Bize Didar Gerek Dünya Gerekmez

Bize didar gerek dünya gerekmez
Bize mânâ gerek dâvâ gerekmez

Bize Kadir gecesidir bu gece
Sabahlar olmasın seher gerekmez

Bize aşk şerbetinden sun ey saki
Bize uçmakta Kevser gerekmez

Kadehler dolu dolu içelim biz
Biz sarhoş olmayız humar gerekmez

Eğer bu dert ile hasta düşer isem
Sefalık vermesin ilaç gerekmez

Gerekmez yar 
Gerekmez can 
Gerekmez

Bize didar gerek dünya gerekmez

Yunus sarhoş olup düştü sokakta 
Çağırır Taptuk' unu âr gerekmez

Yunus Emre
Reklamlar

Semaver – Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik abimizin ilk öykü kitabı olan Semaver’i araştırma kitaplarının arasından çıkarttım. Malum hikaye kitapları parça parça ve hızlı okunabilen eserler olduğundan oldukça rahatlatıcı okunuyor.

Yazar ilk kitabını ancak babasının yardımıyla çıkartabilmiş. Gerçi bu dönemler için normal diyebileceğimiz durumlar. Semaver içerisinde her yazarın belki de ilk eserlerinde görülebilen vasat hikayeler bulunuyor. Elbette ben hikaye uzmanı değilim fakat Sait Faik’in bir önceki eseri olan Lüzumsuz Adam doyuruculuğunda bir kitap değil. Bu kitabı kötü yapmıyor. Bilakis yazarın gelişimini görmek oldukça güzel bir şey. Keza kitap içerisindeki bazı hikayeler (Semaver başta) çok kaliteli düzeyde.

Yaşadığım şehir olan Sapanca’da göl kenarın kitabı okurken, “Sapanca Gölü kenarından geçmekte olan tren yolcuları” hikayesine rastlamak benim için ayrı bir keyif oldu.

Ayrıca arkadaşım olan bir ufaklığın en yakın dostu olan (Fotoğrafta fark etmişsinizdir) Bumbum da kitabı oldukça beğendi.

Havalar güzelleşirken söyleyin çayınızı, açın kitabınızı bakın keyfinize arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Bayram Namazı

Gözüm açılmıyor. Dedem bir yandan dürterken bir yandan etraftan duyulacak şekilde homurdanıyor. Sonunda dedemin tacizlerine daha fazla dayanamayıp gözlerimi açıyorum. Ama sabah soğuğunda yataktan kalkıp o buz gibi tuvalete gitmek, peşi sıra buz gibi suda elini yüzünü yıkayıp abdest almak gözümde büyüyor. Benim bu isteksizliğim dedemin beni tekrar dürtüp “Haydi bismillah de oğlum bismillah de” demesiyle biraz geçiyor. Niçin geçiyor neden geçiyor bilmiyorum. Uyanamadığınız zaman “Bismillah bismillah” dediğinizde uyanıyorsunuz. Kışa gelen ramazan bayramının karşılama namazına adımımızı, buz gibi memleketimiz olan Amasya’da böylece atıyoruz.

Ramazan bayramlarını her Anadolu çocuğunun beklediği gibi neşe ile bekliyoruz. Hazırlanan temiz elbiseler ve akşamdan boyanan ayakkabılar güneşin doğumunu beklerken yeni günün sabahı ile uyanılıp ailece kahvaltıya oturulur. Memleketimde erkekler bayram namazına kalkıp giderken kadınlar bayrama özel haşhaşlı çörek ve etli keşkeği hazırlar. Bahçeden sabahında koparılmış mevsimlik domates, biber ve diğer yeşillikler (elbette yaz ise) masaya renk ve lezzet katar. Elbette yemek sonrası mahallenin büyüklerine gidilir, hepsi bitince eve gelinip küçükler beklenir. Eller öpülür kafalar okşanır bayram harçlıkları alınır ve bolca şeker tüketilir.

İşte bu ritüelde sürecek olan bayram etkinliğinin başlangıcı olan bayram namazı kısmı benim için başlamıştı. Açıkçası hiç gitmek istemediğim gibi niçin gittiğimi de anlayamıyordum. Hemen yanı başımdaki yatakta uyuyan dayım ise henüz kalkamamıştı. Ben o sırada buz gibi elbiseleri giyerken onları yatarken soba yanına bırakmadığım için pişmanlık duyuyordum. Dayım birden yatakta oturur vaziyete gelip etrafa bakmaya başladı. Yatakta bir taraftan bir tarafa döneceği zaman veyahutta ilk uyandığında oturur vaziyete geçer yorganı düzeltip çekiştirerek öbür tarafa yatar veyahutta kalkardı.

Ben giyinip artık sıcaklığını kaybetmeye başlayan odamızdan ayrıldıktan sonra tarihte hiç bir dönem sıcak olmamış olan ara bölüme çıktım. İlk defa yüzüme çarpan sabah soğuğunu ellerimde, kafamda ve kulaklarımda hissetmeye başladım. Hızla lavaboya seğirtip abdest almaya başladım. Çeşme donmasın diye hafif damlayacak şekilde bıraktığımız için su baya baya akan nehir sıcaklığındaydı. Ellerime suyu tutup yüzümü ayaklarımı yıkadım. Beyaz tenli olduğumdan her yerim kıpkırmızı kesilmişti. Histeri bir şekilde titreyerek havluyla çabucak kurulanıp koşa koşa dün akşam sobanın yandığı odaya geçtim. Elimde çoraplarım çabucak ayaklarıma geçirmeye çalışırken bir yandan sağımı solumu elimle sürtüp ısınmaya çalışıyordum. Biraz bekleyince elbiselerim ısındı da kendime geldim. Sonra sabah tuvaletimi yapmadığım aklıma geldi. Sabahın o buz gibi havasında ve suyunda alacağımız abdesti hızlıca bitirmek istemiştim. Haliyle tuvalete gittim ve salona gelip oturdum. Dedem “Tuvalete gittiysen abdestin kaçmıştır oğlum tekrar alacaksın” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü daha doğrusu buzlu sular diyelim. Ben tabi bu işleri bilmediğim için “Ya bir şey olmaz bir kereden nedir” falan diye üste çıkmaya çalışsamda kar etmedi. Mecbur ılık ve insanın donmayacağı sıcaklıklarda olan sobalı salondan çıkıp lavabo önüne geldim.

Dayım abdest alıyordu. Bana bakıp “Tuvalete gittin yine abdest alacaksın değil mi?” dedi. Ben kafa sallayıp dayımın işini bitirmesini bekledim. Hızlıca havluyla kurulandıktan sonra uzaklaşırken kısa bir “Mal!” dediğini duydum. Homurdanarak salona doğru gitti. Ben ister istemez ısıttığım ellerimi ve ayaklarımı yeniden o buz gibi suya sokup abdest aldım. Ellerim daha çok kızarırken dayım homurdanarak salondan çıktı.

Dedem içerden arada bir “Bunlar niçün böyle oldu… dinimiz… bayram namazına da gitmeyecek miyiz?..” tarzı cümlelerle lafları sokuyorken dayımın ağzını sessizce oynatarak küfür ettiğini görebiliyordum. Dedemin “Geç kalacağız” paniği ile merdivenlerden hızlıca aşağıya inip ayakkabılarımızı giydik. Dışarıya çıkmamızla gözlerimiz soğuktan yaşarmaya başladı. Nasıl olur da memleketimizin sabahlarının bu kadar soğuk olduğuna hayret ediyordum. Yalnız bir saniye. Hala sabah olmamıştı etraf karanlıktı. Dayımın da şüphesini sesli dile getirmesi ve dedemden “Kaç rekat namaza durdunuz lan?” zılgıtını yemesi üzerine sessizce camiye yollandık. Sessizce gittik çünkü her ağzımızı açışımızda sabahın (pardon gecenin) ayazı ağzımıza doluyordu.

Camiye biz yarı ağlaya yarı birbirimize sokula sokula gittiğimizde henüz cami imamının gelmediğini fark ettik. Zaten niçin gelecekti ki? Henüz sabah olmamıştı. Bunu dile getirince dedem homurdanmaya başladı dayımda küfür ediyordu. Dışarıda durmayalım diyerek içeri duvar dibine geçtik. Diz çöküp birbirimize sokulurken azda olsa ısınmıştık. Sanırım yarım saat falan sonra bir kaç yaşlı dede gelmişti ki onlarında ununu elemiş eleğini artık asmayıp tavan arasına kaldırmış kadar yaşlı olduğunu fark ettim. Son son bayram namazına kalkan dedeler selam verip bir kenara ilişti. Böyle böyle cami cemaati yavaş yavaş toplanıyordu. Gün ağarırken benim gözler kapanmaya başladı. Caminin sıcaklığı ve bir yanda duvarın bir yanda dayımın omuzuna yaslanıp çok güzel kendimden geçmişim.

Dayımın “Uyan lan namaz başlayacak” dürtüğü ile kendime geldim. Dedem benim o anda uyuduğumu anlamış ve yine homurdanmaya başlamıştı. Meğerse uyuyunca abdest yine bozuluyormuş iyi mi? Bir cami çıkışındaki abdest alma yerine birde yanda sıcacık cami içine baktım. “Eeeeh yeter be!” deyip kalktım yerimden. Ben eve gidiyordum artık. Her şey abdesti bozuyordu zaten. Kalkıp çıkışa doğru sıcak yuvama geri dönüşü gerçekleştirecektim.

Ben çıkarken arkamdan dedem homurdanıyor dayım ise “Ne yapıyorum ben burada?” diyerek küfür ediyordu…

Hayırlı bayramlar büyüklerin ellerinden küçüklerin yanaklarından efendim..

Dört Güvercin – Nazım Hikmet

Geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
Ve güneş
güvercinlerin
gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
Girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
Ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
Güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin,
güneşe varmak için,
yıkandı, uçtu sudan.

Padişahın Huzurunda – Adam Werner

Kitabın yazarı Crailsheim’li Adam Werner Osmanlı topraklarında görev yapan (1616-1618) Avusturya elçisinin katibi olarak karşımıza çıkıyor. Uzun süren bir barış döneminin uzatılması için görüşmeye gelen elçi ile, yolda başlarına gelen ve başkent Konstantiniyye’de gördüklerini oldukça açık ve anlaşılır bir dil ile kalem almış. Kitapta hem şehir yaşamı hem de halkı anlatma bakımından yapılan gözlemlerden ilginç olanları nakledeceğim;

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (3).jpeg

Şehre elçilik heyeti ile gürültülü bir şekilde girilmesi başkent halkını şoke etmiş. Böyle bir girişin mümkün olmayacağını düşünemeyen Osmanlı Çavuşbaşı’nın görevden atılması istenmişse de ricalar ile engellenmiş. Werner girişteki bu fiyakadan dolayı oldukça mutlu olduklarından bahsediyor.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (1).jpeg

Bunun dışında şehirde bahsedilen Türk kelimesinin anlamını yine buraya koymak istedim. Osmanlı Devleti kendi vatandaşına “Türk” demezdi (Bloğumu takip edenler bilecektir. Merak edenler Fatih Devrin‘e şöyle bir gidip baksın). Devlette yaşayanlar kendilerini “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye vatandaşı” olarak görürlerdi. Bu devlet yapısı din veya millet ekseninden ziyade karışık ulus ve dinlerin bütünlüğünden oluşmuştur. Ne yazık ki günümüzde siyasi propagandalar dolayısıyla bunlar bilinmemektedir. Şehirlerde bu sebeple mahalle terziniz Rum bir Ortodoks, satıcısı Karaman’lı bir Müslüman ve elbiseyi kervan ile getiren Yahudi bir tüccar olması son derece sıradan bir olaydır. Şehirde dini olarak sürekli baskı uygulamak gibi bir durum olamayacağı gibi kurulan devlet yapısında zaten istenmeyen bir durumdu. Neyse efendim bunun dışında Müslüman halk kendisine “Türk” demezdi dedik. Çünkü “Türk” dediğimiz kişiler yine Osmanlı Hanedanı’nın planları doğrultusunda dağlarda çobanlığa itilmiş, devlet kadrolarına alınmamış ve sürekli vergi/askere alma baskısıyla ezilmişlerdir. Werner dikkat ederseniz “Bu halkta bir zamanlar böyle bir yaşam sürmekteymiş” deyip “Türk’lerin aşağılanmadığını” söylese de zaman sonra bozulacak olan devlet yapısında artık iyice şehir hayatından dışlanan Türk’ler (günümüzün Yörükleridir bazı Türkmenlerdir) hor görülecek aşağılanacaktır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti hanedanı ve halkı ile temeline yaslandığımız Türk kelimesinden zerre hazetmeyeceklerdir. Ne zamana kadar? Tekrar yeni milli bir devlet kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar. Bunları da öğrenmeniz iyi oldu devam edelim.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (3).jpeg

Yıllarca savaşan ve isyanlar ile mücadele eden Osmanlı Devleti’nde İranlı’lara “Kızılbaş” dendiğini biliyoruz. Bu Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile yaptığı savaştan sonra artarak devam etmiştir (Merak edenler Yavuz Sultan Selim dönemini okuyabilir). Hatta ünlüdür Yavuz Selim’in Şah İsmail ile olan yazışmaları kitap halinde de basılmıştır. Şah İsmail’e karşı ne diyor Yavuz? ” ….Ben Sultan Beyazıd oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”.

Bunlar dışında toplumumuzdaki Arap seviciliği ve aslen Osmanlı’da yaşayanlardan daha Türk olan İran dolayları (Kuzeyi) ve Azerbaycan sürekli aşağılanır ve “Kızılbaş” diye alay edilir. Günümüzde de İran düşmanlığının, Alevi’yi aşağılama manasında “Kızılbaş” demenin ve Türk’lüğün benimsenmek istenmemesinin sebebi bu tarihsel gelişimdir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (2).jpeg

Bir çok eserde defalarca tekrar ettiği, dönem şahitlerinin de defalarca belirttiği gibi aslında Siyah ve Koyu Renkli elbiseler giyenler Hristiyan veya Yahudi halkıdır. Müslüman olanlar renkli elbiseler giyer ve farklı şapkalar takarlardı.

Elbette yine günümüzde toplumumuza yerleştirilen Arap seviciliği sebebi ile gidip Hristiyan/Yahudi elbiseleri sanki Müslüman cemaatine aitmiş gibi monte edildi. Yani Türk gibi giyinmede nasıl giyinirsen giyin. Uzatmayayım görüyorsunuz zaten durumu.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (2).jpeg

Bazı arkadaşlarımız dahil hala koskoca hocalar falan ekranlarda kölelik olmadığını dile getirmektedir. Bir çok yerde yine defalarca belirtildiği gibi büyük şehirlerde elbetteki köle pazarları vardır. Bu pazarlardaki köleler Cumhuriyet kurulması sırasında bile bulunmaktaydı. Bu kölelerin fiyatları, alanın ödeyeceği vergilerden tutun nasıl davranılması gerektiği kanunlarla belirtilmiştir. Yukarıda pazarın nasıl olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (4).jpeg

Şans eseri (daha doğrusu tarihin denk gelmesi) yapımı biten Sultan Ahmed camisinin açılışına da katılmışlar. 8 Haziran 1616 yılında açılan Sultan Ahmed cami günümüzde hala önemli bir tarihi miras olarak durmaktadır. Açıkçası Sultan Ahmed’in yerleştirdiği son taşı çok merak ettim. İşaretlenmiş olabilir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04.jpeg

Son olarak bizim milletin kaderciliğine atıf yapılmış. Geri dönüş yolunda konakladıkları kalenin paşası bahsi geçen olay neticesinde ölüyor. İşte görüldüğü gibi açık bırakılan çukura düşmüş. Halk “Çukur niçin açık bırakılmış, eğer açık bırakılmasaydı paşa ölmezdi” diyeceğine “Demek her şeye kadir olan ulu Tanrı, Paşanın burada ölmesini uygun görmüş” diyor. Bu olayı yine şaşırarak aktaran Werner’e 400 yıl sonra sesleniyorum;

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok…”

Hoşçakalın..