Doğu Avrupa Turu – II – Budapeşte

Geldiğimiz yer Belgrad için buradan

Budapeşte

Belgrad sınırından çıkış yapacağımız gün ne yazık ki Macar toprakları bizi hiçte sıcak karşılamıyor. Neredeyse 3 km’yi bulan kuyrukta bütün günümüz heba olurken ancak akşam olunca geçiş yapabiliyoruz. Tam anlayamadığımız bu bekleme muhtemel bir iş yavaşlatma eylemi. Budapeşte şehrine ancak akşam ulaşabiliyoruz. Tabi gece ekip boş durur mu? Düşüyoruz yollara çıkıyoruz sokaklara. Bu arada daha fazla fotoğraf koymam istendiği için ona göre ekleme yaptım.

_SAM0479-min.JPG
Budapeşte niçin dünyada en güzel ışıklandırılan şehirlerinden birisi olduğunu bize kanıtladı

Çıkmadan evvel Macaristan’ın başkenti Budapeşte hakkında da kısa bir bilgi verelim. Belgrad’ın alınmasının peşi sıra 1526 yılında yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından ele geçirilmiştir. O zamanki adı Budin olup elimizde Karlofça Antlaşmasına kadar kalmıştır diyebiliriz. Yani neredeyse 150 yıl bizimkilerin yararlandığı ileri uç şehirlerdendir. Tarihte Budin yani Buda tarafında yerleşim olup, yüksek bir mevkide konumlanmış bölgenin tepesinde de Budin Kalesi bulunmaktadır. Geçmişte yaşam Tuna nehrinin hemen yandan kestiği noktada sürmektedir. Nehrin karşı tarafında ise geçmişte büyük bir bataklık olan Peşte tarafı yer almaktadır.

_SAM0030-min.JPG
Buda Tarafından Bakış

Efendim Buda sakinleri daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1867 yılında başkent olmasıyla (iki başkentlidir) şehir vizyonu değişime uğramıştır. “Yahu karşı taraf bataklık şurayı kurutalım ve güzel bir şehir dizayn edelim. Böyle gelişmiş modern Avrupa şehirlerine benzesin” diyen Macarlar kolları sıvayıp dediklerini yapmışlar. Bataklıkların hızla kurutulması ve modern bir şehir isteği sonucu dümdüz bir Peşte ortaya çıkmış. Bildiğimiz kalemle çizilmiş uzun ve geniş yollar, tren hatları, Tuna nehrinde gezi yolları, modern kültürel ve dini yapılar Peşte tarafında yükselmeye başlamış. Dönem içinde o kadar rağbet görmüş ki neredeyse bütün Macarlar şehre akın etmiş. Günümüzde de zaten Macar topraklarında ki 5 insandan 1’i Budapeşte’de yaşamakta. Böyle güzel bir şehre güzel köprüler yapılmış sonra. En sonunda da bu iki yaka birleşmiş ve adı “Budapeşte” olmuş.

_SAM0066-min.JPG

Kısa gece turumuzu takiben barda iki tek atıp otelimize geri döndük. Sabah uyandıktan sonra ise Budapeşte’nin en ünlü yapıtlarından olan Matthias Katedrali’ne yöneldik. Katedralin eski hali 1250’lerde yapılmış olup bütün Macar krallarının falan taç giydiği önemli bir merkez. Sonradan (19.y.y.) büyütülüp şimdiki hale gelmiş tabi belirtelim yeni bir yapı. Zamanımız olmadığı için katedrali dıştan gezdikten sonra hemen kenardan eşsiz bir Budapeşte manzarasını seyre dalıyoruz.

20171009_093731-min.jpg
Matthias Katedrali Bahçesi

 

Peşinden tarihimizde yine önemli bir yere sahip olan Estergon Kalesi’ne doğru yola çıktık. Kale şehre yaklaşık olarak 1 saatlik bir mesafede bulunuyor. Kaleye gelince açtım Estergon Marşını indim arabadan veriyorum mehteri.

_SAM0316-min.JPG
Estergon Kalesi

Kale üzerinde bulunduğu tepede hakim noktada ve yanından da Tuna nehri geçmekte. Sürekli kuşatılan, oldukça fazla el değiştiren kalemizin altında (eskiden kale mahzenlerinin bulunduğu yerde) güzel bir şarap restoranı bulunmakta. Merdiven veya asansörle çıkılan üst kısımda ise büyük bir katedral yapılmış. Madem tarihi öneminden bahsettik burası hakkında da bir iki kelam edelim bari;

 

 

20171009_125021.jpg

Estergon kalesi Macaristan’ın kuzey batısında dediğimiz gibi bir saatlik mesafede bulunuyor. Şehri önemli kılan şey Macaristan krallığının idari ve dini yönetim merkezi olmasıdır. Fakat Moğolların istilasından sonra (1241) kral burayı terk ederek bahsettiğimiz Budin’e taşınıyor. Burası yine dini merkezlerden birisi olarak kalıyor tabi. Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli olduğu zamanlarda ve yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1543 yılında ele geçiriliyor. Kale Lala Mehmed Paşa’nın zorda kalıp teslim olmasıyla 1595 yılında elden çıksa da 10 yıl sonra yine Lala Mehmed Paşa tarafından ele geçirildi ve 100 yıla yakın elimizde kaldı. II.Viyana kuşatmasında başarısız olunmasına müteakip kale Macarların eline geçti ve bir daha da alınamadı (1683).

 

 

20171009_125931.jpg

Estergon kalesi Osmanlı Devleti’nin en uç kalesi olup bunun ötesine gidilememiştir. Yardım ve yakın saldırılara çok açık olması sebebiyle kale muhafızları gönüllü, savaşmada maharetli birlikler ile savunulurdu. Kale içerisinde at ve ok kullanmada oldukça maharetli ve nam salmış Akıncılar yaşardı. Akıncıların çevre kasaba ve hanelere saldırıları, azimleri ve durdurulmaz oluşları çevre halkını bezdirmişti. Yöre halkı beddua ederken “Köyünüze/evinize Estergon Akıncıları dadansın!” dermiş diye söylerler. Tabi bu yıllar Osmanlı Devleti’nin oldukça kuvvetli olduğu yıllar.

_SAM0280-min.JPG

Efendim kale içerisine sonraki yıllarda oldukça büyük bir katedral inşa edilmiştir. Katedral içerisinde dini motifler ve ayin kısımları bulunmakta. Bunun dışında zemin katta ek giriş ücretiyle beraber tarih boyunca orada yaşamış olan din adamlarının veya görevlilerin mezarlarını, Katedral harici askeri müze içerisinde ise dönem için kullanılan savaş alet ve zırhlarını görebilirsiniz. Ne yazık ki sonbahar döneminde müze kapalıymış. Eğer görmek isterseniz yaz döneminde gelmeniz gerekiyor. Fakat müzenin hemen solundan aşağıya giderseniz orada tarih boyunca kilise de kullanılmış çanları fark edeceksiniz.

_SAM0230-min.JPG

Çan demişken yine tarihi bir bilgi paylaşalım. Dönem içinde Osmanlı Devleti’nin askeri hareketini özel kılan şeylerden bir tanesi ağır toplarını taşımamasıydı. Kuşatılan şehirden elde ettiği metalleri ergiterek topları hemen orada döker ve kullanırdı. Kale veya şehir alındıktan sonra ise toplar yine bırakılır ve böyle böyle ilerlenirdi. Metalürji yani döküm tekniği ve bilgisinde oldukça maharetli ustalara sahip olunduğu bilinmektedir. Elbette bu durum Avrupa devletleri tarafından da bilinirdi. Kap kaçak hadi neyse de, dökümü bir zahmet, tepeye çıkartılması bir zahmet olan kilise çanlarının da bu ergitmede en önemli hammaddeyi sağlaması çözüm arayışlarına sevk etti. En önemli çözüm yolununda ya suya atıp yok etmek ya da gizli bir yere gömmek olduğunu söyleyelim. Bahsettiğimiz gibi terk edilen yerlerde gizli işaretli yerlere çanlar, silahlar veya toplar gömülürdü. Yıllar yıllar sonra tekrar ele geçirme durumunda bu gömülü malzeme çıkartılır ve kullanılırdı. Tabi burada en önemli malzeme kilise çanıdır. Çünkü çanlara genellikle törenlerle isimler verilir ve çana kutsal bir nesne gibi hörmet gösterilirdi. Kafir Türkler ne bilsin döküp ergitir tabi.

WhatsApp Image 2018-04-20 at 00.33.10.jpeg

Sola inip göreceğiniz çanlar işte bu çanlardan bazılarıdır. Birçoğu yüz yıllar öncesinden gömülen çanlar olup Osmanlı Devleti’nden kalan üç topta yine benzer şekilde gömüden bulunmuş. Bazen tekrar ele geçirildiğinde çanın ergitilip top yapıldığı bilindiğinden yine ergitip çan yapıldığı da bilinmektedir. Amma çana bağladık geçelim isterseniz.

Efendim Estergon Kalesi enfes bir manzaraya sahip. Kenar yapılaşması çok olmamakla beraber yine de kentleşmiş ve turistik hale gelmiş. Kale için ölen bütün milletten insanlara rahmetlerimizi diliyor ve öğle yemeğini yemek için hemen yakında küçük bir kasabaya Visegrad’a hareket ediyoruz.

_SAM0342-min.JPG

Visegrad Tuna nehri kenarında şirin bir kasaba. Bazı önemli imza toplantılarının da yapıldığı bu güzel şehrin hemen üzerinde küçük birde kalesi bulunmakta. Ben kaleye çıkmaktansa Tuna kenarında dolaşmayı ve manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Yemekten sonra Budapeşte’ye öğlen sonu gibi ulaşıyoruz. Şehir merkezini dolanıp hediyelik alışverişlerimizi yaptıktan sonra tekneyle Tuna Nehir turunu bazı arkadaşlarla pas geçip bir yere yemek için oturuyoruz. Macarların meşhur gulaş çorbasını yemeden dönmek olmaz. Yoğun baharat ve acı bulunan bol salçalı etli bir çorba (daha doğrusu yahni gibi bir yemek) gerçekten çok leziz. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Biz şehir merkezinde nispeten kaliteli bir yerde yedik. Fiyatlar kaliteye göre 15-25 tl arası değişmekte.

20171009_195728-min.jpg
Gulaş Çorbası bildiğimiz baharatlı yahni gibi ama daha güzeli diyeyim (Müslümanlar merak etmesin domuz etinden yapılmıyor)

Akşam olduğu için pek müzeye falan gidemedik. Fakat Budapeşte’yi iyi gezdik diyebilirim. Turistlerin yoğun olduğu ortamdan uzaklaşıp arka sokaklara dolandık. Kahramanlar Meydanındaki tarihi heykelleri ne yazık ki polis çemberinde olduğu için tam anlamı ile seyredemedik. Aslında gezdik derken buralarda en az 4-5 gün geçirmeniz şart arkadaşlar belirteyim. Müzesiydi kilisesiydi bitmiyor. Değişik milletten insanlar ile muhabbetler ettik. Genel itibari ile bizi ilk etapta İtalyana benzetiyor sonra Türk olduğumuzu öğrenince seviniyorlar diyebilirim. Sevinmelerinin sebebi (sevmelerinin yani) kendilerinin de Atilla’nın soyundan olduğunu kabul etmeleri. Yani kadim bir ırksal bağ var aramızda. Kendisi de bir Macar hatunla (pardon hanımla) evli olan arkadaşımla bu arada ne yazık ki görüşemedim (Barış’a selam olsun). Tabi Macarların bir diğer özelliği de hatunların (pardon hanımların) çok güzel olması. Yani o denli ki sanırım çirkin olan kızları imha ediyorlar. Önemli olan ruh güzelliği efendim diyoruz da yani ben böyle bir şey görmedim. Bir de insanlar sıcak ve muhabbete hazır durumdalar. Öğrendiğimize göre diğer şehirlere nazaran oldukça güvenli yerlermiş. Bu sebeple burası olsun gideceğimiz Prag olsun veya Viyana olsun insanlar güven içerisinde seyahat edebiliyor dolaşabiliyor. Kızlarda güzel ve içten. Daha ne olsun ya?

20171009_232133-min.jpg
Evet yorgunluğumuzu Macar biraları ile atıyoruz (Bu arada Ersin nereye bakıyorsun abi?)

Budapeşte benim gönlümde taht kurdu. Tekrar mutlaka geleceğim diyebilirim. Nehir kenarı yapıları, merkez mimarisi, yolların düz/geniş oluşu ve insanların yakınlığı çok hoşuma gitti. Bira falan da ucuz. Kızlar güzel demiştim değil mi? Gece 3 gibi Buda tarafına yürüyerek geçip şehrin ünlü Zincir Köprüsünden Tuna nehrini seyrediyoruz. Muhteşem manzarayı tekrar görüyoruz ve hava da bir o kadar güzel. Belki de turumuzun en güzel akşamını yaşadık diyebilirim. Çünkü Budapeşte akşamları da oldukça güzel bir şehir.

_SAM0049-min.JPG
Özgürlük Heykeli

Otelimize varıp sabahın köründe yeniden yola çıkıp yukarılara Gellert Tepesi’ne ulaşıyoruz. Burada 1947 yılında Nazi işgalinden kurtulma şerefine dikilmiş olan Özgürlük Heykeli ve yine güzel bir Budapeşte manzarası bizi bekliyor.

Ne yazık ki zamanımız kısıtlı olduğundan artık yola çıkmamız gerekiyor. Bazı kalelerine, Parlamento Binası’na, Opera Binası’na, Sanat Müzesi’ne ve Aziz Stephan Bazilikası’na doya doya bakamadan şehre veda ediyoruz. Ne yalan söyleyeyim kalbim Budapeşte’de kaldı. 4-5 saatlik bir yolculuktan sonra yeni bir ülkeye ve şehre ulaşacağız. Çek Cumhuriyeti’nde tarihi yapıları ve kültürüyle ünlü, güzel başkenti Prag bize merhaba diyecek.

 

Reklamlar

One thought on “Doğu Avrupa Turu – II – Budapeşte”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s