Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

Severmişim Meğer – Nazım Hikmet

Yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
Akşam oluyor
Dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
Akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim toprağı severmişim meğer
Toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
Ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer
Meğer ırmağı severmişim
Ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
Doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
Ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
Bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
Bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
Bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
Bilirim benden önce duyulmuş bu keder
Benden sonra da duyulacak
Benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
Benden sonra da söylenecek
Gökyüzünü severmişim meğer
Kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
Hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
Kulağıma sesler geliyor
Gök kubbeden değil meydan yerinden
Gardiyanlar birini dövüyor yine
Ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
Kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
Dökülür yaprakları
Bize de Çakıcı derler
Yar fidan boylum
Yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
Ucu işlemeli
Yolları severmişim meğer
Asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
Asıl adı Göktepe ili
Bir kapalı kutuda ikimiz
Dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
Hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
Eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
Yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
Ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
Bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
Belki böyle bir şey olmadı

çiçekler geldi aklıma her nedense
Gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
Ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
Kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
Yıldızları hatırladım
Severmişim meğer
Gözümün önüne kar yağışı geliyor
Ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
Meğer kar yağışını severmişim
Güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
Güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
Ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın
Meğer denizi severmişim
Hem de nasıl
Ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana
Bulutları severmişim meğer
Ister altlarında olayım ister üstlerinde
Ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
Ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
Severmişim
Yağmuru severmişim meğer
Ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
Beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
Içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
Yağmuru severmişim meğer
Ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
Yanında pencerenin
Altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
Bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
Saçları saman sarısı kirpikleri mavi
Zifiri karanlıkta gidiyor tren
Zifiri karanlığı severmişim meğer
Kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
Kıvılcımları severmişim meğer
Meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
Yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

Nazım Hikmet Ran

Adam Olamazsın

Bu çocuk yetiştirme konularının uzay bilimi haline getirilmesi çok eskilere dayanır. Sürekli bir karmaşanın, bilinmezliğin serpiştirildiği “sen bilmezsin” cilik eski modalardan. Halbuki insanoğlu üremeye başlamış ve bu çocuğu birileri bir şekilde büyütmüştür. Çok eskilere gitmeden bizim neslin yetiştirdiği çocuklardan bir halt olmayacağını tahmin ediyorum. Niye derseniz bizim nesilden bir halt olmadı biz de öyle yetiştirildik de ondan. Elbette istisnai şeyler olacaktır lakin karakter tanımı, paraya, insana, topluma ve ülkeye karşı bakış, sorumluluk vb. kavramlar açısından bir halt olmayacak. Yine bir halt derken bilim adamı da olur, sanatçı da olur, çok büyük paralar da kazanabilir. Bu başka bir şey fakat bizim kuşağın en büyük özelliği bencilliğidir, egoizmidir. Bu da yakın geçmişteki kuşaklar ile açıklanabilir.

Cumhuriyetin kuruluşunda ve peşi sıra gelişiminde doğanların çocuk yapmaya başladığı 1945-60 arası yıllarda doğan çocuklar, 1960 darbesinin özgür üniversite, eğitim, sendikalaşma, grev, sosyal haklar vs vs. ilkeleri ile büyüdüler. Devrimci düşünce (ister sağ ister sol olsun-yanlış anlaşılsın veya anlaşılmasın) kişileri etkiledi. Bireyselcilikten ziyade bu kuşağın ülke için öne çıktığını, ülkenin sorunlarını kendi sorunları gördüğünü vb. rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu yıllarda yetişenlerin yarattığı ortam, ülkemizde son kez özgür bir yapıda yaşam sürmemizi sağladı. Fakat 60-75 doğumlular (yani anne babamız yaklaşık) yine değişen eğitim sistemi ve çatışmalardan dolayı yine elbette devletin de şekillendirmesiyle, anne baba olduklarında bireysel aile yapısına döndüler. Bizi dünyaya getirdiklerinde düsturları “vatana millete hayırlı olsun, etliye sütlüye karışmasın, işine baksın, parasını kazansın, siyasi ideolojilere yanaşmasın, aman sessiz sessiz takılsın” oldu. İşte bu mal, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, sadece bireysel eğitimi ve işine odaklanarak tek gayesi para kazanıp banka hesabı açan veya 15.evini alan dönem yaşıtlarımızın ülke demokrasisi, adaleti, cumhuriyet değerleri, haksızlıklar, eleştiri vb. kültüründen komple uzak bir şekilde yaşadı. Sonuçta bu mal nesilimizin bencilliği o denli yükseldi ki, saydığım toplumsal kıstas ve değerler için en küçük bir eleştiri, eylem, grev, gösteri bile yapamadıkları ömürleri sonunda haliyle elindeki toplumsal değerleri kaybetti. Çareyi de toplumun her kesiminin kaybettiği değerleri para ile kendisini/ailesini kurtarmakta bulmaya başladı.

cocuklar-tablet-mi-sokak-mi-tercih-ediyor-1000x566.jpg

Arkadaşı haksız bir şekilde kovulduğunda, tutuklandığında veya zorbaca baskı yediğinde ucuz bir “üzüldük” cümlesi sonrası öğlen çayını içip, aslında içinden “iyi ki beni kovmadılar ben işime bakayım” diye geçirdi. 80-90 doğumlu bu bencil ve umursamaz nesilden sonra değerlerin kıymetini daha iyi kavrayan bir 90-2000 nesli geldi. Hımbıl gördüğümüz alt nesil bugün bizim neslimizden daha iyi eleştiri yapıyor belki. Daha fazla devlet yönetimini, adaleti, haksızlıkları gözlemliyor. Neyin nasıl yapılacağını bilmedikleri, grevin, milli ekonominin, devrimciliğin D’sinin kalmadığı ortamda belki twit atarak gösterdikleri mücadele kimine göre gülünç gelebilir. Fakat önemli, hem de çok önemli.

Bizim kuşağımızın anne-baba olup çocuk yetiştirdiği günümüzde ailelerin çocuklarını nasıl gördüklerine de ibretle şahit oluyoruz. Bütün çocuklar özel ve üstün zekalı olabiliyor, altına sçsa “bakın bku burada” diye Kaşıkçı Elması gibi bize sunacaklar. Laf söylenmediği gibi artık çocukları sevemiyorsunuz bile. Bizim neslimiz, çocuklarını hiç dövmemek ile cezalandırmamak ile övünüyor. Dövmüyor ve cezalandırmıyor çünkü kendisi gibi mal edeceği çocuklarının ellerine tablet/telefon verip susturuyor. Çocukların gelişimi, oyun ihtiyacı, sosyalleşmesi vs. ile ilgili bir şey mi söyledin bu ebeveynlere? “Bekara karı boşamak kolay” cümlesinden sonra dünyanın geniş global çerçevesinden girip, yazılımın gelecekte para edeceğine atıf yaptıktan sonra bütün çocukların böyle olduğunu söyleyerek aklama telaşına düşüyorlar. Çocuklarına laf geçirmeyi azarlamayı geçtim azar yiyor, korkuyorlar. Okula koşarak gidip “benim çocuğa bağırmışsınız hocam” veya “hocam benim çocuk anlayamıyor demişsiniz belki siz anlatamıyorsunuz?” gibi duyduğu veya okuduğu iki felsefe cümlesiyle o geçmişteki bencil ve toplumsal kaygılardan uzak bünyesini kusuyorlar. Yani ne alakası var efendim? Bilgisayar verdik, tableti var, elbiseleri yeni, yüzme kursuna gidiyor, akşam keman, hafta sonu bale, servis özel okul paraları cabası. Hiç bu çocuk anlamaz olur mu? Yahu babası benim anası burada!

Bu ebeveynler bir kez olsun 30 bine yakın para verdikleri özel okuldaki öğretmenlerinin, niçin 2500 tl civarında maaş alıp 35 saat derse girdiğini sorma ihtiyacı duymazlar. Çünkü toplumsal aptallıkları ve umursamaz bencillikleri geri dönülemeyecek noktaya ulaşmıştır. Bizim çocuk adam olacak özel okula gönderiyoruz.

Hani eski bir hikaye vardır. Yıllar sonra çocuk büyür de vali olunca babasını yanına çağırtır. “Baba” der “Sen bana adam olamazsın dedin ama bak gör şimdi vali oldum”. Babası da yüzüne bakıp “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” diye lafı sokar.

Olmaz abi olmaz boşa uğraşma. O çocuk senin aynan aslında sen olacak. Bencil, umursamaz, yükselmek için yanı başındakini ezen, zorbalığa sesini çıkartmayan, ilk fırsatta daha iyi bir ülkede yaşamak isteyen insanlardan birisi olacak. Hedef 2020 doğumlular belki. Ülke çöktüğü için nasıl bu hale geldiğimizi bilerek yetişecekler. Belki, şanslıysak daha güzel günlere bizi onlar götürecek.

Saygılarımla.

Eski Ve Yeni Türkler – Mustafa Celalettin Paşa

Mustafa Celalettin Paşa’nın Eski ve Modern Türkler isimli eserini yaz sonu gibi bitirmiştim. Yayınlamaya daha doğrusu yazmaya üşendiğimden anlatmak kısmet olmadı.

Efendim Mustafa Celalettin Paşa 1826 yılında Polonya’da dünyaya geliyor. Genç yaşına denk gelen 1848 Avrupa Devrimi ile berber (Bknz.Modern Fransa Tarihi) Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etti. Tarihe Şubat Devrimi olarak geçen bu büyük ayaklanmalar ne yazık ki burjuva sınıfının ihaneti sebebiyle sonuca ulaşamadı. Bu ayaklanmaların en ön safında yer alan sanatçılar, zanaatkarlar, eğitimli kişiler ülkelerden sürgün edildi. Çoğu yeni bir yaşam umudu için ABD’ye göç ederken bunlardan bazıları ise Osmanlı Devleti tarafından sahiplenilecekti. Osmanlı değişen dünya dengelerinde nispeten kaliteli kişileri bünyesine katmış ve artık bariz bir şekilde gerisinde kaldığı Avrupa’nın yanında olduğunu kanıtlamak için uğraş verecektir. Kaçan devrimcileri bünyesine katan ve iade etmeyen Osmanlı Devleti’ne sığınan kişilerden bir tanesi de Konstanty Borzecki olacaktır.

Osmanlı ordusuna yüzbaşı olarak kabul edilen komutanımız kısa bir süre sonra Müslümanlığı da kabul edip Mustafa Celalettin ismini alacaktır. Yeni vatanını canı pahasına savunan Konstanty 1875 yılında Karadağ’da ağır bir şekilde yaralanıp 1876 yılında yani 50 yaşındayken vefat etti. Peki bu adamı tarihimizde önemli kılan şey neydi?

Mustafa Celalettin Paşa yaşamı boyunca tarihe ve bilime meraklı bir insandı. Vatanı bildiği ve dini ile beraber sahiplendiği Türklük düşüncesinin geçmişini araştırmaya koyuldu. Türklük, Türkçülük ve Türk Dili ile ilgili yoğun araştırmalar yaptıktan sonra 1869 yılında size anlattığım kitabı yani “Eski ve Modern Türkler” eserini İstanbul’da, peşinden Paris’te Fransızca olarak yayınladı. Eseri oldukça ses getirdi ve kapış kapış tükendi.

Kitap temel olarak Avrupa insanına Türklük olarak kast edilen kültürü, dili ve yaşantısını anlatarak aslında Türk denilen şeyin Avrupa toplumunun bir parçası olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Avrupa toplumu olarak barbar görülen Türklerin aslında medeniyetin temel unsurlarından bir parça barındırdığını göz önüne sermeye çalıştı.

Ayrıca kitapta niçin ekonomik anlamda geri kalındığı ile ilgili geniş anlatım ve tavsiyeler bulunurken, sanayileşme devrini kaçıran ülkenin bizzat Avrupa devletleri tarafından sömürüldüğünü anlatarak neler yapılması gerektiğinden bahis açıyor. Özellikle askerlikten muaf olan Hristiyan tebaanın Müslüman halka nazaran daha iyi durumda olduğunu ve iş kollarını ele geçirdiğini de özellikle ekliyor. Artık şehirlerdeki zengin ticareti kaybeden Türklerin vasat şehir işlerinde yaşamaya çalıştığını veya köy/yaylalarda hayvancılık yaptığını artık toplumdan dışlandığını anlatıyor. Bu dışlanma ile ilgili başka bir yazımda görüşlerimi belirtmiştim. Osmanlı Devleti özellikle 1500 yılı sonrası Türk Devleti özelliğini kaybedecek, Tanzimat ile beraber Hristiyan unsurlar hem yönetim hem ticari boyutta imparatorluğu ele geçirecektir. Saray kademelerinde bir tek Türk asıllı adam kalmaz iken Türk Müslümanlar barışta vergi veren savaşta askere alınıp ölen kölelere dönüşecektir. Bu durum o denli acı ve göz önündedir ki aslen Polonyalı olan Mustafa Celalettin Paşa bile duruma isyan etmiştir.

Belirttiği en önemli şey; Avrupa Toplumunun Osmanlı Devletini içindeki Hristiyan tebaa ile beraber soyduğu, asıl Türk olan unsurları aşağıladığı ve dışladığıdır. Yine dilde yabancı unsurlar dolayısıyla anlaşmanın zorluğundan ve dilde sadeleşmenin öneminden de bahsetmiştir.

nazim-hikmet-aniliyor-en-guzel-siirleri-ve-sozlerijpg

Nazım Hikmet

Ünlü şairimiz Nazım Hikmet ülkeden kaçıp daha sonra vatandaşlıktan çıkartılınca Polonya vatandaşlığına geçmiştir. Niçin Polonya? Evet Mustafa Celalettin Paşa, Nazım Hikmet’in büyük dedesidir efendim.

Türklüğü dünyaya anlatarak kıyasıya savunan büyük dedesi unutulmuş sonradan Nazım Hikmet vatan haini denilerek ülkeden kovulmuştur. Kim bilir belki de isyancı genlerini büyük dedesinden almıştır Nazım Hikmet?

Lehistan Mektubu

Sevgilim, gonca gülüm

başladı lehistan ovasında yolculuğum:

küçücük bir çocuğum,

bakıyorum ilk resimli kitabıma;

küçücük bir çocuğum,

sevinçler içinde hayretler içinde;

küçücük bir çocuğum,

bakıyorum ilk resimli kitabıma,

insanları, hayvanları, eşyaları

daha renkli, daha güzel

yeni baştan keşfedecek

 

Lehistan ovasında bahar.

ışığında şahin olup uçasın gelir,

deresinde sazan olup yüzesin gelir,

yeşili çiğ çiğ yiyesin gelir.

Bir bizim oraların baharları böyledir:

sesin var mı, yok mu, bakmaz

zorla türkü söyletir

uykunda bile yakanı bırakmaz

girer, düşüne girer

güneşlerle yüklü dallar…

Lehistan ovasında bahar, bahar, bahar.

 

Sevgilim, gonca gülüm, ah gonca gülüm

sokmak için fırsat kolluyor ölüm

çöreklenmiş sol memenin altında;

rezillik olurdu, zulüm mü, zulüm

ayrılmak dünyadan bahar vaktinde.

 

Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,

dedelerimizden biri

1848 polonya muhaciri.

Belki o güzel Varşovalı kadına, senin

ikizmiş gibi benzeyişin bundandır.

belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı,

böyle uzun boyluyum,

oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi.

Belki de bu yüzden bu ova bana

bizim ovaları hatırlatıyor,

yahud da bu yüzden bu leh türküsü,

içimde, derinde, yarı aydınlık

uyuyan bir suyu kımıldatıyor.

 

Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,

gözlerinde karanlığı yenilginin,

saçları al kana boyalı.

Uykusuz geceleri Borjenski’nin

benimkine benzer olmalı.

Tıpkı benim gibi o da

çok uzaklarda kalan bir ağacın altında

unutmuş olabilir uykusunu.

Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,

her solukta alıp ta memleket kokusunu

memleketi bir daha görmemek ihtimali.

 

Sevgilim

nerde,ne zaman hürriyet dövüşmüş de

ön safında polonyalı bulunmamış?

Bir zenci türküsü olacak,

harlem’de söylenen bir türkü.

Kederli biraz,umutsuz değil,

karanlik gibi yumuşak.

Eminim, bir zenci türküsü olacak,

Harlem‘de söylenen bir türkü.

Usullacık, usullacık okur onu anneler,

çocuklar uykuya korkusuz varır:

Kapının önünde dolaşmaktadır

Savannah’ta zenciler için ölen

ak kanatlı

Polonyali atlı

Pulavski Kazimir.

 

Millletlerin baharıydı.

Uzak kayalıklarda açan çiçeklerin

ışıklı balıydı hürriyet,

milletler arıydı

milletlerin baharıydı

bahardı,bir tanem

büyük bir bahar.

Yürüdü Macar ordusunun önünde

öfkeli ufacık bir ihtiyar,

Lehistan’in en yeşil dalı General Bem…

Paris’e gidebilsem, dayı kızı, Paris’e gidebilsem,

yağmur yağsa o gün öğleden önce

öğleden sonra açsa güneş.

Kızıl bir bayrak gibi inse akşam

 

Varşova’dan getirdiğim beyaz gülü

Dombrovski Vroslav’ın kabrine koysam.

Biliyorsun, gülüm

en kutsal umudumuzun ağacı

Lenin’in memleketinde dikildi.

Fidandı henüz.

Karlı gecelerde onu bekledi

elleriyle ısıtarak sabahlara dek

büyük çekist cercinski felisk

yetmiş yedi milletin kanı

karışıp İspanyol kanıyla

aktı İspanya toprağına

dedim ya, dayı kızı, dedim ya

nerde, ne zaman hürriyet dövüşmüş de

ön safında Polonyalı bulunmamış?

Öyle şey olmaz.

Dövüştü sarı, genç aslanlar gibi Valter (Sverçevski)

Saragossa’da o yaz.

Dövüştü ölüme karşı

hayat gibi akıllı, kurnaz

dövüştü gülerek, şakalaşarak,

Valter biliyordu ki, toprak

tel örgülerin önünde durdurulmaz

ve öyle karanlıkta kaçak maçak degil,

ay ışığında, hatta güpegündüz

geçer sınır topraklarını pasaportsuz.

Valter biliyordu ki

Madrit’te çıkan yangın

Varşova’yı yakabilir.

Varşova yandı, gonca gülüm

Varşova yandı.

Gamalı haçıyla Paris’e girdi ölüm

Moskova kapılarına dayandı.

Kan aktı

hiçbir kitabın yazmadığı

hiçbir türkünün söylemediği kadar.

Stalingrat’ta yüz geri etti ölüm,

kovalandı inine dek

ve orda iki büklüm

can verdi.

Valter ölümü yenenlerle beraberdi.

 

Sevgilim, gonca gülüm,

başladı Lehistan ovasında yolculuğum.

Lehistan’da millet sosyalizmi kurmakla meşgul.

 

Sosyalizm

yani şu demek ki, dayı kızı,

sosyalizm

senin anlayacağın yani,

el kapısının yokluğu değil de imkansızlığı.

ekmeğimizde tuz

kitabımızda söz,

ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,

yahut, başkası yel de,

sen yaprakmışsın gibi titrememek,

bunun tersi yahut…

Sosyalizm,

devirmek dağları el birliğiyle,

ama elimizin öz biçimini,

öz sıcaklığını yitirmeden.

Yahut, mesela,

sevgilimizin bizden ne şan, ne para,

vefadan başka bir şey beklemeyişi…

Sosyalizm,

yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın.

Yahut, mesela,

-bu seni ilgilendirmez henüz-

esefsiz,

güvenle,

emniyetle,

gölgeli bir bahçeye girer gibi

girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,

ve hepsinden önemlisi,

çocukların, ama bütün çocukların,

kırmızı elmalar gibi gülüşü

göğsümü kabartmıyor değil

dedelerimden birinin lehli oluşu…

1954