Nüktedan – Süleyman Bulut

Bir kaç kitap alırken gözüme ilişti bu kitap. Osmanlı son döneminde ve cumhuriyetimizin ilk yıllarında yaşamış olan üç büyük edebiyatçının (elbette nüktedan) anılarını içeriyor. Daha doğrusu dönemde yaptıkları hatırlanan nükteleri.

Bir kahvede, Yahya Kemal heyecanlı heyecanı konuşarak, Mehmet Akif Ersoy’a bir şeyler anlatmaktadır…

O sırada kahveye ortak bir tanıdıkları girer. Uluorta konuşmasıyla pek sevilmeyen bu adam, Yahya Kemal’e bakarak, “Yine ne yalanlar atıyorsun üstat?” diye lafa dalınca, Yahya Kemal hemen şu cevabı verir; “Seni övüyordum.”

Birinci nüktedan Yahya Kemal Beyatlı. İri vücudu ve bitmeyen iştahı ile sohbetlerin değişmez aktörlerinden olan şairimizin en kötü özelliği yaşamında hiç kitap çıkartmaması. Hatta geçtik şiirlerini bile oldukça az üretmesi. Bu sebeple sürekli bunların üzerinde eleştiriliyor. O da beklemiyor yapıştırıyor nüktelerini.

İkinci nüktedan Yahya Kemal’den 20 yaş daha genç olan Ahmet Rasim. Osmanlı devletinin artık ekonomik olarak çöküş yıllarını ve II.Abdülhamid’in istibdat devrinin baş yazarlarından. Derin bir tarih ve espri yeteneği var. Yazıları sürekli sansürlenen Ahmet Rasim artık yaşlanıp elden ayaktan düşünce büyük geçim sıkıntıları çekiyor. İşsizken Ankara’ya gelip boş boş dolaşırken tanınmış gazetecilerden İsmail Müştak Ahmet Rasim’i tanıyor. “Efendim merhaba nasılsınız?” diyor. Ahmet Rasim gülümseyip “Fırınlarda ekmeklerin dört köşe değil, yuvarlak yapılması yüzünden buraya kadar geldim işte” diyor. İsmail Müştak şaşırıp kalır anlayamaz. Ahmet Rasim devam eder: “Bir okka ekmek alayım dedim.. Elimden düşüp yuvarlanmaya başladı. Ekmek önde, ben peşinde buraya kadar koştuk.. Şaşkın şaşkın şimdi o ekmeği arıyorum”. İsmail Müştak bu konuşmayı akşam Atatürk’e anlatınca, Atatürk “Sen ne yaptın İsmail Müştak?” der. “Yarım asır Türk irfanına hizmet etmiş bir zat, yoksul düşmüş. Ankara’ya ekmek aramaya geldiğini söylemiş; sen hangi otelde kaldığını bile sormamışsın. Hemen bulunup soframıza davet edilsin!” demiş. Bulunup getirilen Ahmet Rasim’e Mustafa Kemal Atatürk İstanbul mebusluğunu kabul etmesini rica eder. Allah’tan o zamanlar devletin başında Mustafa Kemal varmışta sahip çıkan olmuş.

Buluşma saatlerine muntazam uyan Süleyman Nazif ile Abdülhak Hamit Tarhan, bu sözünde durmamasıyla ünlü bir başka arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıkarlar. Geç kalmamak için acele ederlerken Süleyman Nazif “Boşuna acele ediyoruz Hamit” der. “Bu herif zamanında gelmez. İstersen bir yerde oturup dinlenelim.” Hamit karşı çıkar ve yola devam ederler. Buluşma yerine zamanında ulaştıklarında ise bir bakarlar ki arkadaşları gelmiş, onları bekliyor!

Hamit dönüp Süleyman Nazif’e bakınca Nazif şöyle der “Şu insanoğluna hiç güven olmuyor Hamit; adam gelirim diye söz veriyor ve geliyor!”

Üçüncü nüktedan ise Ahmet Rasim dönemi edebiyatçılarından ve diğer ikisinden daha kaliteli espriler üreten Süleyman Nazif. Oda II.Abdülhamid döneminde sansürlere ve bir çok sürgüne maruz kalıyor. Açıkçası içlerinde en çok tanışmak istediğim adam Süleyman Nazif oldu. Bir yanda işgal altındaki İstanbul yıllarına şahit olan bu insanları sanırım belkide daha iyi tanımalı, okumalı ve anlatmalıyız.

Süleyman Nazif Bağdat’ta vali olarak görev yaptığı sırada ordu komutanlığından telgraf alır. 24 saat içinde yüz bin okka şeker, on bin okka çay sağlanarak gönderilmesi istenmektedir.

Bu olanaksız istek karşısında Süleyman Nazif sinirlenir ve karşı bir telgraf çeker;

“Kanımca Çin imparatoruna gönderilmesi gereken telgrafınız, yanlışlıkla vilayetimize gelmiştir.”

Geçmişe yolculuk ederek bu kişileri azda olsa tanımak ve bu yolculuğu hafif tebessüm ile takip etmek isteyenlere kitabı tavsiye ediyorum. Ya Süleyman Nazif çok iyi.

Nazif Bursa da çalıştığı dönemde Bursa valisinin aynı zamanda padişahın hafiyelerinden olduğunu bilen Süleyman Nazif, bir gün baş başa konuşurken ileri geri söylenmeye başlar: “Sadrazam anlayışsızın biri… Filanca na­zır cahil… Falanca paşa korkak adamın biri…”

Bu sözleri duyan valinin gözleri, yazaca­ğı jurnalin heyecanıyla parlamaya başlar. Sevinçten ellerini birbirine sürterek: “Evet Nazif Bey çok doğru söylediniz, çok isabet ettiniz,” diye Nazif’i konuş­turmaya çalışır.

Valinin niye bu kadar heyacanlandığını iyi bilen Nazif, aynı hızla eleştirilerini sürdürür: “Şu paşanın sözüne güvenilmez, şu vezir ne söylediğini bilmez bunağın biri…”

Nazi birden durup derin bir solu aldıktan sonra ise; “Siz padişah efendimizin şu büyüklüğü­ne, şu kudretine bakın ki bu güçlükler ve imkânsızlıklar içinde, koskoca memleketi ne kadar güzel yönetiyor” diyerek sözünü tamamlayınca, güzel bir jurnal yazma fır­satını elden kaçırdığına üzülen vali, önce: “Yazık, çok yazık Nazif Bey,” der, sonra kendini toparlayıp sözünü şöyle tamam­lar:

“Sonunu çok iyi getirdiniz ama!”

Hadi bir tane daha koyalım. Merak eden kitaptan devam etsin.

Aktör Fehim Efendi’nin 50. sanat yılı nedeniyle bir tiyatro gösterisi hazırlanır. Gösterinin sunuculuğunu İsmail Müştak Bey yapacaktır. Aksilik o gece gelemez. Görevi İbrahim Necmi Bey üstlenir.

Sahneye çıkan Necmi Bey açıklamada bulunmak için sözlerine; “Müştak Bey bu gece niçin gelmedi biliyor musunuz?” diye başlayınca, salondan Süleyman Nazif gür sesiyle bağırır; “Ben biliyorum; gelirim diye söz verdiği için gelememiştir!”

Hoşçakalın.

Reklamlar

23 Sentlik Askere Dair

Mister Dallas,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara’da 23 sente,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz,
(her kaba uymak meselesi)
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dallas,
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut,
bir çift ıskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister dallas,
herhalde bunu sizden gizlediler.
Size yirmi üç sente sattıkları asker,
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu
hem de çoktan mı çoktan
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela Mister Dallas,
yeller eserken yerinde sizin New York’un,
kurşun kubbeler kurdu o,
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Dallas,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedrettin’in;
O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali’dir,
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
922 yılı 9 Eylül’üdür.
Dedim ya, Mister Dallas,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

Nazım Hikmet Ran

Doğu Avrupa Turu – IV – Cesky Krumlov-Hallstatt-Viyana

Bir önceki yazıya

7.Gün Cesky Krumlov-Hallstatt-Viyana

Prag’a yaklaşık 200 km uzaklıktaki şehre yaklaşık 2,5 saat sonra varabildik. Varınca da sanki zaman tünelinde yolculuk etmiş gibi hissettim kendimi. Bir şehir bu kadar mı güzel korunur be kardeşim? Salak saçma bir tane mimari yok. 1300 yılında neyse o şu an orada gibi.

Şehir yüksek bir tepede bulunan Krumlov Kalesi dibinde yaşamakta. Kale kıvrılan Vltava nehri ve hemen yükselen tepe üzerinde oturtulduğundan oldukça korunaklı bir konumda. Şehir ünlü bir aile olan Rosenberg’lerin merkezi. O zamanlar elbette buraları Bohemya olarak geçiyor. Bu aile ise 1300-1600 yılları arasındaki en kuvvetli soyluları barındırıyor. Zaten dönem içinde yapılan evler hala ayakta durmakta. Adamlar basmış parayı yapmış hacı. Tabi bunlar soylu olduğundan para mühim değil. Bu aile taaa I.Dünya Savaşı’na kadar şehri yönetiyor. Komünistler ise yönetimdeyken zenginlerin mallarına el konuluyor ve soylu kesimi de şehirden kovuluyor. Ahhh dinsiz komünistler neler neler yaptılar!

Sen git 1000 yıllık soyluları kovup şehir evlerini falan fakirlere ver iyi mi? Genellikle komünizm dolayısıyla evlerin bakımsızlığından bahsedilir mutlaka. Ama bütün fakir fukarayı da ev sahibi yapmaya çalıştığından bahsedilmez. Neyse şimdi ona girmeyelim. Komünizm yıkılınca (ahh neler neler yaptılar? Eğitim hastane falan bedava oldu herkesin evi oldu ahh) kadife devrimi ile buralar yeniden yapılandırıldı. Renk renk binalar tekrar restore edilip turistlerin hizmetine sokuldu. Fakat o da ne? Rosenberg ailesi “Kardeşim buraları bizim dededen kalma topraklarımız geri istiyoruz” diye ortaya çıkmasın mı? “Biz kahrolası dinsiz komünistlerin yüzünden binlerce dönümlük arazilerimizi geçtim kos koca kalemizi kaybettik şimdi küçük bir şatoda yaşamak zorunda kaldık elinizi vicdanınıza koyun efendim” diyerek mahkemeye başvuruyorlar. Mahkeme devam ediyor galiba. Alırlar kalenin 3’te birini bu saatten sonra.

20171012_113958.jpg

 

Efendim kaleye doğru tarihi sokaklarda gezerek çıkıyorsunuz. Turist sayısı Prag kadar olmasa da yine epey var. Tarihi aile armalarını falan burada görebiliyorsunuz. Kaleye çıkınca pencerelerden şehir manzarası mükemmel gözüküyor. Ben üşenmeyip en tepeye kadar çıktım. Orada kale bahçeleri bulunuyor. Kim bilir genç Lord III.William aha şu ağacın altında hizmetçileri yakalamaya çalışıyordu? Gelsin meyveler gitsin kuzular..

Efsane bir kale bahçesi, efsane bir manzara, efsane bir hava var burada. En az 100 yıl yaşarsınız yemin ediyorum. Lord isen daha uzun yaşarsın. İşte bu güzel hayat komünistler yüzünden bozulmuş ve dediğim gibi fakir fukaraya verilmiş  ve devletleştirilmiş araziler. Neler neler yaptılaaaağr ahh.

Ha bu arada arabaya giderken fırsat bulup “Bakalım kasabalı adamlar trafik kurallarına uyacak mı?” diyerek bir yaya kaldırımı testi yapayım dedim. Yaya geçidi önüne gelip durdum. Adımımı atmadan bekliyorum. Haliyle insan sol tarafa bakıyor gelen duracak mı diye. Bir baktım ki sağ taraftaki araba ben dikilince durmuş bana bakıyor. O an sağ taraftaki araba da gelip duraklayınca bende mecburen karşıya geçtim. Arabalar akıp gittikten sonra tekrar denedim. Sonra bir kez daha deneyip yeniden geçtim. Her seferinde de benim yola dönük yüzümü gören araçlar hızlarını düşürüp geçmem için 4-5 metre uzakta durakladı ve beklediler. Çok üzüldüm ülkem adına. Biliyorsunuz eğer yaya olarak karşıya geçmeye meyil ederseniz ülkemiz şoförleri daha da gaza abanıp bu girişimleri bastırmaya uğraşıyorlar. Yaya geçidi falan hak getirirken kırmızı ışık yanıp sönerken hız keseceğine daha çok gaza basan insanlarız. İnsanlarız derken bilinçli arkadaşları tenzih ederim. Fakat cidden üzüldüm. Hele ki yaya kaldırımının 20-30 metre önünden yola koyun sürüsü gibi atlayan turist grubunun geçişi (biliyorsunuz biz her yerden her an karşıya geçeriz) çok komikti. Yoldan ani geçişte şaşırıp ne yapıyorsunuz der gibi bakıyordu şoförler.

20171012_155131.jpg

Efendim enfes şehir turundan sonra hızla başka harika şehir Hallstatt’a doğru yola çıkıyoruz. Artık ülke değiştirdiğimizi de evlerden anlamaya başlıyoruz. Malumunuz kişi başı milli gelir bakımından artık üçe katlandık. Bildiğin villalarda inekler bir yandan otlarken, traktör süren çiftçileri gözlemliyoruz. Hemen parkında da Mercedes arabası var. Çiftçi mi zengin yoksa bunlar zevkine mi inek besliyorlar anlayamıyoruz. Ülkemin çiftçisi köylüsü görse ne derdi acaba? Kesin batı bizi kıskandığı için derdi ne diyecek?

20171012_170534.jpg

Bu arada belirtelim yolculukta şehirler arasında neredeyse hiç bir saçma sapan ev yapılmamış. Her yer tarım arazisi ve ekili durumda. Gavur yapmış anlayacağınız. Bir de otobanlarda mutlaka ses bariyerlerini koymuşlar. Tabi bunlar parasal şeyler ne diyeyim. Hallstatt kasabası göller bölgesinde. Burada bir çok doğal irili ufaklı göl var. Etrafları genelde dik dağlardan oluşurken hemen kıyı şeritlerine kısmen yaşam izni vermişler. Şehre oldukça dar bir yoldan ulaştık. Nüfusu sorduk; 756 kişi olan kasabada turistten geçim sağlanıyor. Tarihin en eski yaşam sürülen yerlerinden olduğu içerisindeki tuz madenlerinden bulunun insansı fosillerden ortaya çıkmış. Yakın tarihte oldukça değerli olan tuz buralardan elde edilirmiş. Yine hemen yukarıda teleferik ile kayak yapma imkanı bulunuyor. Ben kalabalıktan uzaklaşıp arkadaşım ile turistlerin olmadığı öbür uca geçerek, genç Hallstatt’lı Avusturyalılar ile takılalım dedik. Lakin bunlarda çok genç imiş. 7-8 genç kızlı erkekli oturmuşlar çimenlere hoparlör getirmiş müzik dinliyorlar. Galiba müzikti tam anlayamadım. İçkiler falan çok ayıpladım çok yadırgadım. Biz sakinliğe geldik bunlar da bunalmışlar galiba. Bende müzik ile beraber galiba hafifte alkolün etkisi havalara uçtum biraz. Kimseye söylemeyin!

20171012_172641.jpg

Burası da orta çağdan kalma bir şehir havasında. Ev yapılamıyor çünkü zaten yer yok. İyi olmuş ormanlarını topraklarını Araplara satan yurdum Sapanca’lılar gibi zevksiz mimariden uzak kalmışlar böylece. Gerçi satabilseler de yaptırmazlardı galiba. Gençlerden uzaklaşıp yukarılara doğru çıkıyoruz.

_SAM0572.JPG

Küçük evler önünde genel yaşlı insanların evleri bunlar. Patikalar ile birbirine bağlantılar yapılmış. Küçük bir kilise ve mezarlığına göz atıyoruz. Orada yaşayıp ölenlere çok güzel mezarlıklar yapılmış. Bazıları karı-koca beraber gömülmüş resimleri veya eşyaları orada duruyor. Bizde belki böyle gömülürüz. Sonra gelip toplu olarak mezarları kaldırırlar orayı da imara açıp satarlar galiba. Bu düşünceler ile göl manzarasına bakarak arabamıza doğru gidiyoruz. Yöreye uygun şarap ve biraları var. Biz denedik fena değiller.

20171012_181152.jpg

Gerisin geri gidip uzun bir yolculuktan sonra Viyana’ya geç vakitlerde ulaşıyoruz. Otelimize girip yatalım derken yine dayanamıyor ve dışarı çıkıyoruz. Böyle tuğla fabrikası yanında şehrin dışında bulunan otelimiz etrafını keşfedeceğiz. Bakıyoruz ki tuğla fabrikasından müzik sesleri geliyor. “Siz hayırdır?” diyerek fabrikaya giriyoruz. Ne de olsa mühendis adamız ortamlara alışkınız hacı. Genel gençlerden oluşan parti veriliyor. İçki içen dans eden öpüşenler falan. Belki 10 yıl önce olsa güzel ortam diyeceğim de bize gelmez deyip çıkıyoruz. İşte batının ahlaksızlığı artıyor diye düşünüyorum. Bizim ülkemizde böyle şeyler kattiyen yaşanmadığı gibi bir genç kızın erkeklerle bara gitmesi ve eğlenmesi söz konusu bile olamaz. Ne güzeldir bizim ülkemiz. Kardeşim böyle bangır bandır olmaz. Gizli saklı olacak tadı burada. Yani yapmıyormuş gibi yapıp aslında yapacaksın ki tadı çıksın. Ülkemizin yerini hiç biri tutmuyor arkadaşlar. Çok yorulduk deyip otele dönerek sabah uyandıktan sonra ünlü sarayları gezeceğiz.

8.Gün Viyana

Sabah ilk işimiz erkenden kalkmak oldu. Arkadaş ben bu kadar erken ve sık en son Asteğmen okulunda kalkıyordum. Kahvaltıdan sonra ünlü Belvedere sarayı önüne geliyoruz. Şansımıza bütün gezilerimizde hava açık ve güneşliydi. Yine güneşli bir sabahta güzel bahçesiyle Belvedere sarayı gözümüzü alıyor. Savoy Prensi Eugen tarafından 1745 yılında yaptırılan yapının bizim tarihimiz açısından da önemli bir yeri var. Memleketlim Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yönettiği II.Viyana kuşatması işte bu sarayın hemen arkasında bulunan yerde savunuluyor. Elbette şehir surlar içinde bulunuyor ve başarıyla savunulurken buna ana sebep olarak Kara Mustafa Paşa inatçılığını ve “Sen kimsin yeaaa ben bilirim” bir insan olduğunu söylememiz gerekiyor. Merak edenler yazdığımız II.Viyana kuşatması kısmını okuyabilir. Gerçi yayınlamamışım henüz. Osmanlı Tarihi kısmını düzenleyeceğim tekrar baştan toparlayacağım o zaman okursunuz.

_SAM0021.JPG

Efendim Prens Eugen bu kuşatmanın kırılmasında çok başarılı olunca ve Osmanlı askerlerinden şehrin kurtarılmasına yardımları dokununca saray toprakları ona veriliyor. Prenste kendisine yakışan bir şekilde buraya modern bir sayar yaptırıyor. Bu yıllar Avrupa sömürgeciliğinin kaymak yeme yılları oluyor. Osmanlı devletinin suyu ısınmışken sömürgelerden gelen paralar, bilim ve sanatın gelişmeye başlaması ile beraber hanedanlar kendilerini göstermeye çalışıyor. Fransa veya İngiltere hanedanlığı ve şaşası ile mücadeleye başlayan Avusturya İmparatorluğu bu dönemde şehrin surlarını kısmen yıkacak, peşinden de saraylar inşa etmeye çalışacak. Belvedere Sarayı bu şaşanın saraylarından bir örnek. Altın varaklar, ayı postu serilmiş şömineler, Fransız usulünde tasarlanmış modern bahçeler. Aşağı Belvedere ile yukarı Belvedere diye ikiye ayrılmış bu büyük arazi. Açılışıyla beraber ilk fiyakasını da büyük düşmanları Osmanlı elçisine yapmış. Ağırlanan elçi saraydan etkilenmiş ve büyük imparatorluğu ballandıra ballandıra anlatmıştır.

Çünkü orta çağda devletin şaşası ve büyüklüğü inşa ettiği saraylar, ikram edilen yemekler, takılar, kadehler yok büstler veya bahçeler ile belirlenirdi. Giden bunlardan etkilenip “vay be demek baya baya büyük ve zengin bir devlet bunlar” derdi. Gösterişin karşı değeri bu olurdu. Sizden bu sayede elçi raporlarıyla çekinirler veya uğraşmak istemezlerdi. Ne yazık ki bu orta çağ kafası bazı ülkelerde hala devam etmektedir. Zannedilir ki büyük bir saray yaparsam veya geleni törenle bandoyla karşılayıp yedirip içirirsem benden korkarlar. Aslında kendi kafasında olanlar böyle düşünebilir. Fakat modern devlet yapısı bu kafayı sadece görgüsüzlük ile itham edecektir. Zaten bu ülkelerin yöneticileri kendi saraylarında altın koltuklarda oturup gerinirken genel olarak halkı barakalarda yaşar ve fakirdir. Neyse işte sarayın hikayesi budur. İçi sömürülen ülkelerden elde edilen gelirlerle alınmış altın, elmas işlemeli şeylerle ve diğer sanat eserleriyle doludur. Biz içine girmeyip öğleye doğru bir başka büyük saraya yani Shönburnn’e gidiyoruz.

_SAM0216.JPG

Shönburnn Sarayı bahsettiğim gibi bu şaşa ve zenginliğin gösterişi açısından oldukça önemli bir yapıydı. 1730 yıllarında kuvvetli bir imparatoriçe olan Maria Theresia tarafından yapılmıştır (Tam tarihi de bilmiyorum çok önemli değil). Yazlık olarak kullanılan yapının hemen arkasında oldukça güzel ve büyük Saray Bahçeleri bulunmaktadır. Aslında sarayı Paris Hanedanına rakip olarak yapıyorlar. Ama tabi oldukça yüksek ücretler çıkınca biraz daha mütevazı bir yapıya dönüşüyor. Mütevazı sarayımız sadece 1441 odalı olup 40 civarında hizmetçinin hizmet verdiği 500 hektarlık bahçeye sahip. Ne diyelim yazık paralar yetişmemiş.

Arka bahçesindeki tepede Gloriette Kemeraltı isminde 1775 yılında yapılmış bir yapı var. Prusya zaferi dolayısıyla yapılmış. Yine oraya giderken ünlü Neptün çeşmesini görmemek mümkün değil. Neptün çeşmesinin sağında labirent bahçelerinde kaybolabilir veyahutta büyük bahçelerinde saatlerce dolaşabilirsiniz arkadaşlar. Tek kelimeyle her noktası mükemmel olan buranın gezilmesi görülmesi için sabahtan akşama tam bir güne ihtiyacınız var diyebilirim. Biz neredeyse koşarak dolaştık. Hiç olmazsa bir daha gelirsek ne neredeydi biliyoruz diyelim teselli edelim kendimizi.

SAMSUNG CSC

 

Buradan öğle sonrası şehrin merkezine Habsburg Hanedanlığının kalbine yani Hofsburg İmparatorluk Sarayına gideceğiz. Demin anlattığım yazlıktı arkadaşlar. Millet buraları gezerken genelde şaşkın gezer ve yapıların nasıl yapıldığına hayretle bakar. Ben söyleyeyim; Sömürülen ve tecavüz edilen milyonlarca ülke insanlarının üzerilerine basılarak yapıldı. Ama yapmış adamları canım. Geldik mi Hofsburg Sarayı önüne geldik. Onu da sonraki yazıyla anlatıp turumuzu sonlandıralım artık.

Düşünce Tarihi – Orhan Hançerlioğlu

Felsefe ve düşünce alanında yazılar yazan Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi isimli eserini biraz zorlanarak bitirdim.

Malum felsefe ve deyimlerinin anlaşılması kolay olmamakla beraber roman gibi okuyamıyor ve okuduğunuzu değerlendirerek ilerlemeniz icap ediyor. Bu sebeple okuduğum bazı yerleri geriye dönüp tekrar okuma durumunda kaldım.

Hançerlioğlu, düşüncenin oluşumunu evrimsel olarak ilk defa insanın ayağa kalkması ve belli bazı soruları kendisine sormasıyla kitabını başlatıyor. İlk insanlar yaşadıkları çevre hakkında bir çok bilinmezle hayatta kalmaya çalışırken tapınacak mitler geliştirdiğinden bahsediyor.

Kontrol edemediği doğa olaylarına tapınma ilk adım olmak ile beraber zaman sonra beraber yaşanmasıyla yaratılan mitler değişim gösteriyor ve görünmez tanrılar yaratılıyor. Doğa canlıları, insan ve yaratılan tanrılara adanan efsanelerden beslenen ilk dinlerden sonra çok tanrıcılık Mısır ve özellikle Asya topraklarında başlıyor.

Peşi sıra Antik Yunan Felsefesi anlatılırken yine mitolojik efsanelerden ve beslendiği tarihi kökenlerden bahsedilmiş. Düşünürler zaman sonra, ölümden sonra gidecekleri yerin (daha doğrusu ölümsüzlüğün) arayışına geçişleri, Dünya’daki konumları, Tanrı/Tanrıların mücadelesi/amacı/sebebi vs. bir çok konuyu ele alıyorlar.

Daha sonra tek tanrılı ve sonradan ek peygamberli/kitaplı dinlerin ortaya çıkması ile beraber düşünce felsefesinin Orta Doğu topraklarına geçişine şahit oluyoruz. Helen uygarlığından sonra Müslümanlık ile büyük sıçramasını yapan düşünce dünyasından bayrağı 1300’lerde Avrupa geri alıyor.

Orta çağın bitişi, insanların erdem/ahlak ve insanın doğadaki yeri ile ilgili düşüncelerini değiştirmeye başlıyor. Sayısız düşünürün yazdığı sayısız eserlerden seçmeler ile anlatımına devam eden kitap sadece düşünce-din ekseninde kalmamış. Ek olarak yine bazı düşünürlerin zaman ile toplumsal bakış açılarının geliştiğini ve kişi mutluluğunun toplum mutluluğu ile sağlanabileceğine doğru aldıkları yolu da anlatmış. Yani ekonomik gücün yükselmesi daha doğrusu iktisadi devlet yapılarının da yine bu düşünürler yardımı ile ele alınması diyelim. Devletçi bir iktisadi anlayıştan daha kapitalist anlayışa geçiş ve sonra tekrar neo liberal sistemlerin uygulanması vs. kitapta yer bulmuş.

Son olarak modern kapitalist düzenin psikoloji ve insan yaşamı ile ilgili kuramlarından bahsedilerek kapanan kitabımızın oldukça doyurucu olduğunu söyleyebilirim.

Yazar karakter olarak Toplumcu-Materyalist çizgide değerlendirdiği anlatımını ara ara kendi yorumu ve bakış açılarıyla süslemekte. Tarihi düşünce sistemini de “Yaratılan Din ve ezilen köle/işçi/köylülerin yönetilme araçları” olarak söylemek yanlış olmayacaktır. Kendisine bir çok noktada katılırken bazı eleştirilerinin aşırı olduğunu belirtmek zorundayım.

Sonuç olarak Felsefe alanında genel geçer bilgi sahibi olmak isteyen ve tarihi süzgeçte dinlerin toplum yönetimi açısından kullanılmasından tutun, yaratılmak istenen devlet/ekonomik sisteme kadar bir çok konu hakkında fikirler veren enfes bir kitap diyebilirim. Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Severim Ben Seni Candan İçeri

Severim ben seni candan içeri
Yolum vardır bu erkandan içeri

Beni bende deme bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri

Nereye bakar isem dopdolusun
Seni nere koyam benden içeri

O bir dilberdurur yoktur nişanı
Nişan olur mu nişandan içeri

Beni sorma bana bende değilim
Suretim boş yürür dondan içeri

Beni benden alana ermez elim
Kadem kim basa sultandan içeri

Tecelliden nasib erdi kimine
Kiminin maksûdu bundan içeri

Kime didar gününden şu’le değse
Onun şu’lesi var günden içeri

Senin aşkın beni benden aliptir
Ne şirin dert bu dermandan içeri

Şeriat, tarikat yoldur varana
Hakikat, marifet andan içeri

Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman’dan içeri

Unuttum din diyânet kaldı bende
Bu ne mezhebdürür dinden içeri

Dinin terkedenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldu dosta
Ki kaldı kapıda andan içeri

Yunus Emre