Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan

Afrikalı Leo

20150822_135415

Kitabımızın yazarı ünlü bir isim olan Amin Maalouf. Kendisinin ilk romanlarından bir tanesi ve gerçekten dönemi hakkında oldukça ilgi çekici ve yine güzel bir anlatımla okunur bir kitap hazırlamış. 1500’lü yıllarda Granada’da yaşayan bir çocuğun yaşam öyküsüyle  romana başlıyoruz. Dönemin tarihi bilgileri de her zamanki gibi kitabın ana temasını oluşturuyor aslında. Yazar kitaplarında dönemde yaşamış ünlü kişileri, kralları, savaşları veya olayları hikayeye ekleyerek anlatıyor. Bu sebeple okuduğunuz da yaşanılan bir olayın benzerini tarihsel süreçte araştırdığınız zaman bulabiliyorsunuz. Elbette biliyorsanız da “aaa bunu da işlemiş” diyebiliyorsunuz. Bu sebeple tarih severlerin çok sevdiği bir isimdir Amin Maalouf.

Efendim Granada krallığında başlıyor dedik. Biraz tarihi bilgi verelim isterseniz. Müslümanlık batı İspanya topraklarında, doğuşunun hemen peşi sıra hızla hüküm sürmeye başlamıştır. Endülüs Emevileri ile başlayan müslümanlığın, aydın bilim ve ilim adamı yetiştirme merkezlerinden bir tanesi olmuştur. Zamanla gücünü yitiren bu bölgede bir çok krallık kurulmakla beraber işte kitabın anlatıldığı 1495 yılında Granada Krallığı bulunmaktaydı. Yaklaşık 800 yıllık islam egemenliği yakın bir dönemde yani 1492 yılında bitecektir. Tam bu noktalara yakın başlayan kitabımızın kahramanı buradan zorunlu olarak Afrika’ya göçmüş, oradan yine arap topraklarına geçmiş, sonrasında Osmanlı’nın Mısır işgali ve Vatikan’da esir düşmesiyle devam eden hayatı anlatılmıştır.

20150729_001859-e1440413617234

20150729_001951

Kitap aslında roman gibi okunmasından ziyade başta dediğim gibi dönem içi tarihsel olayları ve toplum yapısını da anlatmaktadır. Yukarıda resmini koyduğum kitaptan sayfalarda müslümanlığın artık üretkenliğini yitirmesini de eleştiriyor. Bir nevi “ele geçirilme sebebini” kendisinde arıyor denilebilir.

Arkadaşlarımdan bir tanesi “Türklerden ve müslümanlardan nefret ediyor bu adam” dediği yazarın aslında kimseden nefret ettiğini sanmıyorum. Mesela Granada bölümünü anlatırken dönem müslümanlarının toplum yapısını da gözler önüne sermesi sevmediği anlamına gelmez. Babasının bir hristiyan kız çocuğunu köle olarak beğenip alması ve evinde cariye yapması “Müslüman Geleneğe” aykırı değildir aslında. Orta çağ düşüncesi ve günümüz modern hukuk devletinin yarattığı islami düşünce farkıyla ilgili bir yazı yazabilirim aslında. Aşağıda evinde cariye olan bir müslüman kadının olası serzenişi belirtilmiş mesela;

20150729_002219

Yine benim bildiğim tarihteki bazı büyük deprem ve tsunamilerden birisini kitaba koymuş. Bir çok yerde karşılaşılan veba ve cüzzam gibi hastalıkları işlemiş. Zengin ticaret şehirlerini anlatmış. Birde bizi ilgilendiren elbette Yavuz Sultan Selim’in Kahire’nin fethinde yaşananları anlatması sanırım. Kent teslim olmayınca yapılan üç günlük yağmayı, esir olanlar, köle olarak alınanlar ve tecavüze uğrayanlar işlenmiş. Elbette tarihimizde anlatılan ırza namusa düşkün Türk Askeri profiline uymuyor. Belkide bu sebeple böyle “müslümanları ve türkleri sevmiyor” deniliyor. Fakat bunlar yaşanmıştır. Aslında kent teslim oluyor ki Osmanlı devleti kent savaşmadan teslim olur ise gerçekten de bir şey yapmaz. Lakin şehrin yöneticilerinden Tomambay gerilla savaşına girerek sürekli saldırılar düzenliyor ve sultan Yavuz’da buna sinirlenip bir nevi çatışmaya destek olunan veya olduğu düşünülen yerlerde yağma yaptırıyor. Sonuçta tarih boyunca egemenliğini Türklere kaybeden Arap ırkının büyük nefretini kazanıyoruz. Yine neredeyse bütün bilim adamları, filozoflar, tarihi eserler ve değerli ne var ise İstanbul’a götürülüyor. Zaten bu götürme Kanuni Sultan Süleyman adlı padişahımızın zengin devlet yapısının temelini oluşturmaktadır.

Efendim neyse bana sadece Vatikan’da esir düşüp zorla din değiştirip yaşadıkları tuhaf geldi açıkçası. Ne derseniz deyin gerçekten güzel bir kitap. Özellikle dediği gibi tarih sevenlerin mutlaka okuması gerek diye düşünüyorum. Hoşçakalın..

Sultan İbrahim

Bir önceki yazı için buradan

Efendim baya ara verdik Osmanlı tarihine. En son IV.Murad ülkenin kötü gidişini çok sert tedbirler alarak düzelttiğini ve bunun için tarikatlar aracılığıyla şeyhülislamı ve din adamlarını da kullandığını ayrı ayrı anlatmıştık. Dinin siyasete en şiddetli bu zamanlarda karıştırılması ileride çok daha büyük zararlara yol açacaktı. Fakat dirayetli bir padişah olan IV.Murad ülkeyi toplamış, rüşvetçilerin kökünü kazımış, ne kadar üçkağıtçı kabadayı varsa silmiş süpürmüştü. Peki ülke huzura erdi mi? Rüşvetçiler ve hırsızlar ne yazık ki tarihimizde sadece iyi komutan ve liderler geldiğinde bir süre yer altına saklanmaktadır. Uygun ortamda hemen tekrar filizlenerek yolsuzluklara ve ayak oyunlarına başlayıp kendilerini tekrar zengin ediyorlar. Bunun çözümü halkın bilinçlenmesidir. İşte ölümünün peşi sırası yaşananları okuyalım;

1) IV.Murad zamanında Silahtar Mustafa paşa hasmı olan Kemankeş Kara Mustafa paşayı öldürtmeye çalışmıştır {padişaha gazı vererek}. IV.Murad sürpriz yapıp ölünce, veziri azam Kemankeş olmuş, silahtarı sürgün ettirip mallarına da el koymuştur {eee bu işler böyle amcoğlu}

2) Tabi sürgüne giden Silahtar Mustafa Paşa, Sultan İbrahim’in annesi Kösem sultanla çalışıyordu. Bu sebeple onu İstanbul’a getirmek için ölen padişahın kızı Kaya sultanı bunun ile evlendirmeye çalıştılar. Lakin, anasının gözü olan Kemankeş Kara Mustafa paşa, şeyhülislamdan silahtarı öldürtme izniyle ilgili fetvayı rüşvetle alarak onuda öldürtmüştür. Tabi bu olay Kösem ile arasını açmıştır ki bu hiçte iyi değildir {buradan şunuda görüyoruz arkadaşlar; imparatorlukta yandaş devletler ve rakip devletler arasında ilişki kurmak için gelin alma ve verme uygulanmıştı hatırlarsanız. Yine yandaş adamı saraya yakın tutmak için kızların evlendirildiğini görüyoruz. Misal bunlardan biriside Mimar Sinan’ın sözde aşık olduğu Mihrimah sultandır. Etrafta gezen hikaye doğru değildir, yani yok gece oradan batarken minareden düşen gölge öbür tarafa vururmuşta zartmışta zurtmuş. Mihrimah annesiyle işbirliği içinde olan bir kızdı, o sebebeple başka bir adamla evlendi Kanuni zorla evermedi yani}.

Sultan İbrahim

3) Sultan İbrahim ölüm korkusuyla yaşadığı için (çünkü kardeşleri her an padişah olabilir ve onu öldürtebilirdi) hafif paranoyak cinnetli bir adam olmuştu. Bazen saçma sapan kararlar verir ve haliyle uygulanırdı. Kemankeş bu sebeple padişahla çok zıtlaşırdı. Hasımların ikisini de divana alınca işi iyice zorlaşmıştı. Devleti toparlayan, çeki düzen veren veziri azam bunun üzerine yeniçerileri hafif bir ayaklanma çıkartması için rüşvet vermiş fakat bunu da eline yüzüne bulaştırınca öldürülmüştür.

4) Çok uzadı Girit alınmaya çalışıyor

5) Kemankeş’in öldürülmesinden sonra yerine Mehmed paşa vezir oldu. Oda Hanya kalesini alan Yusuf paşayı kendisine hasım görüyordu. Padişaha onu kötüleyip duruyordu. Birilerini habire şikayet edince padişah sinirlendi ve veziri azledip yerine Salih paşayı vezir yaptı. Artık devlette otorite kalmamıştı, yeniden rüşvet gün yüzüne çıkmış, mal mal hareketler devam etmişti. Bir gün padişah yine gazla Hanya kalesini başarıyla alan Yusuf paşayı çağırtıp “gidin alın Giriti” demiş, Yusuf paşa şaşırıp “deniz mevsimi geçti padişahım zamanı değildir” deyince “ben anlamam banane banane alın Giriti” demiş Yusuf paşada “gidemeyiz padişahım” demiş, padişahta kızıp “sayıyla mı verdiler sizi bana boğun lan bunu” demiştir. Boğdurunca cesedinin başına çömelip pişman olmuş, yanaklarını sıkıp “ne güzel elma gibi al al yanakları da vardı” demiştir {evet hafif manyak olduğunu söylemiştik ve ne yazık ki bu olay gerçektir deli işte}

Sunay Akının bir çift ayakkabı kitabında bu Yusuf paşadan bahsedilmiş arkadaşlar. Ekleme yapıyorum, kendisi Dalmaçyanın Nadin kentinde kimsesiz gezen bir çocuk. Maria adındaki bir dul kadın bunu görüp acımış ve kocasının ayakkabılarını vermiş. Bir gün kapıcı başı gelip çocuğu görmüş. Büyük ayakkabılarıyla çok çalışan Joseph Maskoviç adlı bu çocuğu da götürüp devşirmeye almış. Orada başarılı olan elemanımız adını Yusuf yapmış, Silahtar olmuş. Yükselmiş kaptanı derya olmuş görüldüğü gibi. Ama hasımlarından dolayı, bu büyük adam boğduruldu bir anda deliye çatarak. Ölmeden evvel, ona kocasının ayakkabılarını veren Maria denilen dul kadına kendisine verdiği ayakkabıları içleri altın dolu olarak göndermiş.

1414076373_ib

6) Haaa birde Cinci hoca var tabi arkadaşlar. Söyledim ya tarikatlar ve din adamları kuvvetlendi diye. İşte bunlara Allah bu dönemde “yürü ya kulum” demiş olsa gerek çok zenginleşiyorlar. Herkesi bir güzel okuyup üfleyen bu hocamız çok ünlü tabi. Kadı atamalarından alımlarına bunun rüşvetleriyle dönmeye başlamış. Ona sonra döneceğiz ama durun. Padişah bir gün yolda giderken araba yolu tıkayınca “şehirde at ve araba dolaşmasın beklemicem bir daha bu ne canım yani koskoca padişah kırmızı ışıkta mı beklesin devletin işi gücü var arkadaş” demiş ve “yasaklıyorum lan atı arabayı falan artık” diyede emir buyurmuş. Hemen peşi sıra yakın bir zamanda yine bu cinciye gittiği sırada yolda arabaya rastlayınca vezire “ne ayak lan” diyerek kükremiş, çağırtıp kellesini orada vurdurmuştur. Yerine de Girit’ten Musa paşa veziri azam yapılmıştır. Musa paşa güle oyanaya “ehehehe veziri azam oldum lan şaka maka” diyerek İstanbul’a doğru yola çıkarken onun yerine vekaleten bakan Ahmed paşa katakulli rüşvet ve padişahı kafalayarak “burada benim kalmam daha doğru olur efendim” demiş gelen Musa paşayı da ikinci vezir yaptırmıştır {ahahaa ulan nedir bu ya}

7) Birde veliaht fazla olmadığı için habire cariye, hatun getirilen padişahın asabı bundan da baya bozulmuştu. {azı karar dayı çoğu zarar işte karının}. Kadınlar, bu saf/deli adamı kullanmaya, paraları harcamaya başladılar. {daha öncede söyledim kadınlar padişahları öyle kontrol edemiyordu yazıldığı gibi. Fakat tabi ayak oyunları vardı ve basiretsiz, deli vs. padişahlar geldiğinde çıkarlarını kullanıyorlardı}

8)  Sivas valisi Varvar Ali paşanın bu durumlardan iyice kafası bozulmuştu. İşler rüşvetle döner olmuş, dürüst çalışan adamların atamaları yapılmıyor ve paraları da ellerinden alınıyordu. Fazla para istenince artık gönderemeyeceğini söyleyen Ali paşaya padişah, “o zaman maiyetindeki İbşir paşanın karısı güzel onu gönder de tadına bakayım” diye yazı göndermiştir. Ali paşa da “her şeyi yaptık pezevenkliğe mi soyunalım artık yok artık lebron ceyms” demiştir. “Başkasının nikahlı karısını gönderemeyeceğini” usturubuyla söyleyince Sultan İbrahim sinirlenmiş, karısı istenen İbşir paşaya Ali Paşayı öldürmesi için haber ve asker gönderilmiş. İbşir paşa da “bu adam benim karımı ve onurumu korudu” demeyerek askerler ile Ali paşaya saldırmış ve öldürdükten sonra Sivas valisi olmuştur (senin ben kalıbına sçayım emiş şerefsiz herif) Karısını göndermiş midir bilmiyorum ama göndermiştir bu köpek.

9) Artık iyice tozutan padişahın birde samur merakı vardı. Samurlar toplatıldı çok para harcandı. Yine etraftaki ağalardan falan samur isteniyor vermeyenden yüksek para talep ediliyordu. {şunu ekleyelim Rusya devletleri bu yıllarda ekonomik olarak büyümüştür samur ticaretiyle yani}. Ağalardan birisi param yok veremem deyince diğer ağalarda rahatsızlıklarını dile getirdiler. Vezir bunları ortadan kaldırmaya çalışınca ağalar toplantı yapıp vezirin işini bitirelim dediler.

10) Padişaha ayaklanan askerler veziri istediler. Yerine de Sofu Mehmed paşayı vezir istediler. Padişah veziri azledip Sofu’yu vezir yaptı. Eski veziri vermek istemedi lakin askerler kabul etmedi. Padişahta kızıp Sofu’yu bunu planladığı için yumrukladı “sana sorarım” diyerek. Ocak ağaları da “bu padişah bitmiş dayı, bunu da postalayalım” dediler. Bunun üzerine yedi yaşındaki şehzade IV.Mehmed padişahlığa geçirildi. Korkmasın diyede sadece devletin ileri gelenleri törende biat etti 1648

11) İbrahim bir odaya hapsedilse de yerine geçen oğlu küçük olduğu için bazıları onun geri getirilmesini istemişti. Lakin vezir Sofu Mehmed, geri getirilirse kellesinden olacağını bildiğinden hapsedilen İbrahim’i hemen boğdurttu. 35 yaşındaki İbrahim, Beşiktaşlı dünyaca ünlü sol bek İbrahim Üzülmez’in akrabası olduğu düşünülüyor.

Gördüğünüz gibi IV.Murad ile düzene giren devlet ölümünden hemen ertesi senelerde karmaşa içerisinde bir rüşvet/tarikat/entrika ayağına düşüveriyor. Deli padişah ve peşi sıra gelen 7 yaşındaki oğlu (ki muhtemelen Sultan İbrahim kısırdı ve bu çocuğun babası değildi) IV.Mehmed ülkedeki buhranın körüklenmesini sağlıyor ne yazık ki. Haliyle 7 yaşında altına işeyen çocuk değil ayak oyunlarını en iyi yapan ve sarayı kontrol eden kişi ülkeyi yönetecekti.

Devam edeceğiz arkadaşlar..

Yakın Siyasi Tarih – IX

Önceki yazı için buradan

32) Bir ay sonra valiler daha serbest olması için CHP il başkanlığından alındılar ve devlete bağlandılar.

33) Yapılamayan devrim hamlelerini uygulamak için Köy Enstitüleri planlandı. Köydeki gençleri eğitip orada değerlendirilecek bir sistem (ileride anlatacağım eğitim bölümünde)

34) 17 Nisan 1940 köy enstitüleri kanunu kabul edildi. Baya bir grup buna karşı çıktı (çünkü bunlar yöredeki cahil halkın içinden okumuşun çıkıp öğretmenlik yapmasını istemiyordu. Çoğu ağa olan veya ticaret yapan bu adamların en büyük düşmanı eğitimdi). Yine halk odaları ile kütüphaneler gezdirilip kültürel birikim artırılacaktı. Amaç genel olarak toprak reformu yapmak ve bir bilinç oluşturarak ekonomik kalkınma yaratmaktı. Feodaliteyi kırmak için işte

20150731_172028

35) 1945’lerde 21 olan köy enstitüleri 25 bin öğretmen yetiştirdi. Fakat bakım ve diğer ihtiyaçları köylüden alınıyordu. Cahil köylü kız/erkek çocuklarını buna göndermek istemiyor, gereksiz para kaybı görüyor, feodal ağaların satın alınan dini üfürükçülerin gazına geliyorlardı. Güya bu okullarda fuhuş yapılıyordu, millet çıplak geziyordu, karı satılıyordu falan. Mal olma inanma dicem ama yapacak bir şey yok. 1950’lerde Adnan Menderes döneminde yavaş yavaş bitirileceklerdi

36) Başbakan Refik Saydam ölünce başbakanlığa Şükrü Saraçoğlu geliyor. 1942

37) Savaş zamanı ekonomik bunalım çok zorluyor ülkeyi. Şehirlerdekiler için “varlık” köylü için ise “toprak mahsülleri vergisi” alınıyor. Fakat uygulama denetimsizlikten dolayı çok adaletsizdir. Gayri müslimlerden toplam gelirlerin %55-60 arası toplanıyor

38) Celal Bayar bunu eleştiriyor. 1939 yılında siyasetten uzaklaşıyor. Uygulamanın adaletsizliği bozuk ekonomi ve savaşa endeksli olmasının yanında denetimsizlik ve bozuk siyasi düzen etki ediyor.

39) 1943-44 yıllarında medyada “ırkçılık” hareketi canlanıyor (Hitler zamanı). Bir grup Turancılık yaptığı için tutuklanıyor. Bir çok muhalif yerde yine kapatılıyor. Yine hükümet eleştirisi tutuklanma için yetiyor.

20150731_172131

40) Dünya’da düzen çok partili hayata kaymakta artık. CHP ekonominin düzelmesi ve dışa açılım dalgası dolayısıyla muhalefet baskısına uğruyor.

41) II.Dünya savaşı döneminde türk siyaseti savaşa girmeyen batı yanlısı tutum sergilemişti. 1945 yazında parti içinde bazı vekiller demokrasi talebinde bulunmuşlar bunlarda sonradan partiden çıkartılmışlardı. Celal Bayar 28 Eylül’de bu gelişmeler olunca istifa etti.

42) İsmet İnönü 1 Kasım 1945 yılında bir muhalefet partisi kurulmasını dile getirdi ve Bayar ile görüştü. 7 Ocak 1946 yılında Celal Bayar Demokrat partiyi kurdu ve parti tüzüğünü açıkladı. CHP ile çok benzer olan parti tüzüğü genel olarak daha özgürlükçüydü;

*Temel hak ve özgürlüklere saygılı

*Ekonomide özel girişime fırsat tanıyan

*Seçim güvenliğini isteyen

*Laikliği dinsizlik olarak görmeyen

* Çalışan haklarına sahip çıkan…

43) 21 Temmuz 1946 ilk seçim yapıldı. 395 vekili CHP, 66 vekili DP aldı (4 bağımsız). Demokrat parti bu seçime itiraz etti ve usulsüz seçim olarak tanıdı (gerçekten öyledir)

Celal Bayar

44) DP bu anti demokratik hareketlerin bitmesini, tek adam rejiminin kaldırılmasını, cumhurbaşkanının partiler ile ilişkisinin bitirilmesini istiyordu. Bu sert tartışmalar yaşanınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker ve Celal Bayar’ı köşke çağırdı. Bu görüşme ortamı bir miktar yumuşatmıştı.

45) Tabi çok kısa bir süre sonra tek parti rejimini isteyen Recep Peker ve CHP’nin bir kısmı İsmet İnönü’nün bu hareketini eleştirdiler. İsmet İnönü buna karşı durdu.

46) CHP içerisindeki “gençler grubu” daha ılımlı bir siyaset istiyordu. İnönü onları destekledi ve baskılara dayanamayan Recep Peker 9 Eylül günü istifa etti. Böylece tek parti rejimi destekçisi Peker ve son CHP grubu partiden ve siyasetten tasfiye edildi.

47) DP cephesi ise benzer bir çatışma içerisindeydi. Sertlik yanlısı olanlar ve ılımlı olanlar çatışıyordu. Bunu da yine ılımlılar kazandı ve sertlik gurubu tasfiye edildi.

48) Daha uzlaşmacı politikacılara sahip olan iki parti 14 Mayıs 1950 yılında seçime girdi. %89,3 oranında katılımla gerçekleşen seçimleri DP %53,3 oy alarak rahatlıkla kazandı. CHP ancak %39,9 oy alabilmişti. Toplam seçmen sayısı 8,9 milyondur.

Sonraki yazı için buradan

The Chorus

Giresun’dayız. İlkokul bitmek üzere artık. Müzik öğretmenimiz ara ara herkese şarkı söyletiyor. Bana da sıra gelince söyledim tabi utana sıkıla. Sonra bir tane daha söyletti. Yanlış şarkı seçtiğimi düşünüyordu. Bir sonraki derse elinde teyp ile geldi. Bana dinletti şarkıyı ve söyle dedi. Hiç duymadığım bir şarkıydı sanırım. Söyledim ama kelimelerde hep hata yapıyordum. Öğretmenim bol bol “hmmm” veya “orası öyle değil şöyle yükseleceksin” tarzı cümleler kuruyordu. Lan ben ne anlarım yükselmekten alçalmaktan arkadaş. Bir ders daha var ama adam yerinde duramıyor. Ben sıkılınca saldı artık. Bir sonraki hafta adam olayı büyüttü iyice. Elinde bildiğiniz düğün orguyla geldi kocaman.

Çocukluk tabi heyecan yaptık. Bakıyoruz dım tıs sesler efendim. Hoca bunu anlattı bize tanıttı. Kayıtlı parçaları göstertti falan. Sonra yine beni çağırdı. Söylediğim şarkıları orgda çalmamı istiyordu. Ulan boyum kadar alet nasıl çalayım dedim (boyum kadar alet demedim tabi). “Çalarsın çalarsın” diye ısrar edince geçtim başına.

Notalara dokundum ve çalmaya başladım yavaş yavaş. Hatalarla falan ama fena değil. Bizim hoca sonraki haftalarda dersin yarım saatinde beni çalışmam için ortaya çıkartıyor bende çalıyordum. Parmaklarım alışmıştı uzaklara gitmiyordum gerçi 🙂

Sonra bir gün hoca yine teypten bir müzik dinletti. Bunu dinlemediğimden emin olmak istiyordu. Dinlememiştim gerçekten. “Şimdi bir kere daha dinle” dedi ve çalmamı istedi. Sonra çaldım şarkıyı notalara dokunarak. İki üç yanlış ve yarım saat sonra piyanoyla çalıyordum neredeyse. Sevinmiştim 🙂 Öğretmen benim şarkıyı kesinlikle daha önce dinlediğimi iddia etse de dinlememiştim arkadaş niye yalan söyliyim. Tenefüs zili çalınca çocuklar koşup orgun orasında burasından çalmaya başladılar piç ettiler gerçi şarkıyı. Müzik hocam ciddiydi. Gel benimle oğlum deyip beni aşağıya götürdü. Babamın ne iş yaptığını sordu bende “jandarma komutanı” dedim. Sevinmişti kendisini ziyarete mutlaka beklediğini bana söyletmiş birde simit ısmarlamıştı.

Sonra babam müzik öğretmenimi ziyaret etmiş. Babam bir hafta sonra elinde bizim hocanın daha küçük orguyla eve gelmişti. Çok sevindiğimi hatırlıyorum. Ben tabi hemen “ananı avradını org hemde benim” sevinciyle notaları tuşlarken babam annem yanımda bana bakıyorlardı. Babam müzik hocasıyla görüşmüştü. Müzik hocası konservatuarda okuduğunu anlatmış babama. Bazı insanların müziğe yatkınlığından bahsetmiş. Kötü şarkı söylüyormuşum ama düzelirmiş. Fakat çok iyi müzik kulağı var demiş artık neyse. Daha önce hiç dinlemediği bir müziği çok kısa sürede çalmam bunun kanıtıymış. Kısaca babama “oğlunuz müziği anlama ve kullanma bakımından yetenekli beyefendi buralarda heba olur yaşı küçükken gönderirseniz başarılı bir müzisyen olacağına inanıyorum zaten ben yardımcı olurum yatılı kalmasına falan” diye durumu açıklamış. Babam bu noktada “kim bu pezevenk!” moduna girmişti. Beni bir yere göndermeyeceklerini söylemişti hocama. Hocada ısrar etmiş “bari bir org alın” deyince gidip almıştı işte.

Ben evde dersten sonra dım tıs dım tıs orgumla oyalanıp şarkıları çalmaya başlamıştım. Müzik öğretmenimiz girişken bir adamdı. Küçük ilçedeki ilköğretim okulunda bir koro kurmuştu. Derslere bazen girmeyip 23 nisan için koro çalışmasına katılırdım bende bazı çocuklar gibi. 4-5 şarkıyı söyleyebiliyorduk. 23 Nisan sabahı çok hastaydım boğazlarım falan şişmişti. Yinede çok sevdiğim için babam annem beni gösteriye götürmüştü. Kısık sesle koroyu bozmuştum sanırım o gün hey gidi günler.

Sonraki sene piller akmış orgum çalışmaz olmuştu. Zaten müzik hocamızda okulu bırakıp büyük şehre gitti. İyi adamdı müzik öğretmenim kim bilir belki müzisyen olurdum lan 🙂

Bazen hocamın babama söyledikleri aklıma gelir ne farkı var diye bu algılamanın. Belkide tam duyma diye bir şey vardır bilmiyorum işte bunlardan pek anlamam. Ama bazen opera dinlerken veya koro, ender olarak klasik müzik çok duygulanıyor ve ağlayasım geliyor çok hüzünleniyorum. Böyle hiç canlı operaya yada konsere de gitmedim ama ne bileyim böyle oluyor belki o müzik kulağımdır diyorum…

Linkini verdiğim filmle beraber aklıma geldi. Fransız filmlerini ya seversiniz ya sevmezsiniz ya hani. Bu film çok güzel ve çok hızlı geçiyor zaten. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Müzikler harika koro müthiş zaten. Hadi kaçtım…

http://unutulmazfilmler.co/the-chorus-les-choristes-k2.html#izle

Ha birde konserleri var filmdeki çocukların meraklılarına