Yakın İktisadi Tarih VI

Bir önceki yazı için buradan

Menderes Dönemi 1954-1961

1) Bu göstermelik dış borca dayalı büyüme sonucu oluşan sahte bolluk ve kalkınmanın sonucu ithalat patlıyor ve ihracatın buna karşı koyamıyor. Oluşan kocaman cari açık kapatılamıyor. Bu sebeple dış yardım ve para transferleri için bazı şartlar (IMF) ortaya konuyor.

2) Adnan Menderes’in kafa dank ediyor. “Bunlara uyacağına devlet destekli büyümeye geri döneyim” diye düşünüyor. Dış ithalata kotalar koyup milli büyümeye geçmeye çalışıyor. (Ah Menderes ah)

3) Dış borçların neticesinde Menderes bu ekonomik politikaya yaslanınca 4 Ağustos 1958 yılında dolar birden 2,2 misli değer kazanıyor. Bak sen şu işe!

4) Dış ithalattaki kanunlar hemen gevşetiliyor. Tekrar eski sisteme geçiliyor. Bunun karşılığında ABD ve batılılar 600 milyon dolarlık borcu siliveriyorlar! Yani çok bonkör çok iyi insanlar aslında bu adamlar. Birde üstelik 359 milyon dolar da borç veriyorlar. Çıkmaya kalkan cezalandırılıyor artık bu sistemden. Neler düşündü bilemiyorum o yıllarda.

1091838_67a7f0a516e990095eb7d7e96d62a125_orj

5) Gelirin az olması ve ekonomik durgunluk neticesinde köyden kente göçler başlıyor. Bu sebeple kentte ücretler düşüyor. Yine kente göçleri imarsız büyük şehirlere yerleştirerek gecekondu yapılaşmasına izin verilmesi bu dönemdedir. Bu fakir, eğitimsiz, yeni bir umut ile kentlere gelen marabalara kaçak ev, elektrik, su, bakliyat, battaniye, kömür vs. yardımları propagandalar ile hükümet yapıyor. Yani oy deposu bildiğini. “Bak sana yardım ediyorum bana oy ver”. Bu düşünce sistemi hala değişmemiştir. Fakirliğin ve gelir adaletsizliğinin sebepleri vardır. Bunları düzeltmek yerine, fakirlerin öyle kalması ve kendilerine muhtaç yaşaması bu tip hükümetlerin tek isteğidir. Hala öyledir.

Darbe Sonrası ve İçe Dönük Dışa Bağımlı Büyüme 1961-1976 ve 1977-79 Krizleri

1) Darbe sonrası ithalat engellenerek yerli malı üretimine destek olundu ve bu şekilde bir büyüme politikası benimsendi. Fakat Adnan Menderes’in dışa bağımlı, teknoloji ve temel girdileri ithalat üzerinden yürütülen 10 yıllık yönetiminin sonucu ihracatta sıçrama yapılamadı. ARGE üzerine çalışmayan ülke kalitesiz ürün ithalatıyla ekonomik dar boğazı aşamadı.

2) Kamu maliyetinin altında ürünleri köylü, çiftçi ve işçilere (örneğin gübre, elektrik, su) vererek ithalatı azaltıp dışa bağımlılıktan kurtulunmaya çalışıldı. Fakat ithalata o kadar bağımlı hale gelinmişti ki bu ekonomik hamle ileriki dönemde tam anlamıyla gerçekleşemedi.

3) Ara dönemlerdeki para ihtiyacı yurt dışından gelen döviz ile kapatılmaya çalışılarak cari açık engellendi sayılır.

4) 1970’li yıllarda ekonomik bunalım sonucu IMF’nin dayatmasıyla dolar 9 liradan 15 liraya çıkartıldı. Büyük tepki çekmiş olan bu hareket sonucu ordu içerisinde yine genç subaylar bu politikalara karşı hareketlenmiş fakat siyasi tarihte anlattığımız gibi paşalar tarafından erkenden engellenerek durdurulmuştur. 12 Mart 1971 yılında kendileri muhtıra vermiştir.

5) Muhtırayı veren paşalar sonradan ekonomik politika olarak ülkenin içine sçarak tekrar ithalata yönelik büyümenin önünü açıyorlar. Daha sonradan bu paşaları siyasi tarihimizde anlattığımız gibi yabancı petrol şirketlerinde, bankalarda danışman veya müdür olarak göreceğiz.

1434543683638.jpg

6) Demirel’in uyguladığı yine bu sahte ithalat büyümesi kısa bir süre nefes aldırmıştır aslında ama sadece krizi ertelemiştir. Bunun faturasını Türk halkı ileriki yıllarda ödeyecektir.

7) 1960 yılından 1975 yılına kadar ki GSMH değerlerine göre halkın yönelişi şehre olmuş. 1960 yılında sanayinin payı %17,5’tan 1975 yılında %21,2’ye yükselirken, tarımın payı %36,5’tan %27’ye düşmüştür.

8) Öteleye öteleye geldiğimiz 1977 yılında ise hem savaş dolayısıyla yediğimiz ambargo hem dünyadaki ekonomik kriz sebebiyle ülke adeta çöktü. İhracat 200 milyon dolar düşerken, ithalat 660 Milyon dolar yani %13 arttı. Cari açığın karşılama oranı %30 seviyesine yükseldi ve yıllık 4 Milyar dolara yükseldi. (ha günümüzle kıyaslarsanız karşılama oranı AKP dönemiyle %60-70 arası miktara çıktı. Yıllık ise yaklaşık 100 milyar dolar açığımız var nasıl ama büyüme)

9) Elbette bu açık ve kriz bombası Ecevit’in elinde patlayacaktı ve tarihe “geldiler ekonomiyi bitirdileeeeer” olarak geçecekti. IMF tekrar yapılanma isteğine Ecevit direniyor. Fakat tutarsız ekonomik yaptırımlar ve bazı ithalat kotaları karaborsanın önünü açtı. Buda tarihimize “yağ bulamıyorduk, benzin kuyruklarıııııı” diye geçmiştir. 1978 yılında ortalama %53, 1979 yılında ortalama %64 fiyatlar arttı enflasyon azdı. 1978 şubat ayında develüasyonla dolar 19.25 ten 25 tl’ye, 1979 yılında ise 47 tl’ye yükseldi.

10) Adnan Menderes’in iktidar hırsı ve 1971 darbecileri geleceğin yabancı banka müdürü ve petrol danışmanı olan satılmış paşaların; yerli üretimi ve argeden uzak, yol/baraj/inşaat üçgenindeki, ithalata dayalı, borçlu sahte ekonomik büyümenin faturası ağır oldu. İç karışıklıkların artmasının bir sebebi olarak bu da gösterilebilir. Ülkeyi bilerek ateşe atan bu kişileri tarih affetmeyecektir.

11) Darbe sürecine geldiğimiz, ülkenin bu durumunu sorgulayan ve sağ/sol diyerek kandırılan genç vatandaşlarımızın kırdırılması sonucu ortaya çıkan çatışmadan yeni bir devlet dizaynı çıkartıldı. 12 Eylül 1980 darbesi ülkemizin bu yeni modelde tekrar sermaye ve emperyalizmin uşaklığına soyunacağımız yıllar yakındı.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih IV

Bir önceki yazı için buradan

Korumacı – Devletçi Sanayileşme 1930-1939

1) 1929 yılında bütün Dünya’da yaşanan ekonomik buhran sebebiyle ithal edilen malların ve hammaddelerin fiyatları düşmüştü.

2) Büyük oranda hammadde ihracatçısı olan Türkiye bu durumu kullanarak ithalata karşı cari açığını kapatma ve kara geçme olarak kullandı.

3) Bağımsız siyasi kanada sahip olan ülkemiz 1930 yılı sonrası iktisadi olarak da özgürlüğüne kavuşmuştu. Çıkarılan yasalar ile ithal ürünlerin ticaretine sınırlamalar getirdi. Amaç yerli üretimi artırmak ve ithal ürünler ile rekabetini sağlamaktı.

tmbb.jpg

4) Yerli devlet destekli ve milli bir sanayi kalkınma hareketine böylece başlanmış oldu.

5) Dış sermaye girişi bu tarihten itibaren istenmemiştir. Osmanlı devletinin borçları dolayısıyla sattığı veya el konulan yabancı şirketler tek tek geri alınmaya başlandı. Yine satılan enerji, ulaşım ve haberleşme ağları tekrar millileştirildi.

6) O zaman ki tarım bakanı şimdiki gibi “et pahalı ne yapacağız dışarıdan ucuzunu getireceğiz böylece halkımız ucuz et yiyecek efendim” diye salak saçma açıklama yapmamış, dış ticaret ile ucuza getirilip yerli üreticinin batmasına sebep olan yabancı ithal mallara kotalar ve fiyat sınırları vergiler ile konulmuştur.

7) Ekonomik yük böylece sanayi ve tarım arasında bölüştürüldü. Pamuk, buğday başta tarım ürünleri yaklaşık 10 yıl boyunca sabit fiyatlara satıldı ve dünyadaki büyük buhrana böylece direnebildi.

8) Reel ürünler sabit gibi görünse de sanayinin ve dolayısıyla memur/işçi sayısındaki artış eski işçi maaşlarının yükseldiğini göstermektedir.

ikk 2.jpg

Yani 1929 yılı sonrası devlet Lozan anlaşmasıyla tam olarak destekleyemediği ve kotaları koyamadığı iktisadi politikalarında bağımsızlık kazandığı gibi gerekli hamleleri yapmıştır. Kapitalist ülkeler sanayi devrimlerini yaparak çok ucuza mal edilen emperyalist ürünlerin açık pazarlarda yine çok ucuza satılarak yerli ekonominin çökmesi ve akabinde borçla kendine köle etme ilkesi bu sayede kırılmıştır.

Borç almanın olmadığı, ithal ürünlerin yerli üreticiyi ezmemesi için kotaların konulduğu, yerli üretimi için devlet desteğiyle bir türk burjuvasının yaratıldığı, sanayileşmeyi amaçlayan ama bunun yanında tarıma da oldukça destek verilen 1929-1940 yılları cumhuriyetin altın çağı olmuştur.

Çözüm basittir aslında. Bu yukarıda yapılanların dışında iktisadi olarak ülkeyi borç batağına sürükleyen, “yerli malı neymiş o devirler geride kaldı artık” diyen şerefsizlerin peşinden gidip ithal mallara saldıran, tarımsal alanda üretimi bitirip krizlerde yerli üreticinin sorunlarından ziyade “nereden daha ucuza mal alırım’ın” derdine düşen hükümetlerin gelişiyle bu hale düştük.

“Efendiler, ekonomik alanda düşünür ve konuşurken, sanılmasın ki dış sermayeye karşıyız; Hayır bizim memleketimiz çok geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak şartıyla dış sermayelere gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye, çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için yararlı sonuçlar versin.

…Geçmişte Tanzimat Devrinden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız!”

İzmir İktisat Kongresi

Mustafa Kemal Atatürk

Ülkemizin iktisadi politikalarını anlatmaya devam etmekle beraber Cumhuriyet tarihi hiç bir dönem boyunca 11 yıllık iktisadi büyüme ve kalkınmayı yapamamıştır. Ne acıdır ki ülkemizi, Osmanlı devletini emperyalizmin kucağına düşüren borç alma ve ithal ürün tuzağına takılmaktan yine kurtaramadık. Kurtaramadık derken kurulan çok partili hükümetler döneminde yeniden borç almaya, yeniden ithalata dayalı, markalaşmadan, kaynakları satarak yönetildik ve hala öyle yönetiliyoruz.

İnsanlar “vatan hainliği” kavramının sadece dağda askere, polise veya sivile ateş açmayla oluşabileceğini sanmaktadır. Tam tersine asıl vatan hainliği yukarıda anlattığım iktisadi kalkınma politikalarını terk edip yeniden borca, ithalata, satmaya yönelerek sözde büyüme gerçekleştiren ve ülkenin bütün geleceğini satan yöneticilere biçilecek bir kelimedir. Bu yöneticiler/askeri paşalar yakın siyasi tarihimizde bu yönelmeleri sayesinde amerikan/ingiliz/israil şirketlerine yönetici/müdür/ortak olarak zenginleşmişlerdir.

Genel olarak orta sağ dediğimiz felsefeye ait olan bu düşünce anlayışı aslında liberal ekonomik büyüme kisvesinde görünür. Gerçekte ise kendini ve yakınlarını zengin etme üzerinden ülke insanlarının geleceğini ve geri dönülemez yıllarını satar. Ortak özellikleri genel anlamda muhafazakar geçinen, camii yapan, yeri gelince milliyetçilik üzerinden yeri gelince Atatürk üzerinden prim sağlamaya çalışan, geçmişin etnik/dini/mezhepsel kutuplaşmalarını körükleyerek kendisine yöneltilen suçlamaları karşısındakini dinsizlik/yahudilik/komünistlik/siyonistlik ile suçlayan kişi/grup ve organizasyonlardır. Seslendiği taban genel anlamda az eğitimli, dini muhafazakar, sorgulamayan, itaatkar ve kolay yönlendirilebilir kişilerden oluşmakla beraber bundan nemalanan ve durumu bilen kişilerin üst tabakayı ile beraber yapı tamamlanabilir.

MerinosAtaturk2
Atatürk’ün İktisat Bakanı Celal Bayar Ne Acıdır Ki 1950’li Yıllarda DP İle Savunduğu Milli İktisat Düşüncesini Terk Ederek Ülkemizi ABD’nin Uydusu Yapanlardan Birisi Olmuştur

Yine ortak olarak çocukları askere gitmez ama halkı vatan millet edebiyatı ile savaşa götürür, birden zengin olurlar olamayanı salaklıkla suçlarlar, dindar görünürler, sürekli Allah derler ve islamın takvasından hoşgörüsünden dem vurup ilk fırsatta rakibinin boğazını sıkarlar, yahudileri/ABD veya Rusyayı sevmezler ülkede bir sıkıntı varsa suçu bu “kökü dışarıda dış mihraklara” atarlar ama büyük oranda kendi şirketleri aracılığıyla onlarla ticaret yaparlar, şirketleri/evleri/yatları/rezidansları/çiftlikleri vardır.

Paşalar ise askeri anlaşmalar peşi sırasında yabancı şirketlerde müdürlük veya danışmanlık alırlar, bakanlar ise öncesi veya sonrasında yine yabancı şirketlerde yöneticilik/müdürlük veya danışmanlık alırlar. Bakanlar genel olarak yasal olmayan bu döngüde kolay kullanılması için yakın akrabalardan seçilir.

Bu yazdıklarım neticesinde hala olayı idrak edemeyip ülkemizin şimdi borcunun olmadığını, ithalata dayalı ekonomik büyüme politikasıyla kocaman cari açığa sahip olmadığını, eğitimin düzeldiğini, markalaşmanın arttığını, yabancı şirketlerin geri alındığını vs düşünüyor ise buyur yol senin arkadaşım.

İktisadi politikaları ayrıntılarıyla değil bu şekilde genel olarak yazmayı daha uygun gördüğüm için kısa tutuyorum. Zaten yazılarımız oldukça uzun oluyor.

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan

Yoksa Yenilenebilir Enerji Kaynağı Mı?

İki sene evvel ilk yazılarımdan bir tanesinin konusu enerji ile ilgiliydi ve iki kısımdan oluşuyordu okuyanlar hatırlayacaktır. Yine o sayfada yorumlarımda Arda arkadaşım nükleer santralin atık problemine değinmiş ve bunun hala tam anlamı ile düzeltilemediğini anlatmıştı.

Şimdi yeni Türkiye için madem öyle bu enerji konusunu da tekrar denk gelince araştırmak istedim. Enerji biliyorsunuz her şeyi ifade ediyor aslında. Daha doğrusu her şeyin temeli dediğimiz maddenin oluşumunu enerji sağlıyor. Enerji Bakanımızın Soma madenlerini ziyaret ettikten sonra çok beğenip sahibine plaket verdiği sırada İsviçre’de o çok ünlü Cern Laboratuvarında yani Avrupa Nükleer Araştırma Merkezinde tanrı parçacığı adında bir şey bulundu. Bu enerjinin maddeye dönüştüğünü ispatlayan şey olarak literatürlere girdi. Yani kısaca maddelerin bir enerjiden meydana geldikleri ispatlandı.

Hede Hödö Makinası

Bu kısa bilgiden sonra bizi ilgilendiren bizim bildiğimiz asıl enerji olayına girelim bakalım. Nereden çıktı falan demeyin ülkemizin enerjiye harcadığı para son 5 yıl içerisinde 250 milyar dolar civarında! Şaka değil cidden bu denli bir ihtiyaç içerisindeyiz ve bu ihtiyaç yıldan yıla hızla o kadar fazla artmakta ki nasıl çevireceğini bizim Enerji Bakanı kara kara düşünüyordur belki. Gerçi ne düşünecek maden göçüğü fıtrattan, elektrik kesintisi kediden denir geçiştirilir belkide. Nasılsa soran yok anasını satayım. Birisi demediği için “yahu bu enerji parası ödemeleri nedir arkadaşım?” diye. Neyse işte bu ihtiyaçtan dolayı neler yapılabileceği ile ilgili eski zamanda araştırma yapmıştık. Ben bundan yaklaşık 15 yıl evvel genç bir üniversite öğrencisi iken araştırmalarımda (bazı arkadaşlarım ile beraber) nükleer enerjinin bizim ülkemiz için yakın gelecekte tek çıkar yol olduğunu düşünmüştüm. Açıkçası yakın bir zamana kadar da böyle düşünüyordum. Diğer temiz enerji kaynakları iyiydi hoştu da yatırım maliyetleri ve verimlikleri hem bizim ülke yatırımımız için oldukça pahalı hem de yatırım/üretim oranında da bizim beklediğimiz ihtiyacı karşılamıyordu. İşte enerji yazımı bu sebeple yazmıştım. Nükleer santral 2000 yılında yapılması gereken bir şeydi. Zamanında yapalım diyene “solcular ülkeyi mahvedecek” denmişti sanırım sıra şimdi diğer tarafta olunca “sağcılar mahvedecek” nidalarıyla karşılandı bu durum.

Konuşuldu tartışıldı falan ama burada meseleyi adam gibi masaya yatırıp çözüm söyleyen olmadı. Sonu gelmez geyikler ve aşağılık duyguları, siyaset, çıkarcılık vs. varken tabi olmaz. 2000 yılında sorun ülkenin yakın gelecekte büyük miktarlarda enerjiye ihtiyacı olduğudur. Bu ihtiyacı karşılamak için dışarıdan enerji alınmak zorunda kalacaktık. Bu sebeple yatırım yapılmalıydı. Hem ucuz hemde yüksek enerji üreten bir şey olmalıydı. Bir çok sıkıntıya nazaran nükleer santral en uygun çözüm dedik, olmadı. Sonra yıllar geçti ve ülkenin enerji ihtiyacı arttı, artı..

AKP hükümeti baktı baktı mal gibi baktı afedersiniz. Enerji olayından dolayı yeterli üretim yatırımı yapılmayınca bizde bu enerjiyi dışarıdan karşılamaya çalıştık haliyle. Elektriğimizin yarısından fazlasını doğal gaz ile ürettiğimiz gerçeği ortada duruyor. Peki hükümet ne yaptı? Yalan yok onlarda kısa vadede nükleer santrale yöneldi. Analizler incelemeler yaptılar falan. Ne oldu ya nükleer santral işi diyeniniz var ise iki nükleerin yakın zamanda yapılacağını söyleyelim. Beğenin beğenmeyin bu santraller lazım dayı. Ha bunu diğer her projelerinde olduğu gibi “ister yaparız ister yapmayız” şeklinde anlattıkları ve çatıştıkları için hükümete kızdım açıkçası.

Yalnız merak ettiğim bir şey var bu konu ile ilgili. Yapılacak olan bu iki santralin elektrik oranları falan belli yani. Madem nükleer işine giriyoruz ve yakın zamanda başlanacak çalışmalara neden doğanın ebesinden ağacı ormanı katleden HES projelerini yapıyoruz? İşte bunu anlayamıyoruz gerçi anlıyoruz muhtemelen rant var o projelerde başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Peki neden sanmıyorum? Kötü niyetli miyim lan yoksa ben. Hayır öyle olsam nükleerin gerekli olduğunu söylemezdim. Bu başka bir şey çünkü rant var. İşte ağacı keserek HES yapımının gereksizliğine dair ilk örnek zaten yapılacak olan nükleer santrallerdi. İkincisi ise bizim 2000’li yıllarda araştırdığımız ve çok hoşlandığımız güneş ve rüzgar enerjilerinin artık verimlerinin artması ve yatırım maaliyetlerinin iyice düşmesidir. Nereden anlıyoruz? Şuradan anlıyoruz; Almanya (ki gidenler bilir) oldukça güneşsiz ve bu yatırım için uygun olmayan bir ülke konumunda olduğu halde bu enerji işine son  yılda inanılmaz yatırım yapmış.

Avrupa Güneş Haritası

Nükleer enerji istemeyip bunu protesto eden kişilere başbakanımızın “madem istemiyorsun enerjiyi kullanmazsın, ister kullanırsın ister kullanmazsın yahu bunu seçmekte özgürsün” dediği peşinden de bir yazarın “istediğin gibi protesto ediyorsun ve kullanıp kullanmamak senin elinde hala özgürlük istiyorlar” diye yazdığı yıllarda yani bundan yaklaşık 2 yıl evvel Almanya bu işe ciddi anlamda soyunmuş beyler. Hemde öyle böyle soyunmamış. Bu tip enerji için destek paylarını her MW için 2010’lu yıllarda 600 dolara kadar çıkartmışlar. Şimdi bu pay yatırımlar fazlalaştığı için 160 dolarlara kadar düşmüş (bizde 133 dolardır). Şu an Almanya’nın kurulu yatırımı 37000 MW civarında. Bizde ise 20 MW (yirmi)…gülmeyin lan 🙂

Yatırım maliyetleri ise zamanla düşmüş çünkü Çin bu piyasayı görmüş ve yüklenmiş durumda. 1 kWp için yatırım maliyetleri 2010 yılında 5000 EU civarlarından şu anda 2015 yılı başı itibari ile 1000 EU civarına kadar düşmüş ve hızla aşağıya iniyor.

Ülkesel bazda güneş radyasyonu oranlarına bakarsanız Almanya’nın aslında hiç güneş görmediğini anlarsınız. Yani adamlar güneş göremeyen ülkelerine gitmiş güneş enerjisi veya rüzgar enerjisi santrallerini kurmuş. Biz aynı tesisi ülkemizde kursak 3 katı enerji elde edebileceğimiz halde yatırım yapmıyoruz. Gidiyoruz nükleer enerjiye veya HES tipi şerefsiz enerjiye yöneliyoruz? Neden Almanlar güneş radyasyonu olmayan yani güneş ışığı gelmeyen ülkelerini güneş panelleriyle döşemiş iken (şu an ülkelerinin %35 civarını bu enerji ile karşılıyorlar) biz diğer enerjilere yöneldik? Verimsiz enerji kaynağı desen artık değil. Çünkü Almanya’nın yaptığı bu yatırımları biz ülkemize yaparsak onların ürettiği enerjinin tam üç katını elde ediyoruz yani enerji ihtiyacımızın (sıkı durun) %55’ini karşılıyoruz!

Çoğu Alman Bilim Adamı Türkiye’nin Yapacağı Büyük Hava Alanının Alman Ekonomisine Açacağı Yarayı Tartışıyorken Görünüyorlar (Arada da enerjinin maddeye dönüştüğünü bulmuşlar ama o çok şey değil)

“Olm havalar kapalı olunca ne yapacağız mum mu yakacağız?” diyenleriniz olacaktır. İşte arkadaşlar başbakanımızın çok sinirlenip “one mininuts” dediği yıllarda Avi Brenmiller isimli bir yahudi Almanların bu atağını göğsünde yumuşatarak araştırmalarda bulunmuş ve bir şirketi kurup yönetimine geçerek bu konu ile alakalı çalışmalar yapmış. Adam “bizim sistem ile öyle kapalı hava yağmurlu hava yok dayı o eskidendi artık kuruyorsun açıyorsun sıcak suyu” diyerek gelinen noktayı övmüştür.

Fazla dallandırmayalım arkadaşlar. Almanlar güneş olmayan şehirlerini panellerle döşeyip enerji ihtiyaçlarının yaklaşık 1/3 civarını bundan karşılıyorlar ve biz onlarla aynı yatırımda kendi enerji ihtiyaçlarımızın 2/3 civarını karşılayabiliyor isek neyi bekliyoruz? Yatırım maliyetleri sıkıntısı Çin’inde devreye girmesiyle atlatılabilir ve Almanya’nın yatırımlarından çok daha ucuza bu enerjiyi ülkemize sağlayabiliriz.

Peki ben oturduğum yerden bunları araştırıp bulduysam bu Enerji Bakanlığı ve çalışanları ne yapıyor dayı? Nasıl projeler üretiyorlar? Yatırım planlamalarında dünya ülkelerinde Almanya buna yönelmiş iken son 10 yılda bizim armut kafalılar bunu neden hiç değerlendirmeye almazlar da iki nükleerin yanına HES adı altında ağaç katliamını eklerler? Sebep belli ki dediğimiz gibi ortada kazılması, kesilmesi ve döşenmesi gereken borularıyla büyük bir rant var sanırım.

Başka bir enerji programıyla tekrar görüşürüz inşallah..