların başında türkler ile anlaşmazlıklarını bitirmesi ve uzun süren arap-türk savaşlarının sonucunda artık türklerin çoğun boyunun müslümanlığı tercih etmesiyle ibre bu savaşlarda büyük oranda müslümanlığa kayıyor bu topraklarda. Anadolunun kaybedilmesiyle Selçuklulardan bunalan Hristiyan alemi asıl darbeyi Osmanlı zamanında yemeye başlıyor.

Türklükten gelen garip cesaretleri, kültürlerini müslümanlık ile birleştiren ve gelişimini bilim ve sanat adamlarıyla devam ettiren Osmanlı devleti hızla akınlarını batı tarafına yönlendirerek gelişiyor. Bunun tam tersi yönde dinde bağnazlığa, bilimden ve sanattan uzaklaşarak sahte hayallere kapılan, kafasında şeytanlar oluşturup hastalıkları halkın yaptıklarına bağlayan ve hızla yıpranan Hristiyan dünyası ne yapacağını uzun yıllar şaşırıyor. Geçtim kutsal toprakların elde tutulmasını, akın akın gelen türklere karşı oluşturulan “hadi bakalım kutsal ruh adına haçlıları topluyoruz ölene cennete arsa bedava” haçlı kampanyası bile işe yaramıyor. Hele ki tarihe utanç lekesi olarak geçen IV. Haçlı seferine gidenlerin Ortodoks Konstantine’ye saldırması ve orayı yağmalayarak “hacı bırakın Kudüs’ü falan burası iyimiş” diyerek yerleşke kurmasını hiç unutamayarak içten dağılıyorlar.

Neyse uzatmayalım fazlada. İyice palazlanan Türk devleti “yahu bu araplar ne ayak lan? Haçlı saldırıları geliyor bize arkadan saldırıyorlar” diyerek arap topraklarına saldırmasıyla buralar artık Osmanlı hakimiyetine giriyor. Ünlü hükümdar Kanuninin babası Sultan Selim İran zaferinden sonra dönemin zengin yerleri Mısır ve etrafının fethini gerçekleştiriyor. Araplar bu seferden dolayı türklere bileniyorlar. Seferde müslümanlıktan ve Osmanlı geleneğinden dolayı teslim olanların affedileceği söylenmesine rağmen Osmanlı ordusuna arap komutanlardan bazıları teslim olmuyor. Gerilla tarzı saldırılara sürekli devam ediyorlar ve arap evlerine sığınıyorlar.

Siz bakmayın arkadaşlar arap orgazmına bizim milletin. Araplar bu işgalle beraber halifeliği Türklerin ele geçirmesine feci bozulmuşlar, her fırsatta ayaklanmışlar, suikastlar düzenlemişler ve sürekli sorun çıkartmışlardır. Burada Osmanlı devletinin vergi politikasından dolayı isyanlar çok artınca, yöreye özgü yöneticiler ve vergiler/yasalar çıkartılmış ve bu ayaklanmaların engellenmesi kısmen sağlanmıştır.

Yani “oooo hoşgeldiniz Yavuz padişahım bizde size şehrin anahtarını veriyoruz ne de olsa din kardeşiyiz ekereke” denmemiştir. Araplar bizim gibi özgür ruhlu insanlar olduğundan temellerinde, boyunduruk altında durmaktan çok rahatsız oluyorlar. Tarih bir çok arap isyanıyla doludur ve bunlar çok ciddi cezalar ve idamlar ile bastırılabilmiştir ancak. Buraları “araplar çok iyi dostumuzdu efendim kışkırtılınca ayaklandılar e tabi lawrance vardı şerefsiz ingilizler” diyenler için yazdım. Arkadaşım, be güzel kardeşim artık geniş bakalım şu olaylara. Tarihte filistin toprakları Kudüs bizdeyken bu adamlar ayaklandılar mı bir çok kez? Evet hemde o kadar çok ayaklandılar, o kadar çok gerilla savaşı yaptılar ve isyan çıkarttılar ki yasaları vergileri değiştirdiler adamlar uygun yöneticiler ile idare edebildiler. Hah, işte bu arkadaşlar istiyorlar ki “evet sizde müslümansınız ama biz sizin boyunduruğunuz altında yaşamak istemiyoruz. Biz özgür yaşamak istiyoruz”.

İşte gel zaman git zaman her büyük devletin çatırdadığı gibi Osmanlı devleti bu topraklarda 1900’lerin başında iyice çatırdamaya başladı. Arap isyanları artmaya, birçok cephede savaş karşılanamamaya başlandı. Osmanlı yönetimi içinde rüşvetin, yavşaklığın boyutunda da sıçrama olduğu için bu topraklar da öyle “müslümanız biz sizdeniz” demeyerek hafiften dağılmayı beklemeye başladı doğal olarak. Aslında bu kopuş hareketleri daha önceden bazı valiler ile yaşanmıştır. Açın okuyun lan biraz yada benim tarih yazılarını okuyun ne bileyim. Şimdi buraların valileri vergiyi toplayıp saraya gönderiyorlar ya. İşte burası çok zengin yani nasıl diyim buraları o zamanın İzmit Belediyesi gibi. Gebze falan katarsan türk ekonomisin can damarı deriz ya hani işte burasıda uzun yıllar böyleydi Osmanlı için. İşte bu valiler biraz palazlanınca “bende sultanım ulan” demişler ve güçlü dönemlerdeyken kelleyi koltuklarına almışlardır. Mesela Hain Ahmed Paşa ünlüdür okuyun mnkym işte.

Peki bu arapların ayaklanma istekleri vatan hainliği midir? Değildir hocam değildir. Neden vatan hainliği olsun? Adamlar diyor ki “ben kimsenin boyunduruğu altında yaşamam ben arap soyundanım ancak arapın boyunduruğunda yaşarım”. İşte bu sebeple Osmanlı devletinden kopmak için güçlü arap aileleri kralları ne gerekiyorsa yapmışlardır. Artık siz lafı çevirip “efendim İngilizler yok mu? İşte lawrance adamalrın aklını çeldi” diyebilirsiniz o sizin olayları anlama yetinizi belirtir kusura bakmayın. Adamlar zaten bizde değildi bunu anlamak lazım. Yalnız bu hainlik iddiasının yanında son zamanda Arap göt yalayıcılığı ve sahtekarlığı da var. Malum fikrimizde bizde orta olmadığı için ya haindir ya vatan evladıdır. İşte hain değilse bir numaralı adamdır artık yeni tarihçi geçinen pezevenklere göre. Bunlar yalanı bir çok kere her yerde tekrar ederek doğru olduğuna inandırıyorlar insanları. Ulan son dönemde hadi dediğiniz gibi oldu da ondan önceki isyanlar, kendini bey ilan etmeler, gerilla savaşlarını kim yaptı? Kudüs’e inen venedikliler mi arap dağlarında saldırılarda bulundu?

Peki neden son yıllarda bu yalayıcılık arttı beyler? Bakın etrafınızda ki komşularınıza anlarsınız…

1900’lü yıllara doğru artık sağa sola fare gibi kaçan yahudilerin toparlanması için kurulan örgütler sanayi devriminden sonra palazlanmış ve gerekli amaçları doğrultusunda adımların atılması için çaba sarfetmişlerdir. “Orspu çocuğu yahudi değil mi!” demeden evvel adamların bir geçmişlerine bakarsak daha iyi olayı özetleriz sanırım. Bu sebeple herhangi bir toprak parçası olmayan bu dine mensup olanlar kutsal toprakların dolaylarında ülke kurmak istemişlerdir. Ülkede haliyle Osmanlı elinde olduğu için onlar ile temasa geçmişlerdir satış için. “II.Abdülhamit’e yahudi gelmiş demiş ki bize orayı sat. Padişahta ayağa kalkmış bizim bir karış satacak toprağımız yok defoool diye bağırmış” deniyor ya işte yalanlarını skyim ben onların.

II.Abdülhamit zeki bir padişah olduğu için kendisine talep edilen bu satın alma işine çok ihtiyacı olduğu halde sıcak bakmamıştır. Devlet ağır borçlu olduğundan bu dönemde yahudiler parayı habire teklif etmişlerdir. Padişah ise kutsal topraklarda toprak satışına dediğimiz gibi sıcak bakmadığından ve ilerde bu satışın zor durumdaki müslüman camiada ters etki yapacağından falan dolayı istememiştir. Ama öyle kapısına gelerek 6331 sayılı ÇSGB’nın yasasını anlatmaya çalışan İSG uzmanına bağırarak “hadiii hadi çık dışarııı çııık” deyip sarayından da kovmamıştır! II.Abdülhamit uzmanı olan Prf. Vahdettin ENGİN kitabında başlarda kabul etmese de II.Abdulhamit’in görüşmelerde bulunduğunu, filistin topraklarında satışa değil ama istenirse Suriye dolaylarında yerleşmeyi teklif ettiğini belgeler ile ortaya koymuştur.

Efendim ondan sonra bu Siyonist teşkilarlanma!! eheh toprak satın alamayınca devletin bu dolaylarında oralardan yöre ahalisinden ve yöneticilerden toprakları almaya başlamışlardır. E para var mnkym tabi sanayileşmeden gelen, işte bu para ile sahibi arap görünümlü toprakları çat çat almaya ve buralara yahudileri yerleştirmeye başlıyorlar.

Bu yerleşim çok artınca ki yaklaşık 5/1 olduğu söyleniyor filistinli araplar duruma uyanıp ayaklanıyorlar. Tabi bu ayaklanmalar falan fasa fiso şeyler. Çünkü olaylarla ilgilenecek kuvvetli bir Osmanlı devleti olmadığı gibi, Osmanlı devletinin de orada olmasını istemeyen araplar var buraya dikkat! Ha bu ayrışma için İngiliz devleti arapları gazlıyor mu? Gazlıyor elbette. “size neler neler vereceğiz amcoğlu, zengin olacaksınız türklerden hele bir kurtulun buralar sizin özgür devletiniz olacak” diyerek Osmanlı devletinden zaten ince dinen olan bağlantılarının kopmasında yardımları oluyor. İşte 1917 yılında İngilizler, çok bariz bir şekilde arapların da fazla ses çıkartmamalarıyla Kudüs’ü ele geçiriyorlar. Sonrası işte birinci dünya savaşı cart curt. Ama ingilizler sözlerinde duruyorlar dayı. Suudi ailesine Suudi arabistanı kuruyorlar, Suriye kuruluyor, Kıbrıs falan hep ayrıştırılıyor Osmanlılardan. Kısmi Osmanlı katılımı harici destek olunmuyor ve bildiğimiz kurtuluş savaşına giden süreç başlıyor…

Yine bir artı parantez Atatürk’ün yorumların da arapları hiç sevmediğini yakalayabilirsiniz. Genç bir subayken kendi anılarında Osmanlı askeri durumun ve yönetiminin serkeşliğinden, bu orduyla savaşı kaybedeceğinden bahsinin yanında işte bu kontrollerindeki arap şehirlerinde osmanlı askerlerine yardım edilmediğinden bahseder hatta evlerden ateş açıldığından da bahseder okuyun. Belkide bu sebepledir arap inkılabı falan bilemem farklı tartışma konuları bunlar ama sevmiyor ve nedeni işte bunlar.

Osmanlı devletinden kurtulduğuna sevinen arap kralları ve halkı aslında hıristiyan dünyasının petrollerini istediklerini ve kendilerini sömürmeye geldiklerini çok geç anlamışlardır ve bazıları çok pişman olmuştur. Bu sebeple bir Osmanlı özlemi de elbette vardır haliyle. Çünkü beklentileri bu değildi günümüzde.

Konumuza dönersek; İşte bu satın alımlar ve gelişmelerin yanında ikinci dünya savaşında yaşananların da etkisiyle lobiyi iyice genişleten, kendilerine yapılan alman zulmünü iyice parlatan ve çok iyi kullanan (sadece onlara yapılmadı halbuki bu zulüm) yahudi topluluğunun ileri gelenleri bu zulüm ve sürgünden sonra kutsal topraklarda bir ülke istediklerini resmen ilan ettiler. 1947 sanırım yıllarında artık nüfuslarını iyice artırdıklarından İngiltere ve ABD desteği ile devletlerini burada kurdular. Sonra bu kurdukları devlet başladı etrafından kendini korumaya. İlk etaplarda çok saldırgan olmayıp, destek gördükleri arapların yardımlarıyla satın alabildikleri yerleri satın almaya başladılar.

Bu ilerlemeye karşı olarak, topraklarının hızlı erimesine filistinli araplar artık dayanamayarak silahlı/silahsız direniş başlattılar. 1970’ler de kurulan silahlı filistin kurtuluş örgütü kuruldu falan filan ya açın okuyun işte filistin tarihini.

İşte bu arada büyük oranda kendini garantiye almak için etrafında silahlı tehdit olarak kimi gördüyse İsrail sindirmeye çalıştı. Kendisine bir numaralı tehdit ise haliyle topraklarını paylaştığı Filistin halkıydı. Kendisine yapılan silahlı saldırılara, intihar eylemlerine karşı misliyle cevap verdiler.

Genel olarak değerlendirirsek; Geçmişte Osmanlı devletine karşı her dakikasında ayaklanıp bağımsızlık isteyen arap kısmı bu yıllar içerisinde beklediği özgürlüğe kavuşamadı. Osmanlının koruyucu kalkanı kalktığında, kendi dininden olmayanların nasıl köpek balığı gibi saldırdığını gördü. Hatta, kendi milletinden olan arapların bile İsrail’in zaman ile yanında yer aldıklarına, yer almayanların da nasıl sessiz kaldıklarına şahit oldular. Ondan sonra başladılar “bize yardım edin ahhh eskiden böyle miydi?” demeye. Bir kısım bunları unutmadı, kırgınlar ama yinede insanların öldürülmemesi için tepkilerini ortaya koyuyorlar. Dikkat ederseniz “insanların öldürülmemesi için” diyorum.

Evet kısa orta doğu tarihinden sonra şimdi yapılan şeyleri değerlendirmeye başlayalım. Ne diyorduk; Tepki. Tepki; her hangi bir eyleme karşı gösterilen karşı davranış, söz veya eylemdir. Her hangi bir şeye karşı tepkinizi dile getirmeniz toplum içerisinde sizi belirleyici bir insan yapar. Elbette bu tepkinin ne için yapıldığı önemlidir. Etki size veya tanıdığınız bir aile üyesine ise tepkiniz hızlı ve şiddetli olabileceği gibi size değil de başkasına yapılıyor ise aynı etkiye hiç tepki vermemenizi de sağlayabilir.

Bunlar karışık geldiyse bu tepki örneklemelerini inceleyelim daha kolay anlayacağız. Hani diyoruz ya “tepki verin sessiz kalmayın” diye.

Arkadaş sokakta gezerken yoldan geçen kız kardeşine iki adamın “uff yavruya bak” dediğini duyar. “Böyle şey olur mu” diyerek tepki gösterir, buna tepki gösterilmemesi büyük terbiyesizliktir. Etrafa bakar “siz adammısınız” diyerek. İşte böylece ne kadar namuslu olduğunu ortaya koyar yani insanlık bunu gerektirir. Sonra bu arkadaş bir kız görür ve “ufff o nasıl bir hatunmuşsun sen ya” diye seslenir. Yanında ki arkadaşları da pis pis gülerler. Onlara göre sıradan olan bir eylemdir ve “ne var bunda” modu hakimdir.

Arkadaş evinde televizyonun başında otururken iki kişinin eşek sudan gelene kadar dövüldüğünü öğrenir. Kimmiş bunlar diye düşünürken Taksimde dayak yiyen turistler olduğunu öğrenir. “Eeee ramazan ayında oruç tutana saygı duyacaksın elbette” der “duymaz isen dayağı yersin” diye de ekler. Dinine saygı duyulmadığı için dövülmelerini haklı bulur. Sonra bu arkadaş bir gün gezerken Taksimde “lan şu kiliseye girelim nasılmış” diyerek içeri girer. Sırıtarak etrafta gezinir, mum yakar “bu ne amnkym” diye konuşur, gürültü yapar. Görevli sessizlik ister yoksa çıkarılacaktır. Sinir ile kliseden çıkar. Hayır bunda ne vardır? Biraz geyik yapalım denmiştir sadece. Arkadaş sonra birilerinin kendi parti binasına saldırdıklarını görür. “Hepsi orspu çocuğudur” bunların. Sonraki ay kendi parti grubu yürüyüş yaparken küfür ettiği partinin bürosuna taş atar. Karşılığı verilmiştir, bunda hiç pişmanlık duymaz bu adam.

Yukarıda ki örnekler yapmıyor olabilirisiniz, belkide benzerlerini yaptınız farkında değilsiniz. Şöyle bir kendi değerlendirmenizi yaptığınızda yaptığınızı farkedeceksiniz. Önemli olan yapmanız değil aslında. Önemli olan karşıya empatinizi kurup, verdiğiniz tepkiyi ona göre planlamaktır. İşte bu hareketleri azalttığımız zaman hep bahsettiğimiz evrensel insanlık değerlerine yaklaşırız.

“Ne alakası var konuyla abi?” diyorsanız bir kez daha düşünün. İşte son Filistin-İsrail savaşında verdiğimiz veya vermediğimiz tepkileri tekrar değerlendirin. Gerçekten insan ölümlerine tepki mi gösteriyorsunuz sizce? Yoksa müslüman ölümlerine mi? Yoksa kendi mezhebinizin ölümlerine mi? Yoksa kendi ırkınızın ölümüne mi tepkiniz? Hangisi? Kendi cinsinizin ölümü bile fark yaratmıyor mu?

Ölümler daha doğrusu masum kişilerin ölümleri “normal” bir insan için zaten tepki gösterilmesi gereken bir konudur. Peki Filistin için ölenlere gösterdiğiniz tepkiyi bir kez bile İsrail’de patlayan canlı bombalar için gösterdiniz mi? Hadi yakından gidelim çok yakından gidelim. IŞİD örgütü “alevi” diyerek yakaladığının kafasını keser iken ve Irak kuzeyini komple ele geçirip devletlerini ilan ederken tepkiniz ne oldu? Sessiz mi kaldınız? Türkmenistan’da birileri öldürülmüştü yakın tarihte ne oldu? Neden sesi çıkmadı bazı insanların? Ve Filistin’de gerçek anlamda siviller öldürülürken neden fazla sesi çıkmıyor muhalefet destekçilerinin? IŞİD kahrolsun falan diyoruz da İsrail’in kimyasal saldırıları ve bombalarına sessiz kalınmasının anlamı nedir?

Anlamı şudur. Kısaca “İnsanlık” diye tabir ettiğimiz kimsenin dinine, mezhebine, ırkına veya cinsiyetine dayanmadan yapılan bütün zulümlere sesini çıkarttığını “lafta” söyleyen, ama aslında “insanlık” ile zerre alakası olmayan, ne olduğunu bilmeyen bir toplumumuz var. Dindarı, laik devlet isteyeni, türkçüsü, kürdü hepsi böyle neredeyse.

“Bizim dinimiz en güzel dindir, her kese hoş görülüdür” diye tweet atam adam ertesi gün İsrail saldırısından sonra bütün İsrail halkının yanarak yok olmasını istiyor. “Sosyalizmin ve sol düşüncenin dinler, kültürler arasında yakınlaşmayı sağlayacağını, kadın erkek eşitliğinin önemini ve sosyal devletin yapısını” anlatıyor adam, ertesi gün bu saldırılar sonra “hitlere kızıyorlar birde ama adam doğru söylemiş demek ki bütün yahudileri katletmesi lazımmış” diyor. Bir gün “türk ırkı bu toprakları hoşgörüyle ele geçirmiş adaletli bir toplumdur, geleneğine göreneğine sahip çıkmalıdır” diyen adam bugün “araplar zaten bize ihanet etti ölsün şerefsizler” diyebiliyor!

Adam “İsrail için protesto eylemini destekliyorum, helal olsun başbakana yahu rest çekiyor, İsrail mallarını protesto ediyorum” diyor, buna dönüp “evet ama arkadaşım İsrail devletinin ABD ile beraber en büyük müttefiki bizim devlet. Bir çok askeri/ticari anlaşmalarımız var. Bu hükümetin hamleleriyle İsraile ticaret hacmimiz katlandı da katlandı. Buradan kazanılan bombalar atılıyor işte filistine. Hem sen neden IŞİD’e ses çıkartmıyorsun?” dediğin zaman susuyor. Susuyor çünkü söyleceği hiç bir şey yok, bir bilgisi yok tepkisi yönünde. Bilinçsiz bir robotik tepki bu. Buna “borcumuz yok ki IMF’ye borç veriyoruz” dendiğinde “yahu olur mu bakanlık sitesinden ülke borcu belli 400 milyarı doları geçti ne borcu yok” diyorsunuz yine susuyorlar. Bilgi yok, birikim yok, analiz yok. Çıkıp iki armut “evet borcumuz var ama herkesin borcu var, ABD en borçlu ülke mesela heh heh” diyor onlarda copy/paste yapıyor size “evet ama abi herkesin borcu var ya misal ABD” diyor. “arkadaşım borcun değil önemli olan aslında, dünya da sahip olduğun şirketler önemli, elinde tuttuğun ekonomik hareketler borsalardır” diyorsun yine boş boş bakıyor. Bilmiyor, zaten hiç bilmedi kopyala yapıştır olduklarından.

Burada bir sıkıntı var arkadaşlar. Düşünce temelinde bir sıkıntı var. Birilerinin televizyon üzerinden, internet üzerinden yönlendirilmesine maruz kalıyoruz. Tepkilerimiz aslında kılıfının altına sakladığımız tepkiler değil. Düşüncesi şiddete dayanıyor genelde, tahammülsüzlük hakim ve karşı düşünceyi yok etmeye yöneliyor. Bunun en büyük etkeni siyasi politikadır. 1900’lerin başında artık oldukça etkili olan bu “yalan haraketi” insanların düşüncelerini esir ediyor. Genel olarak bunun adına “propaganda” diyebiliriz.

Siyasi propaganda sanatının ne kadar etkili olduğunun kanıtı işte bu cümlelerdir. Kutuplaştırmadır. Hiç girmediği tarikatı bu sebeple kötüleyip yobaz ilan ettirir demokrata, hiç gitmediği Yunanistan’a Ermenistan’a bu sebeple kin besler milliyetçi adam ve hiç tanımadığı ve hiç ticaret yapmadığı halde bu sebeple düşmanlık besler yahudiye muhafazakar kesim. Bunlar öğretilen propaganda araçlarıdır. Bu konuyla ilgili bir araştırmamdan sonra uzun bir yazı yazacağım umarım anlatabilirim. Haydi eyvallah lan yazı uzun oldu ya yine.

Her şeyi bırakın yukarıdaki son resimde ölen çocuğun ne milleten olduğu, hangi dine bağlandığını düşünüyorsanız ne diyeyim beyler? Cahilsiniz demeyeceğim artık bunun sebeplerini daha derinlemesine araştırmaya başladım. Bekleyininiz..

Bir İnsan Öldü, Bir İnsanın Da Ölmesi Bekleniyor

Sıkıldım diyorum ya bu sıralar. Malum ramazan güneş ikilisi baş dönmesi yapıyor. Aslında sıkılmıyorsunuz adabazarındayken. İki hafta önce Sapanca girişinde arkadaşın büfeye analiz raporlarını götürdüğümde olay yeri inceleme ve sarı şeritler ramazanın geldiğini belli etmişti. Çıkan çatışmada üç şarjör boşaltılmış, velhasıl kimse ölmemişti. Birisi yaralanmış olabilirdi. Çatışmada pusuya düşen abi zaten tetikteymiş. Silahı gördüğü gibi marketin yere doğru alçalan merdivenlerine atlayıvermiş. Ha tetikte olmasının sebebi de daha önce birisini vurmuşmuş. Ya neyse işte sıradan adabazar vakaları bunlar fazla derinlemesine kurcalamamak lazım. Çatışma 10 dakka falan sürdüğü gibi şarjör bile değiştirilmiş. Mermiler bittiğinden sanırım çatışma son bulmuş, saldıran ekip arabayla uzaklaşmış. Saldırganların dışında, saldırıya uğrayan abinin de olay mahallini terketmesi şaşırtıcı tabi. Gerçi ne şaşırtıcı mnkym her şey sanki çok doğruymuş gibi normal ulan!

Hani geçmişte adabazar ile ilgili bir yazım vardı benim efsanevidir. Onun devamı niteliğinde olacak ama bu sefer adabazarını değil de bazı eleştirilerimi dile getirerek yazmak istiyorum yaşadıklarımı son bir haftada. Baktım da bulamadım ya lan yazımı. Kayboldu aha tüh. Bulabilecekler bana dönüş yapsın ya bi zahmet. http://ww2.lakerstr.com/?folio=552994513&bkt=9761 burdaydı yazı site uçmuş 🙂

Ne diyorduk ha ramazanda gün geçmiyor ki bir olay yaşanmasın arkadaşlar. Yazmama sebep olan şeyi ise beş gün evvel yaşadım. İftarımızı yapmayı beklerken adabazar basketbol tayfası tarafından “illa gel” nidalarına dayanamayıp basket oynamak için iftar sonrası anlaştık. Basketimizi oynadık kampüsümüzde efendim benim takım bütün maçlarını kazandı yani ne diyeyim hala çok iyiyim sanırım 🙂 Dönüş yolunda türkçe öğretmeni olan arkadaşım arabasıyla beni sapancaya geri bırakıyordu. Yol boyuca “milli takımdan bir bok olmaz” veyahutta “arada gelmek lazım oynamak lazım ama ağır geliyor abi” geyikleriyle ilerlerken kendimi kaptırmışım işte.. Birden öğretmen arkadaş “abi göl başında adam kızı nasıl dövüyordu nasıl tekmeliyordu ya arabanın yanında” dedi. “Hangi araba lan nerede” derken biz ilerliyoruz tabi. Geri dönmeyi talep ettiysem de gece+karanlık ve erkek/kadın olunca boşa müdahil olmayalım dedik. Bende polisi aradım hızlıca bari onlar ilgilensin diye. Yer tarifi yaptım ekip gönderilmesini istedim. Gelince gece arkadaşlara anlattım falan. Olay öyle kapandı gitti. Aslında kapandı zannediyorduk kapanmamış. Salı öğlene doğru telefonumun çalmasıyla uyandım. Arayan arkadaşım “olm hani senin anlattığın olay vardı ya, adam kadını dövüyordu göl başında” dedi. “evet” dedim “hayırdır ne oldu lan?” demem ile arkadaş “lan kadını öldürmüş adam, cesedi orada bırakmış. Sonra geri dönmüş sabah il ormanına götürmüş gömmüş. İki gün sonra pişman olmuş gitmiş teslim olmuşta öyle bulmuşlar kadının cesedini” demesin mi? Yeni uyanmışım ne oluyor mnkym modundayken “beni neden aradın olm napayım” dedim. Arkadaşta “işte vicdan azabı çek diye aradım pezevenk ekrekekreke” deyip kapattı. Ne değişik bir güne başlayış arkadaş. Birden uyandım ama. Cidden şaka maka kadın öldüyse bunun sorumlusu bir nevi bendim yani belki de. Gerçi polisi aramıştık ama ne bileyim dursa mıydık? Kim dururdu karanlık bir yerde, hem de adabazarda sahilde? Yıkanıp giyindikten sonra olayın medya boyutunu öğrenmek için çarşıya indim. Gerçekten de olay bu şekilde anlatılıyordu. Günü falan tutuyordu. Kadın dövülerek öldürülmüştü ve tam bizim gösterdiğimiz yerdeydi falan. Telefondan polisi aradığım saate baktım. “Yani” dedim içimden “ben polisi aradım bu adamlar gitmemiş mi olay yerine? Adam öldürüp bıraktığı yere sabah gelip gömdüyse gitmemiş demek ki” diye düşündüm. Birden sinirlendim polise. Aldım bilgisayarımı elime, sandalet şort yürüdüm emniyete. Hem bilgi alıcam, hem hesap sorucam bir nevi.

Bir nöbetçi ve bir teğmen kapıda karşıladılar beni. Olayı sordum, aradığımı söyledim o gece. Olaya jandarmanın baktığını söyledi teğmen. Bölgeleri değilmiş. Telefonla arayınca bölgesi kontrol ediliyormuş, jandarma aranıyormuş falan. Aklımdan geçeni söyledim direkt işte olay yerine ekip gitmiş miydi? Polis bu atağımı göğsünde yumuşatarak “elbette gitmiştir ama belki kadın sonra öldürülmüştür, belkide adam öldürmüştür ve kadını saklamıştır ekip görmemiştir her olabilir” dedi. Anladım ki bu şartlar altında bir ihmali tespit edemeyecektim. Ancak bir dedektif falan veya savcı olsa olayın üstüne gidebilirdi ihmal var mı falan diye. Sonra diğer olayı dile getirdim bulmuşken. Şehir merkezinde spin atan gençler ile ilgili sorular sordum. Nedir ne değildir?

Adamlar bazen akşam dokuzda, bazen onda çoğunlukla gece olunca şehir merkezinde bildiğiniz spin atıyorlardı. Yeni değil 2 yıldır!!! Yıl yani yanlış okumadınız bildiğiniz insan yılı. Yapan belli, araba belli, yer de belli… “Önlem olarak ne yapıyorsunuz dayı” dedim. Ben sizi üç kere aradım, yanımda iki kere arandı bu adamlar ne yapıldığını gerçekten merak ediyordum. Polis teğmen “biz olay yerine gidiyoruz, eğer orada spin atıyorlar ise ceza kesiyoruz. Yok orada değiller ise bir şey yapamıyoruz” dedi. Yani “birisi arabayı iki teker yapsa şehirde dolaşsa ve polis görmez ise cezası yok öyle mi?” deyince “evet” dediler. Pes etmedim elbette. “peki dedim cezası nedir bir kere iki kere yapsa nedir yani?”. Polis arkadaşta “cezası görürsek 120 lira başka bir şey yok” dedi. Bir kerede yapsa beş kerede yapsa cezası aynıydı. Arkadaşlar hatta son cezalarında ki beşinci sanırım “kes sen cezayı bak işine memur bey” demişler.

Yani bildiğiniz dedikleri şey şudur arkadaşların “biz istediğimizi yaparız, cezamızı öderiz, ne devleti ne polisi skleriz” ben böyle anladım yani. Bunun saçma olduğunu dile getirdiğim de polis teğmende “onu bize değil yasa yapan meclistekilere söyliyeceksin” dedi. E haklı ne diyelim? Anladım ki polisin eli kolu bağlı bu durumda. Cezayı zaten 2- ayda oda yakalanınca yedikleri için arkadaşların umurumda değildi demek ki. Peki her yaptıklarında ceza yazılamaz mı? “Mobese koyun neden koyulmuyor koyun kardeşim herkes bir birbirini vuruyor, kırmızı ışıkta geçiliyor koyun basın cezayı gitsin” dedim. Onun altyapısı 2010 yılında yapılmış meğerse ve maliyeti 1 trilyonmuş!!! Evet bildiğiniz trilyon ha insan trilyonuymuş. Nasıl bir sistem bu dedim arkadaş bir trilyon!!!

“Takılsın kardeşim, bu adamlar bir gün bir çocuğu ezecek, bir büfeye girecek bir şey olacak takın engelleyin 1 trilyondan değerli değil insan yaşamı” dedim. Polis teğmen de “onu yükseğe söyleyeceksin, ödenek çıkartacak devlet” dedi. Ota bka ödenek çıkaran devletimize buradan sesleniyorum, yapın şu sistemi buraya bu bir. İkincisi, yasal cezai işlemler tekrar tekrar yapıldığında katlanarak artmalı hatta hapis cezası verilmeli ısrar edildiği halde. Ona buna kafa tutuyoruz diye ahkam keseceğine adalet bakanı şu işlere bir el atsın. Ne iş yapıyor ya bu adamlar? Parayı basan ceza çekmeyecek istediği her şeyi yapacak ise nasıl düzgün bir ülke olacağız?

İşine gelince “evet ramazan ayı oruç ayıdır, güzelliklerdir nefsin kontrolüdür efendim bakın vücuda da faydası var” deneceğine iki dakika adam olunarak artık ramazan ayının “oruç tutmak yemek yememek, su içmemek olmadığı aslında kişinin kendini kötü davranışlardan arındırdığı, sakin olduğu, karı kıza kötü gözle bakmadığı” bir ay olduğunu anlatmak lazım belki de. Camiye giden adamın daha ehli insan olması gerekirken, daha külhanbeyi oluyor ise, oruç tutan adamın daha sakin ve nefis kontrollü olması gerekirken daha sinirli oluyorsa ve garip bir şekilde “oruç vurdu” geyiğine sarılıyor ise, ve “ilerledik çok büyüdük ha Fransa ha bizim ülke geliştik” diyen adamlar çarşıda spin atıyor/kırmızı ışıkta geçiyor ise bir sıkıntı var demektir. Hepsini çorba yapıp bu değerlerinde içini boşalttıktan sonra sahiplenenlere ise hiç girmek istemiyorum onların mnkym ben artık yeter.

Kusura bakmasın ama çarşıda spin atan adam birisini ezdiği zaman mı “aaa yanlışmış lan yaptığım?” diyecek? İlla bir çocuk ezildiğinde mi bu adamların anası babası dayısı amcası “ya genç adamlar delikanlı adamlar yanlış ama istemeden olmuş keşke olmasa” diyecek. Ve hadi bu adamları geçtim, çünkü bu adamlar eğitimini almamışlar belli ki bazı şeylerin. Ya temel aile eğitimi, ya okul eğitimi ya kültür/din eğitimi yani birisinden alsa yapmayacakları şeyleri yapıyorlar. Geri kalmışlar işte dünyanın işlevi sayesinde yaşıyorlar. Ne diyordum hah; Peki devlet nerede dayı? İlla ki birisinin karısı pazara inerken, ekmek almaya giderken ne bileyim yaşlı bir amca camiden çıkarken araba altın kalınca mı yasalar akıllarına gelecek? “ya tüh mobese olsa yapmazlardı evet şimdi canlar gitmesin koyalım” demek sığırlıktır. Evet bildiğiniz sığırlıktır. İnsan ile sığır arasında ki farkı çok uzaktır ama bazen de çok yakındır. İşte devlet adalet yönetimi hangi tarafa yakın ise onu da siz değerlendirin beyler.

İşte ben buradan aşaya Jandarmaya gittim. Bölük komutanı binbaşıya durumu anlattım. Çok teşekkür etti ilgimden dolayı falan. Ölen kız ise bizim gördüğümüz kadın değilmiş. İki istanbullu genç 19 yaşında kaçıyorlar ve Sapanca otoparkta iniyorlar. Orada kız ve erkek tartışıyorlar. Kızın bakire olmadığını öğrenen çocuk, kızı ormana götürüp kafasına vura vura öldürüyor. Benim bölge hakkında ise bir bilgi yokmuş. Haber verecekler bir şey olursa.

Ha ölen kızın bakire olmadığı için 19 yaşındaki bir genç tarafından döverek öldürülmesi ise ne diyim yazdığım “muhafazakar görünüp, yemediği bok olmayan toplum yapısı” na çok iyi bir örnek oldu. Bu sıralar adabazardan uzak durun malum ramazan ayı..

İş Kazası II

Ulan yazıyı yazmışım yayınlamamışım iyimi! Neyse farketmez peş peşe okunur;

Kaza literatürde belli olayların zincirleme reaksiyonu sonucu gerçekleşir. Neler olabileceği değerlendirilir, alınacak güvenlik önlemleri belirlenir, gerekli önlemler alınır, çalışanın bunları uygulaması sağlanır, çalışan uygulamaz/çalışan hata yapar/uygulanan önlem yetersizdir ve kaza olur son adımda.

Şimdi bu zincirde belirlenen ilk halkayı yönetim sınıfları konuşur ve gözden geçirir. Eğer bu adımları düzgün işletmez isen zaten kazanın sebebi ilk adımdır. O adımı atlayarak işçi hatasına ve kazaya gidilmez. Veya ilk adımı atlayarak uygunsuz koruyucular vardı denmez. İşin yaklaşımı budur.

Yine gelişmiş ülkelerde kazalara yaklaşım iki türlüdür. Proaktif ve reaktif yaklaşım. Kısaca proaktif yaklaşım; olay olmadan evvel sorunu geçmiş tecrübeler ile tespit etmek ve gereken önlemleri zamanında almaktır. Reaktif yaklaşım ise; olay veya kaza meydana geldikten sonra hatalardan ders alıp gerekli önlemleri almaktır. Bu sebeple gelişmiş ülkeler proaktif yaklaşımı teşvik eder ve bunu uygulamaya çalışırlar. Bu sebeple oralarda insanlar madenlerde ölmez, inşaatlardan düşmez. Ha düşmez derken kendi hatasından artık düşerse düşer yapacak bir şey yoktur.

Bizdeki fark ise kazalara hem reaktif yaklaşım ile yönelmek, hem de bunlara “yapacak bir şey yoktu” demeyi normal karşılamaktır. Sen kaza olmaması için gerekli önlemleri yeterince almaz isen bunun sonucunda ölen veya sakat kalan insanlara “neyapalım olabilir kaderdir” diyemezsin. Bu hem etik olarak, hem hukuksal olarak hem de dinsel olarak suçtur/günahtır.

Ve düzeltelim biz reaktif bile yaklaşmıyoruz. Çünkü reaktif yaklaşım, yaşanılan kazadan ders çıkartarak adımlar atmayı gerektirir. Onda da yalanlar ile, balık hafızamız ile geçiştiriyoruz. Elbette ben değil, devlet geçiştiriyor bu adımları. Çünkü devletimiz insanına değer vermiyor, sömürüyor ve ölmesine izin veriyor. Kısacası umurunda değil bakanların falan.

Peki neden böyle düşünüyorum? Yanlış mı düşünüyorum yoksa? Geçmişte deprem felaketi yaşadık mesela bir önlem alınmamıştı o zamanlarda. Şimdi “alındı, artık beklenen şiddetli bir İstanbul depreminde binlerce insan ölmeyecek arkadaşım” diyen var mı? Hemen “bu doğal afet” demeyin Japonya veya başka belli düzeyde ülkeler de benzer depremleri geçiriyorlar. Onlar ölmüyorsa araştırıp buraya da yapacaksın. Ne oldu deprem işi? Unuttuk gitti…

3 yıl evvel tersanelerde her gün 3 adam ölüyordu. Benimde yaşadığım ve gördüğüm Tuzla tersanelerinde çalışma şartları, ölümler, sakatlanmalar, mafya, sigortasız işçiler vs. konuşuldu yazıldı çizildi. Ne oldu tersanelerde çalışma şartları mı düzeldi? İnsanlar ölmüyor mu sanıyorsunuz! Unuttuk gitti…

4 yıl evvel kot taşlamada çalışan işçiler silikozis hastalığından ölüyorlardı. Ne oldu bu taşlama çalışanları. Daha doğrusu kumlama çalışanları? Artık ölmüyorlar mı sanıyorsunuz! Unuttuk gitti onları da..

5 yıl evvel inşaatlardan işçiler patır patır düşüyordu, ölüyordu marabalar. Köylerinden getirilenler, memleket hasretlerini dinledik, İbrahim Tatlıses gibi yanık sesler. Ne oldu artık İnşaatlardan işçiler düşmüyor mu sanıyorsunuz! Onları da unuttuk..

Şimdi madenlerde şartlar kötüymüş, oralarda iş güvenliği yokmuş, insanlar ölüyormuş. Ne olacak 2 yıl sonra? Yani ne diyeyim madenlerde yıllardır hiç insan ölmüyordu da şimdi mi öldü? Yeni mi çalışma şartları kötü oldu? Taşeronluğu ve hatta daha kötüsü rödovans sistemi yeni mi uygulanıyor? Peki en önemlisi ilerde uygulanmayacak mı ülkemizde?

Bu soruların cevabını eşşek gibi bildiğiniz halde neden ses çıkartmaz bu çalışanlar, medya, insanlar ve bu paraya tapan toplum. Neden ses çıkartmaz bu bakanlar, bu cumhurbaşkanı, bu başbakan,milletvekilleri….

Neden ses çıkartmıyorlar ben biliyorum. Çünkü işte önceki yazımızda anlattığımız bu vahşi kapitalizm şirketlerinin ortakları bu adamlar da ondan. Bu sebeple vatandaşının sömürülmesine sessizler hatta yalancılar ve yüzlerine bizim oraların tabiriyle sçmışlar adamların.

Madenlerden bahsedeceğiz dedik. Nedir bu süreç aslında araştırsanız bulunuyor hemen. Nasıl işliyor sistem ve neden devlet bu kaza zincirinin en başında suçlu kurum. Sadece şu maden sektöründeki olayı analiz ettiğinizde durumu anlıyorsunuz zaten.

Maden TKİ kurumuna ait. Sahip olduğu madeni işletmesi için kiralıyor özel bir kişiye. Diyor ki “buradan kömürü çıkart ben ne çıkartırsan alacağım”. İşletmeci adam “peki bu maden 2 milyon alt yapıya sahip, ben buradan 10 milyon çıkartsam alır mısın?” diyor. Devletten olumlu yanıt alınca ihaleye çıkartılıyor. Devlet kendisine en düşük fiyattan kömürü satan adama bu ihaleyi verecek. Kağıt üzerinde durum bu yani. İşte bu abimiz “ben sana 50 dolardan satarım” diyor. Devletimiz aynı miktarı işletirken 110 dolara mal ettiği için çok seviniyor. Tabi işte bu yapay yoldan özelleştirmeyle kar yapıyor yine maddi olarak.

Sonra adam başlıyor çalışmaya. Daha fazla işçi alıyor, fazla çalıştırıyor madeni de. İşte buraya kadar da aslında sorun yok gibi. Gerekli yasal düzenlemeleri patron kağıtta neyse yapıyor. Devlet müfettişi gelip imzalıyor falan. Oh ne güzel sistemi kurup işletmeden iyi paralar kazanmaya başlıyor patron. Üretimi 4 milyona çıkartıyor. Alanda olduğu için sıkıntı yok. Patron mutlu, devlette mutlu bu arada. 110 dolara mal edeceğine 50’ye alıp 70-100 arası satıyor kömürü.

Peki kim kaybediyor? Bu iş nasıl oluyor arkadaşım diyen yok. İşçiler çok düşük ücrete hayvanın çalışmadığı şartlarda çalışıyor, iş güvenlikleri umursanmıyor her şey tersanedekiler, inşaatlardaki gibi yani kağıt üstünde. Devlet gözünü kapatıyor çünkü para kazanıyor, patron zaten bu işi bildiğinden umurunda değil. Devlet ne kadar görmezse o kadar üretir ve maliyeti düşürür. Sonra işte kaza patlıyor bir yerde.

Yavuz SEMERCİ iki gün önceki yazısında çok güzel özetlemiş zaten durumu;

“Madencilerden çaldığınızı geri verin!

Soma katliamının birincil derecede sorumlusu devlettir… (Artık bu girişten sonra, bağnaz olanlar yazıyı bırakabilir…) Bu tespit ahlaki bir kesinlik de içerir. Ve önyargıdan uzak olan herkes ile tartışmaya hazırım. Argümanlarımı aşağıda sıralayacağım. 301 madencinin öldürüldüğü (evet öldürülmüştür) katliam ile devlet ilişkisi son derece açıktır.

Bir tespit daha yapmama izin verin. Lütfen Soma’ya destek için yardım kampanyası filan düzenlemeyin. Çünkü öldürülen madenciler de dahil orada çalışan herkese ait en az 500 milyon dolar, devletin kasasındadır.. Para sahiplerine geri verilmelidir. ‘Bu nereden çıktı’ diyenler artık yazıyı okumaya başlayabilir.

***

1) Madencilerin öldürüldüğü Soma madeni devlete, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na (TKİ) aittir. Kiracıya mevcut haliyle işletmesi için devredilmiştir. Ve yıllık 2 milyon ton üretime göre alt yapısı oluşturulmuş bir kömür ocağıdır. Ve işletmeci, mal sahibi devletin gözünün içine baka, baka aşırı bir yüklenme ile kömür üretimi yapmış ve yıllık 6 milyon ton üretimlere çıkmıştır.

2) Bu üretim artışı için işletmeci bütçesini zorlayacak, güvenlik standartlarını yükseltecek (yaşam-kaçış odaları gibi, elektrik alt yapısı gibi, ana galerilerin çelikle güçlendirilmesi gibi, otomasyon gibi, üretim yapacak robot makineler gibi) hiçbir yatırıma yönelmemiştir. Ve bu durum mal sahibi tarafından da bilinmektedir.

3) Bu gerçeği şuna benzetebiliriz: Dükkanınızı kiraya veriyorsunuz ve kiracı her yıl kullanacağı metre kareyi artırmak için kolon dahi duvarları yavaş yavaş yıkıyor. Ve her seferinde de kiracının size verdiği para artıyor. Ve cebinize giren paraya bakıyor ve olup biteni sadece seyrediyorsunuz. Sonra bina yıkılıyor. Suç kiracıda diyorsunuz. TKİ’nin Soma’da yaptığı budur.

4) Ocaktan çıkan her gram kömür sabit bir rakamdan (şu anda tonu 50 lira) TKİ tarafından satın alınıyor. Son dört yılda (tahminime göre) satın alınan kömür 20 milyon ton civarında. TKİ bu kömürü (vasıflarına göre) 70 ile 280 lira arasında piyasada satıyor. Bir kısmına bedava dağıtsın diye devlete satıyor.

5) TKİ’nin madeni işletene ”her yıl bana şu kadar kömür satacaksın” diye bir kota koymadı. Ne çıkarsa söz konusu sabit fiyattan (her yıl enflasyon oranı kadar eskale ediliyor) satın alıyor. Bu ocak zorlanmasaydı alt yapısına uygun çalıştırılsaydı, elden ele sistemi gibi modern kölelik düzeni kurulmasaydı, bu ocaktan satın alacağı kömür son 4 yılda 8 milyon ton olacaktı… Buna rağmen 20 milyon ton alım yaptı ve işletmecinin sömürü düzenine ses çıkarmadı. Çünkü kendisi de tarihinin en büyük karını elde etmeye başladı.

6) Aşırı zorlamayla ve adeta rus ruleti benzeri bir plan ile üretilen fazla kömür işletmeciye son 4 yılda (ton başına 20 lira kar desek) en az 240 milyon TL vahşi bir kazanç elde etmesine yol açtı. Bu kaynak yat oldu, Maslak’ta gökdelen oldu, kara kâr kattı. Ailenin lüks araçlarına, villalarına dönüştü…  Nitekim Soma Holding’in yıllık 300 milyon TL’ye yaklaşan cirosunun temel nedeni de bu aşırı üretim.  

7) TKİ ocaktan çıkan fazla kömürü ton başına 40 ile 50 lira arasında satın aldı. Ortalama 140 liradan tonunu piyasaya sattı. (TKİ’nin sitesine girin kömür satış rakamları orada yazıyor) TKİ, son 4 yılda beklenmedik bir şekilde fazladan elde ettiği 12 milyon ton kömür için kasasına (maliyet düştükten sonra) 1.2 milyar TL aktardı.

8) Siyaset bu işten ayrıca nemalandı. Bölgede istihdam arttı. İktidar partisi bölge insanının gönlünü kazandı.

SONUÇ

1) Devlet bu sistemi kurana gözetmenlik yapmıştır ve bundan menfaat elde etmiştir. Bırakın kamunun denetim mekanizmasını, malın sahibi olarak kamu yöneticileri işletmenin üzerine binen yükü görmemezlikten gelmiş aksine şirketi övüp, önünü açmıştır.

2) TKİ’nin de Soma Holding’in de sadece son 4 yılda katliama yol açacak nitelikte çalışma sistemi nedeniyle elde ettiği gelirler, ahlakdışıdır, işçi sömürüsüne dayalıdır. İşçiler bu vahşi kapitalist uygulama nedeniyle ölmüştür. Başka bir deyişle öldürülmüştür.

3) Kamu ve şirketin elde ettiği gelirler kanlıdır ve sahiplerine derhal iade edilmelidir. Bir vakıf kurularak madencilerin çocukları okutulmalıdır.

4) TKİ yönetimi bu işten birincil derecede sorumlu olarak yargılanmalıdır. Ve diğer madenlerle yaptığı benzer anlaşmalar var ise derhal iptal etmelidir.

5) Devleti yönetenler bu kabul edilemez sömürü düzenini kamu adına kurulmasından dolayı utanmalı, halktan özür dilemeli ve Enerji Bakanı Taner Yıldız siyasi sorumluluğu üstlenerek istifa etmelidir.

Cansız bedenler yaratan bu çalışma sistemini yaratanların, kontrol mekanizmasını kurmayanların makamlarında kalarak sistemi değiştireceğini savunmak, suçluların bir kez daha suçu işlemez inancıyla cezasız bırakılmasına benzer. Ve kamu vicdanı bunu kaldırmaz ve işini yapmayanları cesaretlendirir.

Yavuz SEMERCİ

20.05.2014 Haberturk”

Peki ne yapacağız? Neden önlem alınmıyor? Niçin halkımız tepki göstermiyor? Tepki gösterenler neden vatan haini ilan ediliyor? Ve en önemlisi taşeron sistemin göbeğinde yaşayıp her gün ölüme giden bu çalışanlar niçin hala bu sistemin işleyişini değerlendiremiyorlar?

İnanın bu soruların cevaplarını bende bilmiyorum. Bildiğim şey ise bu kapitalist insan tüccarlarının işlerini çok iyi yaptığıdır. Öyle ki, hem sömürüp hem de bu adamların desteğini alan sistemi beraberlerinde getiriyorlar. Tek çıkar yol bu haksızlığa uğrayan kesimin ciddi anlamda örgütlenip artık harekete geçmesi gerektiğidir. Akıl tutulmasının engellenmesi gerekiyor. “Ben eskiden çiftçiydim, artık tarımdan para kazanamayınca bütün köydekiler ile iki yıldır madene gitmek zorundayız ne yapalım” diyor madenci abimiz. Sonra dönüyor diyor ki “ülkemizin büyümesi çok iyi, dünyaya kafa tutuyoruz allaha şükür çok iyiyiz”. Yani arkadaşım madem çok iyiyiz neden tarımdan artık para kazanamıyorsun? Neden bu sebeple madenci olmadığın halde madendesin mecburen? Ulan hem memnunsun ülkenin durumundan, hem topraktan para kazanamadığını söylüyorsun! Hem taşeron sisteminin göbeğinde sömürüldüğünü söylüyorsun, hemde gelen hükümet görevlisini alkışlıyorsun beraber cuma namazındasın kol kola..

Yani bu ne lahana turşusu bu ne perhiz bu nedir arkadaşım? Protesto ettiğinde başbakan saldırıyor vatandaşa bunun daha ötesi var mıdır? Vardır arkadaşlar inanın vardır. Çünkü, hem şikayet edip geçinemediğini söyleyip mecburen çalıştığını dile getirdikten sonra memnunsan ülkeden e kusura bakma artık.

Ölen adamların hakkını hukukunu olanları anlatmaya muhalefet dediğimiz çoğunluğu sosyalist adamlar gitti oraya. Ama kimin hakkını kime karşı koruyacaksınız? Ramazanda geliyor zaten ikide iftar patlatırlar madende üç dua tamamdır..