Yılbaşı Kutlamaları

Arkadaşlar geçen yılbaşında yazacaktım ama fırsat bulamadığım için yazamadım. Bu sene de her zamanki gibi bir kaç yerde saçma sapan şeyler okuyunca yılbaşı kutlamaları ile ilgili bazı bilgiler vermek istedim. Noel nedir, yılbaşı kutlamaları nedir, ne zaman kutlanır, günaha mı giriyoruz vb. sorularınızın yanıtını alacağınıza eminim.

İlkönce son 10 yılda hortlayan “ben yılbaşı kutlamıyorum” ile başlayan ve kutlayana yadırgarcasına bakışlar atan kişiler için önden cevabımızı verelim; Yılbaşını kutlamanın din ile ilgisi yoktur! Dolayısıyla kutlama yapmanız sizi günaha sokmayacaktır hiç merak etmeyin.

Bazı basit tabirleri bir birine karıştırarak toplumsal olarak ayrışma gerçekleştirmek amacıyla uydurulan şeyler olduğunu düşünüyorum. Günümüz bilgi çağı olsa da bilgiyi bulmak ve anlayabilmek için nasıl bulunacağını bilmek gerekmekte. Sosyal medya saçmalıklarında gördüğünüz bir çok şey doğru değildir. En basitinden Noel nedir mesela?

Noel bir hristiyan bayramıdır. Müslümanlık gibi farklı farklı mezheplerin farklı tarihlerde kutladığı bayramın adıdır diyelim. Peki neyi kutluyorlar? Hristiyanlar için son peygamber olan İsa’nın doğumunu “Noel Bayramı” olarak kutlarlar. Noel latince “Natalis” kelimsinden gelmektedir ve anlamı “doğum” dur. Başta ABD bir çok ülkede de bu güne “Christmas” denmektedir. Benzer şekillerde anlamı “gönderilen” veya “kutsal gün” olarak kabul edilmektedir. Bildiğiniz takip ettikleri dinin peygamberinin doğumunu ve kendilerine getirdiği vahiyler için kutlama yapmaktadırlar.

mere-noel-pere-noel-sexy-fetes.jpg

Tarihte Noel ilk olarak Batı Roma İmparatorluğunun hristiyan olmasından sonra gerçekleştirilen İznik Konsülü’nde (M.S.325) İsa’nın doğumu için kabul ettikleri tarih olan 25 Aralık’ta kutlanmıştır. Doğu kiliseleri ise bu tarihi kabul etmeyerek 6 Ocak’ta Noel Bayramı’nı kutlamayı tercih etmiştir ki bunun asıl sebebi Batı-Doğu kiliseleri arasındaki çatışmadan ileri gelmektedir. Onuda yakın bir zaman sonra yazacağım Papalık Tarihi serimde okuyacaksınız.

Bunlaaaar Hristiyanların Oyunlarııııı

Sermaye dünyası 1850’lerden sonra kapitalizm ile birlikte Noel Bayramı’na da elini atmıştır. Tarihte pagan geleneği olan “çam ağacı süsleme” geleneksel hale getirilmiştir. Peşi sıra bu gün için efsanevi bir kişilik (Noel Baba) yaratılarak bayram uzatılmış yok şekerleme, yok duvar süslemesi, yok efendim herkese oyuncak ve hediye vay efendim “Noel Baba’nın geyiklerine süt bırakalım acıkmışlardır” türü saçmalıklar vs. bunların hepsi “Noel Bayramı” düşüncesini daha tüketime yönlendirmek için yapılmış şeylerdir.

Yine Noel Bayramı, kapitalist ekonomi için tüketim çılgınlığı ile birleştirilerek anlamının yitirlmesine muhafazakar Hristiyanlar tepki göstermiştir. Yani şaşıracaksınız ama muhafazakar Hristiyanlar “kardeşim bu dini bir bayram ağaçtı, geyikti Noel Babaydı maymun ettiniz başka dindekilerde bizim yaptığımızı yapıyor bu bizim bayramımız yapmayın değerlerimizi yozlaştırmayın” demiştir. (Ya sadece muhafazakar Müslümanlar söylemiyor bunu hacı amca). En büyük eleştiri “Noel Baba” simgesinin İsa’nın önüne geçirildiğidir. Neyse biz gavurları kendi tartışmaları ve sıkıntılarıyla başbaşa bırakalım.

“Yılbaşında O Güne Özel Malzeme Alıp Kutlama Yapan Dinsizdiiiir!”

Cami İmamı

Evet Noel Bayramı’nı anladık sanıyorum arkadaşlar. Şimdi Yılbaşı Kutlamasını anlatalım;

Yılbaşı Kutlaması hemen hemen bütün toplumlarda “Kullandıkları Takvime Göre” yıl bitiminin “Son Günü” kutlanan geleksel (dini değil) bir gündür.

Bir çok ülke kendi takvimlerine göre yılbaşını çeşitli etkinliklerle kutlar, eğlenir ve yeni yıla iyi dileklerle girer. Çin’de Ocak sonu gibi “Yeni Ay” gününde kutlanır ve eğlenceler düzenlenir. İran’da ve bazı türklerde “Nevruz” olarak ilkbaharın başında kutlanır. Tayland mesela Nisan ortasında kutlar ve geleneksel kutlama yapar.

Bunların dışında “Dini Takvimlere Göre” yeni yılda kutlanır. Yahudiler kendi takvimlerine göre Eylül sonu yeni yılını kutlar. Müslümanlarda ise Hicri takvime göre bu tarih başlangıcı “Hicret” ile başladığından bu günü kutlamazlar. Aslında günümüz müslüman ahalisinin “yılbaşında hicret oldu nasıl eğlenelim” düşüncesi de buradan gelir. Lakin şunu belirtelim kullandığımız Miladi Takvim olduğu için Hicret çok nadir yıllarda 1 Ocak gününe denk gelecektir. Yani 1 Ocak günü Hicret olmadı arkadaşlar Hicri Takvim’e bakacaksınız.

Best-Happy-New-Year-Pictures.jpg

Peki Osmanlı Devleti’nde bu nasıldı. Kısaca bunuda anlatıp konuyu kapatalım. Osmanlı Devleti’nde ay yılına göre düzenlenen Hicri Takvim 1840 yılına kadar kullanıldı. Lakin bu yıldan sonra bir takvim daha kabul edilerek iki takvimli siteme geçildi (Güneş yılına göre Rumi Takvim). 1700’lerden itibaren ise resmi belgeler ile Osmanlı Devleti’nde yılbaşının hafif eğlenceler ile karşılandığını görmekle beraber 1850’lerden itibaren kuvvetle büyük şehirlerde eğlenceler dünzenlenmekte ve yeni yıl karşılanmaktadır.

Artık geçtiğimiz takvime göre yeni yılın başı zaten Hicret’e denk gelmemektedir. Zaten gelseydi Ramazan’ı hep aynı aylarda kutlardık arkadaşlarım güzel kardeşlerim.

Toparlarsak yeni yıl kutlamaları ile Noel Bayram’ı farklı şeyler olduğunu anlattık. Birisi dini bir bayram iken diğeri Yeni Yıl kutlamasıdır.

Sorulması gerek soru neden son 10 yıldır bunu kutlayanlara karşı böyle garip bir tepki verilmektedir. Bunun sebebi muhtemelen geçilen Miladi Takvime verilen bir tepki midir artık geri zekalılık mıdır bilmiyorum. İsteyen kutlar istemeyen kutlamaz arkadaşlar. Sen Kuran okuyarak gir bırak ötekisi dansöz oynatarak girsin berikisi noel babaya sarılsın. Bırakalım artık şu saçma sapan şeyleri lütfen.

Ha kültür yozlaşması yaşıyoruz diyorsanız kıçınıza giydiğiniz kotta, çocuğunuzun makarnasına sıktığınız ketçapta, ailecek gittiğiniz sinemada batı kültürüdür zaten. Din bir günde yıpranacak veya kurtarılacak bir olgu düşünce de değildir. Geniş çaplı felsefik bir kavramdır. Yaşam ile iç içedir. Bu tür şekilci uygulamalar ile yıpranacak ise anladığınız dinde bir sıkıntı var demektir.

Sen medeniyeti elinde tutaydında onlar deveye bineydi elince hurma yiyeydi güzel kardeşim.

Herkese yeni yılında sağlık ve mutluluk diliyorum hoçakalın..

Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde

 

Arkadaşlar lütfen yayalım ve herkeze duyuralım;

Ülkemizin mağduriyetin sorumlusu 65 yıldır muhalefet partileri olan MHP ve CHP’nin omuzlarında olmak üzere bütün aydın, entellektüel ve okumuş kesimindir!

Ne demiş ünlü bir düşünür? “Ben en çok okuyan adamdan korkarım, okudukça bana afakanlar basıyor. Bize ilkokul mezunu lazım hatta onu bile okumamış adam lazım…” Ne de güzel demiş..

Hükümet verdiği tecavüz yasa tasarısını tekrar değerlendirip yürürlüğe sokarak Hüseyin Üzmez gibi namazında niyazında, kandırılıp gazozuna ilaç atılarak küçük kızları taciz ettikten sonra madur olan kişileri korumalı, madden ve manen büyük bir yıkım yaşayan bu kişilere ve ailesine tazminat ödemelidir.

Ayrıca defalarca tacize uğrayan küçük kızın muhtemelen defalarca gazozuna ilaç katılarak safça kandırılan Hüseyin Üzmez gibi hayırsever, vatansever, hacı ve en önemlisi örnek bir müslümana karşı ufacık tacizlerinden dolayı hemen yargıya başvurması manidardır!

Kamuoyu bu bağlamda bilinçlendirilmeli, benzer maduriyeti tadan tecavüz ve tacizciler ile ilgili olan yasanın tazminat eklenerek tekrar kanunlaştırılmasının sağlanması gerektiğini kabul etmek gerekmektedir.

Orta çağın en güzel günlerini yaşadığımız bu günlerde artık bunun gibi gündem maddelerinin değil hangi ülkeye, hangi atlı ve topçu birlikleriyle saldıracağımız konuşulmalı, oyuna gelinmeyerek yahudi Almanya’nın büyük oyunu bozulmalıdır.

Avrupa’yı biz beklersek çok bekleriz bunu unutmayın!

Yarından tezi yok sefer hazırlıklarına başlanarak Avrupa’nın fethine geçilmesini, böylece artık dünya standartlarının üzerinde olan eğitim, yargı, ulaşım, enerji, sağlık vb. alanlarda yakaladığımız bu üstünlüğün kullanılarak yaratılan büyük askeri ve ekonomik devimizi yani Yeni Türkiye’mizin tutulmamasını/tutulamayacağını bildirmek istiyorum!

Son 10 yılda sürekli cari fazla verdiği için elinde bulunan ihtiyaç fazlası parayı bildiğiniz gibi IMF olsun, Dünya Bankası olsun, ihtiyacı olan Güney Kore, Almanya, Kanada, Norveç vb. ülkelere aktarmaktaydık.

Artık başlanması gereken Avrupa ve devam eden Orta Doğu’nun tekrar fethiyle beraber sarkacağımız Güney Afrika kıyıları, oradan uzanacağımız Samoa adalarının ele geçirilmesi sebebiyle verilen bu cari fazla paranın artık verilmemesini temenni ediyorum.

Ülkemizin şaha kalkarak sürekli büyüdüğü, kişi başı milli gelirin tam 128 bin dolar seviyelerine gelecekken yapılmaya çalışılan hain darbe sebebiyle birden 7 bin dolara düşmesi tartışılması gereken diğer bir konudur!

Türk halkı unutulmamalıdır ki en zor gününde bile hiç kimseye boyun eğmeyip gerekirse araya soktuğu adamlarla oğlunu işe sokturmaya, ihtiyacı olmadığı halde beleş kömür almaya, hayatında Ankara’nın doğusuna gitmediği ve askeriliği parayla yaptığı halde her daim PKK olsun veya IŞID olsun veyahutta BRAZZERS olsun çatışmaya her zaman hazırdır!

M.Ö.1071 yıllarında Anadoluya gelen Osmanlı Devleti’nde bir tek bira içilmemiş, tek bir zina yapılmamış, sadaka verecek tek bir kişi bulunamamıştır! Sadece balık tutmaya gittiği yerde güneşi görünce mayışan ve tarihteki ilk astronot olan Sektiri Sıpace Paşa göl kenarında uyuya kaldığı için cuma namazını kaçırmıştır. Bunun dışında devlet erkanında tek bir cum-a namazı kaçıran kişi yoktur!

Tarihimiz Padişahlarının hükmettiği dönemlerde ortalama olarak %68 at üstünde, %26 namazda, %5 yemek yemekte geriye kalan %12’lik kısmında ise uyudukları hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir (Üstat Kadir Mısırlıoğlu bunu padişahların ruhlarını tek tek çağırarak sormuş ve istatistik olarak bulmuştur). Peki soruyorum size bu yüzdelerin arasında sevişmek var mıdır?

Utanmadan padişahlarımızın seviştiği kamu oyunda anlatılmakta bu büyük insanların sanki normal canlılar gibi yaptıkları söylenmektedir! Bu şanlı tarihimize atılan büyük bir iftiradır! Padişahların böyle bir şey yaptığı bir fani kul tarafından bile görülmemiştir. Hepsi uydurmadır…

Son olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde yukarıda anlattığım olayların iyi analiz edilmesi, büyük oyunun bozularak gavurlara fırsat verilmemesi, yok efendim dolar pahalıymış yok efendim enflasyon varmış gibi hayali iddiaların hızla kınanması (gerekirse AKP internet trollerine hedef gösterilmesi) önemle duyurulur.

Zaman birlik beraberlik zamanıdır!

 

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VIII

Bir önceki yazıya buradan

Osmanlı devlet görevlileri rüşvetlerini aklamak için “Vakıf” adı altında kurumlar kurmaya ve kendi çıkarttıkları yasalar ile bu kurumlara özerk bir statü vermeyi başardılar. Böyle böyle Osmanlı Devleti içerisindeki “Vakıf” statüsü sistemi çürüttü ve çökertti. Peki ama ne dedim ben şimdi anlamadım diyorsunuzdur belki? İş ilişkilerini biraz açalım. Şöyle;

Rüşvet aldığı veya yolsuzluk yaptığı tespit edilen devlet adamının öldürülüp mallarına el konulduğunu söylemiştik. Bu rüşvetçi kişi parayı aklamak için kendisine bir vakıf kuruyor arkadaşlar. Atıyorum ben vezirim ve kuruyorum “Şeker Vakfı”. Bana rüşvet verenlere ya benim vakfa bağış yapmalarını veyahutta beraber çalıştığım tarikatlar aracılığı ile parayı aklamasını söylüyorum. Adam gidiyor diyor ki “Ben Şeker Vakfı’na şu madenlerimi bağışlıyorum. Bilmem ne tarikatı öğrencileri bu maden gelirleri ile din adamı yetiştirsin”. Bu hem benim hemde bağış yapanın toplumdaki statüsünü artıyor (bağış adı altında) hemde rüşveti mederes, camii, çeşme vb. yaparak aklayıp işin halledilmesini sağlıyor.

Çıkartılan bir çok yasa sayesinde bu vakıflar özerk demiştik. Örneğin vakıflardan neredeyse hiç vergi alınmıyor. Çünkü beraber çalıştıkları tarikatlar ile birlikte din adamı yetiştiriyorlar, cami yapıyorlar, kervansaray yapıyorlar, medrese açıyorlar vs.

Yine bu tarikata üye olanlar askere alınmıyor böylece savaşmak zorunda da değiller. Çocuklarını ve tanıdıklarını bu sayede savaşlara göndermeyip, savaşıp dönemeyen garibanların topraklarına da el koyuyorlar. Böylece Vakıf-Tarikatlar gittikçe kuvvetleniyor ve elbette ticarete atılıyor. Okullar, camiler, medreseler açıyor bir yandan kervansaraylar kuruyor satın alıyor, madenleri işliyor istihdam sağlıyor, gemilerle ticaret yapmaya başlıyor, toprakları çok ucuza kiralayıp yöre beyleriyle vergisiz ürünler kazanıyor vs. Toparlarsak dıştan hayrına çalışıyor içten ise amaç ticaret ile rüşveti aklamak başka birşey değil yani.

osmanli8217da-vakif-calismalari-1jpe.jpg

Peki benim zenginleştirdiğim “Şeker Vakfı” var ama bir şekilde rüşvet aldığım falan ortaya çıktı diyelim. Ne olacak? Beni de boğup öldürdüler. Mallar ne olacak?

İşte Vakıf ve Tarikatlar özerk statüde olduğundan bu mallara hazine el koyamıyor! Yani rüşvet ile zenginleşen Vakıflar-Tarikatlar zengin mal varlıklarıyla yoluna devam ediyor. Vakfın başkanı kim peki? Ya benim amcam ya oğlum ya ortağım ya damadım oluyor. Böylece rüşvet ile zenginleşen vakıf-tarikat ya peşi sıra rüşvetle istediği adamı kolayca başa geçiriyor yada yeni geleni rüşvet veya tehdit ile satın alıyor.

Uzun olarak anlattığımız bu Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni o kadar büyüyor o kadar yayılıyor ki devlet vergi alacağı mecraları elinden kaybetmeye başlıyor (Osmanlı İktisadi Tarihi’ni biraz yazıcam. Örnek vermek gerekirse 1820’li yıllarda ülke içinde dönen paranın sadece %3’ü devlet kasasına giriyor!). Bu tarikatlar kurulan vakıflar yardımı ile istedikleri adamları istedikleri noktalara atayarak devleti sömürmeye insanları kullanmaya başlıyor. Rüşvet ile çalışmaya alışılıyor. Ağalar kadıları satın alıyor ses çıkaranlar yine satın alınan tarikatlarca tehdit ediliyor. Toplum bilimsiz bir din bataklığında saçma sapan hurafelerle uyutuluyor ve bu yıllarca böyle gidiyor..

Bunların oluşumunu izleyen eski Ahiler olan Türk-Ahileri yani Anadolu Alevileri ise hengamede gittikçe şehirlerden uzaklaşmaya ve dağ bayır yaşamına geçmeye başlıyor. Yörükler böylece toplumdan kopuyor. Kendi pisliklerini, aşağılık yaşamlarını tarihi pırıl pırıl olan bu insanlara atarak tatmin olan şerefsiz sürüsü ile ahlakın ne olduğunu bilmeyen para babaları şehirleri ele geçiriyor. Gerçi her yeri ele geçiriyor.

image00112.jpg

Osmanlı tarihinde Celali İsyanları başta olmak üzere bu şekilde bozulan İktisadi Düzen neticesinde başta Anadolu Alevileri olmak üzere bir çok yerde bir çok zamanda büyük isyanlar patlak vermiştir. Osmanlı Devletinde bu rüşvet sistemi içerisinde bulunan vezirler başta askerler/beyler ve diğer tarikat adamlarının katliamına uğramışlardır. Canlı canlı yakılmış, gömülmüş ve yer yer toplu katliamlar yaşanmıştır.

Son yazımız ile beraber yazı serimizi genel bir değerlendirme ile bitireceğiz arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan