Anayasanda Hakkını Savun

7 Aralık 1908 yılında seçim yapılıp meclis açıldıktan kısa bir süre sonra İstanbul halkından bazıları meclisi protesto etmek için toplandı.

Ellerinde sopalar, kuran, yeşil bayraklar olan İttihad-i Muhammedi Cemiyeti lideri olan Derviş Vahdeti önderliğinde meclis önüne gelinip “Gavur meclis istemiyoruz!” sloganları atarak protestoya başlar. Derviş Vahdeti (ki 31 Mart’ın palazlanmasını sağlayan adamdır) görüşülen yasa teklifinin görüşülmesine karşıydı.

Çünkü meclis 1876 yılı Anayasa’sının 35.Maddesini değiştirmek istiyordu. 35.Madde, padişaha meclisi istediği an ve zamanda fesh etme yetkisi veriyordu. Hem yurt genelinde büyük uğraşlar sonucu yapılan seçimlere saygı hemde 13 Şubat 1878 yılında II.Abdülhamid tarafından kapatılıp 30 yıl açılmadığı için bu yasanın değiştirilmesi konuşuluyordu.

Dışarıda ise Derviş Vahdeti halka bağırıyordu;

“35.Madde ne demek? 30 Ramazan demek, 5’de 5 vakit namaz demek. İttihatçılar dinsiz oldukları için ramazanı ve namazı kaldırmak istiyooorr!”

Bu isyan güçlükle bastırıldı ve 35.Madde değiştirildi. Elbette peşi sıra 31 Mart dediğimiz olay 3 ay sonra gerçekleşecek, bunun önder yazarlarından birisi yine Derviş Vahdeti ve tarikatı olacaktı.

Yıllar geçmiş görüyoruz ki “2009’un 9’un yanındaki sıfırı silin ne kaldı 9, şimdi 2’nin yanındaki sıfırı silin ne kaldı 2. Toplayın ikisini ne oldu 11. 2009’un içindeki sıfırları da silin ne buldunuz 29. 29 ile toplayın 11’i 40 yapar işte milliyetçi hareket partisinin kuruluşşşrç…” diyen devlet adamı 13 Şubat 1878 yılında kapatılan meclisten ve 7 Aralık 1908 yılında değiştirilmek istenen kapatma maddesinin protestosu için yapılan gerici ayaklanmadan ders almamış görünmektedir.

Tarihini, milletinin geçmişini bilmeyen adam Türk Milliyetçisi olamaz!

Ülkücü geçmişte yaşananlardan ders alır! Biatçı olmaz soru sorar eleştirir hakkını savunur ve alır. Vatanını seven milliyetçi ülkücü arkadaşlarım siz koyun değilsiniz kurtsunuz. Orta asya steplerinden buralara göç etmiş kadim bir millet 15 yıllık iktidarı döneminde bir cümle “Türk” diyememiş, okullarından T.C. ibaresini kaldırmış, milli bayramlarına katılmamış adamların peşinden gitmemelidir!

Kafanızı yastığa koyup “Tarihte türkler hep varolmuştur” geyiğine devam ederseniz göreceksiniz gelecekte ne olacağını.

MHP’liler bir seçim yapacaklardır. Ya “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz, şeriat böyle diyor” diyen adamın peşinden gidip koyun olacaklar yada nereden geldiğini ve neyi desteklediğini hatırlayıp tekrar ayağa kalkacaklardır.

Saygılarımla.

Fausto Zonaro

Açıkçası bu yazıyı yayınlamayı unutmuşum kusura bakmayın. Gerçi bir çok yazıyı yayınlamak için bekletiyorum bazen. Sakarya’da yayınlanan bir edebiyat dergisi için yazdığım küçük yazıyı yine kendi bloğuma koymak istedim;

19.yy. başlarının ünlü İtalyan ressamlarından, II.Abdülhamid’in saray ressamı ve değerli bir sanatçı olan Fausto Zonaro yazımızın ana konusu olacak.

Zonaro 19.yy. başlarında aslında oldukça sıkıntılı geçen hayat mücadelesinden bunalıp İstanbul’a geliyor. Öyle ki İtalya’da yoğun bir sanatçı patlaması var efendim. Kısmet bir şekilde II.Abdülhamid ile tanışan ve ona bahsedeceğimiz ünlü “Hücum” adlı eseri yapan ressamımız bu sayede saray ressamı oluveriyor.

Peşi sıra ara ara verilen siparişler ile eserlerini sergileyen ve oldukça iyi bir geçim aylığı alan sanatçı ilerleyen dönemde ittihatçıların II.Abdülhamid’i devirmesiyle zor durumda kalıyor. Zaten kısa bir süre sonra işinden kovulup İtalya’ya ünlü bir ressam olarak geri dönüyor.

Zonaro dönem İstanbul’unda yaşamış ve gördüklerini hatıratına yazmıştır. Bu yazıları kitap olarak YKY tarafından basılmış bulunmakta. Merak edenler okuyabilirler.

fausto_zonaro_-_the_daughter_of_the_english_ambassador_riding_in_a_palanquin

Güzel birçok resmi olan Zonaro’nun yaptığı Hücum tablosu 1897 Osmanlı-Yunan savaşına aittir. Resimde atağa kalmış olan Osmanlı askerleri görülmekte olup önlerinde ölmüş olan Yunan askerleri yerde kanlar içinde yatmaktadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal resmi 1927 yılında görme fırsatı bulmuş. Zaten eserlerini beğendiği bu resimdeki ölü Yunan askerlerinden üzüntü duyuyor.

Mustafa Kemal “Zonaro iyi bir ressam, fakat resme zarar vermeden şu yerde yatan yunan askerlerinin üstünü örtün” diyor. “Efendim isteseniz kaldıralım” denilince dönüp “Ben burada Yunan halkının ölü çocuklarıyla mı bir arada yaşayacağım?” diyor.

İşte Zonaro’nun bu eserinde ölen Yunan askerlerinin üzeri böylece örtülüyor…

Zonaro.jpg

Elbette savaş ve kan sanatı tekrar ele geçiriyor. 1975 yılında Kıbrıs savaşında Yunanistan ile tekrar savaşa tutuşmamız neticesinde üzeri örtülen bu Yunan askerlerindeki örtü tekrar alınıyor ve askerler yine kanlar içerisinde tablodaki yerlerini alıyorlar.

Hayatında okuduğum kadarıyla dünya vizyonu ve görüşü olarak bu denli öngörülü ve sanattan anlayan bir lider tarihte pek nadir bulunmaktadır arkadaşlar. Kimi liderler yaşadığı savaşlardan ders alıp yıllarca kendi vatanına saldıran tablodaki ölü Yunan askerlerinin bile üzerini örtmek isterken kimi liderlerde hayatlarında hiç görmedikleri savaş ortamının çığırtkanlığını yaparak henüz yaşamının baharında binlerce genci gözünü kırpmadan ölüme gönderebilmekte.

Barışta dostça kalalım arkadaşlar. Size kim savaştan, kandan ve öldürmekten bahsediyor ise ya temiz milliyetçilik duyguları ile oynanmış kandırılmış bir arkadaşımız yada bu savaştan maddi/siyasi çıkarı olan onursuz bir vatan hainidir.

Herkese sanatın ve bilimin takipçiliğinde barış dolu bir ömür yaşamasını diliyorum. Hoşçakalın.

Modern Fransa Tarihi – III

Bir önceki yazıya buradan

1830 Temmuz Devrimi

Yeni kralımız X. Charles ülkenin tozunu attırmaya kararlıydı. Muhalefet sansürün azaltılmasını, seçimin genişletilmesini falan isterken birden meclisi kapattı. Seçimler iptal edilmşti. 30 milyon Fransa vatandaşının 100 bini oy kullanıyordu ya işte onu 25 bine düşürttü. Basına inanılmaz sansürler ve yasaklar getirdi. Elbette halk bu kararları kabul edemezdi ve tepkiler tekrar alevlenmeye başladı.

27 Temmuzda Paris’e barikatlar kuruldu. Halk tekrar ayaklanmıştı. 28 Temmuzda meclis öğrenci ve işçilerin eline geçti. 2 gün sonra ise kral tahttan indirildi ve yerine Orleans hanedanında  Louis-Philippe tahta geçti. Böylece uzun süren Bourbon hanedanlığı Fransa için sona erdi.

Yeni gelen hükümdarın 1830 yılından sonraki 18 yıllık dönemine ise Temmuz Monarşizmi adı verilir. Yani kısaca şöyle diyebiliriz. Eski kral gücünü kullanarak zıvanadan çıkıp nalıncı keserini kendine yontmaya başlayınca halk bir hareketle kralı tahttan indiriyor. Yenisi geliyor ama oda tozutuyor 4-5 yıla. Sağ ve sol denilen kişilerle anlaşmaya giderek bir nevi denge politikasını bulmaya çalışarak geçen ilk yıllarından sonra bürokrasiyi ele geçiriyor. Kendi adamlarını yerleştirip gücü ele geçirince muhalefet edenlere baskıya ve zulme başvuruyor elbette. Bir çok ayaklanmayı bastırıyor. Suikast ve öldürülme girişimleri peşi sıra geliyor. Tıpkı II.Abdülhamid’e saldırılar gibi bu krala da suikastler düzenleniyor devrimciler tarafından. II.Abdülhamid’in bir benzeridir diyebiliriz.

Baskı rejimi bir çok defa ucuz atlattığı isyanları 1846 yılındaki büyük ekonomik buhranla beraber bastırmakta zorlanıyor. Avrupa’da sanayi devrimi tamamlanmış ve ticari işletmeciler ve şehir halkı nispeten ekonomik olarak toparlanmıştı. Lakin alt/orta tabaka nispeten düşük maaş alıyor ve günde 15 saate yakın eşek gibi çalışıyordu. Oy kullanma haklarının olmaması, şikayetlerinin hiç sallanmamaya başlanması, en küçük isyanın kürek mahkumluğu ile sonuçlanması falan derken yine hafiften kıpırdanmalar arttı.

classicalmarxism1 (1).jpeg.png

Halk bu zenginlikten yararlanamadı dedik. Başka neler vardı peki yine büyük bir isyanı teşvik edecek? 1845 yıllarına kadar Fransa nüfusu oldukça artmıştı. Sanayi devrimleri fabrikaların sayısının artmasıyla çalışacak insanlara ihtiyaç duyuyordu. “Çocuk yapın ki zenginleşelim” diye nasihat veren krala uyan halkta yaptı çocukları çoğaldı. Zenginleşen tüccarlar ve patronlar olurken fakir kalan ve zenginleşemeyen halk ne olduğunu anlamaya başlıyordu artık. Birde üstüne Avrupa’da ekinlere bulaşan patates hastalığının vurması fakirlerin sabrını taşırdı. Parayı geçtim kıtlığın baş göstermesi insanları öfkelendirdi. İnsanlar yolları kesmeye milleti soymaya başladı.

Yine 1848 yıllarında  Karl Marx ve Friedrich Engels‘in birlikte yazdığı  Komünist Manifesto adlı yazısı Avrupa’da konuşulur olmuştu. Özel mülkiyeti ve sınıf ayrımlarını kabul etmeyen devletsiz bir toplum yaratma düşüncesi bu fakir halk tarafından destek görmeye başladı.

1848 Büyük Avrupa Devrim Hareketi

1848 yılında Rusya hariç neredeyse Avrupa’nın her yerinde özellikle zanaatkarlar yani mesleki işçiler başta olmak üzere fakir halk, öğrenciler ve köylüler harekete geçti. Paris, Berlin, Prag ve Viyana’da gösteriler ve isyanlar patlak vermeye başladı. Devrim temsilcileri parlamentoda kendilerini temsil ve haklar talep ediyorlardı. Özellikle Paris halkı buna top yekün destek olmuştur. Bunu tahmin eden fakat aniden gelişmesi sebebiyle tam önlem alamayan kral yinede sert önlemlere başvurmuştur. Halk silahlarla güvenlik kuvvetlerine sokaklarda karşı koymuş kanlı çatışmalar yaşanmıştır.

Ayaklanan işçi kesimi genel olarak; asgari bir ücretin belirlenmesini, günlük 10 saat çalışmayı ve haftada bir gün tatil yapmayı, oy kullanmayı, parlamentoda temsili istemişlerdir. Bu istekler elbette kabul edilmemiş direnişte devam etmiştir. (Yani kçını kaşıyıp kazanılan hakların nasıl kazanıldığını bilmeyen mal arkadaşlarımıza örnek olsun)

barricades in Berlin with Black red Gold flag.jpg

Uzatmayalım Fransa’da sonunda kral tahttan çekilmiştir. Gerçi bir çok yerde (Almanya mesela önemlidir) parlametolar ve yasalar değişti. Almanya’da bu devrimin en önemli önderi mesela büyük bir sanatçıdır; Richard Wagner. Avusturya-Macaristan ise çok zorlu bir sürece girmiştir. Çünkü bu kesim oldukça faklı etnik kökene sahip bölgeden oluşmaktadır. Bu hareket o bölgelerde bağımsızlık taleplerine de sebep olmuştur (Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar, Slovenler, Çekler vs.). Avusturya İmparatoru uzun süre bu etnik bölünmeyi baskı ve basın sansürü ile durdurmaya çalışmıştır. Çünkü gelecekte bu özgür parlamento ve basın yöneliminin sonunda imparatorluğunun dağılmasını kaçınılmaz görmektedir. Beklendiği gibi yapılan bu hareketler imparatorluğu gerçekten dağıtmıştır. Benzer şekilde yakın bir tarihte amcasının darbeyle  indirilmesi sonucu tahta geçecek olan II.Abdülhamid (1876) yine benzer bir baskı ve sansür ağı ile Osmanlı İmparatorluğunu kaybetmemek için uğraş verecektir. Avusturya imparatoru gibi düşünmekle beraber kaçınılmaz olarak dağılma sürecine girilmiştir. Bazı şeyleri engelleyemiyorsunuz yani efendim. Monarşi yıkılmaktadır artık. Fakat kurulacak “Cumhuriyet” yapısı ile hemen demokrasiye geçiş sağlanamayacak. Çünkü insanları yönetim anlayışında demokratik cumhuriyeti tam bilmediği için hükümetleri ele geçirenlerin nasıl tekrar monarşiye geri dönme özlemlerine şahit olacağız.

Bir sonraki yazımız ile devam edeceğiz. Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi III

Bir önceki yazıya buradan

Üniversiteler ve Eğitim Hamleleri

1) 1900 yılına kadar 3 tane Darülfünun kurulmuş ama bunlar kısa ömürlü ve başarısız olmuşlar.

2) II.Abdülhamid söylediğimiz gibi aslında devrimsel hamleleri yapmaya çalışan bir padişah. İktidarının 25.yılında artık iyice sıkıştıran milliyetçilik ve özgürlük baskısından bunalmıştı. Özellikle idealist olan Osmanlı vatandaşları yurt dışlarında üniversite okumak için gidiyor döndüklerinde ise dönemin hürriyet akımlarından etkilenmiş olan bu gençler başına bela oluyordu. Bu gençlerin ajan falan olduğu söylenir tabi bir kesim tarafından. Okuyan adamın hürriyet istemesinin ajanlık ne ilgisi var tabi o da ayrı mesele. Çok söylediğimiz gibi bu akımın çok uluslu Osmanlıyı dağıtacağını bilen II.Abülhamid kendi üniversitesini açmak istiyor. Bu okul Avrupa’da ki modern üniversitelere benzeyen yapıda ve ismi de Darülfünun-ı Şahane.

3) Aslında bu okulun kurulmasının amacı tamamen yabancı memleketteki akımları engellemek, eğitimi böylece kontrol etmek. Talep olduğundan Mekteb-i Mülkiye açılıyor. Elbette dediğimiz gibi bu okullar şeklen Avrupa denkliğinde görünse de baskı altında. Hocaların dersleri ve müfredat kontrol ediliyor.

4) Nasıl kontrol ediliyor? Okullarda siyasal, sosyal, felsefi ve dünya tarihinin öğretilmesi yasaktı. Çünkü bu tarihsel gelişim özgür bireye giden modern vatandaşa ulaşıyordu. Günümüzde bu dersler yasak değil gibi görünüyor lakin öyle değildir. Lise yıllarını bitiren 18 yaşındaki bir genç neredeyse hala sıfır düzeyde siyasal, sosyal, felsefe ve dünya tarihi bilgisiyle mezun olmaktadır. Osmanlı devletinin nasıl yıkıldığını, birey hakkı ve özgürlüğünün temeli/oluşumu ve gelişimi bu derslerde saklıdır. Bunun yerine saçma sapan tarihsel savaşlar ve askeri operasyonlarla dolu kolpa bir Osmanlı safsatası anlatılmakta, felsefe dersinde bol bol geyik yapılmakta, siyasi/sosyal tarihe ise okullarda yeri yok denilerek girilmemektedir. Hükümetin borazancılarının II.Abdülhamid’i sevmelerinin ve yarattıkları eğitim sistemini savunmalarının sebebi budur arkadaşlar. Cahil kalsın benim olsun yani.

5) 1908 Meşrutiyetiyle kurulan meclis ile biraz daha serbest bir yapı kazandırılıyor okullara.

6) I.Dünya savaşı yıllarında Ziya Gökalp önderliğinde üniversitelere özerk bir yapı ve serbest programların konulması sağlandı. İktisadi Tarih kısmında I.Dünya Savaşı sonrası İttihat Terakkinin iktisadi serbestlik tanıyan kanunları ve yerli şirketleşme adımlarını hızla attığını söylemiştim. İşte eğitimde de içlerinden vizyon sahibi olan kişiler bu adımları yavaştan atmaya çalışıyor.

Ziya_Gykalp_Malta_1920-1921.jpg
Ziya Gökalp

7) 1912 yılında ilk tüzük kabul edildi. Tarihte ilk defa kız öğrenciler üniversitelere alındı (Bu çok büyük bir olaydır dönem için). Özel kız sınıflarında eğitim gören öğrencilere halk tepki gösterdi. Bunun üzerine kızlar için ayrı bina yapıldı (Fuhuş yapıyorlaaaağr)

8) Almanya’dan modern eğitim için bilim adamları üniversitelere getirildi. İşte Ziya Gökalp önderliğinde siyasete hiç bulaşmadan özerk üniversite yapısı böylece temelde başlamış oldu.

9) 1924 yılında ismi İstanbul Darülfünun olmuş ve resmi olarak özerk bir yapı kabul edilmiştir.

10) Lakin kurulan cumhuriyet tam olarak demokratik bir yapıda değil ve bu özerk yapıdan rahatsız. Üniversitelerin devrimleri desteklemesini ve toplum gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapması için baskı uyguluyor.

11) Üniversite reformu için İsviçre’den danışman ve uzman olarak Prof.Albert Malche getirtiliyor. Çok uzun bir rapor yazan profesör kurulu sistemin yanlışlarını açıklayıp bir çok eleştiri yapıyor.

12) Fakat devrimlerin selameti daha ağır basıyor. Üniversiteler MEB’na bağlanıyor ve rektörler Ankara’dan atanıyor.

13) Yine de rapor doğrultusunda bir çok şeyi değiştiriyorlar. Profesörün de yardımıyla 151 öğretim üyesi sınava tabi tutuluyor. Bunların bir çoğu kovuluyor ve sadece 59’u üniversiteye alınıyor (acımak yok yani). Yerlerine dünyanın büyük üniversitelerine gönderilen yüksek lisans veya doktora mezunu gençler alınmaya başlanıyor.

14) Yine Almanya’daki nazi baskısından bunalan veya kaçan bir çok Alman bilim adamı ülkeye çağırılıyor ve okullara yerleştiriliyor. Ki buda çok önemli bir adımdır. Çünkü Alman üniversiteleri dönemin çok ilerisinde eğitim sistemi ve kalitesinde işleyen kurumlardır. Bu kurumların hocaları da haliyle çok değerli bilim insanlarıdır. Bunların ülkeye gelmesi çok büyük bir şanstır.

15) Reform olarak üniversitelerden şu isteniyor “Hakikatleri araştırmak, derinleştirmek, bilgiyi derlemek, yükseltmek ve yazmak gayeleri güdülecektir

16) Okuma yazma oranı çok kötü durumda olduğundan 1924 yılında eğitim ilkokul için zorunlu ve parasız yapılıyor.

17) 1926 yılında ise her kademedeki eğitim parasız yapılıyor (yaşasın bedava eğitim 🙂

18) 1946’daki üniversite kanunu benzer şekilde devam etmiştir. Üniversitelerin bu yarı bağlayıcı durumu ise Yakın Siyasi Tarihi bölümünde anlattığımız 1961 darbesinden sonra oluşturulan özgür anayasa neticesinde kalkmış ve tam bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Yine bir çok üniversite de açılıyor.

19) 1971 muhtırası üniversitelere yeniden saldırıyor. Çıkartılan yasalar ise anayasa mahkemesinin engellemeleri sayesinde uygulanamıyor (yani üniversiteleri ele geçirme çalışması olmuyor).

20) 1982 darbesi sonrası ise üniversite yapısı komple değişiyor. Oluşturulmak istenen “eleştiriden yoksun, boş diploma sahibi ve biatçı” gençlik için YÖK kuruluyor. Atamalar yeniden merkeze alınıp eğitim paralı hale getiriliyor. (Yaşasın Kenan Evren ve ekibi).

fft16_mf3207370

Sonrasını biliyorsunuz işte; İçi bom boş koskoca bir üniversite pazarı, her şehirde salak saçma fakültelerin kurulması, değersiz diplomalara sahip işsiz ve vasıfsız bir genç nüfus. “Okuyan cahillik” olarak adlandırabiliriz bu gurubun adını.

Bunların dışında eğitim alanında bahsettiğim bu yapılanların aslında II.Abdülhamid zamanında yapıldığını anlatan zatı muhterem Mustafa Armağan veya Kadir Mısıroğlu gibi yazarları dikkate almayın arkadaşlar. Bunlar bir önceki yazıda belirttiğim gibi Osmanlı devletini yıkılışından kurtarmaya çalışan düşünce akımlarından olan “Panislamizm” yani ümmetçilik düşüncesinin günümüz siyasi uzantılarının propagandasıdır.

Anlatılmak ve kafalarda oluşturulmak istenen şey; II.Abdülhamid’e atıflar yaparak/överek (çünkü ümmetçiliğin merkezidir) günümüze benzeşimler sağlamaktır. Mesela okuma yazma oranı, okuyan sayısı, silah ve cephane sayısı, ticari durum vb. bir çok konu bu sebeple çarpıtılmakta akla hayale gelmeyecek yalanlar ile kendi yazdıkları sahte belgelerle gerçekmiş gibi önümüze sunulmaktadır. Bunun için sık sık kullanılan cümle “Cumhuriyetin Bize Dayattığı Tarih” algısıdır. Yani temelde Cumhuriyet garpçı yani batıcı olan temeller ile kurulduğu için yapamadıkları eğitim/sanayi devrimlerini kötülemek hatta bunların İngilizler tarafından falan desteklendiğini söyleyerek hayaller kurmaktadırlar.

Tarihte kültürel/iktisadi veya siyasi hamleleri yapmaya çalışmış bir çok padişah bulunmaktadır. II.Abdülhamid’te bunlardan bir tanesidir. Fakat ümmetçi anlayış başarısız olduğu gibi güney cephesindeki Arap isyanları olsun iç anadoludaki azınlık isyanları olsun kimsenin dikkate almayacağı bir argüman olmuştur. Günümüzde de altın klozetini Antalya’daki toplantıya getiren Suudi Krallarıyla görüşülerek bu “Ümmetçiliğin” tekrar canlanacağı hayali, tarihini bilmeyen insanlara anlatılmaktadır. “Bu adamlar Filistin’de, Orta Doğuda, Afrika’da bir çok insan ölürken nasıl oluyor da altın klozete sçıyor?” diye düşünmez gider bana II.Abdülhamid’in saat kulelerini över anlatır.

Ne diyelim Allah akıl fikir versin.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi II

Bir önceki yazıya buradan

Düşünce Akımları

1) İslamcılık; II.Mahmud zamanında ortaya çıkan “Osmanlı Milleti” anlayışı tutmamış sonrasında adı “İslam Birliği” olan anlayışa geçilmiştir.

2) Panislamizm Abdülhamid’in resmi politikasıdır. Mehmet Akif Ersoy, İsmail Hakkı bu düşüncenin takipçileridirler.

3) Müslümanlığı yaşama biçim veren, kurallarını belirleyen, halkçı ve demokratik bir din olarak görüp böyle yaşanmasını isteyenler.

4) Batıcılığa karşıdırlar, Avrupa’nın tekniği alınmalı, kültür ve ahlak anlayışı alınmamalıdır. Ayrıca Türkçülüğe de karşıdırlar.

5) Bilimsel buluşlar kuran ayetlerine göre şekillendirilir ve ona dayandırılır. Bu düşünce akımına mensup olanların bazıları sonradan ulusçu olmuştur (Mehmet Akif Ersoy), bazıları da modern İslamı bilim ile harmanlamıştır.

6) Batıcılık (Garpçılık yani); İslamcılıktan daha eskiye dayanır. III.Ahmed döneminde başlayan III.Selim döneminde pekişen bir anlayıştır.

7) Bu düşünceye göre batı uygarlığı tümüyle alınıp uygulamaya geçilmeliydi. Din toplumsal gelişmede engel olarak görülüyordu. Yeni bir etik yani manevi ve ahlaksal bir dünya görüşü yaratılmalıydı. İslamcılığa karşı olup aşırı Türkçülüğü eleştirirlerdi.

8) Balkan savaşları zamanında işte bu iki ana düşünce toplum entellektüelleri tarafından tartışılmaktaydı. Bir kısmı batının her şeyini almak isterken bir kısmı da belirli bir kısmının alınması taraftarıydı. Dikkat ederseniz kimse “batı kimmiş akıllı olsunlar” demiyordu. Çünkü batı dünyayı ele geçirmiş ve kontrolü elinde tutuyordu.

9) Türkçülük; 1860’larda tam anlamıyla ortaya çıktı (elbette türklük bilinci çok daha eskidir bu türk milliyetçiliği farklı yani). Bu tarihte Osmanlı öncesi türk kültürü ve tarihi araştırılıp öne çıkarıldı. Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü en önemli temsilcileridir.

3-mayıs-türkçülük-bayramı_768093

10) Balkan savaşlarında toprakları kaybedince türkçülük akımı kuvvetlendi. Keza siyasi tarih bölümünde anlattım 1.Dünya savaşında arapların destek vermektense bağımsızlığa soyunması yine türkçülük akımını güçlendirdi (İttihatçılar içinde)

11) Türkçülük isteyen düşünürler dilde sadeleştirme ile türkçe kelimelerin kullanımını istiyorlardı. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp bunların başıdır.

12) Dilde sadeleştirmenin yanı sıra arapça harflerin kullanımına devam etmeyi, Turan kültürünü, İslam/Türk sentezini yine kabul etmişlerdir. Bazılarımız bilmiyor ise yine söyleyelim. Osmanlı Devletinde insanlar “Türkçe” konuşurlar arkadaşlar. “Osmanlıca” dediğiniz şey eski kelimeler ile konuşulan türkçedir aslında. Arap harfleriyle Türkçe yazılır metinler. Elbette arap/fars kelime kökenlerinin yanında son dönemde baskın kültür sebebiyle bolca Fransızca kelime kullanılırdı. İşte bunda bir sadeleştirme isteniyor alfabeye devam deniyor.

13) Marksist/Leninist düşünce 1921 yılında geliyor lakin yeşerecek bir işçi sınıfı ülkede bulunmuyor. Zaten 1926 yılında solcu hareketler ülkede yasaklanıyor.

Burada kültür hareketleri ile ilgili bir bilgi verelim arkadaşlar. Cumhuriyetin kurulduktan sonra yaptığı hemen hemen bütün hamlelerinin dünyada konusunda uzman kişiler tarafından yaptırılmaya çalışıldığını tekrar söyleyelim. Kısım kısım inceleyeceğimiz bu hareketlerde artık hangi alanda modern bir yapı isteniyor ise onun uzmanı yurt dışından getirtilip rapor hazırlatılmış, üniversitelerde kalması için çalışılmış, öğrenciler büyük üniversitelere eğitim için gönderilmiş vs. Yani Mustafa Kemal Atatürk sandalyesinde oturup “ezanı türkçe yapıyorum lan!” dememiştir veya “harfleri değiştireceğiz çünkü ben öyle istiyorum” diye bir şey yoktur. Bütün hepsi bu raporlar ve tartışmalar sonucu alınan kararlardır. Mustafa Kemal fikir vermiş veya bunların ışığından bir tercih yapmıştır sadece. Tarihsel süreçte verdiği kararların doğru/yanlış olmasının sorumluluğu aslında hepsine aittir (uzman kişilere). Ayrıntısıyla anlattığımda daha iyi anlayacaksınız. Yani diyor ki Mustafa Kemal “bale okulu kuracağız dünyada en iyi hoca kim? Kim bize bunu kurabilir araştırın bana getirin”. “Bunun tanıdığı iyi adamdır edebiyatı götürür” diye bir şey söylemiyor. “Uzmansan gelirsin” diyor ve çok fazla kitap okuduğu için (yaklaşık 4000 kitap civarı) hemen hemen bütün konular hakkında fikir sahibi değilse gidip okuyor. Yeterliliği olan uzmanların yardımıyla ülke temelini sağlam atmasındaki sır bu sanırım.  Şimdi bunları adım adım anlatalım.

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih II

Bir önceki yazıya buradan

Savaş Yılları 1908-1923

1) Osmanlı devleti toplumsal, iktisadi ve ekonomik olarak dış ithalata bağımlı yarı sömürge bir sistem içerisinde debelenmekteydi. Eski defterleri çok karıştırmayayım ilk dış borcun alınmasından sonra geçen kısa sürede emperyalizmin kucağına oturmakta gecikmedi.

2) Peki ilk dış borcu almadan veya aldıktan sonra baştaki padişahların hepsi dümbük müydü de bunları göremedi ve ülkeyi iflasa götürdü? Hayır elbetteki değildi. Dünya gerçekleşen sanayi hamlelerini yapamadıkları için gerekli iktisadi yatırımları sonuçsuz kaldı.

3) Milliyetçi ayaklanmalar, dış borcun hızla artması ve sonrasında iflas ile beraber Diyun-u Umumiye’nin kurulması ülkenin yarı sömürge sistemden kurtulmasını engellemiştir. Sürekli bahsedilen bir şey var biliyorsunuz. II.Abdülhamit’in Osmanlı Devletinin dış borçlarını ödediği, okullar açtığı, fabrikalar yaptırdığı falan filan anlatılıyor. Bir çok kez yine söylediğim gibi bu yaratılan Osmanlı ütopyasının hayal ürünü şeyleridir. II.Abdülhamit Yakın Siyasi Tarihte belirttiğim gibi milliyetçi akımları engelleyerek çok uluslu olan Osmanlı Devletinin dağılmasını engellemeye çalışıyor. Elbette bunun için sansürü, ajanları, baskıyı vs. kullanıyor gerçi hangi hükümet kullanmıyor ki değil mi? İktisadi olarak alınan dış borçların “faizlerinin” ödenemediği 1881 yılında yine padişah olan kendisidir. Özellikle dağılma sürecini görüp ithalata dayalı ekonomik buhranı iyi bildiğinden bazı iktisadi atılımlar yapmaya çalışmış fakat elini kolunu bağlayan dış borç miktarı, ordunun düzensizliği, iç isyanlar, kaçırılan sanayi hareketleri yüzünden ülkenin emperyalist sermaye için tam bir pazar oluşturması (yani ithal ürünün ucuza gelmesi) gibi bir çok etken sebebiyle çıkış yolu bulamıyor. Ekonomik olarak bağımsızlığın kaybedilmesi (1881 iktisadi iflas) sadece ölümü uzatan adımlar oluyor.

4) Ülkedeki büyük burjuva sınıfını oluşturan ermeni/yahudi/rum kesimi dış ticaretin hakimi konumundalar. Daha az olan müslüman kesim küçük esnaf kıvamında. Yani ekonomik sarsıntı ilk önce müslüman ve türk kesimi etkiliyor çünkü bunlar emekçi (köylü veya asker). Hani atıyor ya arkadaşımız “ecdadı osmanlının ekonomisi” falan diye işte o ekonominin temeli yine bu sözleri söyleyenlerin diliyle “ermeni dölü” veya “yahudi siyonist mihraklar” tarafından yönetilmekte. İnsanlar cumhuriyet kurulduktan sonra ülkeden giden ve mallarını gömen/saklayan bu insanların hazinelerini yıllarca aramıştır. Elbette insanımız “nereden geliyor bu ermenilerin, yahudilerin veya rumların altınları” diye sormamıştır. Buradan geliyor işte; işverenler tüccarlar bu kısımdan oluşuyor.

altın-gömüleri.gif

5) Peki türk esnaf gerizekalı da ondan mı ticaretle uğraşmamış? Hayır salak değil. Bunu da bir çok kez tarih yazılarımız da dile getirdim arkadaşlar. Eğer sebebini merak ediyorsanız tarih yazılarında Fatih Devrini okumanız gerekiyor. Kısaca Fatih çok kuvvetlenen vezirinin kendisi için ve krallığı için tabii büyük tehlikesini fark etti. Bu sebeple çıkarttığı yasalar ve yönetim sistemiyle beraber “Türk” soyundan kişilerin devlette yüksek kademelere gelmesine ve ticaret ile uğraşıp zenginleşmesine nüfus sahibi olmasına engel olmaya çalıştı. Peşinden gelenler de bunu destekledi. Bu kişiler böylece çok nüfus sahibi olsalar da gavur soyundan geldiklerinden padişahlığı tehdit etmeyecekti. Fakat zamanla devleti ve ticareti ele geçirdiler. Türkler daha doğrusu müslümanlar küçük esnaflık veya köylülükle olmadı askerlik yaparak yaşar oldular.

6) Selanik, İzmir, İstanbul gibi büyük metropollerden iç kesimler ile iletişim rezalet boyuttaydı. Anadolu’dan İstanbul’a buğday sevkiyatı, New York’tan sevkiyata göre %75 daha pahalıya geliyordu!

7) Bunu düzeltmeye çalışan ve iktisadi programlar geliştiren padişahlar ise emperyalizmin elinden kurtulamıyorlardı. Çünkü hem padişahlığın korunması hem de borçsuz ve özgür bir ülke yapılması bu konjektürde artık mümkün değildi. (etnik köken ve din ayrımından dolayı). Dış borçlara (elbette ithalat sayesinde) sokulan Osmanlı devletinin iktisadi yapısı ele geçirildikten sonra topraklarına, madenlerine falan el koyuyorlar sürekli. Bu el koymalar 1881 yılından hemen biraz önce başlayıp bütün bir II.Abdülhamit dönemi boyunca devam etmiştir. Örnek vermek gerekirse borçlardan dolayı Fransa 1881’de Tunus’u, İngiltere ise Mısır’ı 1882’de işgal etti.

8) İttihatçılar padişaha hem meclis için hem de daha çok bu ekonomik özgür ülke için karşı geliyorlardı aslında. Fakat II.Abdülhamid’in devrilmesinden sonra bile bu ekonomik politikaları gerçekleştirememişlerdir.

9) Dış borcu ipotek altında olmasından dolayı bu ekonomik hamleler ancak I.Dünya Savaşında gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bunuda Yakın Tarih kısmında anlattım.

10) Özetlersek 1908-1914 arasında Osmanlı devleti; tarıma dayalı (verimsiz), son derece geri sanayi ve dış ticarete bağımlı bir yapıdaydı.

11) Büyük kentlerin beslenme ve diğer ihtiyaçları büyük oranda ithalat ile sağlanıyordu (Çünkü daha ucuzdu. Hani siz şimdi sığır alıyorsunuz ya Arjantin’den hah işte o zamanda benzerdi). Madeni, yolları, rayları, limanları, haberleşmesi, iktisadi yaşamı, şirketleri vs. bir çok alan zaten ya yabancıların tamamen elinde yada büyük bir kısmına sahiplerdi. Yetişmiş nitelikli insan yok ve her şey ithal ediliyor.

osmanli.jpg

12) 1915 yılında 255 sanayi kuruluşu vardı ve bunlar son derece geriydi. Madem öyle istatistikleri verelim. 1908 yılında yani II.Abdülhamid zamanında yerli şirket yüzdesi %3 (üç) iken! 1918 yılında hızla yerli şirketleşme kanunları ve teşvikleri çıkartılıyor ve yerli şirket yüzdesi %38 civarına getiriliyor.

13) 1913’te toplam üretimin %83,5 ve 1915’te yine toplam üretimin %82,3’lük kısmı gıda ve dokuma sanayisiydi.

14) Bu kadar dokuma oranına rağmen dikkatli okuyun lütfen; pamuk dokuması ülke ihtiyacının %9,5 ve pamuk ipliği ise ülke ihtiyacının %20,5’luk kısmını ancak karşılayabiliyordu. Geriye kalan kısım diğer ülkelerden ithal ediliyordu. Yani ülkenin %82’si dokumacılık yapıyor, ondan ürettiğin senin %10-15’lik kısmına ancak yetiyor! Varın siz hesap edin durumu.

15) Savaş yıllarında memur maaşları %50 düşürülüyor. Anadolu’da ticaret yapan tüccar/ağalar kara borsa sayesinde savaş zamanı zenginleşiyorlar. Anadolu’nun fakir erkekleri cephelerde ölürken arkada kalan ağlar/tüccarlar/çeteler halkın kalanlarını ele geçiriyor. Feodalite dediğimiz toprak ağalığı savaşlarda böylece daha da keskinleşiyor.

16) Eyyy koca kafalı insanoğlu! Savaşlarda çığırtkanlık yapanların şirketleriyle ticaret yaparak daha çok zengin olduğunu hala görmez misin? Ölenlerin fakir köylü garibanlar olduğunu bilmez misin? Bilmiyorsan öğren artık, biliyorsan ve hala konuşuyorsan sen de bu ticaretin ya içerisindesin yada geri zekalısın git öl mal oranı azalsın birazcık.

Sonraki yazı için buradan