Doğruyu Aramak

Çok uğraşır insan tartışırken karşısındakini ikna etmeye. Farklı farklı fikirlerin tartışılması, bunların alışverişi her daim yararlıdır. Hem kişiler kendi fikirlerini bu alışverişlerde daha iyi tartma imkanı bulur, hemde karşısındakinin ne demek istediğini anlamaya çalışarak kendi fikirlerini daha iyi şekillendirir.

Elbette her zaman bu konu bu şekilde ilerlemez. Çünkü fikir tartışmasına girdiğiniz bir insandan beklediğiniz kriterler olmalıdır ve bu kriterler sizin içinde geçerlidir. Amaç doğruyu bulmaktır fakat gerçek doğrunun kişiden kişiye değişmediğini de bilmek gerekir. İnsani doğrular tarih boyunca kişilerin din, kültür ve geleneklerinden etkilenmiş, bunların doğrultusunda toplumlar yönetilmeye çalışılmıştır.

Bu temsil edilen doğrular Afrikanın küçük bir kabilesinde de, Güney Amerikanın büyük uygarlığında da bulunmaktadır. Lakin belirttiğimiz gibi din, kültür ve geleneklerden esinlenerek yaratılan ve “doğru” kabul edilen bu olguların üzerine inşa edilen toplumsal yasalar aslında gerçekten “doğru” olarak kabul edilemezlerler.

Örnek vermek gerekirse Meksika’da yaşayan ve oldukça büyük ve zengin bir uygarlık kuran Aztek İmparatorluğu son derece gelişmiş bir şehirleşme becerisine, tarımsal üretime ve üreme potansiyeline sahipti. Tanrılarına ise evrenin dengesini koruması için veya başka sebeplerle insan kurban ederlerdi. Bu yakalanan bir esir veya kendi içlerinden bakire bir küçük kızda olabilirdi. Esir tapınağa çıkartılır, göğsünden bıçaklanıp kanı akıtılırdı. Bazı esirlerin göğsü açılıp kalbi çıkartılarak yendiği bile oluyordu yani. Neyse ayrıntıya girmeyelim. Bazılarınızın sandığı gibi Aztekler öyle vahşi efendim manyak falan değildi yalnız. Zamanının en büyük şehirleri kendilerindeydi, toplumsal yasalar, vergi ve hiyerarşi çok üst düzeydeydi.

Veya ayrıntısıyla yazmayacağım onuru lekelendiği için yani kocası kendisini aldattığı için kendisini öldürmesi beklenen kadın, komşusu atını çaldığı için çocuğunu alan adam, sigara içtiği için kellesi kesilip koltuk altına verilen tiryaki vs. işte bu “doğru” kabul edilen olgular üzerine yapılan yasaların sonuçlarıdır. Bu sebeple belli bir grubun, kökenin, mezhebin veya dinin “doğru” kabul ettiği şeyler aslında tam anlamıyla bizi gerçek bir adalete götürmeyecektir.

Tarih boyunca bunun mücadelesini veren, yani kendi kabul ettiği değerler üzerinden yaptıklarını doğru kabul edip dayatanlar arasında savaşlar, ayaklanmalar, suikastler, cinayetler, tecavüzler vs. yaşanmıştır. 5 milyar yaşındaki dünya üzerinde bilinen yazılı 5 bin insan yılı işte bunlar ile doludur…

Ve yıllar geçtikçe, birbirlerini katlettikçe insanoğlu (bilim adamları ve düşünürler sayesinde elbette) bu kabul edilen şeylerin aslında doğru olmadığını anlamış. Hatta bilimsel devrimler sayesinde “doğru” diye kabul edilen ve bize zorla dayatılan şeylerin aslında insanların kendi korkuları, efsaneleri, dinleri vs. olduğunu ortaya koymuşlar. Sonra bu kafası çalışan bilim adamları demişler ki “Hacı herkesin bir dediğini diğeri tutmuyor bu böyle olmaz. Bilimsel olmayan şeyleri doğru kabul etmeyelim, artık birisi diğerine karşı kendi dinini, ırkını, mezhebini falan “doğru” olarak dayatmasın. Herkes istediği gibi yaşasın, başkasına bunlar üzerinden bir şeyler elde etmeye çalışana prim verilmesin ve cezalandırılsın” tarzı bir yapı oluşturmuşlar. Adına da  “laik demokratik hukuk devleti” demişler.

Peki yapıyı oluşturmuşlar da hemen istedikleri gibi olmuş mu? Olmamış. Çok mücadele vermişler. Kendi içlerinde ırk ayrımcılarıyla, kadını aşağılık varlık görenler ile, başka mezhepleri cehennemlik sayanlarla, kendi ırkını tanrının lütfuymuş gibi gösterenler ile mücadele etmişler ve hala da etmekteler.

Elbetteki mutlak bir doğruluğa ulaşılamayacak. Ama hedefimiz bu doğrultuda olmalı. Madalyonun bir yüzünü çevirip “evet ama adamlar sömürmüşler abi” laflarına getirebilirsiniz veya yaptıkları katliamlara. Doğrudur hala da belki öyledir. Ama hedefiniz en azından kültürel anlamda bu olmalıdır. Çünkü toplumsal geleceğinizin olmasını istiyorsanız bunu yapmalısınız..

Geçmişte din/tarım dengesini en iyi kullanan ve adaleti sağlamaya çalışan krallıklar büyümüşler ve imparatorluklar kurmuşlardır. Fakat artık bu yönetim anlayışları bahsettiğimiz sistematik devletlerin çok gerisinde kalmıştır. Temelini bilimsel araştırmaya ve bunun doğrularına dayamış olan ülkeler hızla diğer medeniyetleri geçmiş sonrada katlamıştır. Bu treni kaçırmamız demek belkide hiçbir zaman artık binemeyeceğimiz bir treni kaçırmamız anlamına geliyor olabilir. İleride yapacağınız sanayi hamleleri, gelişmiş ülkelerin bilimsel teknolojisi karşısında tanka ok atan yerlinin şaşkınlığıyla kala kalır şerefsizim. Çünkü 500 yıl evvel yapmadığınız sanayi hamlesini 100 yıl sonra yaptığınızda ona yetişebiliyordunuz. Bugün ise bilimsel teknoloji ve ilerleme katlanarak büyümekte. 100/200/400… yıl geriye düşüverirsiniz.

Voyager

Bu doğrulardan buraya geldik çünkü bu doğrular başkalarını sisteme ve bilime yöneltmiş. 1974’te güneş sistemi dışına uzay aracı gönderilmiş bizde hala yapılan en ufak bir proje yok!

Neyse uzatarak anlattığım bu şeylerin sonucunu fikir ve düşünce tartışmasına getireceğim bir sonraki yazımda. Aynı toplumsal veya devletsel doğrular gibi kişi de kendi fikir ve düşüncelerini “evrensel doğrular” üzerine inşa etmelidir artık. Geriye kalan yani bilimsel verilere ve doğrulara dayandırılmamış bilgi, fikir ve düşünce bizi düşünceler üzerinde kurulacak aydınlık bir felsefeye değil, anlamsız korkular, bağnazlıklar ve yalanlar üzerine kurulmuş kavram karmaşasına götürecektir. 

Devam yazımda bunlara değineceğim hoşçakalın..

Reklamlar

Yeni Bir Plan

Bildiğiniz üzere ana tema olarak Uğur MUMCU’nun yazılarından esinlenerek kurduğum bloğuma zaman ve fırsat yokluğundan ara vermek zorunda kalmıştım. Kitaplarımın çoğu özetli ve notlar halinde kenarda bekliyor ne yazık ki. Bunları tekrar buraya yazmak, geçmişte yayınlanan bir yazının tekrarını anlatmak ve ne demek istediği üzerine fikir yürütüp önümüze ışık tutmak gerçekten kolay değil. Napalım bizde modaya uyarak belirttiğimiz yazıları artık yazmadan, fotosunu çekerek buraya koymayı düşünüyorum. Baya var yayınlanacak ve son kitaptan başlayarak en azından bir kısma kadar belki bir iki yazı paylaşabilirim. Çokta devam etmeyeceğim, çünkü 80 sonrasında Mumcu dava dosyalarını papa suikasti ve mafya bağlantısı ile ilerde tehlike olarak gördüğü siyasal islam üzerine yoğunlaştırıyor.

Hazır yolsuzluklar havada uçuşurken ve hükümetimiz “yok böyle bir şey” derken sizi 1980’lerin siyasi yolsuzluklarına götürelim. O zamanlarda başbakan demirel ve çevresinin yolsuzları nasıl yalanladığını, yargıya yaptığı baskıyı, açık açık kredi alındığını ama yolsuzluk yapmadığını açıkladığını göreceğiz.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta seçimleri kazanıp kazanmadıkları olmalı. O kadar rüşvete, baskıya, hırsızlığa karşın seçimi kazanmayı başaran Demirel’in yorumlarına şaşırmamak elde değil. Ama tarihten ders almaz iseniz, birisi gelir birisi gider işte böyle. Geçmişte Demirelin yaptıklarına küfür edenlere seslenmek gerek; peki kim verdi kardeşim bu adama oy?

Şimdi kim veriyorsa işte onlar verdi sanırım. Ve işte bunları 1980 karmaşasında dile getiren, mahkemeleri ve delilleri avukatlık bilgisiyle yorumlayan, korkmadan peşinden giden Uğur MUMCU 22 yıl evvel bugün öldürüldü.

Suçlularının yakalanamadığı (gerçi bir insanın döverek öldürülmesine sebep olanları yakaladıkta ne oldu?) ülkemiz yine geçmişine bakmadan geleceğin Almanya’sı olacağını zannediyor.

Neyse bunun dışında artık ayrıntıya boğmadan fazla kitap yorumlarına devam edeceğiz. Haydi selametle..

Sosyal Bilimcinin Çalışma Disiplini Üzerine

Yasak Mermi ☆ Devrim Defteri

Rus besteci Çaykovski, bir mektubunda kendi çalışma disiplini üzerine şöyle yazmış:

Daima çalışmalıyız. Kendine saygısı olan bir sanatçı ‘havamda değilim’ diyerek ellerini kavuşturup oturamaz. Havaya girmek için çabalamak yerine ilham gelsin diye beklersek, çabucak miskinleşir ve hissizleşiriz. Sabırlı olmalıyız ve ilhamın yalnızca gönülsüzlüklerine gem vurmasını bilenlere geleceğine inanmalıyız.

Çaykovski’nin bahsettiği bu ertelemecilik yalnızca sanatçılara özgü değil. Sosyal bilimcilerde sık görüldüğünü düşündüğüm çok okuyup yalnızca havasında olduğu zaman yazma probleminin kaynağına işaret ediyor Çaykovski.

Lisans öğrencileri ödevlerini son dakikada yazmaya başlıyor; yüksek lisans ve doktoradakiler için tez süreci, uzun okumaların yapıldığı cennet ile tezin -maalesef- yazılması gerektiği cehennem arasında savrularak geçiyor. Öyle ki bu kesimler arasında “Doktora öğrencisine tezin nasıl gidiyor diye sorulmaz!” şakalaşmaları doğmuş.

View original post 1.960 kelime daha

Fransa’da Bir Cinayet

Fransa’da yakın zamanda hepimizin bildiği bir terör saldırısı yaşandı. Hz.Muhammed’de hakaret eden bir karikatür çizdiği için (Charlie Hebdo dergisi), iki müslüman tarafından otomatik tüfekler ile öldürüldü. Daha önceden planlayıp öldürmeye karar verilen kişiler de dahil olmak üzere tam 12 kişi ne yazık ki bu saldırıda hayatını kaybetti.

Yazılarıma bakarsanız komplo teorilerini hemen hemen hiç sevmem. Yani bu olayın müslüman coğrafyaya karşı tepki niteliği doğurması için şunun tarafından yaptırıldı falan beni pek ilgilendirmiyor. Ben olaya bakarım ve neticesinde sonuca bakarım. Ha birde insanların olay hakkında ne düşündüğüne bakarım.

Aslında yazmıyacaktım ama yazıyoruz. Tekrar ve tekrar en azından beni okuyanlar, arkadaşlarım tanıdıklarım veya tanımadığım azınlık için bir bakış açısı olsun diye….

Yaşanılan olay neticesinde dünyanın hemen hemen bütün devletleri bu olayı kınamak ile beraber birde gidip yürüyüşlere falan katıldılar biliyorsunuz. Sormak istiyorum “eyyy dünya liderleri, dünyanın dört bir yanında katliamlar ve terör saldırıları olur iken neredesiniz? Neden bu terör saldırısını bu kadar göz önünde tutuyorsunuz? Diğer ülkelerde zulme uğrayan, sakat kalan, öldürülen insanlar için bu dayanışmayı neden sergilemiyorsunuz?”..

Ve yine bu saldırının Hristiyan dünya tarafından, tıpkı 11 Eylül saldırılarında olduğu gibi bilerek Müslümanlara yönelik bir ön yargı amacıyla kullanılmaya başlandığını açık bir şekilde düşünmeye başladım ne yazık ki. Çünkü çok istediğimiz demokratik topluluğun ve özgürlüğün sadece kendi insanlarına yönelik olmasını isteyen uygar ülkeler, çıkarlarının doğrultusunda bu fırsatları (planlı veya beklenmedik) değerlendirmekte oldukça başarılılar. Her ne kadar bıyık altından “olayın müslümanlar ile bir ilgisinin olmadığını” söyleseler de bilinçaltında bir dışlamanın kokusu burunlara gelmekte.

Elbette bu madalyonun bir yüzü. Bunlar bir taraftan da ne sebeple olursa olsun “haklı” olarak yapılan şeyler. Ölenler dinlerle dalga geçtikleri için değil, dalga geçtikten sonra öldürüldükleri için haklılar. Çünkü demokratik hukuk devleti dediğimiz şey böyle bir şey….

İnternette yorumlara bakıyorum, ölen karikatüriste yapan saldırıya üzülenlere, bunu protesto edenlere karşı hep aynı orta çağ cevapları verilmiş; “efendimiz ile dalga geçersen olacağı budur” veya “eee tabi hemen özgürlük deyip protesto edin sizde cehennemde yanın” veya “eden bulur özgürlük bu değildir” veya “bilmem nerede ölürken insanlar sesiniz çıkmıyordu şimdi konuşun” vb. benim adıma içi oldukça boş olan ve “yaşanan terör saldırısının kınanmasına” değil, kendi benliklerinde yaşattıkları vahşete seslenen insanların cümleleri bunlar.

Bunları söylediğimiz için belki kızacak bazılarınız ama ne yazık ki böyle arkadaşlar. Hala öğrenemediğimiz bir şey var. Bizi hayvandan, eski çağlarda yaşayan insanlardan, kafanıza düşen taştan ayıran bir şey.. Bunun adına “demokratik hukuk devleti” deniyor. Bu düzen içerisinde insanların kişisel hakları, özgürlükleri ve korunması toplum tarafından güvence altında.

Özet geçersek çok karıştırmadan; Birisinin özgürlük dediğimiz hareketleri, konuşmaları ve düşünceleri, başkalarının özgürlük ve haklarına saldıramaz. Eğer bir saldırı var ise toplumsal hukuk kuralları içerisinde cezalandırılırlar. Hemen hemen bütün demokratik hukuk devletlerinde işlenen cinayetlerin cezası bile “ölüm” değildir. Bu devletler cinayet işleyenlerin bile eğer düzgün bir hayat yaşasalardı böyle davranmayacaklarını ve rehabilite edilerek geri kazanılacağını düşünürler. Hiç bir demokratik hukuk devletinde düşüncenden dolayı, yazdığından, çizdiğinden dolayı bir insan öldürülmez. Ancak sizi öldürmeye çalışır ise onu öldürme veya yaralama hakkınız vardır.

Bu yazıyı bir kez daha okuduktan sonra devam edelim lütfen. Yani “bana hakaret etti, edemez onun ….rım” deyip kafasında pompalı tüfeği patlatırsanız kusura bakmayın 20 yıl hapis cezasını yersiniz. Elbette bu cezalara göre insanlar göze aldıkları şeyleri yapabilirler. Arabanın birisi sizi hızlıca solladı ise onun yolunu keserek bacaklarını kırabilirsiniz (3-10 yıl hapis yersiniz ama). Toplumsal yasalar ve cezalar bu olayları engellemek için konulmuştur. Bunların dışında ise toplumunuzun bu yasa ve cezalara bakış açısı da çok önemlidir. Bizde bu toplumsal adalet duygusu bakımından sıkıntılar vardır. Yani henüz neyin “özgürlük” ve neyin “demokratik düşünceye karşı verilecek cevap” olduğu bilinmemektedir. Bilinmediği için yolda karınıza birisi laf attığında “sen kime laf atıyorsun lan” diyerek belindeki bıçağa, kırmızıda geçen adama küfür edip durdurup  yakasına, okey çalan arkadaşınıza kızıp silaha sarılıyoruz… Bunun suçu demokratik toplum yapısını tam anlayamamış insanlarımızda olmak ile beraber, demokratik hukuk devletini oluşturamayan devlet büyüklerindedir.

Demokratik hukuk devletinin adalet sistemine inanmayan insanlar kendi adalet sistemlerini getirirler. Biz kendi adalet sistemimizi, evrensel özgürlük ve demokrasi olarak kabul edemeyiz. Çünkü kişiden kişiye din, adalet, eşitlik, hukuk değişir. Birisine “ne kıvırtıyorsun be güzelim” dersiniz “anandan öğrendim” der gülüp geçer. Birisine “sen sırada değildin yalan söylüyorsun” dersiniz kendisine yalancı dediğiniz için sizinle ölesiye kavgaya tutuşur…

Bu sebeple insanlar savaşa/dövüşe, bütün herkesin değerlerine sahip çıkmak için demokratik hukuksal bir toplum sistemi kurmuştur. Hugo’nun bir lafı vardır kitabından “Birey intikam alır, tanrı ise cezalandırır. Toplum ise bunların ikisinin arasındadır ve adaleti sağlar. Ne insan gibi intikam alınmalı, ne de tanrı yerine geçip cezalandırmalıdır..” Eğer bu olmaz ise yontma taş çağına geri döneriz ve ülkemiz içinde en büyük sıkıntılardan bir tanesi budur.

Olaya geri döner isek yapılan çirkin karikatürün (rahatsız iseniz) demokratik yollar ile protesto edilmesi ve mümkün ise hukuk yoluyla özür diletilmesine belkide götürülmesi gerekiyordu. Ama siz gidip öldürürseniz yazının en başında söylediğim gibi “haklı iken haksız duruma” düşüverirsiniz. Bu seferde, insanlara “biz aslında böyle değiliz” diye debelenip anlaşılamamaktan şikayet edersiniz. Tabi bu saldırıya sahip çıkan, sesini çıkartmayan insanlara iki söz söylemek isterim ki; “hiç kimse insan elinden ölmeyi hak etmez!”

Son olarak bu saldırıda silahlardan çıkan kurşunlar, temsil ettiği söylenen (bence müslüman bu şekilde davranmaz) islam dinine saplanmıştır. Kimse kurusa bakmaz ise bende hem karikatürlere yapılan, hem de mensubu olduğum islam dinine yapılan bu saldırıyı kınıyorum…

Muhafazakar arkadaşlarım, güzel kardeşlerim; gerçek müslüman gözünü karartıp sağda solda kan akıtan kişiler değil, kendisine yapılan kötülüklerde bile bağışlayıcı olandır. Ayetler ve hadisler gerçek anlamda bizi bu bağışlayıcı eksene götürmektedir. Lütfen bunun zıttı açıklamalar, cinayeti adam öldürmeyi öven intikam cümlelerini sahiplenmeyelim. Dünya bir tane, bırakın kimisi küfür etsin diğeri solucana tapsın… Bi kendi özünüze dönün artık ya

II.Selim

Önceki yazıya buradan

II.Selimin Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Anlş. Kadar

1) Belgrad’a gidince yeniçerilere cüluslarını ödemişlerdi fakat hepsini ödeyememişlerdi. Bunun üzerine çeriler toplanmış, İstanbul’da sarayın kapılarını kapatmayı planlamışlardı {buralarda bile, yeni dünya hakimi ve zengin toplumda bile çerilerin isyanını görüyoruz}. Edirne girişinde ilerlemeyip vezirleride tartaklarlar. Önlerine de katarak saraya geldiler. Padişah “paraları verilsin” deyince ancak saraya girebildi.

2) Sakız adası 1568’de alındı ve gözler Kıbrıs’a çevrildi.

3) Venedik elinde olan Kıbrıs, akdenizde alınmayan büyük bir adaydı. Veziri azam Sokullu Mehmed Paşa bu saldırı ilerde batıda guruplaşma yapacak diye çekincedeydi. Ona aleyhtar olan Lala Mustafa paşa ve yahudi Yasef Nasi teşvikleriyle fetva alınıp, şarabıyla meşhur Kıbrıs’a girildi. Venedik papa ya yardım için gitti, Osmanlıyı da yoklayıp barış yaptı fakat saldıracaklarını anlamıştı.

II.Selim

4) Alman imparator Maksimiliyan yeni barış anlaşması yapmıştı. Ayrıca Papa, Floransa dukasına “büyük duka” ünvanı verince küsmüştü. Bu sebeple “Ben karışmıyorum amcoğlu, işim var” dedi. Fransa kralı ise “sksen saldırmam” modundaydı. Zaten Osmanlıyla dostluğunu pekiştirmesi lazımdı {almanlar sebebiyle}. Katılmayı reddettiği gibi, olanları Padişaha anlattı. {burada Osmanlı Fransa’yla ilişkilerini iyi tutup bazı tavizlerde vermişti, çünkü çıkarları bunu gerektiriyordu}. İran’la da anlaşma sağlanamadı, çünkü Şahkulu Han Osmanlıyla anlaşmıştı {burada dikkati çeken nokta İran’la da görüşülmesi. Tarihte çıkarları gereği haçlılarla, daha doğrusu hristiyanlarla birçok görüşme yapılmıştır. Yani çıkar neyi gerektiriyorsa o görüşülüyor müslüman hristiyan denmeyip. Osmanlı zayıfladığında ise isyan veya saldırı yapmışlardır neyse anlatırız inşallah}.

5) İspanya, Papa, Malta bir kuvvet oluşturup gemilerle yardıma gelseler de fırtınaya yakalandılar ve geç kalıp çekildiler. Magosa kalesi bir yıllık kuşatmadan sonra alındı. Konya, Kayseri vs. tarafından göç aile getirildi, yine buradakiler (300 aile) anadoluya nakledildi.

6) Bu olaydan sonra Papa gayretle donanma yapmaya çalıştı. 278 gemiden oluşan donanma ile yine 240 gemiden oluşan Osmanlı donanması İnebahtı’nda savaştı. Savaşı kaybeden Osmanlı donanması dağıldı. Ulu Ali paşa gemileriyle kaçtı. Savaşı kazananlar törenlerle Roma da karşılanırken, abideler, gösteriler düzenlendi. Tekrar sefer için toplantılar yapılsa da anlaşamadıklarından dağıldılar {kazanılan zaferden sonra bile anlaşamıyorlar hala hristiyanlar dikkat}

İnebahtı Savaşı

7) Mağlubiyetten sonra bir nevi gaza gelen Osmanlılar, altı ayda 200 gemi yapıverdiler. Savaştan sonra salınmayan Venedik elçisi “acaba barış imzalanır mı” diye Vezir Sokullu’yu yakalamış, oda tarihi “biz sizden Kıbrıs’ı aldık kolunuzu kestik, siz bizim donanmamızı yenerek sakalımızı kestiniz. Kesilen kol bir daha çıkmaz, lakin traş edilmiş sakal daha gür çıkar” demiştir. {venedik elçisi de altına sçmıştır herhalde heh heh ve Osmanlı döneminin nasıl kuvvetli ülkesidir ki 6 ayda bir donanma daha yapmıştır görüyorsunuz}

8) Yazın gelmesiyle 250 gemiyle yola çıkan kaptanı derya, Venedik taraflarına gitti. Bir yıl evvel Osmanlı donanması yokolduğu için vur patlasın çal oynasın takılan Venedikliler, 6 ay sonra 250 gemiyle limanda Osmanlı gemilerini görünce şaşırmışlardır. Kaçıp donanmayı toplayıp gelseler de, saldırmak için büzük yememiş ve “bunları yine yensek, seneye 750 gemi gelirler mnkym” diyerek barış için elçi göndermişlerdir. Barış ile Kıbrıs alınmış, vergilere de devam edildiği gibi Zanta’nın vergisi de beş misli artırılmıştır. Arnavut sahilindeki Sobot, Sopota kaleleri toplarıyla, Kilis etrafındakiler madenleriyle beraber alınıyordu. Tarihçi Hammer “bu muahedenin şartları nazar-ı dikkate alınacak olunursa, İnebahtı muharebesini Türkler kazanmış zannolulur” demiştir. {yine burada son dönemde “Osmanlı savaştı, ama masada kaybetti” vb. sözleri duyuyoruz. Bunun salaklıkla, beceriksizlikle pek ilgisi yok. Dünya konjüktüründeki yerin neyse ona göre sen kazanıyorsun. İnebahtında kaybeden Osmanlı, gücünü kullanarak kazanmış gibi anlaşma yapıyor. İlerde tersi olacak tabiki. Kazanırken sırıtarak milletin adasını madenlerine el koyarsan, ilerde zayıflayınca ülkene yabancılar üs kurar işte bu işler böyle hacı}

9) Yemende bir ayaklanma oluyor. Aslında Yemen işi biraz karışık. Özetlersek, Yemen alınıp Rıdvan paşa beylerbeyi yapıldı (1565). Daha önce araları açık olan Mahmud Paşa, para dökerek (rüşvet ile yani) Mısır beylerbeyi olduktan sonra buranın büyük olduğunu söyleyerek ikiye ayırıyor. Başına da başkalarını getiriyor. İşte fırsattan istifade isyanla buralar elden gidiyor falan. İbnelikler diz boyu, o onun adamı, bu bunun adamı derken Sinan Paşa torpille buraya geliyor, düzeni sağlayıp bu sayede divana 7. vezir oluyor. Çok karışık ve rüşvetler döndüğünden yazmıyorum merak eden okuyabilir {allah belanızı versin emi}

Rüstempa Camii Sapanca

10) İnebahtında yenilince İspanyol amiral Don Juan Tunus’a geçti. Daha önce Turgut reis, son Tunus sultanı Mevlay Hasan’ı maymun edip buraları almıştı hatırlarsanız. İşte, daha önce tahta geçmek için babasının gözlerini oyduran Mevlay Hasan, İspanyollarla işbirliği yapıp buralara saldırdı. Lakin, Don Juan “buna güven olmaz lan” diyerek onu ailesiyle beraber Napoli’ye gönderdi, yerinede kardeşini kral yaptı. Sonraki sene buralara saldırılıp geri alınmış, başada Ali Paşa getirilmiştir (1575)

11) Osmanlıda bu dönemde kanal açma çalışmaları yapılmıştır. {ki bu çalışmalardan anlıyoruz ki tepedeki bazı adamların kafaları cidden çalışıyor}. Portekizlilerle hint okyanusunda dalaşmalar sebebiyle Akdenizdeki donanmanın oraya geçirilmesi projesi yapıldı. Suveyşte incelemeler yaptıran sokullu Mehmed paşa sonradan destek göremeyip projeyi iptal etti. Aslında birde Don-Volga arasındaki bağlantıyı yapmaya çalışan Sokullu, burada da Kırım hanının ayak oyunları sebebiyle vazgeçti. (Sokullu döneminin çok ilerisinde bir vezirdi) Padişah hatta bir sonuç elde edilemeyince “paralarını senden almalı” diyerek çıkıştı. Yine 1591 yılında ciddi olarak Marmara-Karadeniz birleşmesi düşünüldü. Koca Sinan Paşa oraları inceledi, rapor edip birleşmesi gerek noktaları tespit etti, taşınacak köyleri tespit ettirdi. Fakat vazgeçildi, çünkü Koca Sinan paşayı çekemeyenler padişahı sürekli fitleyip vazgeçirdiler. Yine ondan önce Mimar Sinan da buralarda çalışmıştır. Hatta Sapanca’da bir yaz kalmış camide yapmıştır. Ben ilkten inanmamıştım ama meğerse bu sebeple gelip camide yapmış adam ve sapancalılar bunu bilmez. {şu sonuç çıkıyor, birisi söylemişti sanırım Atatürk “tarihte en çok kahraman, en çokta hain çıkaran millet biziz” diye, aynen doğrudur. Muhakkak başka ülkelerde de vardır, fakat tarihsel konumumuz ve şimdiki yerimiz haklı çıkarıyor cümleyi. Yakın tarihe ben bir geleyim zaten, nasıl yardırıcam okursunuz burdan}

Sonraki yazıya buradan

Kırılma Dönemine Bakış

Önceki yazıya buradan

Ara verdiğimiz yerden yine devam edelim. Yazılar eski arkadaşlar düzenleyip yayınlıyorum. Bunun için karışıklık yaşamamak için yani bir önceki tarih yazısından okuyun devam edin buradan. En son Kanuni Süleyman vefat etmiş gerçi uzun bir ara yorum yazmışım güzel yazmışım oradan devam ediverin;

Kırılma Devrine Genel Bir Bakış

Arkadaşlar bir genel değerlendirme yapıp noktalayalım bir miktar. Fatihin İstanbul’u almasından 1453, Kanuninin ölümüne kadar 1566 dönemde yeni çağ başlamıştır. Kitaplarda her ne kadar hep “fetih” ve “yeni ticaret yolları” konuşulsa da genel olarak daha önemli şeylerin kapısı açılmıştı. Özetlersek;

1) Amerika kıtası ve Hindistan yolu bulunuyor

2) Hindistan yolu Venediklileri batırırken Portekizliler zenginleşiyor

3) Matbaanın icadıyla kitaplar hızla basılıyor, fikir ve düşünce hareketleri zenginleşip hızla yayılıyor. Resim, heykel ve sanat çalışmaları patlama yaşıyor.

4) XVI. asrın ilk yarısında ortadoks ve katolik olarak ikiye ayrılan Hristiyanlık dininde, Lüter, Kalven ve Angliken yani genel adıyla protestan mezhebi meydana çıkıyor. Neden çıkıyor bunu yazdık. sonuçta kendi aralarında iç çatışmalar devam ediyor arada. Osmanlılar, ortadokslardan sonra çıkarları doğrultusunda yine protestanları desteklemiştir. Protestanlık klise baskılarına karşı ortaya çıkmış bir mezhep türüdür. Ayrıntılara girmeden Papayı kabul etmezler, rahipleri evlendiği gibi bazıları sanırım kadınlarıda rahip yapabiliyor. Bunların dışında kitaplarını ana dillerinde okuyabiliyorlar. İncilin anlaşılması için herhangi birisine ihtiyaçları yok vs.

Martin Luther

Burada değinmemiz gereken nokta “din” anlayışının 1500’lerde nasıl yaşandığı. Tamam Hristyanlar katoliklik ile halkı sömürmüştür ama ilerde işler boka sarınca benzerini başka dinlerde de görmekteyiz. Yine işte yazdık yukardakileri protestanlığın ana çıkış sebeplerini okuduğunuzda nasıl lan dediğiniz olmuyor mu? Yani insanın kutsal kitabını okuyamaması, normal birisinin peygamberleştirilmesi katoliklerin bize çok ters gelen şeyleri. Kültür sanat akımlarındaki devrimlere ek olarak, avrupa toplumu dinlerinde de bir devrim yaratmış, katolikliğin yarattığı yobazlığı üstlerinden atmıştır. Tabi hemen atamasa da zamanla mücadele etmiş, avrupada baskı görenler Amerikaya gidip oralarda yaşamışlar.

İşte biz o zamanlar yapılan bu devrimlerin uzağındayız. Dünyanın kırılma anı 1550’li yıllardır. Avrupa kültür, sanat, eğitim, toplum vs. bir devrimle sancılı bir dönüşüm yaşamak için adımlarını atmaya başlarken, Osmanlı topraklarında yaşayanlar ise askeriyede, ekonomide, tarımda zamanın bütün reformlarını yapmışlar fakat sabit din-tarım imparatorluğunu temel almışlar ve bu “değişmeyen yaşam” tarzıyla önlerindeki 300 yılı geçirmişlerdir. İleride anlatırız yazarsam tabi heh heh. Atatürk, kusura bakmayın artık övelim birazcık bu atlanan kültür, toplum, sanat devrimlerini yapmaya çalışmıştır. Hatalar tabiki yapılmıştır fakat yol doğrudur ki burda bunları konuşuyoruz. Tabiki bu devrimlerle beraber din anlamında da, işte 1500’lerde Luther’in katoliklikte yaptığı devrimlerin benzerini yapmaya çalışmıştır. Ve elbette 1000 yıllık dinsel yönetilen bir toplumu, avrupanın 300 senede sancılı şekilde geçiştirdiği devrimleri bu kısa sürede yapması mümkün değildi. Yapılabildiği kadar yapılmaya çalışıldı. Aslında yapılırdı, doğru örneklemelerle bu süre azaltılır atılımlar yapılırdı ama işte iç dış dengelerin oturmaması, şerefsiz karaktersiz bazı yönetim mensupları bunu gerçekleştirmedi. Bugün birileri çıkıp “şapka takmak yasakmış işte zihniyet” veya “türkçe ezan okutmuşlar zulüm” demesi, geçmişte toplumların yaşantısı hakkında bilgisi olmamasındandır. Çünkü bu dönüşümlere benzer devrimleri 400 yıl gecikmeyle bize uygulamaya çalışıyorlardı. Ne yazık ki başarılı olamadı. Ondan sonra Sinan Çetin’in “birisi sana zeytin yemeyi yasaklasa ne düşünürdün?” diyen kısa filmleri ortalığı şenlendirdi. Bu devrimlerin başarısız olmasının en büyük sebebi halkın bunlara destek olmayışıdır. Bunu toplum bilim kitaplarında görebilirisniz. Çünkü tarihe baktığınızda 1500’lerde matbaa bulunuyor, kiliseye karşı bir baş kaldırı, düşünce akımlarının yayılması, sanatta ilerleme, sınıf ayrımının tartışılması, halkın daha fazla hak talep etmesi, ayaklanmalar, iç savaşlar, katliamlar ve kurulan gerçek anlamda demokratik cumhuriyet yapıları… Hepsinin temelinde “halk” vardır. Şimdi siyasetçilerimizin “gücümüz sizsiniz halk, halk ulan” dediği halk değil, hakkını arayan halktır temelde. Bu hakları insanlar söke söke, okuyarak, eleştirerek, talep ederek, sesini çıkartarak elde etmişlerdir. Bizim halkımızda bu tip bir talep yoktur. Geçmişte hiç olmamıştır, şimdide yoktur. Buradan siyasete girmek istemiyorum ama söylemek isterim ki bunların hiçbir partiyle ilgisi yoktur. Bir adam çıkıp “ben size yollar yaptım, evinize su getirdim” veya “ben size aç kalmayın diye bulgur getirdim” deyip bunu da ballandırarak anlatıyorsa sende salak değilsen sorarsın “bilader kendi paranla mı yaptın?” diye. Bunları yapması için zaten devlet denilen kurumumuz vergi almıyor mu? Kimin parasını alıp, kime neyi anlatıyorsun sen? Bundan önceki dönemlerde yapılmamış mıydı? Doğru, fakat yapılmamış olması bir şey ifade etmiyor ama. İşte halk bunun hesabını sormalıdır, zamanında Osmanlı devleti “lan bu venedikliler nasıl gemi yapıyor böyle mnkym aynısına yakın yapalım dayı” demişse, bizde bu yapıya bakıp toplumları nasıl diye kendimize kararınca örnek almalıyız. Özellikle düşünce sistemlerini örnek almalıyız. Buda ancak, hiç bir etnik dini temele dayandırılmadan, hiç bir ayrım yapılmadan eşit bir şekilde yaklaşılarak olaylara, kitap okuyarak yapılabilir. Buda bizim ülkemiz için zor görünmekte yakın gelecekte. Kaliteli siyasetçilerin çıkması dileğiyle diyeceğim ama onlarında bu sistemde tepeye çıkmaları, birşeylerde başarılı olmaları zor kardeşim.

Sonraki yazıya buradan