Nüktedan – Süleyman Bulut

Bir kaç kitap alırken gözüme ilişti bu kitap. Osmanlı son döneminde ve cumhuriyetimizin ilk yıllarında yaşamış olan üç büyük edebiyatçının (elbette nüktedan) anılarını içeriyor. Daha doğrusu dönemde yaptıkları hatırlanan nükteleri.

Bir kahvede, Yahya Kemal heyecanlı heyecanı konuşarak, Mehmet Akif Ersoy’a bir şeyler anlatmaktadır…

O sırada kahveye ortak bir tanıdıkları girer. Uluorta konuşmasıyla pek sevilmeyen bu adam, Yahya Kemal’e bakarak, “Yine ne yalanlar atıyorsun üstat?” diye lafa dalınca, Yahya Kemal hemen şu cevabı verir; “Seni övüyordum.”

Birinci nüktedan Yahya Kemal Beyatlı. İri vücudu ve bitmeyen iştahı ile sohbetlerin değişmez aktörlerinden olan şairimizin en kötü özelliği yaşamında hiç kitap çıkartmaması. Hatta geçtik şiirlerini bile oldukça az üretmesi. Bu sebeple sürekli bunların üzerinde eleştiriliyor. O da beklemiyor yapıştırıyor nüktelerini.

İkinci nüktedan Yahya Kemal’den 20 yaş daha genç olan Ahmet Rasim. Osmanlı devletinin artık ekonomik olarak çöküş yıllarını ve II.Abdülhamid’in istibdat devrinin baş yazarlarından. Derin bir tarih ve espri yeteneği var. Yazıları sürekli sansürlenen Ahmet Rasim artık yaşlanıp elden ayaktan düşünce büyük geçim sıkıntıları çekiyor. İşsizken Ankara’ya gelip boş boş dolaşırken tanınmış gazetecilerden İsmail Müştak Ahmet Rasim’i tanıyor. “Efendim merhaba nasılsınız?” diyor. Ahmet Rasim gülümseyip “Fırınlarda ekmeklerin dört köşe değil, yuvarlak yapılması yüzünden buraya kadar geldim işte” diyor. İsmail Müştak şaşırıp kalır anlayamaz. Ahmet Rasim devam eder: “Bir okka ekmek alayım dedim.. Elimden düşüp yuvarlanmaya başladı. Ekmek önde, ben peşinde buraya kadar koştuk.. Şaşkın şaşkın şimdi o ekmeği arıyorum”. İsmail Müştak bu konuşmayı akşam Atatürk’e anlatınca, Atatürk “Sen ne yaptın İsmail Müştak?” der. “Yarım asır Türk irfanına hizmet etmiş bir zat, yoksul düşmüş. Ankara’ya ekmek aramaya geldiğini söylemiş; sen hangi otelde kaldığını bile sormamışsın. Hemen bulunup soframıza davet edilsin!” demiş. Bulunup getirilen Ahmet Rasim’e Mustafa Kemal Atatürk İstanbul mebusluğunu kabul etmesini rica eder. Allah’tan o zamanlar devletin başında Mustafa Kemal varmışta sahip çıkan olmuş.

Buluşma saatlerine muntazam uyan Süleyman Nazif ile Abdülhak Hamit Tarhan, bu sözünde durmamasıyla ünlü bir başka arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıkarlar. Geç kalmamak için acele ederlerken Süleyman Nazif “Boşuna acele ediyoruz Hamit” der. “Bu herif zamanında gelmez. İstersen bir yerde oturup dinlenelim.” Hamit karşı çıkar ve yola devam ederler. Buluşma yerine zamanında ulaştıklarında ise bir bakarlar ki arkadaşları gelmiş, onları bekliyor!

Hamit dönüp Süleyman Nazif’e bakınca Nazif şöyle der “Şu insanoğluna hiç güven olmuyor Hamit; adam gelirim diye söz veriyor ve geliyor!”

Üçüncü nüktedan ise Ahmet Rasim dönemi edebiyatçılarından ve diğer ikisinden daha kaliteli espriler üreten Süleyman Nazif. Oda II.Abdülhamid döneminde sansürlere ve bir çok sürgüne maruz kalıyor. Açıkçası içlerinde en çok tanışmak istediğim adam Süleyman Nazif oldu. Bir yanda işgal altındaki İstanbul yıllarına şahit olan bu insanları sanırım belkide daha iyi tanımalı, okumalı ve anlatmalıyız.

Süleyman Nazif Bağdat’ta vali olarak görev yaptığı sırada ordu komutanlığından telgraf alır. 24 saat içinde yüz bin okka şeker, on bin okka çay sağlanarak gönderilmesi istenmektedir.

Bu olanaksız istek karşısında Süleyman Nazif sinirlenir ve karşı bir telgraf çeker;

“Kanımca Çin imparatoruna gönderilmesi gereken telgrafınız, yanlışlıkla vilayetimize gelmiştir.”

Geçmişe yolculuk ederek bu kişileri azda olsa tanımak ve bu yolculuğu hafif tebessüm ile takip etmek isteyenlere kitabı tavsiye ediyorum. Ya Süleyman Nazif çok iyi.

Nazif Bursa da çalıştığı dönemde Bursa valisinin aynı zamanda padişahın hafiyelerinden olduğunu bilen Süleyman Nazif, bir gün baş başa konuşurken ileri geri söylenmeye başlar: “Sadrazam anlayışsızın biri… Filanca na­zır cahil… Falanca paşa korkak adamın biri…”

Bu sözleri duyan valinin gözleri, yazaca­ğı jurnalin heyecanıyla parlamaya başlar. Sevinçten ellerini birbirine sürterek: “Evet Nazif Bey çok doğru söylediniz, çok isabet ettiniz,” diye Nazif’i konuş­turmaya çalışır.

Valinin niye bu kadar heyacanlandığını iyi bilen Nazif, aynı hızla eleştirilerini sürdürür: “Şu paşanın sözüne güvenilmez, şu vezir ne söylediğini bilmez bunağın biri…”

Nazi birden durup derin bir solu aldıktan sonra ise; “Siz padişah efendimizin şu büyüklüğü­ne, şu kudretine bakın ki bu güçlükler ve imkânsızlıklar içinde, koskoca memleketi ne kadar güzel yönetiyor” diyerek sözünü tamamlayınca, güzel bir jurnal yazma fır­satını elden kaçırdığına üzülen vali, önce: “Yazık, çok yazık Nazif Bey,” der, sonra kendini toparlayıp sözünü şöyle tamam­lar:

“Sonunu çok iyi getirdiniz ama!”

Hadi bir tane daha koyalım. Merak eden kitaptan devam etsin.

Aktör Fehim Efendi’nin 50. sanat yılı nedeniyle bir tiyatro gösterisi hazırlanır. Gösterinin sunuculuğunu İsmail Müştak Bey yapacaktır. Aksilik o gece gelemez. Görevi İbrahim Necmi Bey üstlenir.

Sahneye çıkan Necmi Bey açıklamada bulunmak için sözlerine; “Müştak Bey bu gece niçin gelmedi biliyor musunuz?” diye başlayınca, salondan Süleyman Nazif gür sesiyle bağırır; “Ben biliyorum; gelirim diye söz verdiği için gelememiştir!”

Hoşçakalın.

Reklamlar

23 Sentlik Askere Dair

Mister Dallas,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara’da 23 sente,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz,
(her kaba uymak meselesi)
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dallas,
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut,
bir çift ıskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister dallas,
herhalde bunu sizden gizlediler.
Size yirmi üç sente sattıkları asker,
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu
hem de çoktan mı çoktan
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela Mister Dallas,
yeller eserken yerinde sizin New York’un,
kurşun kubbeler kurdu o,
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Dallas,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedrettin’in;
O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali’dir,
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
922 yılı 9 Eylül’üdür.
Dedim ya, Mister Dallas,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

Nazım Hikmet Ran