Toplayacaksın Tası Tarağı, Ver Elini Yeni Zelanda

Yeni tanıştığım bir hocamızın paylaşımıyla haberdar olduğum ilginç bir hadiseyi sizlerle paylaşmak istedim. Malum etrafımızda bazen duyduğumuz bazen de kendi kendimize söylediğimiz “terki diyar etmek” hevesinin dile gelmesi sıkça rastladığınız bir durumdur.

Başka memleketlere göçme isteği yaşanılan zor hayat şartlarından kaçıştan veyahutta ülke durumundan memnun olmayan bazı bireylerin arzularını temsil eder. İlginçtir ki bu “başka diyarlara göç” isteği genel olarak modern devlet yapısına sahip olamamış ülkelere ek olarak kendini ileri demokratik merkezler olarak gören şehir insanlarında da görülebilmektedir.

Emeklilik tadının Ege kıyılarındaki bir yazlıkta domates yetiştiriciliğe indirgendiği ülkemizde bu isteğin uzun zaman önce dile getirildiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Kimler tarafından mı? Servet-i Fünun sanatçıları tarafından..

Servet-i Fünun

İsmiyle aynı yayınlanan dergi sanatçılarının oluşturduğu edebi akıma Servet-i Fünun denmektedir. II.Abdülhamid döneminde genel itibari ile batıda yaşanan halk hareketinden etkilenen ve özgür bir cumhuriyet taraftarı olan dergi sanatçıların oluşmaktalar.

Sevet-i Fünun dergisi ilk olarak 1891 yılında Ahmet İhsan Tokgöz tarafından çıkartılmaya başlanır. Recaizade Mahmut Ekrem tarafından desteklenen dergiye ünlü şair Tevfik Fikret’in gelmesiyle zamanla kadrosunu zenginleştirip ünlenir ve 1896-1901 yıllarına damga vurur.

bahattinsakir2.jpg
Hüseyin Cahit Yalçın

Özellikle giriştikleri eleştirel muhalefet kimlikleri nedeniyle sürekli baskı altında olan dergide yazan şair ve yazarlar özgürce düşüncelerini dile getirmekte zorlanmaktadırlar. Keza Hüseyin Cahit Yalçın’ın çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı eserinin yayınlanması sonrasında II.Abdülhamid tarafından dergi kapatılır.

Başta Tevfik Fikret olmak üzere, Halid Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Cenap Şahabettin, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahit Yalçın ve birçok ünlü yazarın desteklediği dergi dönem baskısına ve zulmüne karşı nefes alınması için mücadele etmişlerdir.

Hedef Yeni Zelanda

II.Abdülhamid’in her alanda çalışan casusları, baskısı ve sansürü ile mücadelede artık ümitsizliğe düşen bazı Servet-i Fünun’cular artık siyasi istibdattan bunalıp ülkeden kaçmayı ciddi anlamda düşünmeye başlamışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve gelecekten ümidi kalmayan bu sanatçılar İngiliz sömürgesinde güzel bir yer olarak tasvir edilen Yeni Zelanda adalarına gitmeye karar vermişler. Yeni Zelanda’nın güzel iklimi, oraya giden kişilere toprak ve para verilmesi, daha özgür bir ortamın olması vb. konuları masaya yatırsalar da buna cesaret edememişlerdir.

tevfik-dikret1.jpg
Tevfik Fikret

Baktılar ki Yeni Zelanda uzak ve belirsizlikler içerisinde. Onlarda yurdun başka bir yerine odaklanmışlar; Manisa’nın Sarıçam ilçesi..

Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Yeşil Yurt” diye belirttiği bu yer ile ilgili Hayat-ı Muhayyel isimli eserini de bu dönemde yazmıştır. Tevfik Fikret ile tartışıp oraya bir de zor şartlarda keşif ekibi gönderen yazar ise çok beğenmesine rağmen yarattığı hayali dünyanın yaşanmayacağını anlar.

“Fikret, bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhat bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için ‘Yeşil Yurd’u burada kurabileceğini düşündü. Üstada karşı müşkül bir mevkide idik: Onun hayâlâtına vücut vermek ve buna taraftar görünmek kabil değildi; çünkü tahayyül ettiği tarz-ı hayata biz mani olacaktık. Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hülyadan da vaz geçti!”

Ütopya

Ünlü yazar Thomas More’un “Utopia” isimli eserinde insanlar paranın ve özel mülkiyetin olmadığı, herkesin devlet için üretip kendine yeteri kadar aldığı bir sistemden bahsetmektedir.

Yaşayan insanlar sıkı bir eğitimden geçirilerek yaşanılan topluma kazandırılır ve 6 saatten fazla çalışmazlardı. Artan boş vakitlerinde kitap okuyup sanat ile meşgul olunan bir dünya dönem içinde terki diyar etmek isteyen Servet-i Fünun’cular için de bir ütopya olarak eserlerinden bazılarına yansıyacaktır.

Adsız2.jpg
Hayat-ı Muhayyel – Hüseyin Cahit Yalçın

Bahsettiğimiz Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Hayat-ı Muhayyel” isimli eserinde özetle benzer bir dünya özlemi ile yerli bir “Ütopya” konusu anlatılmaktadır. Özetle bu eserden bahsederek yazımızı sonlandıralım;

“Bir adada doğal ve yeşillikler içinde bulunan köy bulunmaktadır. Köy, “sahilin en şirin, en sevimli bir noktasında” ormanın içindedir. Köyün önünde büyük bir ağacın altında akşamları toplanılıp oturulur ve bu yeri geliştirmek için hayaller kurulur. Köy, tartışmalardan sonra imar edilir. Köşkler büyük ve süslü değil; yetecek kadar küçük, kışın fırtınalarına dayanacak kadar kuvvetli, fakat zarif, sevimli ve sadedir. Hepsinde birer büyük iş odası, birer küçük salon, çocuklar için birer küçük oda, birer yatak odası vardır. Köyün ortasında ortak bir bina vardır. Burası, herkesi alacak kadar geniş bir yemek salonundan, yine büyük bir salonla bir kütüphaneden oluşmaktadır. Sabah, akşam bütün aileler bu sofranın etrafında birleşir, samimiyet içinde neşeli yemekler yenir. Hizmetçi bulunmaz, herkes birbirine nöbetle hizmet eder. Yemekten sonra balkonda kahveler içilir, sohbete devam edilir, sonra biraz piyano çalınır, biraz şiir okunur. Burada herkes iş bölümüne katılır. Bilinmeyen işler öğrenilir. Çiftçilik, hayvancılık en sevilen işler olur. Para kazanma, ziynet ve gösteriş meraklılığı olmaz, çocuklar parayı bilmezler. Mecbur olunduğu kadar bir miktarda para bulundurulur, onu da köyde bu işe memur kişi harcar. Bunun için insanlar, kendilerini harap edecek kadar çalışmaya gerek duymazlar. Tarlada çift sürerken bile öküzler bir ağacın gölgesinde dinlendirerek otların üzerine uzanır, felsefi bir tartışma, bir şiir mecmuası ya da bir roman okunur ya da bir çoban hayvanlarını otlatırken yağlı boya resim yapar. Böyle bir yaşam sürdürülürken kendi dışlarındaki hayatı da hepten ihmal etmezler, süreli yayınlarla dış dünyadaki haberleri takip ederler. Posta geceleri bir tatil gecesidir. O gece piyano çalınmaz, türkü söylenmez, oyun oynanmaz, hep kütüphane salonunda toplanılır. Kadınlar, iş sepetlerini yanlarına alarak çocukların çoraplarını, fanilalarını ördükleri, çamaşırlarını diktikleri, çocuklar resimli kitapların başında gürültüsüz oynaştıkları sırada kütüphaneyi dolduran o huzur içinde derin bir tartışma başlar; sessizlik ya gazetelerin, yeni kitapların hışırtısıyla ya da bir sözcükle biter; sonra yine tartışma devam ederdi. Haftada bir gün tatil kararlaştırılmıştı. Tatil zamanları genelde kır gezintilerine ayrılmıştı. Adanın her noktası çok güzeldir. Buraların hepsine birer isim konulmuştur. Sırayla her hafta bir yere gidilir, üç dört saat süren uzak mesire yerleri de vardı. O gün akşama kadar orada oyunlar oynanır, sürekli yeşil duran çimenler üzerinde sohbetler edilir. Köy, gittikçe güzelleşir, arazide yollar gittikçe açılır, her taraf düzeltilir. Köşklerin etrafında güzel birer çiçek bahçesi oluşturulur. Çocuklara küçükken birer ağaç verilmiştir. Onlar, bu ağaçlarla büyür.
Bu sevdalı hayatın son ödülü de güneşli bir sonbahar günü sevgililerin beraberce, güzel gençlik zamanlardaki gibi kucak kucağa ölümüdür. Sevgililer, yan yana aynı taşın altına genelde birlikte oturdukları yalnız kestanenin dibine gömülürler. Etraflarına mor menekşeler dikilir. Makber, köyün bütün âşıkları için uğurlu bir yerdir. Akşamları genç âşıklar bu mezarı ziyarete gelirler buradaki menekşelerden birbirlerine demetler hediye ederler…

Hayalini kurdukları yaşam ne kadar ilgi çekici ve güzel görünüyor..

Aradan 100 yıl geçse bile memleketimizde yaşanan baskı ve zulümlere karşı sanatçıların yeni bir mekan fikri belki de hep canlı kalacak. Belki de insan yaşamın iki yüzlülüğü ve cehaletin utanmazlığından sıkıldığı için terki diyar etmek istiyor.

Herkesin yaşamayı istediği “Yeşil Yurt”‘larında ömrünü geçirmesi dileğiyle hoşçakalın..

Kaynak; Türk, Hatem (2014), “BİR SERVET-İ FÜNÛN MASALI: YENİ ZELANDA FİKRİ VE ANADOLU’YA AVDET”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/3 Winter 2014, p. 1499-1510, ANKARA-TURKEY

Not: Yazı benim de içinde bulunduğum ve yayın hayatına yeni başlayan Peron Fikir Sanat dergisinde yazdığım yazıdır. Tüm arkadaşlara da hayırlı olsun.

Reklamlar

Osmanlı Yanlısı İngiliz Dış İşler Komiteleri – Hüseyin Çelik

Şaşırdınız mı? Şaşırmayın sakın. Bu ülkede gün geçmiyor ki bir şeye bakılıp şaşırılmasın. Ülkemizin düştüğü ahval ve şerait bizi kedere boğmasın.

Hüseyin Çelik’i tanıyorsunuz. Soruduğunuz zaman herkesin küfürler ettiği Süleyman Demirel’in partisinden olan, sonradan AKP ile Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı görevlerinde çalışmış zatı muhterem öğretim üyesidir. Uzatmayalım kim olduğu çok önemli değildir fazla. Bu muhteremin yazdığı kitaptır konumuz.

Kitap David Urquhart isimli aslen İngiliz olan Türk dostunun Osmanlı devletini nasıl sevdiğini, efendime söyleyeyim nasıl uyarılarda bulunduğunu falan anlattığı bir yapıt. Sevgide kurulan “Foreign Affairs Committe” ile yapılıyor ve bunlar böylece ülkemizi çok seviyormuş diye anlatılıyor. Peki bunu nereden anlıyor muşuz efendim? Çünkü David Urquhart iktisadi politikalarında uyarılarının yanında “Sakın Batı’ya güvenmeyin; size reform adı altında sunulan paketler sizin idam fermânınızdır. Sizin tek kurtuluşunuz, size Kur’ân-ı Kerim ile indirilen hükümlere sadakatle bağlı kalmanızdır” diye yazıyormuş.

Güler misin ağlar mısın arkadaş? Geçmişin vatan hainlerini, casuslarını, düzenbazlarını günümüzde överek iktidarda oturan adamlar ve yalaka/yalancı yazarların ağzından dökülen pisliklere gün geçmiyor ki bir yenisi daha eklenmesin.

Şimdi konuyu bilmeyenler için çok derin olmayan bir bilgi girişi yapalım ilk önce. “Ne alaka?” falan diyenler olmuştur. Başlayalım;

Osmanlı İktisadi Tarih kısmında da ileride ayrıntılarıyla anlatacağım bir dönemden bahsetmemiz gerekiyor. Osmanlı İktisadi olarak sanayi devrimlerini kaçırdığı ve yeterli iktisadi atılımları yapamadığı için 1800’lü yıllardan itibaren çok büyük bir kıskaç içerisine girmiştir. Toplanamayan vergiler, artan devlet giderleri, yapılması gereken reformların parasızlıktan yapılamaması, rüşvet ve vakıf-ticaret-tarikat üçgenleri vs. dolayısıyla bazı bölgelerde büyük isyanlar ve toprak kayıpları artmaya başladı.

Bu isyankarlardan birisi 1800-1828 yılına kadar Mısır gibi zengin bir vilayette valilik yapan Kavalalı Mehmed Ali paşaydı. 30 yıl içerisinde nüfusunu kuvvetlendiren, askeri disiplin ile birlikleri modern bir düzeye getiren Kavalalı 1828 yılında Osmanlı’ya asker göndermeyi kabul etmedi. Dolayısıyla isyan ederek sonraki yıllarda kendisine gönderilen orduları da yendi.

134282_137617.jpg
Kavalalı Mehmet Ali Paşa

1830’lu yıllarda Kavalalı isyan edip büyük bir gelir kaynağından devleti mahrum edince zaten gelir kapısı kısıtlı olan Osmanlı Devleti ne yapacağını şaşırdı. Osmanlı devleti ülke içinde alabileceği kadar verigiyi almaya çalışsa da iç kesimdeki rüşvet ağlarını çökertemediğinden para bulamıyordu. Diğer yandan kurtlar sofrasındaki Osmanlı Devleti’nin parçalanarak ele geçirilmesi kesin olduğundan bunu ilk kimin yapacağı ile ilgili büyük bir mücadele vardı.

Sanayi devrimlerini tamamlamış ve açık pazar arayan emperyalist ülkeler Osmanlı Devleti’nin dışa açılarak ülkeleri adına konulan gümrük verigilerinin kaldırılması, borç alınması ile imtiyazlar için savaşıyordu.

Bu yıllarda gelecek dönem için değerli görülen “Siyah Altın” topraklarına sahip olan Osmanlı’nın zor durumu İngilizler’in dolayısıyla bütün emperyalist ülkelerin ağzını sulandırdı. İngilizler borç almamakta direnen, ülkesini yabancı sermayeye açmamakta ısrar eden, kendi ülkesindeki vergiler ile iktisadi politikasını toparlamaya çalışan Osmanlı Devletini ve toplumunu kandırmak zorundaydılar. Bu sebeple çeşitli gazete ve yazılar ile dönem toplantılara katılarak saray ve ahvali ile temas kuruldu. Bu temas kuran kişiler “İktisadi Casuslar” olarak nitelendirilebilir.

Bunların en kuvvetlilerinden olan David Urquhart ülkemize gelerek birden Türk dostu kesiliverdi! (Hüseyin Çelik’te ne güzel anlatmış kitabında). Eğer İktisadi Politikalar düzgün yapılmaz ise krizler yüzünden ülke çözülür efendimler, kadim İngiliz dostluğuna methiyeler, kendisinin hristiyan olduğuna bakmadan Osmanlı Devletini “Kuran hükümlerine sadakatle bağlanmanız lazım” falanlar…

osmanli-ekonomisi.jpg

Urquhart sadece İngiliz İktisadi Casusluğu yaparak ekonomik politikaları “Osmanlı Devleti” yanındaymış gibi göstererek aslen İngiliz ekonomisinin çıkarları doğrultusunda adımlar atılmasını istiyordu. Yaptığı bütün girişim, yazı ve görüşmeler neticesini vermiş ve 16 Ağustos 1838 yılında Balta Limanı Ticaret Anlaşması İngiltere ve Osmanlı Devletleri arasında imzalanmıştır. Bunun en büyük getirisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı kullanmak üzere borç alınması ve bankaların kurularak Osmanlı Devleti’ne krediler sağlanmasıdır. Hani “o yapıldı bu yapıldı” diye ortada gezenler var ya. Yabancı bankalardan krediler alıp boruları döşeyen arkadaşlarımız için ek açıklama yapayım dedim.

Elbette karşılığında dış ticaret tekeli Osmanlı Devletinden alınarak dışardan gelen ürünlerden ek vergiler alınması yasaklandı. İhraç ürünlere %12, ithal ürünlere ise %5 vergi kondu ki ileride bu borçlar sebebi ile %1(bir)’e kadar düştü. Şehirler arası ticaretten %8 vergi alınırken yabancılar bu vergiden de muaf tutuluyordu.

İşte “İktisadi Politikanın” tapusu David Urquhart’ın İktisadi Casusluk çalışmaları sayesinde İngilizlere verilmiş oldu.

Özetlersek ülke yabancı sermayeye kapılarını gümrüksüz açtı, serbest dolaşım vergilerini yabancılara kaldırdı, tekellerini yabancılara sattı ve büyük bir borca girdi. 1881 yılında ise iktisadi olarak 43 yıl içerisinde de battı. İngilizler “Mısır ile savaşın böylece elinizde kalsın” denilen Mısır’a 1869 yılında borçlara karşılık II.Abdülhamid zamanında el koydu! Komik değil mi yaşananlara yıllar sonra bakınca.

Yani borca sokup ücuza ürettiği malı sana satıyor. Sonra yerli malı ne kadar ürünün var ise satın alıp ülkenin iktisadi olarak ele geçiriyor. Peşinden borç verdiği parayı isteyip alamayınca ilk bocu almana sebep olan olaylardan biri olan Mısır’a el koyuyor.

Şimdi dönelim Hüseyin Çelik muhteremimize. Dönelim derken sırtınızı dönün ve hızla uzaklaşın arkadaşlar. Çünkü bu adamlarda ne yüz var ne astar biliyorsunuz. Osmanlı Devletinin İktisadi Tapusunu imzalatan adamı “Türk dostu aslında efendim dinimizi övüyor” diyerek savunan kişilerin politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

Bu ülke size kalmaz Allah’tan korkunuz yok bu kesin. Yeniden yaptığınız İktisadi Casusluk sebebiyle yarattığınız ekonomik buhranı, satılan geleceğin hesabını bir gün vereceksiniz.

Hadi dağılın..

Anayasanda Hakkını Savun

7 Aralık 1908 yılında seçim yapılıp meclis açıldıktan kısa bir süre sonra İstanbul halkından bazıları meclisi protesto etmek için toplandı.

Ellerinde sopalar, kuran, yeşil bayraklar olan İttihad-i Muhammedi Cemiyeti lideri olan Derviş Vahdeti önderliğinde meclis önüne gelinip “Gavur meclis istemiyoruz!” sloganları atarak protestoya başlar. Derviş Vahdeti (ki 31 Mart’ın palazlanmasını sağlayan adamdır) görüşülen yasa teklifinin görüşülmesine karşıydı.

Çünkü meclis 1876 yılı Anayasa’sının 35.Maddesini değiştirmek istiyordu. 35.Madde, padişaha meclisi istediği an ve zamanda fesh etme yetkisi veriyordu. Hem yurt genelinde büyük uğraşlar sonucu yapılan seçimlere saygı hemde 13 Şubat 1878 yılında II.Abdülhamid tarafından kapatılıp 30 yıl açılmadığı için bu yasanın değiştirilmesi konuşuluyordu.

Dışarıda ise Derviş Vahdeti halka bağırıyordu;

“35.Madde ne demek? 30 Ramazan demek, 5’de 5 vakit namaz demek. İttihatçılar dinsiz oldukları için ramazanı ve namazı kaldırmak istiyooorr!”

Bu isyan güçlükle bastırıldı ve 35.Madde değiştirildi. Elbette peşi sıra 31 Mart dediğimiz olay 3 ay sonra gerçekleşecek, bunun önder yazarlarından birisi yine Derviş Vahdeti ve tarikatı olacaktı.

Yıllar geçmiş görüyoruz ki “2009’un 9’un yanındaki sıfırı silin ne kaldı 9, şimdi 2’nin yanındaki sıfırı silin ne kaldı 2. Toplayın ikisini ne oldu 11. 2009’un içindeki sıfırları da silin ne buldunuz 29. 29 ile toplayın 11’i 40 yapar işte milliyetçi hareket partisinin kuruluşşşrç…” diyen devlet adamı 13 Şubat 1878 yılında kapatılan meclisten ve 7 Aralık 1908 yılında değiştirilmek istenen kapatma maddesinin protestosu için yapılan gerici ayaklanmadan ders almamış görünmektedir.

Tarihini, milletinin geçmişini bilmeyen adam Türk Milliyetçisi olamaz!

Ülkücü geçmişte yaşananlardan ders alır! Biatçı olmaz soru sorar eleştirir hakkını savunur ve alır. Vatanını seven milliyetçi ülkücü arkadaşlarım siz koyun değilsiniz kurtsunuz. Orta asya steplerinden buralara göç etmiş kadim bir millet 15 yıllık iktidarı döneminde bir cümle “Türk” diyememiş, okullarından T.C. ibaresini kaldırmış, milli bayramlarına katılmamış adamların peşinden gitmemelidir!

Kafanızı yastığa koyup “Tarihte türkler hep varolmuştur” geyiğine devam ederseniz göreceksiniz gelecekte ne olacağını.

MHP’liler bir seçim yapacaklardır. Ya “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz, şeriat böyle diyor” diyen adamın peşinden gidip koyun olacaklar yada nereden geldiğini ve neyi desteklediğini hatırlayıp tekrar ayağa kalkacaklardır.

Saygılarımla.

Fausto Zonaro

Açıkçası bu yazıyı yayınlamayı unutmuşum kusura bakmayın. Gerçi bir çok yazıyı yayınlamak için bekletiyorum bazen. Sakarya’da yayınlanan bir edebiyat dergisi için yazdığım küçük yazıyı yine kendi bloğuma koymak istedim;

19.yy. başlarının ünlü İtalyan ressamlarından, II.Abdülhamid’in saray ressamı ve değerli bir sanatçı olan Fausto Zonaro yazımızın ana konusu olacak.

Zonaro 19.yy. başlarında aslında oldukça sıkıntılı geçen hayat mücadelesinden bunalıp İstanbul’a geliyor. Öyle ki İtalya’da yoğun bir sanatçı patlaması var efendim. Kısmet bir şekilde II.Abdülhamid ile tanışan ve ona bahsedeceğimiz ünlü “Hücum” adlı eseri yapan ressamımız bu sayede saray ressamı oluveriyor.

Peşi sıra ara ara verilen siparişler ile eserlerini sergileyen ve oldukça iyi bir geçim aylığı alan sanatçı ilerleyen dönemde ittihatçıların II.Abdülhamid’i devirmesiyle zor durumda kalıyor. Zaten kısa bir süre sonra işinden kovulup İtalya’ya ünlü bir ressam olarak geri dönüyor.

Zonaro dönem İstanbul’unda yaşamış ve gördüklerini hatıratına yazmıştır. Bu yazıları kitap olarak YKY tarafından basılmış bulunmakta. Merak edenler okuyabilirler.

fausto_zonaro_-_the_daughter_of_the_english_ambassador_riding_in_a_palanquin

Güzel birçok resmi olan Zonaro’nun yaptığı Hücum tablosu 1897 Osmanlı-Yunan savaşına aittir. Resimde atağa kalmış olan Osmanlı askerleri görülmekte olup önlerinde ölmüş olan Yunan askerleri yerde kanlar içinde yatmaktadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal resmi 1927 yılında görme fırsatı bulmuş. Zaten eserlerini beğendiği bu resimdeki ölü Yunan askerlerinden üzüntü duyuyor.

Mustafa Kemal “Zonaro iyi bir ressam, fakat resme zarar vermeden şu yerde yatan yunan askerlerinin üstünü örtün” diyor. “Efendim isteseniz kaldıralım” denilince dönüp “Ben burada Yunan halkının ölü çocuklarıyla mı bir arada yaşayacağım?” diyor.

İşte Zonaro’nun bu eserinde ölen Yunan askerlerinin üzeri böylece örtülüyor…

Zonaro.jpg

Elbette savaş ve kan sanatı tekrar ele geçiriyor. 1975 yılında Kıbrıs savaşında Yunanistan ile tekrar savaşa tutuşmamız neticesinde üzeri örtülen bu Yunan askerlerindeki örtü tekrar alınıyor ve askerler yine kanlar içerisinde tablodaki yerlerini alıyorlar.

Hayatında okuduğum kadarıyla dünya vizyonu ve görüşü olarak bu denli öngörülü ve sanattan anlayan bir lider tarihte pek nadir bulunmaktadır arkadaşlar. Kimi liderler yaşadığı savaşlardan ders alıp yıllarca kendi vatanına saldıran tablodaki ölü Yunan askerlerinin bile üzerini örtmek isterken kimi liderlerde hayatlarında hiç görmedikleri savaş ortamının çığırtkanlığını yaparak henüz yaşamının baharında binlerce genci gözünü kırpmadan ölüme gönderebilmekte.

Barışta dostça kalalım arkadaşlar. Size kim savaştan, kandan ve öldürmekten bahsediyor ise ya temiz milliyetçilik duyguları ile oynanmış kandırılmış bir arkadaşımız yada bu savaştan maddi/siyasi çıkarı olan onursuz bir vatan hainidir.

Herkese sanatın ve bilimin takipçiliğinde barış dolu bir ömür yaşamasını diliyorum. Hoşçakalın.

Modern Fransa Tarihi – III

Bir önceki yazıya buradan

1830 Temmuz Devrimi

Yeni kralımız X. Charles ülkenin tozunu attırmaya kararlıydı. Muhalefet sansürün azaltılmasını, seçimin genişletilmesini falan isterken birden meclisi kapattı. Seçimler iptal edilmşti. 30 milyon Fransa vatandaşının 100 bini oy kullanıyordu ya işte onu 25 bine düşürttü. Basına inanılmaz sansürler ve yasaklar getirdi. Elbette halk bu kararları kabul edemezdi ve tepkiler tekrar alevlenmeye başladı.

27 Temmuzda Paris’e barikatlar kuruldu. Halk tekrar ayaklanmıştı. 28 Temmuzda meclis öğrenci ve işçilerin eline geçti. 2 gün sonra ise kral tahttan indirildi ve yerine Orleans hanedanında  Louis-Philippe tahta geçti. Böylece uzun süren Bourbon hanedanlığı Fransa için sona erdi.

Yeni gelen hükümdarın 1830 yılından sonraki 18 yıllık dönemine ise Temmuz Monarşizmi adı verilir. Yani kısaca şöyle diyebiliriz. Eski kral gücünü kullanarak zıvanadan çıkıp nalıncı keserini kendine yontmaya başlayınca halk bir hareketle kralı tahttan indiriyor. Yenisi geliyor ama oda tozutuyor 4-5 yıla. Sağ ve sol denilen kişilerle anlaşmaya giderek bir nevi denge politikasını bulmaya çalışarak geçen ilk yıllarından sonra bürokrasiyi ele geçiriyor. Kendi adamlarını yerleştirip gücü ele geçirince muhalefet edenlere baskıya ve zulme başvuruyor elbette. Bir çok ayaklanmayı bastırıyor. Suikast ve öldürülme girişimleri peşi sıra geliyor. Tıpkı II.Abdülhamid’e saldırılar gibi bu krala da suikastler düzenleniyor devrimciler tarafından. II.Abdülhamid’in bir benzeridir diyebiliriz.

Baskı rejimi bir çok defa ucuz atlattığı isyanları 1846 yılındaki büyük ekonomik buhranla beraber bastırmakta zorlanıyor. Avrupa’da sanayi devrimi tamamlanmış ve ticari işletmeciler ve şehir halkı nispeten ekonomik olarak toparlanmıştı. Lakin alt/orta tabaka nispeten düşük maaş alıyor ve günde 15 saate yakın eşek gibi çalışıyordu. Oy kullanma haklarının olmaması, şikayetlerinin hiç sallanmamaya başlanması, en küçük isyanın kürek mahkumluğu ile sonuçlanması falan derken yine hafiften kıpırdanmalar arttı.

classicalmarxism1 (1).jpeg.png

Halk bu zenginlikten yararlanamadı dedik. Başka neler vardı peki yine büyük bir isyanı teşvik edecek? 1845 yıllarına kadar Fransa nüfusu oldukça artmıştı. Sanayi devrimleri fabrikaların sayısının artmasıyla çalışacak insanlara ihtiyaç duyuyordu. “Çocuk yapın ki zenginleşelim” diye nasihat veren krala uyan halkta yaptı çocukları çoğaldı. Zenginleşen tüccarlar ve patronlar olurken fakir kalan ve zenginleşemeyen halk ne olduğunu anlamaya başlıyordu artık. Birde üstüne Avrupa’da ekinlere bulaşan patates hastalığının vurması fakirlerin sabrını taşırdı. Parayı geçtim kıtlığın baş göstermesi insanları öfkelendirdi. İnsanlar yolları kesmeye milleti soymaya başladı.

Yine 1848 yıllarında  Karl Marx ve Friedrich Engels‘in birlikte yazdığı  Komünist Manifesto adlı yazısı Avrupa’da konuşulur olmuştu. Özel mülkiyeti ve sınıf ayrımlarını kabul etmeyen devletsiz bir toplum yaratma düşüncesi bu fakir halk tarafından destek görmeye başladı.

1848 Büyük Avrupa Devrim Hareketi

1848 yılında Rusya hariç neredeyse Avrupa’nın her yerinde özellikle zanaatkarlar yani mesleki işçiler başta olmak üzere fakir halk, öğrenciler ve köylüler harekete geçti. Paris, Berlin, Prag ve Viyana’da gösteriler ve isyanlar patlak vermeye başladı. Devrim temsilcileri parlamentoda kendilerini temsil ve haklar talep ediyorlardı. Özellikle Paris halkı buna top yekün destek olmuştur. Bunu tahmin eden fakat aniden gelişmesi sebebiyle tam önlem alamayan kral yinede sert önlemlere başvurmuştur. Halk silahlarla güvenlik kuvvetlerine sokaklarda karşı koymuş kanlı çatışmalar yaşanmıştır.

Ayaklanan işçi kesimi genel olarak; asgari bir ücretin belirlenmesini, günlük 10 saat çalışmayı ve haftada bir gün tatil yapmayı, oy kullanmayı, parlamentoda temsili istemişlerdir. Bu istekler elbette kabul edilmemiş direnişte devam etmiştir. (Yani kçını kaşıyıp kazanılan hakların nasıl kazanıldığını bilmeyen mal arkadaşlarımıza örnek olsun)

barricades in Berlin with Black red Gold flag.jpg

Uzatmayalım Fransa’da sonunda kral tahttan çekilmiştir. Gerçi bir çok yerde (Almanya mesela önemlidir) parlametolar ve yasalar değişti. Almanya’da bu devrimin en önemli önderi mesela büyük bir sanatçıdır; Richard Wagner. Avusturya-Macaristan ise çok zorlu bir sürece girmiştir. Çünkü bu kesim oldukça faklı etnik kökene sahip bölgeden oluşmaktadır. Bu hareket o bölgelerde bağımsızlık taleplerine de sebep olmuştur (Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar, Slovenler, Çekler vs.). Avusturya İmparatoru uzun süre bu etnik bölünmeyi baskı ve basın sansürü ile durdurmaya çalışmıştır. Çünkü gelecekte bu özgür parlamento ve basın yöneliminin sonunda imparatorluğunun dağılmasını kaçınılmaz görmektedir. Beklendiği gibi yapılan bu hareketler imparatorluğu gerçekten dağıtmıştır. Benzer şekilde yakın bir tarihte amcasının darbeyle  indirilmesi sonucu tahta geçecek olan II.Abdülhamid (1876) yine benzer bir baskı ve sansür ağı ile Osmanlı İmparatorluğunu kaybetmemek için uğraş verecektir. Avusturya imparatoru gibi düşünmekle beraber kaçınılmaz olarak dağılma sürecine girilmiştir. Bazı şeyleri engelleyemiyorsunuz yani efendim. Monarşi yıkılmaktadır artık. Fakat kurulacak “Cumhuriyet” yapısı ile hemen demokrasiye geçiş sağlanamayacak. Çünkü insanları yönetim anlayışında demokratik cumhuriyeti tam bilmediği için hükümetleri ele geçirenlerin nasıl tekrar monarşiye geri dönme özlemlerine şahit olacağız.

Bir sonraki yazımız ile devam edeceğiz. Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi III

Bir önceki yazıya buradan

Üniversiteler ve Eğitim Hamleleri

1) 1900 yılına kadar 3 tane Darülfünun kurulmuş ama bunlar kısa ömürlü ve başarısız olmuşlar.

2) II.Abdülhamid söylediğimiz gibi aslında devrimsel hamleleri yapmaya çalışan bir padişah. İktidarının 25.yılında artık iyice sıkıştıran milliyetçilik ve özgürlük baskısından bunalmıştı. Özellikle idealist olan Osmanlı vatandaşları yurt dışlarında üniversite okumak için gidiyor döndüklerinde ise dönemin hürriyet akımlarından etkilenmiş olan bu gençler başına bela oluyordu. Bu gençlerin ajan falan olduğu söylenir tabi bir kesim tarafından. Okuyan adamın hürriyet istemesinin ajanlık ne ilgisi var tabi o da ayrı mesele. Çok söylediğimiz gibi bu akımın çok uluslu Osmanlıyı dağıtacağını bilen II.Abülhamid kendi üniversitesini açmak istiyor. Bu okul Avrupa’da ki modern üniversitelere benzeyen yapıda ve ismi de Darülfünun-ı Şahane.

3) Aslında bu okulun kurulmasının amacı tamamen yabancı memleketteki akımları engellemek, eğitimi böylece kontrol etmek. Talep olduğundan Mekteb-i Mülkiye açılıyor. Elbette dediğimiz gibi bu okullar şeklen Avrupa denkliğinde görünse de baskı altında. Hocaların dersleri ve müfredat kontrol ediliyor.

4) Nasıl kontrol ediliyor? Okullarda siyasal, sosyal, felsefi ve dünya tarihinin öğretilmesi yasaktı. Çünkü bu tarihsel gelişim özgür bireye giden modern vatandaşa ulaşıyordu. Günümüzde bu dersler yasak değil gibi görünüyor lakin öyle değildir. Lise yıllarını bitiren 18 yaşındaki bir genç neredeyse hala sıfır düzeyde siyasal, sosyal, felsefe ve dünya tarihi bilgisiyle mezun olmaktadır. Osmanlı devletinin nasıl yıkıldığını, birey hakkı ve özgürlüğünün temeli/oluşumu ve gelişimi bu derslerde saklıdır. Bunun yerine saçma sapan tarihsel savaşlar ve askeri operasyonlarla dolu kolpa bir Osmanlı safsatası anlatılmakta, felsefe dersinde bol bol geyik yapılmakta, siyasi/sosyal tarihe ise okullarda yeri yok denilerek girilmemektedir. Hükümetin borazancılarının II.Abdülhamid’i sevmelerinin ve yarattıkları eğitim sistemini savunmalarının sebebi budur arkadaşlar. Cahil kalsın benim olsun yani.

5) 1908 Meşrutiyetiyle kurulan meclis ile biraz daha serbest bir yapı kazandırılıyor okullara.

6) I.Dünya savaşı yıllarında Ziya Gökalp önderliğinde üniversitelere özerk bir yapı ve serbest programların konulması sağlandı. İktisadi Tarih kısmında I.Dünya Savaşı sonrası İttihat Terakkinin iktisadi serbestlik tanıyan kanunları ve yerli şirketleşme adımlarını hızla attığını söylemiştim. İşte eğitimde de içlerinden vizyon sahibi olan kişiler bu adımları yavaştan atmaya çalışıyor.

Ziya_Gykalp_Malta_1920-1921.jpg
Ziya Gökalp

7) 1912 yılında ilk tüzük kabul edildi. Tarihte ilk defa kız öğrenciler üniversitelere alındı (Bu çok büyük bir olaydır dönem için). Özel kız sınıflarında eğitim gören öğrencilere halk tepki gösterdi. Bunun üzerine kızlar için ayrı bina yapıldı (Fuhuş yapıyorlaaaağr)

8) Almanya’dan modern eğitim için bilim adamları üniversitelere getirildi. İşte Ziya Gökalp önderliğinde siyasete hiç bulaşmadan özerk üniversite yapısı böylece temelde başlamış oldu.

9) 1924 yılında ismi İstanbul Darülfünun olmuş ve resmi olarak özerk bir yapı kabul edilmiştir.

10) Lakin kurulan cumhuriyet tam olarak demokratik bir yapıda değil ve bu özerk yapıdan rahatsız. Üniversitelerin devrimleri desteklemesini ve toplum gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapması için baskı uyguluyor.

11) Üniversite reformu için İsviçre’den danışman ve uzman olarak Prof.Albert Malche getirtiliyor. Çok uzun bir rapor yazan profesör kurulu sistemin yanlışlarını açıklayıp bir çok eleştiri yapıyor.

12) Fakat devrimlerin selameti daha ağır basıyor. Üniversiteler MEB’na bağlanıyor ve rektörler Ankara’dan atanıyor.

13) Yine de rapor doğrultusunda bir çok şeyi değiştiriyorlar. Profesörün de yardımıyla 151 öğretim üyesi sınava tabi tutuluyor. Bunların bir çoğu kovuluyor ve sadece 59’u üniversiteye alınıyor (acımak yok yani). Yerlerine dünyanın büyük üniversitelerine gönderilen yüksek lisans veya doktora mezunu gençler alınmaya başlanıyor.

14) Yine Almanya’daki nazi baskısından bunalan veya kaçan bir çok Alman bilim adamı ülkeye çağırılıyor ve okullara yerleştiriliyor. Ki buda çok önemli bir adımdır. Çünkü Alman üniversiteleri dönemin çok ilerisinde eğitim sistemi ve kalitesinde işleyen kurumlardır. Bu kurumların hocaları da haliyle çok değerli bilim insanlarıdır. Bunların ülkeye gelmesi çok büyük bir şanstır.

15) Reform olarak üniversitelerden şu isteniyor “Hakikatleri araştırmak, derinleştirmek, bilgiyi derlemek, yükseltmek ve yazmak gayeleri güdülecektir

16) Okuma yazma oranı çok kötü durumda olduğundan 1924 yılında eğitim ilkokul için zorunlu ve parasız yapılıyor.

17) 1926 yılında ise her kademedeki eğitim parasız yapılıyor (yaşasın bedava eğitim 🙂

18) 1946’daki üniversite kanunu benzer şekilde devam etmiştir. Üniversitelerin bu yarı bağlayıcı durumu ise Yakın Siyasi Tarihi bölümünde anlattığımız 1961 darbesinden sonra oluşturulan özgür anayasa neticesinde kalkmış ve tam bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Yine bir çok üniversite de açılıyor.

19) 1971 muhtırası üniversitelere yeniden saldırıyor. Çıkartılan yasalar ise anayasa mahkemesinin engellemeleri sayesinde uygulanamıyor (yani üniversiteleri ele geçirme çalışması olmuyor).

20) 1982 darbesi sonrası ise üniversite yapısı komple değişiyor. Oluşturulmak istenen “eleştiriden yoksun, boş diploma sahibi ve biatçı” gençlik için YÖK kuruluyor. Atamalar yeniden merkeze alınıp eğitim paralı hale getiriliyor. (Yaşasın Kenan Evren ve ekibi).

fft16_mf3207370

Sonrasını biliyorsunuz işte; İçi bom boş koskoca bir üniversite pazarı, her şehirde salak saçma fakültelerin kurulması, değersiz diplomalara sahip işsiz ve vasıfsız bir genç nüfus. “Okuyan cahillik” olarak adlandırabiliriz bu gurubun adını.

Bunların dışında eğitim alanında bahsettiğim bu yapılanların aslında II.Abdülhamid zamanında yapıldığını anlatan zatı muhterem Mustafa Armağan veya Kadir Mısıroğlu gibi yazarları dikkate almayın arkadaşlar. Bunlar bir önceki yazıda belirttiğim gibi Osmanlı devletini yıkılışından kurtarmaya çalışan düşünce akımlarından olan “Panislamizm” yani ümmetçilik düşüncesinin günümüz siyasi uzantılarının propagandasıdır.

Anlatılmak ve kafalarda oluşturulmak istenen şey; II.Abdülhamid’e atıflar yaparak/överek (çünkü ümmetçiliğin merkezidir) günümüze benzeşimler sağlamaktır. Mesela okuma yazma oranı, okuyan sayısı, silah ve cephane sayısı, ticari durum vb. bir çok konu bu sebeple çarpıtılmakta akla hayale gelmeyecek yalanlar ile kendi yazdıkları sahte belgelerle gerçekmiş gibi önümüze sunulmaktadır. Bunun için sık sık kullanılan cümle “Cumhuriyetin Bize Dayattığı Tarih” algısıdır. Yani temelde Cumhuriyet garpçı yani batıcı olan temeller ile kurulduğu için yapamadıkları eğitim/sanayi devrimlerini kötülemek hatta bunların İngilizler tarafından falan desteklendiğini söyleyerek hayaller kurmaktadırlar.

Tarihte kültürel/iktisadi veya siyasi hamleleri yapmaya çalışmış bir çok padişah bulunmaktadır. II.Abdülhamid’te bunlardan bir tanesidir. Fakat ümmetçi anlayış başarısız olduğu gibi güney cephesindeki Arap isyanları olsun iç anadoludaki azınlık isyanları olsun kimsenin dikkate almayacağı bir argüman olmuştur. Günümüzde de altın klozetini Antalya’daki toplantıya getiren Suudi Krallarıyla görüşülerek bu “Ümmetçiliğin” tekrar canlanacağı hayali, tarihini bilmeyen insanlara anlatılmaktadır. “Bu adamlar Filistin’de, Orta Doğuda, Afrika’da bir çok insan ölürken nasıl oluyor da altın klozete sçıyor?” diye düşünmez gider bana II.Abdülhamid’in saat kulelerini över anlatır.

Ne diyelim Allah akıl fikir versin.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi II

Bir önceki yazıya buradan

Düşünce Akımları

1) İslamcılık; II.Mahmud zamanında ortaya çıkan “Osmanlı Milleti” anlayışı tutmamış sonrasında adı “İslam Birliği” olan anlayışa geçilmiştir.

2) Panislamizm Abdülhamid’in resmi politikasıdır. Mehmet Akif Ersoy, İsmail Hakkı bu düşüncenin takipçileridirler.

3) Müslümanlığı yaşama biçim veren, kurallarını belirleyen, halkçı ve demokratik bir din olarak görüp böyle yaşanmasını isteyenler.

4) Batıcılığa karşıdırlar, Avrupa’nın tekniği alınmalı, kültür ve ahlak anlayışı alınmamalıdır. Ayrıca Türkçülüğe de karşıdırlar.

5) Bilimsel buluşlar kuran ayetlerine göre şekillendirilir ve ona dayandırılır. Bu düşünce akımına mensup olanların bazıları sonradan ulusçu olmuştur (Mehmet Akif Ersoy), bazıları da modern İslamı bilim ile harmanlamıştır.

6) Batıcılık (Garpçılık yani); İslamcılıktan daha eskiye dayanır. III.Ahmed döneminde başlayan III.Selim döneminde pekişen bir anlayıştır.

7) Bu düşünceye göre batı uygarlığı tümüyle alınıp uygulamaya geçilmeliydi. Din toplumsal gelişmede engel olarak görülüyordu. Yeni bir etik yani manevi ve ahlaksal bir dünya görüşü yaratılmalıydı. İslamcılığa karşı olup aşırı Türkçülüğü eleştirirlerdi.

8) Balkan savaşları zamanında işte bu iki ana düşünce toplum entellektüelleri tarafından tartışılmaktaydı. Bir kısmı batının her şeyini almak isterken bir kısmı da belirli bir kısmının alınması taraftarıydı. Dikkat ederseniz kimse “batı kimmiş akıllı olsunlar” demiyordu. Çünkü batı dünyayı ele geçirmiş ve kontrolü elinde tutuyordu.

9) Türkçülük; 1860’larda tam anlamıyla ortaya çıktı (elbette türklük bilinci çok daha eskidir bu türk milliyetçiliği farklı yani). Bu tarihte Osmanlı öncesi türk kültürü ve tarihi araştırılıp öne çıkarıldı. Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü en önemli temsilcileridir.

3-mayıs-türkçülük-bayramı_768093

10) Balkan savaşlarında toprakları kaybedince türkçülük akımı kuvvetlendi. Keza siyasi tarih bölümünde anlattım 1.Dünya savaşında arapların destek vermektense bağımsızlığa soyunması yine türkçülük akımını güçlendirdi (İttihatçılar içinde)

11) Türkçülük isteyen düşünürler dilde sadeleştirme ile türkçe kelimelerin kullanımını istiyorlardı. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp bunların başıdır.

12) Dilde sadeleştirmenin yanı sıra arapça harflerin kullanımına devam etmeyi, Turan kültürünü, İslam/Türk sentezini yine kabul etmişlerdir. Bazılarımız bilmiyor ise yine söyleyelim. Osmanlı Devletinde insanlar “Türkçe” konuşurlar arkadaşlar. “Osmanlıca” dediğiniz şey eski kelimeler ile konuşulan türkçedir aslında. Arap harfleriyle Türkçe yazılır metinler. Elbette arap/fars kelime kökenlerinin yanında son dönemde baskın kültür sebebiyle bolca Fransızca kelime kullanılırdı. İşte bunda bir sadeleştirme isteniyor alfabeye devam deniyor.

13) Marksist/Leninist düşünce 1921 yılında geliyor lakin yeşerecek bir işçi sınıfı ülkede bulunmuyor. Zaten 1926 yılında solcu hareketler ülkede yasaklanıyor.

Burada kültür hareketleri ile ilgili bir bilgi verelim arkadaşlar. Cumhuriyetin kurulduktan sonra yaptığı hemen hemen bütün hamlelerinin dünyada konusunda uzman kişiler tarafından yaptırılmaya çalışıldığını tekrar söyleyelim. Kısım kısım inceleyeceğimiz bu hareketlerde artık hangi alanda modern bir yapı isteniyor ise onun uzmanı yurt dışından getirtilip rapor hazırlatılmış, üniversitelerde kalması için çalışılmış, öğrenciler büyük üniversitelere eğitim için gönderilmiş vs. Yani Mustafa Kemal Atatürk sandalyesinde oturup “ezanı türkçe yapıyorum lan!” dememiştir veya “harfleri değiştireceğiz çünkü ben öyle istiyorum” diye bir şey yoktur. Bütün hepsi bu raporlar ve tartışmalar sonucu alınan kararlardır. Mustafa Kemal fikir vermiş veya bunların ışığından bir tercih yapmıştır sadece. Tarihsel süreçte verdiği kararların doğru/yanlış olmasının sorumluluğu aslında hepsine aittir (uzman kişilere). Ayrıntısıyla anlattığımda daha iyi anlayacaksınız. Yani diyor ki Mustafa Kemal “bale okulu kuracağız dünyada en iyi hoca kim? Kim bize bunu kurabilir araştırın bana getirin”. “Bunun tanıdığı iyi adamdır edebiyatı götürür” diye bir şey söylemiyor. “Uzmansan gelirsin” diyor ve çok fazla kitap okuduğu için (yaklaşık 4000 kitap civarı) hemen hemen bütün konular hakkında fikir sahibi değilse gidip okuyor. Yeterliliği olan uzmanların yardımıyla ülke temelini sağlam atmasındaki sır bu sanırım.  Şimdi bunları adım adım anlatalım.

Sonraki yazıya buradan