Yaşamaya Dair II

Alçaklığın, hainliğin, ikiyüzlülüğün, puştluğun, kısacası cümle kokuşmuşluğun at oynattığı bir dönemde yaşamdan zevk alabilmek ancak zayıfların bahtiyarlığıdır. Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır…

Nazım HİKMET

Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Ramses

Ramses serisi ile üniversitede iken tanışmıştım. Kocaeli’ndeki ünlü Fethiye caddesinden yukarı çıkarken bir sokak satıcısının tezgahında gördüm kitapları. Cebimde de 20 lira falan var öğle yemeği yiyeceğim. Baktım kitaplar güzel ilgi çekici. Zaten tarihe oldukça meraklı olduğumdan Mısır firavunun hikayesi çok cezbetti beni. 5 kitabı alırsam indirim yapacağını söyleyince bütün paramı verip almıştım kitapları. Bunları kucağıma yığarak birden dönünce kadının birisi ile çarpıştım. İşte ben uzun olduğumdan tabi kafası kitaplara çarptı kızın. Kitaplar bir yana dağılırken kızı tuttum küçük bir “pardon” dedim ama demez olaydım. Kız başladı konuşmaya “işte önüne bakmıyosun, kör müsün, sokak ayısı” gibi hoş olmayan sözler. Bende kızdım “sürat motoru gibi geliyosunuz hanımefendi” dedim. Kızda “ben süratli değildim” deyince “ama motorsunuz galiba bu kadar bağırdığınıza göre” dedim 🙂

Bende ne pis adammışım ehehhe. Kız kızardı bağırarak “terbiyesiz” deyip uzaklaştı. Ben kitaplarımı satıcı ile beraber toplarken başladık gülmeye. Satıcı “abisi senden korkulur” deyip bana bir tanede kitap hediye etti sağolsun..

Neyse işte bizim Ramses serisi böyle olaylı başladı arkadaşlar. Kadeş savaşını okumadan kendini Kleopatra zanneden birisi oyacaktı beni. Aptal iş kadınları işte..

ramsesiiegypt
II.Ramses

Efendim kitap beş adet diye biliyorum. Baya zaman geçti. Mısır döneminde II.Ramses’i ve etrafında gelişen olayları roman olarak bize anlatıyor. O zamanlar “vay be” falan diye okumuştum. Şunu söylemek lazım ki kitap roman arkadaşlar. Kitapta II.Ramses ve eşi Nefertari oldukça iyi hükümdarlar olarak anlatılmakta. Yine İsrail oğulları ve Hz.Musa kitapta belirtilmektedir.

Gerçekte ise II.Ramses oldukça zalim bir hükümdardır. Çok eşli, acımasız, ensest ve zalimdir. Neyse ya kitap güzel ama sonuçta roman. Tarihi gerçeklere dayanarak romanlar yazan bazı yazarlar gibi değiller buna dikkat edelim. (Mesela Ahmet Ümit veya Amin Maalouf)

Tarihi romanları seviyorsanız güzel sürükleyici bir seri olarak tavsiye ediyorum. Malum ülke olarak bunalım geçiriyoruz. Kafayı sokayım kitaba romana diyenler kaçırmasın.