Eski Ve Yeni Türkler – Mustafa Celalettin Paşa

Mustafa Celalettin Paşa’nın Eski ve Modern Türkler isimli eserini yaz sonu gibi bitirmiştim. Yayınlamaya daha doğrusu yazmaya üşendiğimden anlatmak kısmet olmadı.

Efendim Mustafa Celalettin Paşa 1826 yılında Polonya’da dünyaya geliyor. Genç yaşına denk gelen 1848 Avrupa Devrimi ile berber (Bknz.Modern Fransa Tarihi) Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etti. Tarihe Şubat Devrimi olarak geçen bu büyük ayaklanmalar ne yazık ki burjuva sınıfının ihaneti sebebiyle sonuca ulaşamadı. Bu ayaklanmaların en ön safında yer alan sanatçılar, zanaatkarlar, eğitimli kişiler ülkelerden sürgün edildi. Çoğu yeni bir yaşam umudu için ABD’ye göç ederken bunlardan bazıları ise Osmanlı Devleti tarafından sahiplenilecekti. Osmanlı değişen dünya dengelerinde nispeten kaliteli kişileri bünyesine katmış ve artık bariz bir şekilde gerisinde kaldığı Avrupa’nın yanında olduğunu kanıtlamak için uğraş verecektir. Kaçan devrimcileri bünyesine katan ve iade etmeyen Osmanlı Devleti’ne sığınan kişilerden bir tanesi de Konstanty Borzecki olacaktır.

Osmanlı ordusuna yüzbaşı olarak kabul edilen komutanımız kısa bir süre sonra Müslümanlığı da kabul edip Mustafa Celalettin ismini alacaktır. Yeni vatanını canı pahasına savunan Konstanty 1875 yılında Karadağ’da ağır bir şekilde yaralanıp 1876 yılında yani 50 yaşındayken vefat etti. Peki bu adamı tarihimizde önemli kılan şey neydi?

Mustafa Celalettin Paşa yaşamı boyunca tarihe ve bilime meraklı bir insandı. Vatanı bildiği ve dini ile beraber sahiplendiği Türklük düşüncesinin geçmişini araştırmaya koyuldu. Türklük, Türkçülük ve Türk Dili ile ilgili yoğun araştırmalar yaptıktan sonra 1869 yılında size anlattığım kitabı yani “Eski ve Modern Türkler” eserini İstanbul’da, peşinden Paris’te Fransızca olarak yayınladı. Eseri oldukça ses getirdi ve kapış kapış tükendi.

Kitap temel olarak Avrupa insanına Türklük olarak kast edilen kültürü, dili ve yaşantısını anlatarak aslında Türk denilen şeyin Avrupa toplumunun bir parçası olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Avrupa toplumu olarak barbar görülen Türklerin aslında medeniyetin temel unsurlarından bir parça barındırdığını göz önüne sermeye çalıştı.

Ayrıca kitapta niçin ekonomik anlamda geri kalındığı ile ilgili geniş anlatım ve tavsiyeler bulunurken, sanayileşme devrini kaçıran ülkenin bizzat Avrupa devletleri tarafından sömürüldüğünü anlatarak neler yapılması gerektiğinden bahis açıyor. Özellikle askerlikten muaf olan Hristiyan tebaanın Müslüman halka nazaran daha iyi durumda olduğunu ve iş kollarını ele geçirdiğini de özellikle ekliyor. Artık şehirlerdeki zengin ticareti kaybeden Türklerin vasat şehir işlerinde yaşamaya çalıştığını veya köy/yaylalarda hayvancılık yaptığını artık toplumdan dışlandığını anlatıyor. Bu dışlanma ile ilgili başka bir yazımda görüşlerimi belirtmiştim. Osmanlı Devleti özellikle 1500 yılı sonrası Türk Devleti özelliğini kaybedecek, Tanzimat ile beraber Hristiyan unsurlar hem yönetim hem ticari boyutta imparatorluğu ele geçirecektir. Saray kademelerinde bir tek Türk asıllı adam kalmaz iken Türk Müslümanlar barışta vergi veren savaşta askere alınıp ölen kölelere dönüşecektir. Bu durum o denli acı ve göz önündedir ki aslen Polonyalı olan Mustafa Celalettin Paşa bile duruma isyan etmiştir.

Belirttiği en önemli şey; Avrupa Toplumunun Osmanlı Devletini içindeki Hristiyan tebaa ile beraber soyduğu, asıl Türk olan unsurları aşağıladığı ve dışladığıdır. Yine dilde yabancı unsurlar dolayısıyla anlaşmanın zorluğundan ve dilde sadeleşmenin öneminden de bahsetmiştir.

nazim-hikmet-aniliyor-en-guzel-siirleri-ve-sozlerijpg

Nazım Hikmet

Ünlü şairimiz Nazım Hikmet ülkeden kaçıp daha sonra vatandaşlıktan çıkartılınca Polonya vatandaşlığına geçmiştir. Niçin Polonya? Evet Mustafa Celalettin Paşa, Nazım Hikmet’in büyük dedesidir efendim.

Türklüğü dünyaya anlatarak kıyasıya savunan büyük dedesi unutulmuş sonradan Nazım Hikmet vatan haini denilerek ülkeden kovulmuştur. Kim bilir belki de isyancı genlerini büyük dedesinden almıştır Nazım Hikmet?

Lehistan Mektubu

Sevgilim, gonca gülüm

başladı lehistan ovasında yolculuğum:

küçücük bir çocuğum,

bakıyorum ilk resimli kitabıma;

küçücük bir çocuğum,

sevinçler içinde hayretler içinde;

küçücük bir çocuğum,

bakıyorum ilk resimli kitabıma,

insanları, hayvanları, eşyaları

daha renkli, daha güzel

yeni baştan keşfedecek

 

Lehistan ovasında bahar.

ışığında şahin olup uçasın gelir,

deresinde sazan olup yüzesin gelir,

yeşili çiğ çiğ yiyesin gelir.

Bir bizim oraların baharları böyledir:

sesin var mı, yok mu, bakmaz

zorla türkü söyletir

uykunda bile yakanı bırakmaz

girer, düşüne girer

güneşlerle yüklü dallar…

Lehistan ovasında bahar, bahar, bahar.

 

Sevgilim, gonca gülüm, ah gonca gülüm

sokmak için fırsat kolluyor ölüm

çöreklenmiş sol memenin altında;

rezillik olurdu, zulüm mü, zulüm

ayrılmak dünyadan bahar vaktinde.

 

Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,

dedelerimizden biri

1848 polonya muhaciri.

Belki o güzel Varşovalı kadına, senin

ikizmiş gibi benzeyişin bundandır.

belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı,

böyle uzun boyluyum,

oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi.

Belki de bu yüzden bu ova bana

bizim ovaları hatırlatıyor,

yahud da bu yüzden bu leh türküsü,

içimde, derinde, yarı aydınlık

uyuyan bir suyu kımıldatıyor.

 

Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,

gözlerinde karanlığı yenilginin,

saçları al kana boyalı.

Uykusuz geceleri Borjenski’nin

benimkine benzer olmalı.

Tıpkı benim gibi o da

çok uzaklarda kalan bir ağacın altında

unutmuş olabilir uykusunu.

Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,

her solukta alıp ta memleket kokusunu

memleketi bir daha görmemek ihtimali.

 

Sevgilim

nerde,ne zaman hürriyet dövüşmüş de

ön safında polonyalı bulunmamış?

Bir zenci türküsü olacak,

harlem’de söylenen bir türkü.

Kederli biraz,umutsuz değil,

karanlik gibi yumuşak.

Eminim, bir zenci türküsü olacak,

Harlem‘de söylenen bir türkü.

Usullacık, usullacık okur onu anneler,

çocuklar uykuya korkusuz varır:

Kapının önünde dolaşmaktadır

Savannah’ta zenciler için ölen

ak kanatlı

Polonyali atlı

Pulavski Kazimir.

 

Millletlerin baharıydı.

Uzak kayalıklarda açan çiçeklerin

ışıklı balıydı hürriyet,

milletler arıydı

milletlerin baharıydı

bahardı,bir tanem

büyük bir bahar.

Yürüdü Macar ordusunun önünde

öfkeli ufacık bir ihtiyar,

Lehistan’in en yeşil dalı General Bem…

Paris’e gidebilsem, dayı kızı, Paris’e gidebilsem,

yağmur yağsa o gün öğleden önce

öğleden sonra açsa güneş.

Kızıl bir bayrak gibi inse akşam

 

Varşova’dan getirdiğim beyaz gülü

Dombrovski Vroslav’ın kabrine koysam.

Biliyorsun, gülüm

en kutsal umudumuzun ağacı

Lenin’in memleketinde dikildi.

Fidandı henüz.

Karlı gecelerde onu bekledi

elleriyle ısıtarak sabahlara dek

büyük çekist cercinski felisk

yetmiş yedi milletin kanı

karışıp İspanyol kanıyla

aktı İspanya toprağına

dedim ya, dayı kızı, dedim ya

nerde, ne zaman hürriyet dövüşmüş de

ön safında Polonyalı bulunmamış?

Öyle şey olmaz.

Dövüştü sarı, genç aslanlar gibi Valter (Sverçevski)

Saragossa’da o yaz.

Dövüştü ölüme karşı

hayat gibi akıllı, kurnaz

dövüştü gülerek, şakalaşarak,

Valter biliyordu ki, toprak

tel örgülerin önünde durdurulmaz

ve öyle karanlıkta kaçak maçak degil,

ay ışığında, hatta güpegündüz

geçer sınır topraklarını pasaportsuz.

Valter biliyordu ki

Madrit’te çıkan yangın

Varşova’yı yakabilir.

Varşova yandı, gonca gülüm

Varşova yandı.

Gamalı haçıyla Paris’e girdi ölüm

Moskova kapılarına dayandı.

Kan aktı

hiçbir kitabın yazmadığı

hiçbir türkünün söylemediği kadar.

Stalingrat’ta yüz geri etti ölüm,

kovalandı inine dek

ve orda iki büklüm

can verdi.

Valter ölümü yenenlerle beraberdi.

 

Sevgilim, gonca gülüm,

başladı Lehistan ovasında yolculuğum.

Lehistan’da millet sosyalizmi kurmakla meşgul.

 

Sosyalizm

yani şu demek ki, dayı kızı,

sosyalizm

senin anlayacağın yani,

el kapısının yokluğu değil de imkansızlığı.

ekmeğimizde tuz

kitabımızda söz,

ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,

yahut, başkası yel de,

sen yaprakmışsın gibi titrememek,

bunun tersi yahut…

Sosyalizm,

devirmek dağları el birliğiyle,

ama elimizin öz biçimini,

öz sıcaklığını yitirmeden.

Yahut, mesela,

sevgilimizin bizden ne şan, ne para,

vefadan başka bir şey beklemeyişi…

Sosyalizm,

yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın.

Yahut, mesela,

-bu seni ilgilendirmez henüz-

esefsiz,

güvenle,

emniyetle,

gölgeli bir bahçeye girer gibi

girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,

ve hepsinden önemlisi,

çocukların, ama bütün çocukların,

kırmızı elmalar gibi gülüşü

göğsümü kabartmıyor değil

dedelerimden birinin lehli oluşu…

1954

23 Sentlik Askere Dair

Mister Dallas,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara’da 23 sente,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz,
(her kaba uymak meselesi)
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dallas,
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut,
bir çift ıskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister dallas,
herhalde bunu sizden gizlediler.
Size yirmi üç sente sattıkları asker,
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu
hem de çoktan mı çoktan
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela Mister Dallas,
yeller eserken yerinde sizin New York’un,
kurşun kubbeler kurdu o,
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Dallas,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedrettin’in;
O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali’dir,
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
922 yılı 9 Eylül’üdür.
Dedim ya, Mister Dallas,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

Nazım Hikmet Ran

Doğu Avrupa Turu – III – Prag

Bir önceki yer olan Budapeşte nasıldı diyorsanız buradan

Prag

Hava yavaş yavaş kararırken ulaştığımız şehirde vakit kaybetmeden ünlü Eski Şehir Meydanına hareket ediyoruz. Şehir merkeziyle beraber yüzlerce yıldır bozulmamış bir şehir mimarisi görmek bizi şaşırtıyor. Saat başına çok yaklaştığımız için hazır denk gelmişken ünlü Astronomik saatin çalışını seyretmek için bekliyoruz. Kesin tarihi bilinmemekle beraber 1400’lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Saat başlarında animasyonlu bazı kuklalar çıkıyor dönüyor falan. Pek bir esprisi olmamak ile beraber dönem için (orta çağ sonu) yapı imgeleri şehir insanlarının dikkatini çekecek şekilde tasarlanmış. Gündüz gece uzunluğu, farklı alfabelerde yazılmış göstergeleri vs. üzerinde işlenmiş. Dönem dönem bozulmuş fakat tekrar tamir edilmiş. Hemen yanında bulunan Eski Belediye Binası ise artık sadece önemli davetlerde veya bazı düğünlerde (belediye çalışanları veyahutta para verenler) kullanıma açılıyormuş.

_SAM0136.JPG
Jan Hus Anıtı ve hemen arkasında Tyn Kilisesi

Eski Şehir Meydanı Prag şehrinin surlar içinde kalan kısmını oluşturuyor. Yani nehir tarafından gelirken takip ettiğiniz yol ile ulaştığınız meydan ve bir o kadar daha düz devam ettiğiniz yapıların tamamı surlar içinde bulunuyormuş. Tam göbekte bizim fayton dediğimiz atlı arabalar bulunuyor ve turistlere kısa bir Prag gezisi yaptırıyor. Meydanın eski ismi de zaten At Meydanı. Tarihte bu meydan atların satıldığı bir alan olduğundan at meydanı olarak geçiyormuş. Meydanın tam ortasında 1915 yılında yapılan Jan Hus heykeli bulunuyor. 1415 yılında artık kilisenin reform yapmasını ve kendisine çeki düzen vermesini isteyen ünlü reformcu Jan Hus “dinsiiiiz vatan haini” denilerek kazığa bağlanıp canlı canlı yakılmıştır. Protestanlığın doğuşu ve Hristiyanlığın din reformunun simge isimlerinden bir tanesidir. Yani dinde bağnazlığın kaldırılması kolay değildir aydın ister arkadaşım.

_SAM0151.JPG
Saat Kulesi

Meydanda ki önemli bir diğer yapı ise saat kulesine yüzünü döndüğünüzde sağ tarafta bulunan ve gotik tarzda yapılmış olan Tyn Kilisesi bulunuyor. 1300’lerde yapımına başlanan ve 1511 yılında tamamlanan kilise oldukça ihtişamlı gözüküyor. Yine hemen meydanda bulunan St.Nicholas kilisesi bir diğer önemli yapı. Barok tarzı ile yapılmış olan kilise 1735 yılında tamamlanmış. Bu arada sürekli ve hemen her yerde klasik müzik konserleri veriliyor. Mesela St.Nicholas kilisesinde her akşam konser olduğunu gördüğümde baya şaşırmıştım. Konserler 1-1.5 saat arası sürüyor. Fiyatları da 12-20 yuro arası değişiyor. Saati uymayacak diye düşünmeyin çünkü her an bir yerlerde konsere iştirak edebilirsiniz.

_SAM0195.JPG

Bu yapılara dıştan bakıp tarihi ara sokaklarında yaklaşık bir saat kadar dolaşıyoruz. Karışık sokakların arası çeşitli tarza hitap eden kafelere/barlara sahip. Sayısız dükkan ve kafe şehrin her noktasını ele geçirmiş sanırım. Merkezden uzaklaşınca biraz daha sakinleşiyoruz. Fakat ciddi anlamda turist sayısının fazlalığı ve kalabalık beni biraz da rahatsız ediyor.

_SAM0240.JPG

Daha önceden ayarladığımız tekne turu için yeniden eski şehir meydanında toplanıp Vltava nehri kenarına gidiyoruz. Belirtmedik ama Prag şehri de tıpkı Budapeşte gibi nehir tarafından ikiye ayrılmış durumda. Vltava nehri oldukça çoşkun ve tehlikeli bir akış sergiliyor. Daha doğrusu belli dönemlerde azgın bir şekilde sularını yükseltip köprülere bile kapattığı biliniyormuş. Tarihte bu azgınlığından dolayı nehir kenarlarında fakirlerin oturduğu biliniyor. Kanallar içinde asansör sistem ile gemiler yukarı veya aşağıya kaydırılarak ilerleniyor.

_SAM0268.JPG

Akşam yemeğini açık büfe yemek ve nefis taze şarap eşliğinde tekne turu yaparak geçiriyoruz. Geceye ulaşırken otelimize dönüp ertesi gün Prag gezimize devam edeceğiz.

_SAM0074.JPG

Sabah gözümüzü Prag Kalesi içinde açıyoruz. Tepeye ana yoldan çıkıp aşağı doğru yürüyeceğiz. Askerlerin kontrol ettiği üst bölgeyi fotoğraflayıp biraz yürüdükten sonra kolayca kale içine giriyoruz. Burada kale içindeki yerlerin tamamını görmek isterseniz muhtemelen tam bir gün ayırmanız gerekiyor. Hemen girişte açık müze kartını almanız (fiyatı yaklaşık 15 yuro) akıllıca olacaktır. Bizim zamanımız dar olduğu için (nedense her yeri görmek zorunda hissediyoruz) saray içlerini falan gezmek istemedik.

20171011_115847_Pano.jpg
St.Vitus Katedrali

Efendim ana meydandan gideceğiniz ilk nokta haliyle devasa bir yapı olan St.Vitus katedrali olacak. Gerçekten dev bir yapı olup 1344 yılında inşa edilmiş. Bütün kralların taç giydiği, önemli tarihi görüşmeler yapıldığı ve gerekli cezaların verildiği yer işte burası. Kale içi yapıları ağzınız açık seyrederken elbette bu tip devasa katedrallerinin yapılış amacının dönem hastalık ve yenilgilerinin suçunu halka atmak dolayısıyla tanrıya inancın azaldığından bahsetmek ve dolayısıyla “haydi katedral inşa edelim ki günahlarınız azalsın” tarzı uyutma politikaları olduğunu söyleyelim. Katedral için toplanan acımasız vergiler, parası olmayanların yıllarca yapımında çalışması ve binlerce ölümün yaşanması haliyle sıradan olaylar. Yalnız yapı tabi muazzam. Etrafında tur atıp mükemmel işenmiş heykellere bakınca insanın ürpermemesi mümkün değil. Ben daha sakin arka taraflarında orta çağın karanlığını ve gizemini doyasıya yaşadım. Kim bilir belki şu karanlık köşede kimler ne satıyordu veya kimler ölmemek için yalvarıyordu?

_SAM0166.JPG

Katedral içine giriş ücretsiz olmak ile beraber belli bir noktaya kadar girmenize izin veriliyor. Sonrası bilete dahil olup isterseniz yine biletiniz ile sırada bekleyip kuleye çıkabilirsiniz. Yapı içinde oldukça zor bulunan ve pahalı olan kırmızı mermer sütunlar, fayans ve cam işlemeleri, kraliyet mozolesi, renk renk pencereler vs. bulunuyor. Gerçekten muazzam bir yapı tabii de belirttiğim tarihi gerçeklerden dolayı bana oldukça soğuk ve itici geliyor ne bileyim. Ama adamlar yapmış.

20171011_113047.jpg

Katedral girişine yüzünüzü dönüp sola giden taraftan giderseniz orta kısıma doğru sol tarafa bir giriş kapısına rastlayacaksınız. Orada küçük bir oyuncak müzesi bulunuyor. Ayrıca oyuncakta satılıyor. Dükkanın ilerisinde ise gözlem yapılan ve sanırım aşağısında da hapishane kısımları bulunuyordu. Buralar kapalı olduğu için gidemedim. Ne görevli ne de turistler olmadığı için birazda tırsıp geri döndüm. Sunay Akın abimize selamlar ayrıca Ayhan Sicimoğlu abimizin ellerinden öpüyorum.

_SAM0345.JPG
Eyyy Ayhan Sicimoğlu sen kimsin ya?

Katedral etrafında tur attıktan sonra yine katedral meydanının yakınlarında heykeller ve Eski Kraliyet Sarayı bulunuyor. Gerçi yenisi de hemen oralardaydı. Tadilatta olduğundan eski saraya giriş mümkün olmadığından uzaktan incelemekle yetindik. Dediğim gibi saray girişleri kalabalık ve zaman dar olduğu için içlerine girmedik.

_SAM0358.JPG
Ne bu şimdi sanat mı? Bizde mi böyle olalım?

Katedrali arkamıza alıp yokuş aşağı ilerlediğinizde ise kısa bir süre sonra sol tarafta Altın Yol diye tanımlanan kısma geliyorsunuz. İşte renkli binalar falan bir esprisi yok ve buraya da yine biletle girmeniz gerekiyor. Birde çükü olan bir heykel var. İnsanlar daha önce hiç çük görmemiş gibi gidip ona dokunuyor falan. İşte hep bahsediyoruz ya batının ahlaksızlığı efendim..

_SAM0247.JPG
St.George Bazilikası

Aşağıya biraz daha gidince kırmızı renkli bir bina olan St.George Bazilikası ve yanında Manastırını göreceksiniz. İçine yine girmedik ama Bazilika’nın 921 yılında yapıldığını söyleyelim. Yani Eski Saray mensupları muhtemelen buraya geliyordu. Ek olan Manastırda yaklaşık 10.y.y. da yapılmış.

_SAM0392.JPG

Yolunuza devam ettiğinizde ise sağ tarafta resim ve konserlerin yapıldığı bir bina göreceksiniz. Burada isterseniz küçük bir ücret karşılığı öğle sonrası klasik müzik dinleyebilir veya bizim yaptığımız gibi muhteşem bir Prag manzarası eşliğinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Artık öğleden sonraya gelirken daha fazla beklemeden hemen aşağımızdaki Kraliyet Bahçelerine çıkıyoruz.

_SAM0416.JPG

Burası 1530 yılında yapılmış. Gerçekten muazzam bir Prag manzarası bizi karşılıyor. Göz alabildiğine güzellik, 1000 yıl önce nasıl ise günümüzde de bu şekilde kalmış gibi görünen şehirleşme, çatı ve aradan yükselen büyük tarihi yapılar. Yani gidip görmeniz gerekiyor ne diyeyim. Bahçeden eşsiz Prag manzarasına bakarken sağ taraftaki ormanlığı ve tepeyi görmemeniz mümkün değil. Orası nehrin hemen yakınında 300 metrelik bir yüksekliğe ulaşan Petrin Tepesi. Biz çıkamadık ama oradan daha hakim fotoğraflar çekiliyormuş diyurlar (evet diyenler adabazarlı). Tepe eskiden bir çok üzüm bağına ev sahipliği yaparken muazzam bir şarap tadı getiriyormuş. Artık turistik bir yer olup içinde kilise, bahçe ve gözlem evi bulunuyor. Artık bir daha ki sefere diyoruz.

_SAM0518.JPG

Artık kaleden çıkıp merdivenlerden aşağıya iniyoruz. Karşımıza St.Nicholas Kilisesi çıkıyor. Yapı 1704-1755 yılı arasında tamamlanmış. Hiç birine girmedik buna gireceğim diyorum. Lakin yanımızda Kron yok. Yuro kabul etmeyen görevliye kızıyorum. Para bozdurmak için uğradığımız yerler ise oldukça düşük bir fiyat teklif ediyorlar. 10 yuroya karşılık ortalama 25 kron vermesi gerekirken 18-20 arası fiyatlar sununca vazgeçiyorum.  Konser için bari sorayım diyorum. Onun saatini nihayet netleştiriyoruz. Hep kumpas bunlar tabi. Çekemiyorlar bizi. İşte diyorum batının ikinci ahlaksızlığı…

_SAM0698.JPG
Türkiye’den geldiğimiz için bizi çekemeyen biletçi (Terbiyesiz) yuro kabul etmiyor!

Yolumuza devam edelim diye diye geliyoruz tarihi Kral Charles köprüsüne. 1357 yılında yapılmış olan köprü Prag Kalesinden aşağı inen yolun üzerinde olup buradan da Eski Şehir Meydanına sizi götürüyor. Dikkat ederseniz kale içine yapılan St.Vitus Katedrali’nin hemen peşi sıra yapılıyor. Köprüyü değerli kılan şey ise üzerinde bulunan bir çok temsili heykel. Heykeller gerçek olmasa da (kopyası) oldukça güzel bir düzen de yerleştirilmiş. Biraz da işte turizm şehri olunca ne koysanız gidiyor zaten arkadaşlar. Köprü üzerinde müzik icra edenler, resim yapanlar, dans edenler vs. bir çok yerli satıcı bulunuyor. Onun bunun fotoğrafı incelemesi derken artık iyice acıkıyoruz. Peki yemeği nerede yiyeceğiz? Elbette büyük şairimizi unutmadık. Haydi diyoruz Nazım abimizin kafesine gidelim.

_SAM0669.JPG
Kral Charles Köprüsü üzerindeki bir çok heykelden bir tanesi

Köprüden karşıya yani Eski Şehir Meydanı yönüne çıkıp sağa dönerseniz doğru yoldasınız demektir. Yaklaşık 200 metre sonra yolun karşısında köşedeki Cafe Slavia aradığımız yer.

_SAM0759.JPG

İçeri girip Nazım abimizin ve benim için tarihimizin en büyük şairinin yerini soruyoruz. Kısmetimize resmi ve masası boş. Yemeklerimizi söyleyip ikide pilsen birası söylüyoruz. Hatıra fotoğraflarımızı çektirdikten sonra bir şiirini anısına okuyoruz;

Şair memleketten uzak,

Hasretten delik deşik

Eski Kent’te duruyordu.

Meydanlıkta, yapayalnız

Gotik duvar üstünde

Hanuş ustanın saati

On ikiyi vuruyordu.

Ve çanları çalan ölüm

Ve yukarıda öttü horoz

Şair memleketten uzak,

Hasretten delik deşik

Etrafına dalgın baktı

Nazım Hikmet Ran

Peki ne arıyor Nazım Hikmet Prag’da? Onuda şimdi yazmak istemiyorum ama hep “komünizm destekçisiydi” tarzı cümleler ile geçiştirirler. Aslında mesele komünist olmasında değildi. Mesele emperyalist devletin ülkeyi ele geçirmesini eleştirmesindeydi. Şiirleriyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla hükümetleri eleştirince dönemin modası gereği vatan haini ilan edilip vatandaşlıktan çıkartıldı. Ne ilginçtir ki bu “vatan haini” dediğimiz adam neredeyse her şiirinde Türk toplumunun sorunlarını, milletin kurtuluş mücadelesini, Anadoluyu, köylüyü kısacası ezilmiş ve sömürülmüş Türk toplumundan bahsetti. Siz bakmayın vatan sevici insanlara. Anadolu köylüsünün fakir halkın ne durumda olduğunu bir kez ağzına almamış insanlar vatan sever değildir. Ne demiş Hikmet;

…ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim! ..

İşte vatan haini şairimiz Cafe Slavia’da vatan hainliğine devam ederken, Amerika’dan gelen bedava paraları cebe indiren, köprü, yol, hastane açıp ülkeyi parsel parsel satan Adnan Menderes’te vatansever bir şekilde yaşıyordu. Neyse yükseldim yine kusura bakmayın.

_SAM0766.JPG

Bu arada oturduğumuz masanın önüne konulan Nazım Hikmet fotoğrafının orjinalinin geçen yıl bir Türk turist tarafından çalındığını utanarak söyleyelim. Adam öldü hala peşini bırakmıyorlar. Neyse ki ülkemizi burada da onur ve gururla temsil eden yurtdaşlarımız bulunuyor. Halbuki domuz eti satan bu yerde batının üçüncü ahlaksızlığını anlatacaktım. Nasip değilmiş.

Yemeğimizi yedikten sonra “yahu Kafka müzesine gitmedik” dedik döndük gerisin geri Kral Charles köprüsüne. Yeniden üzerinden geçip hemen dibinden sağ tarafa döndük. Kısa bir ilerlemeden sonra Kafka Müzesine ulaştık. Meşhur işeyen heykeller ve elbette yine çüklere sarılan turistleri geçip müzeyi ziyaret ettik. Artık hava karardığı için acele etmemiz gerekiyordu çünkü gelmişken klasik müzik konserini dinlemek için St.Nicholas kilisesine gitmek istiyordum.

_SAM0825.JPG
Yine çükler ve ülkenin içine eden politikacıların betimlemesi var. Bende Kafka’nın anısına biraz kitabından okudum. Şimdi bu heykeli ülkemizde yapmak isteseniz yapamazsınız. Niye yapamazsınız? Çünkü az gelir. Oturarak betimlenmeli. İktidarın eline ibrik vereceksin, muhalefetin eline mala sıvayacak işte tamam. Zorla heykeltıraş yaptırmayın beni şimdi.

Lakin yolda karşılaştığımız Jazz ekibiydi, vay efendim güneş batıyordu, yok efendim hatunlar çok iyiydi derken konsere yetişemedik amk. Bari dedim kafasını görelim. Yanlış anlaşılmasın Kafka’nın kafasını görelim. Kafasını dediysem heykeli. Yürüyüp dilimlenmiş halde kendi ekseninde birbirinden bağımsız şekilde dönen eseri seyrettik. Yorgunluktan olduğumuz yerde yıkılacağız neredeyse. Haydi dedik bari ünlü Wenceslas Meydanı’na da uğrayalım hem bir şeyler alırız hem de dinleniriz.

Wenceslas Meydanı 1989 Kadife Devrimi’nin yapıldığı yer. Öğrenci protestosu şeklinde başlayan olaylar Komünist rejim tarafından sert bir şekilde bastırılınca olaylar büyümüş. Neredeyse yarım milyon kişi bu meydanlarda ve sokaklarda toplanıp istifa istemişler. Artık iyice zayıflayan dünya komünist sistemi burada da yıkılmış ve rejim değişmiş. Ortasında 1912 yılında yapılmış olan St.Vaclav heykeli bulunuyor. Sağlı sollu ana cadde dükkanlarında alışveriş yapabilirsiniz.

_SAM0850.JPG

Efendim akşamı ederken son alışverişlerimizi yapıp yöresel pazarından hediyelerimizi alarak, yemek için Orta Çağ gecesine doğru geçtik. Gece atmosfer olarak orta çağ tasarımını tam anlamıyla yansıtırken, animasyon ekibi yine kıyafet ve sunumlarıyla buna destek olmuş. Hancının kızına ekipçe sarktık ama hancı kılıçla ortaya atlayınca mecburen geri çekilmek zorunda kaldık (akıllı ol eyyy hancı). Yemekte Prag’da mutlaka yemeniz gereken ördek eti ve taze şarap ikram edildi. Gecemizi sonlandırıp otelimize doğru geçerken Prag’a akşamında hoşçakal dedik. Mükemmel tarihini koruyan şehrin tam anlamı ile gezilmesi 5 gün hatta neredeyse ancak 1 hafta sürecektir diye düşünüyorum. Çünkü arada ki sinagoglar, diğer kiliseler, müzeler, sanat galerileri ve konserlerin tadına varmadan Prag’ı gezdim demek doğru olmaz. Bir başka şeyde şehrin Sonbahar (yani geldiğimiz mevsim) ve kışın ciddi anlamda mükemmel görüntüler sergileyecek oluşu. Kar altında bu şehir sokak sokak gezilir arkadaşlar. Ben yeniden geleceğim hemde uzun soluklu. Ertesi gün sabah erkenden otelden ayrılıp tarihte oldukça büyük bir öneme haiz olan Cesky Krumlov’a doğru yola çıkacağız.

Haydi devam edelim

Dört Güvercin – Nazım Hikmet

Geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
Ve güneş
güvercinlerin
gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
Girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
Ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
Güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin,
güneşe varmak için,
yıkandı, uçtu sudan.

Güneşi İçenlerin Türküsü

Bu bir türkü:
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;

kanlı; kızıl bir meş’ale gibi yanıyor
esmer alınlarında

bakır ayakları çıplak kahramanların!

Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden

köprüden

geçtim!

Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

 Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

 Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!  

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!    

Toprak bakır
gök bakır.

Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

Nazım HİKMET RAN

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Nazım Hikmet Ran