Bizim Evlatlarımız

Bildiğiniz gibi I.Dünya savaşı içinde 1915-16 yılları arasında gerçekleşen Çanakkale Savaşı tarihte eşine az rastlanır bir mücadeleye sahne olmuştur. Savaş sonunda toplam yarım milyona yakın insanın öldüğü ve bir çok insanın da sakat kaldığı unutulmaz mücadele sonucunda Osmanlı birlikleri tarihin en büyük donanmalarından bir tanesini deniz ve karadan geçirmeyerek tarihte dönüm noktalarından bir tanesini gerçekleştirmiştir.

Ayrıntılı olarak savaşı anlatmamıza artık bu bilgi çağında gerek yoktur diye düşünüyorum. Çanakkale savaşında daha da sivrilen ve yurt içi-dışı bütün gazeteler tarafından “Çanakkale Kahramanı” olarak ün salan unutulmaz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk daha sonra yine bildiğiniz gibi savaş sonrası Anadolu topraklarında kurtuluş savaşını başlatarak özgür ve tam bağımsız bir Türk Cumhuriyeti kurma şerefine nail olacaktır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra çeşitli günler bayram olarak kutlanmakla beraber tarihe damga vuran bu savaşta unutulmamış ve anma etkinlikleriyle günümüze kadar gelecek şekilde yadedilmiştir.

18 Mart 1934 tarihinde gerçekleşen Çanakkale Anma etkinliklerinde ise Mustafa Kemal Atatürk’ün neredeyse yeniden tarihe damga vuran şu sözleri, savaşı anmanın ötesinde büyük bir devlet adamının, liderin ve belki de “Örnek Deha” olarak nitelendirebileceğimiz önderimizin insanlığa bıraktığı hediye olmuştur.

Sadece ülkemizin değil bütün Dünya devlet adamlarının kulağına küpe olması gereken sözleri tekrar hatırlamak ve gerekli dersler çıkarmak hepizin borcu gibi duruyor. Her sözü ve düşüncesi ile çağın ilerisindeki dehasını gözler önüne seren Gazi Mustafa Kemal Atatürkü bir kez daha minnetle anıyorum.

Saygılarımla;

“Bu memleket topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahta rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Mart 1934

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – III

Bir önceki yazıya buradan

Kısacası bile 3-4 yazı sürüyor ama ne yapalım arkadaşlar. Okumayanlar gitsin televizyonda kutu falan açsın birilerine karı bulsun. Ne diyorduk? Martin Luther…

Bu Alman soylusu okuduğu incilin kilise öğretileriyle uyuşmadığını söyleyerek kiliseyi eleştiriyor arkadaşlar (ayrıntıya girmiyorum). Kısaca Luther;

“Eyyy kilise, din adamları ve Papa; Siz diyorsunuz ki İncil tanrının buyruğudur ve bizim söylediklerimiz tanrının sözleridir. Ben bu kitabı okudum ve sizin söyledikleriniz ile bir ilgisi yok! İnsanlara İncilin Almanca veya İngilizce veya herhangi bir dilde olamayacağından bahsettiniz ve dediniz ki; “Siz İncili anlayamazsınız çünkü din adamı değilsiniz”. Ben bir çok bilimsel çalışmayı yaptım ve hala yapıyorum. Merak ediyorum? Tanrı insanlara bir din gönderdi ve kitap haline getirildi. Neden ortalama üstü zekam ile bunları anlayamayayım? Niçin tanrı kendisini takip etmesini istediği insanların anlayamayacağı bir kitap göndersin? Tanrı neden bir Almanın anlaması için incili almancaya çevirtmesin ve başka bir dile? Siz insanları kandırıyorsunuz!”

Luther bu suçlamaları yapınca uyarıldı ve sonrasında da afaroz edildi (dinden çıkartıldı yani). Luther ise kiliseye savaş açtı, düşünce ve fikirleriyle yeni bir mezhebin yani Protestanlığın doğuşunu sağladı.

Avrupa tarihine çok derinlemesine girmeden bakacak olursak; Osmanlı devletinin yükseldiği ve sağı soğu maymun ettiği yıllarda Luther bu zaferlerin suçlusu olarak Papalığı hedef tahtası haline getirdi. Çünkü ona göre Papa dahil din adamları kralların köpeğinden farksızdı. Papa’lık kendisine karşı olanları afaroz ederek büyük bir iç savaşın meşalesini böylece yaktı. Avrupa’nın neredeyse her noktası uzun yıllar büyük mezhepsel iç savaşlara sahne oldu.

Sonunda Papa’lık Protestanlığı kabul ederek savaşı kaybetti. Protestanlar ve geçmişten gelen düşmanlıklarıyla ortaya çıkan ortadokslar artık devlet mekanizmasını yeniden şekillendirmek, sömürülen halkın refahı ve kendi çıkarları için çalışmasını istiyordu. Bu düşünce tarzı ve sonraki devrimsel gelişmeyi Modern Fransa Tarihi serisinde anlatmıştım.

philippoteaux_lamartine

Yıkılan monarşi imparatorlukları yerine yine binbir iç savaş ve çatışmalar ile Demokratik Cumhuriyet rejimleri kuruldu. Bu rejimlerin belkide en keskini Fransa’da kurulan devlet yapısıdır. Bu devlet yapısı yüzyıllar süren kral ve halkı din adamlarıyla sömürge maşası haline gelmiş kişilerden/kurumlardan tam bir temizleme gayreti içinde oldu. Avrupa’da bir çok devlet Fransa kadar keskin olmasa da anayasal düzlemde devlet yapılarını “Laik” sistemler içerisinde bulundurdu. Bu olay bilim/sanayi patlamaları ve neticesinde kendi halkından başka halkları sömürge sistemine geçiren yapıya dönüştüler ki adına vahşi kapitalizm diyoruz. 

Ha devrimi gerçekleştiren burjuva kesimi sonradan kendi halkını sömürmedi mi? Sömürdü ama o başka konu girmeyelim.

Yani konu Avrupa’nın başka devletleri sömürmesi değil aslında. Konu devlet yapısıdır. Yoksa Avrupa kendi vatandaşını zamanla tanır ve korur oldu bu sistemde. Başka ülkeleri fazla önemsemez (mümkün mertebe öyle görünür). Kendi halkının refahını, kalkınmasını ve güvenliği öne alır vs.

Yazının Avrupa ayağını burada noktalarken “Laiklik nasıl çıktı? Neden Avrupa devletleri laik ve seküler sistemi tercih ediyor?” sorularına ışık tuttuğumu düşünüyorum. Önümüzdeki yazı ile bizdeki din ve toplum bakışını masaya yatıracağız.

Hoşçakalın…

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – II

Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz ve sahte tarihçiler ile süslenip bezenen “Laiklik ve Sekülerizm” kavramlarının can damarını vurmaya hazır mıyız arkadaşlar?

Size geniş bir yazı dizisi şeklinde yazacağım “Papalık Tarihi” kısmında Papa ve vatikan hakkında ayrıntılı bilgiyi zaten yakın bir zamanda okuyabileceksiniz. Malum kış geldiği için daha fazla evde vakit geçireceğiz. Dolayısı ile Avrupa’daki durumu kısaca şu şekilde anlatabiliriz;

Avrupa için hristiyanlık M.S.500’lü yıllarda dünyada merkez haline geldi. Peşi sıra kurulan ve sanıldığının aksine ilk dönemlerde güçsüz olan din adamları zamanla devlet yönetim sistemlerine karışmaya ve vergi toplayıp kralları kontrol etmeye başladı. Biz buradaki yaklaşık 1000 yıllık dönemi yani M.S.500-1500 dönemini orta çağ olarak adlandırıyoruz.

Bu zaman dilimi arası geçmişte de sıkça kullanılan lakin ilk defa bu denli kuvvetli kullanılan Din-Tarım devletlerinin zirve noktasıydı. Peki Din-Tarım devleti ne demektir?

Geçim kaynağı genel anlamıyla yüksek oranda tarımsal üretime veya hayvancılığa dayanan, genel anlamıyla monarji ile yönetilen (kral-padişah-bey) ve genelde tek din eksenli (bazen pagan) devlet yönetimlerine Din-Tarım devletleri denir. Böyle yönetim anlayışına sahip olmayan ve bu bağlamda yaşayan küçük şehir devletleri de yine ender de olsa bulunmataydı (Mesela Venedik Cumhuriyeti bunlardan birisidir ve deniz ticareti/korsanlığı ile geçinir).

Din-Tarım devletleri yine geçmişten gelen sınıfların zirve yaptığı dönemlerdir. Bunlar soylular ve alt sınıfı oluşturan sıradan insanlardır. Bu soylu sınıfları günümüzde bile kullanılmak ile beraber (biz soylu bir aileden geliyoruz) ciddi anlamda bir sınıfsal ayrımı işaret etmektedir. Bu ayrım genelde “kan” eksenli olup elbette güçlü parasal destek ile tamamlanırdı. Yani kısaca zenginseniz soylusunuz kardeşim.

picture_of_the_middle_ages-wallpaper-960x600

Efendim bu Din-Tarım devletlerinde çalışan alt sınıfların ürettiklerinden vergiler alan zenginler bunun kaymağını yerken (krallar ve soylular) alt sınıfları idare etmek zorundalardı. Tarihte bu sınıflara Proleterya denir. Peki Proleterya tam olarak ne demektir?

Kısaca yine “Savaş zamanı ön cepheye gidip savaşan ve ölerek soylulara şan/şöhret/onur, barış zamanı ise sürekli çocuk yapıp eşek gibi çalışarak soylulara mal/mülk/para kazandıran sözde bağımsız özde ise köle olan alt sınıf soysuzlardır”. Yani günümüze vurur isek oğlunu askere göndermeyip çürük raporu alan veya yurt dışında okutan veya parayı yatırıp gitmeyenler soylular/zenginler ile siyasi gaz ile savaşa giden asgari ücret ile eşek gibi çalışanlar yani soysuzlar/fakirler diyebiliriz.

Bu böyle gelmiş böyle giderken arada bazı isyanlar çıkmıştır. İsyanlarda “eahh yeter ibneler hep biz ölüyoruz siz saraylarda yatıryorsunuz lan” diyenlere karşı ise bahsettiğimiz en kuvvetli silah ortaya konmuştur; Din…

Büyük dinler dahil çoğu din aslında toplum bireylerinin eşit şartlar altında yaşamasını, ahlakı ve dürüstlüğü ön plana çıkartırken ne yazık ki yine cahil ve eğitimsiz alt sınıfları en rahat yönetme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Peki ama din tam olarak nasıl bu şekilde kullanılmaktadır?

Dinler din adamları ile beraber süregelmektedir. Soylu kesim yani zenginler vergiden isyan eden, savaşa gidip artık ölmek istemeyen veya daha çok özgürlük isteyen kişilere karşı bu din adamlarını dinlemeleri gerektiğini salık vermektedir. Din böylece yaşanılması gereken eşitlikçi ahlakından sıyrılarak zengin yöneticilerin satın aldığı ve kendi çıkarları adına dönüştürdüğü din adamlarının eline geçerek eğilip bükülmeye başlamıştır.

george-whitefield-field-preaching-internet-archive

Din adamları alt tabaka insanları “kralınıza isyan eden, savaşa gitmeyen, vergi vermeyen kişiler dinsizdir sonra öbür dünyada cehennemde yanarsınız haaa!” diyerek korkutmuş, seslerini kestikten sonra “kralınız adına isyan etmeyen, savaşa giden, vergi veren kişiler evet siz tanrının en kutsal yerine cennete gideceksiniz olm” diyerek gaza getirmişlerdir. Haliyle barış zamanı eşek gibi çalışıp kralının göbeğini büyüten bu fakirler savaşlarda ölmüşler ve din adamlarının dürtmeleriyle “gidin savaşta ölünce cennette huriler sizi domalmış bekliyor” tarzı yalanlarına kanarak saf düşüncelerle kanlarını akıtmışlardır.

Kısaca toparlarsak Krallar ve soylular kendi çıkarları doğrultusunda gariban halkı sömürmüşler ve bu sömürüde en fazla da dini ve dolaylı din adamlarını kullanmışlardır. Kendi adamlarını din adamı yapmışlar veya rüşvetle satın almışlardır.

Bu böyle ağırlaşan bir şekilde 1000 yıl devam ederken bir Alman soylusu olan Martin Luther 1500’lü yılların başında döngüyü en fazla sorgulayan insan olarak tarihe adını yazdırmıştır. Onuda önümüzdeki yazıda anlatmaya devam edelim arkadaşlar.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet? Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi- I

“Mustafa Kemal neden vakıfları kapattı? Neden ülkenin dört bir yanında çoğu din adamları önderliğinde isyanlar patlak verdi? Osmanlı’da vakıf sistemi neydi? Osmanlı devlet sisteminde Avrupa’daki gibi kilise yok ise niçin laiklik tercih edildi?”

Hadi bir tane de ben ekleyeyim; Neden yobaz tüccarlar ısrarla vakıfları savunuyor ve 100 yıl geçmesine rağmen Mustafa Kemal’i karalamaya çalışıyor? “Fettullah Gülen devleti ele geçiyormuş olm” diyen güzel kardeşim günaydın uyanda yazıya başlayalım artık.

Bu soruların cevaplarının saçma sapan verildiğini veya asıl sebebinin bilinmediğini görmekteyiz. Bu amaçla Avrupa ve Osmanlı içerisindeki gelişen süreci anlatmak istiyorum. Yazıma sebebiyet veren ise yine yalan tarihçiliğin hortlamış olması.

Ben pek televizyon izlemem bir çok kez söyledim bir çoğunuza da izlememenizi tavsiye ettim. Elbette ne kadar tavsiye etsekte insan ister istemez televizyon ile baş başa kalabiliyor.

Fenerbahçe basketbol takımının hazırlık maçını ekranlardan izleyip güzel oyundan sonra keyifle okuduğum kitabımın başına geçecekken peşi sıra ekranda bir anlatıya rastladım. Trt ekranlarında arada rastladığım ve güzel sesi ek olarakta takdire şayan konuşması, bilgisi ile takdirimi kazanan Dr.Savaş Barkçin hocanın programına rast geldim. Trt ekranlarında şimdi bilmiyorum ama neredeyse 100. bölümüne giden Gelenekten Geleceğe programının yorumcusu. Boğaziçi siyasetten mezun olan hocamız amerikada lisans üstülerini tamamlayıp bir dönem Tübitak’ta çalıştı. Şu an ise Cumhurun baş danışmanı olarak koltuğuna kurulmuş bulunmakta.

817_1575.jpg
Gelenekten Geleceğe Program İkilisi Sağ Taraftaki Dr.Savaş Barkçin

Konu dikkatimi çekti abimizi dinlemeye başladım. Konumuz “Laiklik ve Sekülerizmin kelime anlamı, neden doğuduğu ve niçin ülkeye yerleştirildiğiydi”. Öyle salyalar akıtarak Mustafa Kemal’in ruhunu falan çağıran deli bezirganlardan değil. Konuşurken üslübu ve bilgisi ile insanı dinlendiriyor…

Avrupa tarihi, dinler arası savaş ve mezhep ayrımcılığı gibi çok güzel konuları anlatıp devlet yapılarının nasıl Vatikan ve kilise düzeneğinden ayrıldığını anlattı. Vatikan’ın nasıl bir devlet düzeni ile çalıştığını, Osmanlı’ların ilerlemesine karşı zenginliğe devam edince isyanları ve dolaylı katliamların neticesinde bu yapıya geçildiğinden bahsetti. Buraya kadar çok güzel anlatılan tarihi bilgimiz hocanın ustaca araya sokuşturduğu Osmanlı örneklemeleriyle ne yazık ki hüsrana uğradı.

Danışman hocamız özellikle bazı şeyleri bilerek eksik veya yanlış söyledi. Mesela bizde Halife’liğin seçimle geldiği, Papa’nın ise tanrının temsilcisi olarak görüldüğünden bahsetti. Halbuki Halife’lik güç kimde ise onun elinde bulundurduğu ve Osmnalı Devleti’nin de zorla ele geçirdiği bir kurumdur (Yavuz Selim ile). Mesela Avrupa’da yaşanan mezhep ve din katliamlarından dolayı Laik sisteme geçildiğini örneklemeler ile anlatırken bizde böyle bir şeylerin yaşanmadığını hatta bu katliamlardan dolayı kaçanları devletimizin kabul ettiğini söyledi. Elbette kabul ediyordu ama böyle şeyler Avrupa dolaylarındaki kadar kanlı olmasa da bir çok kez Osmanlı topraklarında yaşandı. Yine mesela ortadoğunun karışık olduğundan bahis açıldığını aslında bunun doğru olmadığını, Osmanlı’nın burayı idare ettiği 500 yılda hiçbir sorun yaşanmadığını, asıl karışıklığın Avrupa içinde olduğunu söyledi. Halbuki hocamız yine yanlış ifade ediyor. Sorun yaşanmasınından kastı ne bilmiyorum ama Osmanlı tarihinde en karışık, en fazla isyan olan, vergi alma anlamında en sıkıntı çektiği yer her zama Orta Doğu toprakları olmuştur. Hele ki zayıfladığı dönemlerde ilk fırsatta isyanlar peşi sıra ayaklanmalar patlamıştır. Orta Doğuyu tutan din değil Osmanlı İmparatorluğunun gücüdür. (Merak edenler Yakın Siyasi Tarih yazılarımızı okuyabilirler veya Osmanlı Tarihi serilerimizi)

Neyse uzatmayayım işte bu tarz karşılaştırmaları ustaca çarpıtarak anlatırken konuyu Osmanlı camilerindeki din adamlarının eğitime katkısına getirdi. Fatih camisinin imamının maaşını devlet değil kurulan vakıf karşılıyordu. Bu ne güzeldi efendim! Devlete yük olmadan vakfın kazandıklarıyla dönen ve eğitime katkı yapan o güzelim camiler ve düzen vardı. Cumhuriyet ile bu vakıflar kapatıldı ve laik eğitim sistemine geçildi. Ahhh ah neler neler yaşandı değil mi hocam? 

fft64_mf1600037.Jpeg
Mekke Şerifi Hüseyin

Daha fazla yazmayacağım merak etmeyin hoca ile ilgili. Savaş hoca uzun uzadıya yazacağım Osmanlı Vakıflarının ve kapatılma sebeplerinin bilgisinden yoksun olacağını hiç sanmıyorum. Yaptığı ustaca harmanlanmış benimde seri halinde yazdığım Propaganda faaliyetlerinden bir tanesi gibi görünmekte. Yani doğru gibi görünen yanlış bilgiyi izleyicilere yüklüyor. Kendisinin neden danışman olduğunu da bu sayede öğreniyoruz.

Özellikle tarih bilgisi yeterli olmadığı için yukarıda Savaş hocanın “Osmanlıda ne güzel vakıf sistemi vardı efendim” dediği ve arkadan çomak soktuğu “Tekke ve Zaviyelerin kapatılması” durumunun açıklanması elzem olmuştur.

Yazılar uzun olduğu için okunmayacağından seri halinde bir kaç yazı yazacağım konuyla ilgili. Tarihte Laiklik ve Sekülerizmin Avrupa’da ki çıkış sebeplerine ışık tutarken diğer yanda Savaş hocanın saçmalayarak üstünü örttüğü Vakıfların gerçek yüzünü masaya yatıracağım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle arkadaşlar. Avrupa toplum oluşumu ve bizdeki tarikat-vakıf ilişkilerini merak eden arkadaşlar bu yazıları kaçırmasınlar.

Görüşmek dileğiyle..

Sonraki yazıya buradan

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Bir önceki yazı için

13) Mesleki eğitime çok önem vermiştir. Fakat ölümünden sonra bu alana yatırım zamanla azalmış. Meslek okulları imam hatip okullarına dönüştürülerek dini eğitim temelli yapıya dönüştürülmüştür.

14) 1950 yılından sonra cumhuriyet “bütünsel kalkınma” yani Siyasal/İktisadi/Kültürel modernizasyon hamlesini terk etmiştir. Kalkınmanın arap coğrafyası gibi sadece inşaat, köprü, yol ve fabrika kurmak değil, eğitimsel ve kültürel hamleler içeren bir olgu olduğu kavranamamıştır. Kültür ve eğitim alanına yatırım yapılmadığı gibi modern eğitim sistemine giriş olarak yapılan hamleler engellenmiş hatta bilerek geriletilmiştir.

15) Ülke yöneticileri (kim olduğunu tahmin ediyorsunuzdur artık) yol, köprü, hastane, baraj vb. yapmayı sürekli dile getirip bunu halka dikta etmişlerdir. Bunun yanında resim, heykel, beste yapmak vb. diğerlerine nazaran daha değersiz gösterilmiş ve önemsenmemiştir. 1950’li yıllardaki toplumda sanattan uzaklaşma hala bu şekilde devam etmektedir. Pikniğe gidince doğanın güzelliklerine bakıp beste veya resim yapmak değil de yiyip içip yediğimiz şeyleri sağa sola atmamızın temeli de sanatın ne olduğunu bilmemizden kaynaklanır.

dem

16) Yurt dışından getirilen kendi alanında uzman bilim adamlarıyla oluşturulan modern eğitim ve kültür adımlarının 1950’li yıllardan sonra terk edilmesi aniden zenginleşen insanları/siyasetçileri ortaya çıkartmıştır. Yine toplumda eğitim ve sanatın eksikliği kendini ahlaki bozulma ve her zaman dinin kullanılarak farklı bir sömürü düzeni kurulmasına yol açmıştır. Bu yola giren toplumlar mutlaka yok olmaya mahkumdur. Tarih affetmez çünkü.

17) Hümanist/evrensel/pozivitist eğitim politikası daha sonraları daha milli ve dini bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür. Topluma milliyetçiliği ve dindarlığı bilerek çarptırarak anlatarak kavram karmaşası içerisinde boş bir milliyetçilik, islami değerlerden uzak ve yine boş bir muhafazakar nesil yetiştirilmiştir. Yetiştirilen nesil emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda “ben” merkezli, kendini ve kuracağı çekirdek aile yapısını düşünen, rüşveti/hırsızlığı veya haksızlığı normal karşılayan, eleştirmeden yoksun ve söylenene inanan bir yapıdadır. Çok ilginç bir şekilde bu şekilde yetiştirilen nesil bütün bankalarını, şirketlerini, markalarını satan emperyalist destekçilerini destekleyip benim gibi bunları dile getirenlerin söylediklerine inanmamaktadır. Bu bahsettiğim uşaklığın sebebini Mustafa Kemal göstermektedirler. Ne diyeyim ne söyleyeyim bilemiyorum.

18) Eğitim sistemi bilerek ezbere dayalı, test ve diploma düzeneği üzerinden yaratıcılığı, eleştiriyi ve anlama yeteneğini kaybettirici yapıda şekillendirilmiştir. Bu biraz Kemalist ve laik eğitim sistemine tepkiden, bir miktarda bilinçli olarak eğitimsiz/itaatkar bir dindar neslin yetişmesi istendiği içindir.

19) Üniversiteler bilerek özerk yapılarından arındırılarak niteliğini kaybetmiş ve kalitesini düşürmüştür. Keza giriş sınavları neticesinde gençler heves ettikleri ve ilgi duydukları bölümlerdense ya para kazandıran yada yeni çıkan bir mesleğe rastgele yerleşip kendilerini köreltmektedirler.

Ali-Demir-Tatminatör1.jpg

20) Ülkede yetişen en zeki kişiler bu sistem çerçevesinde doktor veya mühendislik mesleğine yönelmişlerdir. Kendisini yönetim veya eğitim alanında kontrol edecek olan sosyal bilimlere ise yeterince yatırım yapılmamıştır. Felsefe dersini bile eğitim alanından çıkartarak okumayan ve sorgulamayan toplum yeniden şekillendirilmektedir.

Arkadaşlar uzun soluklu bir yazı dizisi olan Yakın Türkiye Siyasi/İktisadi ve Kültürel hamlelerini bazı yerlerini ayrıntılı bazı yerlerini hızlı geçerek anlatmaya çalıştım. Yazılarımı ve kaynaklarımı uluslararası geçerliliği olan kişilerden seçmeye gayret ettim. Yine arada yaptığım yorumlarda kendi düşüncelerimi yazıya ister istemez eklemek ile beraber mümkün olduğunca tarafsız yazmaya ve olayları açıklamaya çalıştım.

Bütün yazıları okuduysanız kurulan cumhuriyetin temel anlamda bağımsız bir eksende yeniden yapılanmaya çalıştığını ve bunda şehirsel anlamda başarılı olduğunu görüyoruz. Lakin sonraki süreçte ki özellikle Mustafa Kemal’in ölümü ile bu ilerleme hareketi tam anlamıyla devam ettirilmeyerek ülkemiz yeniden eski bataklığına çekilmiştir.

Burada birey olarak yapacağınız en önemli şey Osmanlı Devletinin son yıllarında düştüğü ekonomik parangaların  sebeplerini bilmek olmalıdır. Ekonomisi borçlar ile ipotek altına alındıktan sonra özgür bir siyaset güdemeyince dünyada yaşanan milliyetçi akımlara boyun eğerek yıkılmıştır. Boşuna suçu yahudide, İngilizde aramaya gerek yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed İtalya’nın en büyük sanatçılarını ülkeye davet edip resimler heykeller yaptırıp, mühendislerle ve bilim adamlarıyla sohbetler etmesiyle devlet yükselişe geçtiyse, sonraki dönemde bilimden sanattan uzaklaşıldığı için aynı şekilde çökmüştür.

01532210.jpg

Biz yeniden tarihimizde belki de ikinci bir Sultan Mehmed bularak Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşuma girdik. Fakat olmadı çünkü modern devlet adımlarında kültürel ve sanatsal hamleler sivil halktan gelmedikçe yürümedi. Bize düşen görev bilinçli olmak ve çocuklarımız var ise onlara bunları anlatmaktır. Hiç bir yazımda reklam veya beğeni değerlerimi düşünmedim. Lakin bu yazıları okuyor iseniz kendi paylaşım pencerelerinizden bu tarih yazılarını lütfen paylaşın. Lise/üniversite dengi çocuğunuz arkadaşınız var ise yazıları kısa bölümler halinde okutun. Muhtemelen kendinize de yalan söylemeyin sizde bilmiyorsunuz sizde tekrar okuyun. Özellikle eğitim sistemi çok kötü durumda ve daha kötüye gitmekte. Tarihinizi bilmek ve bunu gençlere doğru bir şekilde anlatmak sizin görevinizdir. Yukarıda ki resme bakın ve yüzüne “anlatmayı beceremedik deyin” bakalım ne diyecek?

Tarihi yazıları okuyan ve eleştiride bulunmak isteyen/düzeltme isteyen arkadaşlar mesaj atabilirler. Yanlış yazdığımız yerler (yorumlarım hariç) olabilir. Eleştiriye açık bir blogdur 🙂

Türkiye bundan sonraki dönemde aynı 100 yıl evvel cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği gibi cehalet ile savaşmak zorundadır bunu aklınızdan hiç çıkartmayın.

Bundan sonraki dönemde yarım kalan Osmanlı Tarihi kısmına yazılar yazmakla beraber farklı konular ile yerimizi güzelleştireceğiz inşallah.

Saygılarımla.