Eşek Arısı Fabrikası

Bir arkadaşıma hediye için aldığım kitap benim hoşlandığım tarzda bir kitap değil zaten. Okumadan vermek istemediğimden bu tatilde okuma fırsatım oldu. Oldukça hızlı okunan ve daha çok “filmi de çekilsin bari” tarzında yazılan eser genel anlamıyla vasatın biraz üstünde not aldı benden.

Benim notlar kısıtlıdır bu sebeple fazla şeyapmayın. Bu sıralar ağır araştırma eserlerinden uzaklaşmak için bir iki roman okuyacağım için notlar düşük olacaktır.

Efendim kitap aslında klasik bir konuya sahip. Amerikan kültüründe gündeyde yaşayan, dış dünyadan kopuk ve muhtemelen ensest olan manyak ailenin eline bir şekilde düşen masum insanların hikayesini anlatan filmler izlemişsinizdir. Bu Amerikan korku sinemasının “medeniyetin ortasındayım ama hala bu manyaklar ülkemizde yaşıyor” teması üzerinden beslenen vasat filmlerdir. İşte yok tepenin gözleri veya çalılıklardaki balta gibi saçma isimleriyle de tanırsınız bunları.

18878156.jpg

İşte kitabımızın kahramanı yolda arabası bozulan taş gibi kızdan ziyade taş gibi kızı ele geçiren manyağın çocukluğu. Benzer tarzda kapalı büyük bir arazide yine kendisi gibi manyak olan abisi ve babası yanında çeşitli manyaklıklarıyla ölen vey hapisteki akrabalarını ara ara anlatıyor.

Çocukken ben tek başıma terlik dövüşü, hain kardan adama kartopu pususu veya suya uzaktan hoplayıp sıçratma tarzı oyunlar geliştirirdim. Bu arkadaşta manyak olduğundan ne yapsın her manyak yalnız çocuk gibi kedi kafası kesip yakaldığı canlı tavşanların kıçına dinamit sokup patlatarak gününü geçirmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki popüler romanlar baya vasatın altına düşmüş ve hitap ettiği kesim filmseverlerin beklenti düzeyinde. Hele ki dünya klasiklerinin veya iyi bir edebi eserin yanına yaklabileceğini sanmıyorum. Ama çok satar hayranı olur efendim kitabın yanına kahve koyup çiçeklere yaslayıp çekeni çok olacaktır.

Uzatmayayım korku romanlarını seviyorsanız okunabilir. Yoksa pek bir okunası yok kitabın.

Hadi selametle..

Nerede O Eski Bayr..

Bayram gelir  güzel temiz elbiseler giyilir. Yaşlılara ziyaretler yapılır eller öpülür. Yaşlıların tam “ahh efendim nerede o eski bay..” kelimeleri söylediği duyulmadan çocuklar hemen dışarı çıkmak isterler.

Ama zamane çocuğu bir başka. Çocuk değiller zaten artık. Çocuk yasal olarak 18 yaş altı kabul edilse de bilime göre değiller. Ben 12 yaşımdayken babamların 15-16 yaşındaki zekaya sahiptim. Şimdiki çocuklar 8-9 yaşlarında benim 12 yaşımdaki zekaya sahipler. Bilgisayar, televizyon ve her kaynağa ulaşılabilirlik daha çabuk zeka gelişimine sebebiyet veriyor.

Yani kapınızda gördüğünüz mini mini 10 yaşındaki çocuklar aslında babanızın bundan 30 yıl evvelki 18 yaşlarına denk geliyor önünüze zeka bakımından.

Niye anlatıyorum bunları peki? Çocuklara bakarak ülkenin psikolojik travması ve iki yüzlülüğünü çok iyi yakalıyorsunuz da o yüzden anlattım.

Geçen bayram sabahı evde uyurken kapımı açan bu mini mini çocuklar “iyi bayramlar” diyerek beni uyandırmıştı. Tabi şeker falan yok evde. Hemen bozukluklar aklıma geldi. Hepsinin eline birer lira verip gönderdim. Çocuklar sevinip koşarak uzaklaşırken bende uykuya kaldığım yerden devam edecektim haliyle. Kapının tekrar çalması ile yine ayaklandım. “Hayırlı bayramlar” faslı ve elimdeki diğer bozukları vermem ve tekrar yatağa yatışım arasından fazla zaman geçmemişti ki dışarıda patlayan torpil sesiyle uyandım. Sonra ikinci üçüncü torpiller patlarken güne Halep veya Cerablusta bayram sabahına girer gibi başladım.

8dc560b56f5e424c2b6a42f3d461881f.jpg

Benimle bayramlaşıp aldıkları parayla muhtemelen torpil alıp sokakta patır patır patlatan çocukların kahkahaları kulaklarıma geliyordu. Derken yine kapı çaldı. Elimdeki son bozuklukları verdim fakat bir garip kıza param çıkışmadı. Bende cebimdeki 5 lirayı abisine verdim. Paranın yarısını kardeşine vermesini tembihledikten sonra artık uykum da dağıldığından banyoya girdim.

Yıkanırken kapının ısrarlı çalışları ve sanki bütün şehir çocuklarının benim bayramımı kutlamaya gelmesi alışa geldik bir durum değildi tabi. Yıkanıp elbiselerimi giydikten sonra yine kapı çaldı. Gelen çocuklara bozuk param olmadığını söyledim ama mazlum mazlum bakışlarına dayanamayıp elimdeki paralardan ellerine tutuşturdum. “Aslansın kralsın abi” cümleleriyle koşarak gittiler.

Dönüp elimde kahve pencereden “ne güzel bir bayram sabahı efendim ahh nerede o eski bay..” diyeceğim an kapı yeniden çaldı. E ama bu kadarı da fazlaydı. Hemen pencere kenarında ise çocukların hararetli bir şekilde organize olduğunu ve büyük çocuğun “şu dairedeki abi para veriyor olm koşun lan” veya “oradaki sadece şeker veriyor isterseniz gidin” veyahutta “onlar evde yok” tarzı cümleler ile etrafını koordine ettiğini duymuştum. Tabi “para veren abi” ben oluyordum ve bu sebeple bütün çocukların ilk hedefi bendim haliyle.

Tamam da kardeşim bende Rockefeller değilim yani. Kapıyı açtım ki ilk bütün para verdiğim kız çocuğun abisi tekrar gelmiş uyanık. Bayramlarını kutlayıp artık param kalmadığını söyledim. Küçük kızın abisi suratını asıp garip el kol hareketleriyle beni kınadığını bildiriyordu.

Penceremde kalan kahvemi yudumlarken “ya ayıp mı oldu acaba şeker alıp geleyim yine çocuk netice de” diye düşünürken aşağıda olayları organize eden çocuğun tam pencerenin altında net sesini duydum “O….çocuğu işte”.

whatsapp-image-2016-09-11-at-12-14-02

Az evvel ellerine para verdiğim zaman “Aslansın abi, leoparsın abi maşallah boyunda uzunmuş ekereke” diyen çocuklara “param kalmadı” deyince anında satışı koymuşlardı.

“O…. çocuğu işte abi” diye sitem eden küçük kızın abisine destekte geliyor yandan “aynen abi” diyor başka bir çocuk. “Bunlar böyledir paragözdür ne var yani versen para” diye ekliyor. Yandan birisi “Şerefsiz zaten bayram namazına da kalkmamış uyuyordu” derken öteki “ya zaten belli bayram namazına kalkmayan adamndan ne bekliyorsun” diyor. Birden başka bir çocuğun koşarak gelip yeni bir “para veren abi” bulmasıyla muhabbet sonlanıyor hızla o tarafa doğru koşuyorlar. Ha birde penceremin tam önünde bir de “akıllı ol” torpili patlatıyorlar.

Asıl problem “Ya onlar çocuk” deyip geçiştirdiğimiz bu yetişme tarzıdır arkadaşlar. Aynı davranışların yetişkin dönemlerde de sergilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Çocuklar toplumların aynalarıdır. Kültürel yozlaşma ve iki yüzlülüğe batmış, çıkarcılığın ve paranın peşinde koşan, ağzı bozuk ve kabadayı geçinen büyüklerin küçük resimleridir.

Eskiden böylemiydi? Nerede o eski bayr…

Yaşamaya Dair II

Alçaklığın, hainliğin, ikiyüzlülüğün, puştluğun, kısacası cümle kokuşmuşluğun at oynattığı bir dönemde yaşamdan zevk alabilmek ancak zayıfların bahtiyarlığıdır. Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır…

Nazım HİKMET

Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Ramses

Ramses serisi ile üniversitede iken tanışmıştım. Kocaeli’ndeki ünlü Fethiye caddesinden yukarı çıkarken bir sokak satıcısının tezgahında gördüm kitapları. Cebimde de 20 lira falan var öğle yemeği yiyeceğim. Baktım kitaplar güzel ilgi çekici. Zaten tarihe oldukça meraklı olduğumdan Mısır firavunun hikayesi çok cezbetti beni. 5 kitabı alırsam indirim yapacağını söyleyince bütün paramı verip almıştım kitapları. Bunları kucağıma yığarak birden dönünce kadının birisi ile çarpıştım. İşte ben uzun olduğumdan tabi kafası kitaplara çarptı kızın. Kitaplar bir yana dağılırken kızı tuttum küçük bir “pardon” dedim ama demez olaydım. Kız başladı konuşmaya “işte önüne bakmıyosun, kör müsün, sokak ayısı” gibi hoş olmayan sözler. Bende kızdım “sürat motoru gibi geliyosunuz hanımefendi” dedim. Kızda “ben süratli değildim” deyince “ama motorsunuz galiba bu kadar bağırdığınıza göre” dedim🙂

Bende ne pis adammışım ehehhe. Kız kızardı bağırarak “terbiyesiz” deyip uzaklaştı. Ben kitaplarımı satıcı ile beraber toplarken başladık gülmeye. Satıcı “abisi senden korkulur” deyip bana bir tanede kitap hediye etti sağolsun..

Neyse işte bizim Ramses serisi böyle olaylı başladı arkadaşlar. Kadeş savaşını okumadan kendini Kleopatra zanneden birisi oyacaktı beni. Aptal iş kadınları işte..

ramsesiiegypt
II.Ramses

Efendim kitap beş adet diye biliyorum. Baya zaman geçti. Mısır döneminde II.Ramses’i ve etrafında gelişen olayları roman olarak bize anlatıyor. O zamanlar “vay be” falan diye okumuştum. Şunu söylemek lazım ki kitap roman arkadaşlar. Kitapta II.Ramses ve eşi Nefertari oldukça iyi hükümdarlar olarak anlatılmakta. Yine İsrail oğulları ve Hz.Musa kitapta belirtilmektedir.

Gerçekte ise II.Ramses oldukça zalim bir hükümdardır. Çok eşli, acımasız, ensest ve zalimdir. Neyse ya kitap güzel ama sonuçta roman. Tarihi gerçeklere dayanarak romanlar yazan bazı yazarlar gibi değiller buna dikkat edelim. (Mesela Ahmet Ümit veya Amin Maalouf)

Tarihi romanları seviyorsanız güzel sürükleyici bir seri olarak tavsiye ediyorum. Malum ülke olarak bunalım geçiriyoruz. Kafayı sokayım kitaba romana diyenler kaçırmasın.