Gerçek Uygarlık

Uğur Mumcu’nun bir çok yazısını, fikirlerini ve görüşlerini buradan paylaşacağımızı söylemiştim. Bazı yazılarından seçmeler yapacağım, bazı yazılarının bir bölümünü, bazı yazılarının ise bir cümlesini alıp buradan paylaşacağım. Mumcu’nun dünya görüşü ve felsefesi gerçekten çok iyi diyebilirim. Birçok yazısı var, geçmişten günümüze doğru bunları ara ara paylaşacağım. Malum, bu yazıların yazılması zor arkadaşlar. Bu sebeple bazen yazmam, bazende üç dört yazı yazarım. Eskiden yeniye okumaya çalışın yazıları. Ve başlıyoruz, ilk yazısı şahane gerçekten dokunmadan aktarıyorum. Yazının girişini bazı yerlerde sık sık kullanmıştır, aslı buradadır ve yazı efsanedir bana göre;

Ankara Hukuk Fakültesinde her yıl “Ceride-i Kantar” adında bir güldürü dergisi çıkar. Orada okudum. Öğrenciler Türk vatandaşını şöyle tanımlıyor;

“Türk vatandaşı, İsviçre hukukuna göre evlenen, İtalyan ceza kanunu ile cezalandırılan, Alman ceza usulüne göre yargılanan ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir”

Bu tanımın temelinde, Türk hukuk sisteminin olduğu kadar, toplumların uygarlık sorunları da yatmaktadır. Bir yandan orta çağ ümmetçiliğinin, öte yandan batı burjuvazisi özentisinin ortasında, toplumlarına çıkar yolu arayanlar bu sorunları iyice tartışmak zorundadırlar. Artık, toplumların basmakalıp sistemlerden kurtulup kendi özlerini bulmalarının gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ, ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliğini bulma çağıdır. Uygarlığın, savaşın, barışın, insancıllığın anlamı bu akımla belirlenmektedir. Bu nedenle bu koşulları yakından izlemek ve tanımak gerekir.

Her uygarlık, öne ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. Uygarlık tarihinde, belli dönem ve koşulları yaşamamış toplumlar, uygarlık özentilerini çok pahalıya öderler. Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzenine feodaliteden, burjuva devrimlerinden, sosyal ihtilallerden geçerek ulaştı. Asyayı, Afrikayı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asyanın sarı, Afrikanın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. Belleri kılıçlı ispanyol denizcilerinden, başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı; Avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu…

Bu bir bakıma “homo homini lopus” tu. İnsanın insana kurt olduğu o düzensiz devrin en ilkel kuralı, bugün gelişmiş uluslar denen eski uygarlık eşkiyalarının, emek hırsızlarının tek sömürge yöntemi oldu, batı ilerledikçe doğu geriledi. Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızraklarıyla, sonra kültürüyle gelerek önce doğunun servetlerini sonrada kültürünü yozlaştırdı.

Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerinden konser salonlarına, viskilerinden dokuma tezgahlarına kadar…

İşte bu batı, bu uygarlık, kendi hukuk sistemini ve kültürünü egemen hukuk ve kültür olarak doğu halklarının üzerine bir çelik çember gibi geçirdi. Çünkü doğu, toplumunun altyapısını değiştirememiş, kendi içerisinde ayrı canlı bir sınıf, sömüren ülke ile işbirliği yapmış, üstyapı-altyapı ilişkisini, kendi yöresel ve hukuksal ve ulusal yapısının içerisinde sağlam çizgiler ile kuramamıştır. O hep sömürülen, emeği çalınan, kültürü önemsenmeyen geri toplum olmaya zorlanmıştı…

Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. Doğunun kültür hayatı, Asya istepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sistemi yaşadı. Onun içindir ki, doğu kültürü denince, çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı, viskisiyle, dansıyla, smokiniyle, doğu ise tesbih, gülsuyu ve şalvarıyla anıldı. Birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.

Bu muydu uyarlık? Eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna adımını bile atmamış…

Hemcinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icat edenler, uygarlıklarını bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar?

Yoksul halkın yaşama savaşına gözlerini kapayıp, cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?

Hayır! Ne biri, ne de öteki…

Tarih, eğer sadece olayların kronolojik dedikodusu değilse, Türk toplumunun geri kalışının da birtakım toplumsal nedenleri vardır. Gerçek devrimci, bu nedenlerin bilincini halkına anlatan, bu gerçeklerin savaşını yapan kişidir. Gerçek demokrasi ve gerçek “izm” burada aranmalıdır.

Batı, bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? Avrupa sanayi devrimini yaparken biz valide sultanların emrinde, deli padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batıda sosyal ihtilaller oluyor, sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.

Batıda felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluktan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara, methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk.

Batıda işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor, kelle istiyorduk.

Tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subaylar getirdik. Ve cuma selamlarında İstanbul halkı “padişahım çok yaşa” diye bağırırken, ingiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini anlamadı. Ne aydın kafalı hukukçu, ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yarin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, Endülüs’teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp Türk halkı için tek bir satır bile bırakmadan çekip gitti.

Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her rüzgara göre sallanıp durduk. Hiç bir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. Arap hayranı, Alman hayranı, Fransız hayranı olduk. Ne ulusal niteliklerimizi, nede ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. Batıya açılmış penceremizle doğuya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk, Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişti bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık… Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. Böyle yıkıldı bir imparatorluk.

Anadolunun ezilmiş insanlarının başına, bugün bir çok sol özentinin “Burjuva Paşası” dediği Mustafa Kemal geçti. Halkı örgütledi. İngiliz emperyalizmine ve onun ayrıcalıklarını türk halkına karşı savunan İstanbul hükümetine karşı isyan etti. Onları yurdun topraklarından bir bir söküp attı. Ona bolşevik diyorlardı. Bolşevik miydi? Ona gavur diyorlardı. Gavur muydu? Hayır. O ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi. Halkına çağının olanaklarını kazandırmak istiyordu. Bunun için halkçıydı, bunun için devrimciydi, bunun için milliyetçiydi. Mustafa Kemalin yerine en uç solcu lideri getirselerdi, onun içinde bulunduğu koşullar karşısında ondan üstün ve aynı ne yapabilirdi?

Doğu ezilmişti. Evrensel hukuku, uygar kuralları yoktu. Sömürücü batı tarafından geri bırakılmıştı. Mustafa Kemal batı hukukuna yöneldi. Ama bunu batı kopyacılığı olarak değil, uygarlığın ortak evrensel kurallarıdır diye benimsedi.

Avrupa burjuvasının geçirdiği aşamaların dışında, sanayi devriminden en uzakta ve bu devrimin olumsuz etkisi ile sanayii çökmüş bir toplumun yapısını başka bir yolla değiştirmenin olanağı yoktu. Devrimleriyle toplumun üretim ilişkilerini, ekonomik kurallarını yıkıp yeni bir düzenin temellerini atacaktı; toplumun altyapısını değiştirecekti. Ama devrimler durdu. Ve biz batı egemen kültürünün hukuksal kurallarına demokrasi dedik. Kemalizmin yerine gardırop Atatürkçülüğünü koyduk.

Şimdi uygarlık, vahşi temelleri ile batının, mistik inançlı doğunun tekelinde değildir. Çağdaş, insancıl, barışçı uygarlık, ancak ezilen ulusların kutsal isyanlarında saklıdır. Ezilen uluslar, haklarını ezen ulusların ellerinden almadıkça barış yeryüzünde kurulamayacak; bunlar bir gün birer birer ayağa kalkıp, Rusyası ile, Amerikası ile dünya devlerini emperyalizmin tahtından indirip kendi uygarlıklarını, kendi ulusal kültürlerini yaratacaklardır.

Bu uygarlığın öncülüğünü kırk yıl önce Mustafa Kemal Türkiye’si yaptı. Bunun öncülüğünü yapmak yine türk halkının hakkıdır. Uygarlık sahibini bekliyor…

Kim, 1 Eylül 1967

Reklamlar

Enerji 2 – Denize Düşen, Doğal Gaz Borusuna Sarılırmış

Geçen ki yazıda enerjiye şöyle bir bakış atıp, dünyada ki enerji gereksinimine ve çözüm yollarını kısa bir analiz ettikten sonra ülkemizde ki enerji sorunu değerlendirmiştik. Bazı arkadaşlarımız için konuda ki bazı şeyleri açığa çıkartmamız lazım.

Bir kere, nükleer enerjiye haliyle karşı değilim. Enerji piyasasını geçmişten beri bildiğim için, bazı kimseler istemediği için ülkemizde enerji konusunda bir dışa bağımlılık yaratıldığı konusunda kesin görüşlerim var. Bu olayın, hükümetler ile bir ilgisi yok. Burada, hiçbir siyasi tarafı gereksiz eleştirmemiz doğru olmayacak yapmam da zaten. Genelde hükümete yardırsam da yapacak birşey yok, sebebi yine kendileridir olayın.

Nükleer enerjiyi iyi araştırmak lazım, enerji verimliliği oldukça yüksek ve bize kısa yoldan enerji lazım. Ha, hükümetin yalan politikalarını da yazacağız ilerde zaten. Nükleere yaklaşıp HES lere hızla yönelmek bunlardan bir tanesi mesela. Halkta gereksiz bir nükleer korkusu yaratılıyor yıllardır. Bunun sonucunda gelecek olan tehlike daha fazla. Geçsinler patlamayı falan birşey olmaz korkmayın bu kadar işletilir her şeyi yaparız biz.

Evet, olmasa daha iyi olur lakin başka bir alternatif yoksa ve gelişmiş ülkeler de bu var ise boşa konuşuyoruz gibi bazı şeyleri.

Neyse, bu kısmı bırakıp ülkemizin getirildiği noktaya gelelim. 2000 lerde Ecevit artık büyük deprem ve ekonomik buhrandan sonraki seçimi kaybedince başa AKP geçti. Enerji politikası, tahmin ettiğimiz gibi “borulardan” yana olan bu hükümetimiz gelecek için 2002 den buyana hangi adımları attı? Attığı bu adımların gelecekte ki sonuçları neydi?

Bunları, bizim kadar elbetteki enerji bakanı da düşünmüştür. Belki hızla artan enerji ihtiyacına yönelik olarak doğal gaza  yönelmek kısa vadede bir çözüm gibi görülse de, uzun vadede enerjide dışa bağımlılık ve daha da artan masrafları beraberinde getirir. Ülkenin tek merkezden doğal gaz almamasıyla övünmesi bunu değiştirmez. Birincisi, enerji ihtiyacının tek tip bir kaynakla karşılanması ve bu karşılanmanın yıldan yıla daha da artırılmasının seyredilmesi ne yazık ki hükümetimizi yine beceriksizlik sandalyesine oturtuyor.

“Efendim yapacaktık, yaptırmadılar yaa” açıklamalarını hadi Ecevit söyler, Demirel ve Özalda söylerde bu hükümet tarihin en güçlü döneminde bile bu politikayı iyi kullanamayıp, kılla yünle uğraşıyorsa eleştirilir kimse kusura bakmasın.

İlk önce  “temiz ve ucuz enerji” sloganlarıyla boruları sağa sola döşeyerek ilerleyip, sonradan arzın karşılanamaması sonucu doğal gazın verilememesi ise ayrı bir komedi.

Karıştırmadan, baştan alalım. Enerji için boru antlaşmaları yapıldı biliyorsunuz. Rusya’yla, türk devletleriyle ve İran’la. Böylece ülkenin kısa vadede enerji ihtiyacı karşılanacaktı. Eee ulan uzun vade de ne olacaktı? Millete doğal gazın, artan dünya talebini zaten sınırda karşıladığı söylenmedi. Yani, çıkarılan doğal gazdan fazla boru döşenmeye başlamıştı bize ve diğer ülkelere. Ek olarak doğal gazın tükenen enerji kaynaklarından olması da cabası tabii ki. (tahmini bitişi 2040’lar sanırım)

Birinci mesele arz-talep meselesi. 2008’de doğal gaz arzı, talebi karşılayamamıştı hatırlarsanız. Ülkemize gelen doğal gazı da malum aldığımız ülkeler kesince  ulu orta kalmıştık meydanda. Sonradan millet yeni yeni uyandı ama tabi bizim ülkemizin uyanması, uyuyan güzel masallarına benziyor. Neyse, geçmişe mazi diyerek günümüze gelirsek bu arz ve talep olayında da sıkıntıların artık yaşanacağını görmekteyiz. 100 birim çıkarılan doğal gazın 140 birimlerde arzının olmasının sonuçları var. Kesintiye ilk uğrayacak ülke Fransa olmayacaktır haliyle, olmadı da zaten. Sorulması gereken soru, arz talebi karşılayamadığında ne yapacağız?

http://www.eud.org.tr/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFA79D6F5E6C1B43FF592DC0A84F0F0B22

Görünen o ki zam yapılacak biraz daha, kısa vadede çözümü bu görünüyor. Tüketimi azaltmak yani.

Diğer konu, bir önceki yazımıza ilham kaynağı olan konu. Botaş’ın zararına satış yapması!!

http://enerjienstitusu.com/2012/08/02/botas-13-milyar-lira-zarar-etti-rekor/

Bu 2011 yılının zararı, şu anda yaklaşık 700 milyon lira zararı olduğu söylenmekte. Peki nasıl oluyor da bu çark dönüyor? Bakanımız, 100 birimden aldığımız doğal gazı 80-85 birime sattıklarını söylüyor bir de üstelik. %30 zam yapılır ise eşitlenecekmiş hesaplara göre. Yani buda aylık 300 liralık faturanın 400 olduğunda, Botaşın bize karsız doğal sattığını gösteriyor!  Peki nasıl dengeleniyor bu iş. Bilmeyenler için anlatalım bari.

Botaş, halka yani bize doğal gazı 100 birimden alıp, 80-85 birime satıyor ama elektrik üreten şirketlere yaklaşık 150 birim fiyata satıyor (yap-işlet-devret). Tabii bu şirketlere belli bir süreye kadar satabilecek olması, enerjideki koca girdinin tehlikesini de gözler önüne seriyor. Allahtan, elektrik üretiminin yaklaşık %50’si doğal gazdan sağlanıyor 🙂 Tabii bununda sonucu olarak, doğal gaza yapılan her zam parelelinde elektriğe de zam olarak yansıyor. Bu ne lan dediğinizi duyar gibiyim.

Özetlersek, ülkeye borular döşendi de döşendi ilk önce. Bir yandan da yakın gelecekteki elektrik ihtiyacını karşılamak için doğal gaz kullanıldı. Artan talep ile beraber sen boruyu da döşersen bizi bekleyen tehlikeler katlanarak artar aslanım.

1) Doğal gaz tekeline geçildi, insanlar doğal gaza muhtaç hale getirildi. Slogan olan “ucuz ve temiz enerji” yalanı, ilerde “pahalı ve bulunamayana” doğru kayacaktır. Peki, doğal gazı şu an bile “zararına satıyoruz, olsa dükkan sizin” diye açıklamalar yapan enerji bakanı kara geçtiğinde nasıl bir fiyattan satış yapacak? Bu fiyatı toplum kaldırabilecek mi?

2) Doğal gazı ucuza satmayı şu an (YİD) ler ile sağlayan devlet, bu iş sözleşmeler bitince ne yapacak? Kaçtan, kime satacak doğal gazı abi? “Karışım yapıp ucuza satıyoruz” açıklaması nedir ahçımısınız olm siz?

3) Dünyada doğal gazın arz/talep dengesinin açıldığını gördüğünüz halde, neden habire sağa sola boru döşediniz? Neden kentsel ve sanayisel enerjinin ikisini de burada kullandınız? Doğal kesintisinde ne yapacağız? İran ile bugün bozuk işlerimiz, yarın rusyaya ters gitsek ne yakacağız evdeki tuğlaları mı ateşe vereceğiz ey bakan bey?

http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/774119-abnin-en-ucuz-2-gazi-bizde

Daha bakanımızı buraya çoook misafir ederiz gibime geliyor. Bomba açıklamaları insanı ister istemez geçmişe götürüyor beah. Onları da yazacağız zamanı gelince gülün diye. Şimdilik bu kadar boru meselesi.

Enerji

Bugün şöyle enerjiden girelim diyorum. Hani aslında girilecek, konuşulacak o kadar şey var ki konuşmaya konuşuruz saatlerce ama ne zamanımız var buna, ne de buraya yazmaya enerjimiz var. İş yazı olunca insan ayrı bir geriliyormuş ulan. Çünkü konuştuğun şeylerden farklı olarak, yazıyı kaynaklarla beslemek lazım. En azından bu sayfalarda kaynaksız bir takım şeyler bulamayacaksınız. Ha, arada eski anılarımızı anlatırız falan ama çoğu kaynaklıdır isteyene gözüne sokulur.

Neyse efendim konumuza dönelim, neydi konumuz; enerji daha doğrusu bizim her yerde bir şekilde kullandığımız elektrik tabii ki asıl mesele.

Peki bu elenktrik nereden sağlanacak dayı, hepi topu mesele budur modern dünya için. Gelişen yaşamın zorunlu ihtiyaçlarından olan elektrik ve diğer bir nevi enerji ihtiyacı aslında toplumlara yön veren bir numaralı gündem maddesidir. Pek üstünde durulmaz, dile getirilmez ama böyledir.

Petrol, doğal gaz, hidro enerji, rüzgar enerjisi, nükleer enerji ve güneş enerjisi bu sınıfın en temelini oluşturuyor hala. Zamanla önemleri artıp azalacaktır, lakin enerji sınıfı olarak bunlara olan ihtiyaçlarımız hala devam etmekte ve artarak devam ediyor. Yazıyı başka noktalara taşıyabilirim aslında, ama gerek yok. Gerçi neden olmasın? Temel konumuzu “ülkemizin doğal gaz ihtiyacı” gibi dar bir statüden çıkartıp, enerjinin ve ihtiyacının temeline inerek açıklamak belki bir iki yazıyı alsa da anlatılmalı. Anlatılmalı ki neyin ne olduğunu yine öğrenelim.

Yazının çıkış sebebini aslında enerji bakanı Taner YILDIZ’ın açıklamaları tetikledi. Eylül 2012 yılında bazı yerlerde yaptığı açıklamanın her zamanki gibi medyada küçük sütunlar ile yer almasını bekliyorduk tabii ki. Gerçi hangisini koyalım şöyle bir bakınca komedi üstüne komedi açıklamaları buldum eheheh. Konumuzu dağıtmayalım açıklama şöyle;

“Botaş’ın 2011 yılında 1.3 milyar lira zarar ettiğini ve bu yıl zarar etmesinin yüksek ihtimal olduğunu kaydederek, “Botaş’ın aldığı gazı daha düşük fiyattan satmasının bir maliyeti var. Birkaç kamu kurumu da yüzde 10’dan az olmamak üzere doğalgaza zam yapılmasını talep ediyor. Ekonomi yönetimi son durumu değerlendirecek, talep daha yüksek de olsa doğalgaza yüzde 10-15 aralığında zam yapılabilir” dedi.”

Tabii insanın aklına hemen geliveriyor sorular; Botaş neden zarar ediyor? Bunların parasını kim ödüyor? Ulan madem zarar ediyor, nasıl oluyor da doğal gaz hala bu kadar pahalı?

Bunların hepsine cevap vereceğiz yazılarımız da rahatta okuyun siz. Ama sonra ki yazıda vereceğiz. Peşinden takip edersiniz artık. İlk önce dünyada enerji boyutunu, türkiyenin burada ki yerini ele alalım.

Çok eskilere gitmeye gerek yok. Ateşe falan gitmeyelim yani. Ülkelerin motorlu araçları iyice kullanmasıyla hala bir enerji boğazı olarak gördükleri orta doğu politikalarını biliyoruz zaten. Siyah altın olarak görülen petrol ve ürünleri hala en önemli enerji kaynağı. Bunun için gelişmiş ülkeler ilk başlarda kendi kaynaklarını kullansalar da, hızla bu politikadan vazgeçip başka ülke kaynaklarını ülkelerine getirmenin yollarını aradılar. Taaa dünyanın öbür taraflarından ülkelerine getirdikleri petrolün dünya temelinde sahibi araplar değil aslında yabanca petrol şirketleri haliyle.

Oraya da girmeyelim ya, farklı tartışma konuları zaten. Gelişen dünya ile ülkelerde ki elektrik ihtiyacının katlanarak artmasına formüller arandı. İlk yıllarda kömürden, atık petrolden, akarsulardan bu enerji ihtiyaçları karşılansa da büyüyen bir dev olan bu sektör talebi karşılayamadı.

Nükleer santrallerin kurulumu ile bir nevi rahatlansa da, tarihte yaşanan bir kaç küçük (insanlık için gerçekten büyük) felaketler bu santrallerin çevreciler tarafından sorgulanmasına sebep oldu. Bir çok ülke “nükleere karşıyız amcoğlu” tadında takılsa da, kazın ayağı öyle değildi. Sorun alternatifinin olmayışıydı. İşte benim üniversiteye başlama yıllarımda tartıştığımız konulardan bir tanesi bu konuydu. “Tamam dünya falanda dayı ülkede durum nedir?” dememek içten değildi. Çevre ve Enerji dersinde işte bu konuyu ele almış, ele almakla kalmamış ciddi ciddi tartışmıştık değerlendirmiştik. Efendim kimisi bu artan enerji ihtiyacı için güneş enerjisini, kimisi rüzgar enerjisini, kimisi su enerjisini savunmuştu sunumlarıyla. Alternatif enerji ve tabii ki temiz enerji arayışlarımızın emekleme dönemi yıllarındaydık haliyle. Artısıyla, eksisiyle değerlendirdiğimiz bu konuların savunanları ve karşıt görüleri fikirlerini beyan ettiler, yeni fikirler ortaya attılar.

Ama bir sorun vardı ortada kocaman. Ülkenin gerekli olan enerji ihtiyacı neredeyse her yıl ikiye katlanırken su, rüzgar gibi temiz olsa da oldukça dar enerji üreten bu sistemler soruna çare olabilecek miydi? Rüzgar enerjisi temizdi ama açık alana ihtiyaç duyuyordu ve çıkardığı uğultu sesi çevre hayvanları rahatsız ediyordu. Son makalelerde bu sorunların giderildiğini ve daha verimli çalıştığı söylense de ürettiği enerji sınırlıydı. Güneş enerjisi güneşi görmeliydi az da olsa, su için su lazımdı. Hadi hepsini hallettik ürettikleri enerji bizim ihtiyacımızın %30 unu karşılamadığı gibi (2010 için), yatırım maliyetleri çok daha pahalıydı.

Son sözü nükleer enerji araştırmasıyla beraber Murat isimli arkadaş söylemişti. Oldukça kapsamlı bir araştırma yapmış, nükleer santrallerin sanıldığının aksine çok fazla atık üretmediğini, yeni nesil santrallerin neredeyse çevresel açıdan tehlikesiz olduğunu söylemişti. Tabii neredeyse 🙂

1998 yılında sınıfımızda yaptığımız bu yeni öğrencilik denemelerimizden çok şey öğrenmiştim. Hepsine burdan tekrar teşekkür ederim. Ben sera gazlarıyla ilgili bir sunum yapmış, dönemin hocası tarafından alnımdan öpülerek AA almıştım 🙂 reklam yapayım lan biraz. Nükleer enerjinin hemen yapılması gerektiği, yapılırsa ihtiyacımız olan elektriğin 2007 yılında karşılanabileceğini de öğrenmiştik. Yani devir, “yapalım mı yapmayalım mı” döneminden çıkmıştı. Bir şeyler hızla yapılmalıydı. Peki ne olmuştu da, biz bu santrali yapmamıştık?

Şöyle nükleer enerjiye geçmişte ilk 1974’lerde girildiğini söyliyim hadi şaşırın. Ecevit zamanında, şimdi ki hükümetinde yapmayı planladığı Akkuyu bölgesine bir nükleer santral planlanmıştı. Haliyle kıbrıs harekatı, yenilen ambargolar sonrası ülke santrali bırakıp ekmek, gaz aramaya başlamış :). Hatırladığım kadarıyla 1980 lerde Özal ve 1990 larda Demirelde şöyle ucundan girmiş işin içine ama bunlar sönük hamleler genelde.

1998’li yıllarda başbakan Bülent Ecevit ve dönemin Enerji bakanı bunun ile ilgili çalışma yapmışlardı. İhalelerin süreçleri, halkın gereksiz bir şekilde gaza getirilmesi ve bazı dış etmenlerden dolayı bu santral ihalesi hiç bir zaman yapılamadı. 2000′ de devletin buna harcayacak parası da olmadığı için askıya alındı veya alındırıldı diyelim biz. Ecevit o zaman “nükleer enerjiyi içine sindiremedim” dese de, aslında durum farklıydı. Çünkü, hem o dönemde buna ihtiyaç yoktu, hem para yoktu, hem de dış etkenler vardı. Yap, işlet, devret düşünüldü de neden yapılmadı?

http://www.nuce.boun.edu.tr/news2.html

1998 yılında işte o sınıfta bunları konuştuk. “Bir, belki iki yıla nükleerin nihayet kurulacağı ve ülkenin ileri dönemde dış ülkelere enerji yönünden bağlı kalmayacağı” değerlendirmesinde bulunmuştuk. Ben ve sunumu hazırlayan Murat ise bu ihalenin yapılmayacağını söylemiştik. Öyle ya, kesin bir şey olur bu ihale yürümez yapı da yapılmazdı. Yine bize göre yapılmaz ise Türkiye gelecekte enerji ihtiyacını nasıl karşılayacaktı? Yine Murat ile özel değerlendirmemizde, “ülkenin bilerek bir dışa enerji bağımlılığa sokulabileceğini ve yine birilerinin zengin olacağını” söylemiştik. Murat gelse de konuşsak ya görmedim bir daha okul bitince neyse. Yıllar geçti, süreçte iptal edilen bu santral ve enerji ihtiyacımızın karşılama yollarını da çok güzel buldular biliyorsunuz.

Yalan söylemeye gerek yok, bu hükümet nükleer enerji için adımları geçte olsa attı ama geç attı. Hem de atmadı da atarmış gibi yaptı diyelim. Çünkü, maddi kaynakları olduğu halde bilerek ve isteyerek doğal gaza yönelindi ve ülkemizin ne yazık ki şu hale gelmesine de vesile oldular. Kimler zengin oldu, tarihte bir 20 yıl sonra onları da öğreniriz belki kim bilir. Diğer yazımla doğal gaza gireyim de döşenen boruları anlatalım bakalım

Geri Kaldık, Kendimizi Kandırmayalım

Osmanlı ve biz neden onların gerisinde kaldık? Tarihe düzgün bakınca belli oluyor zaten. Avrupadaki bu dönüşümün temeli halktır. Halk, bu yıllarda olmasada bildiğiniz 1789 devrim başlangıcıyla bu yıllarda yıkamadığı önyargılarını ve kralcılığı yıkıp kendilerine demokrasiyi, eşitliği, düzgün yönetimi getirmişlerdir. Yüzyıllardır krallardan, kliseden, beylerden, prensliklerden bıkan, mezhebi yüzünden ezilmiş, ırkı yüzünden pislik gibi davranıllmış olan halkın uyanışını ilerleyerek görüyoruz. Biz neden geri kaldık dersek, bizde böyle bir uyanış ve isteğin halktan gelmediğini ben kendi adıma söyleyebilirim. Demokrasiyi, eşitliği, düzgün yönetimi, cumhuriyet rejiminin serbestliği ve eleştiri özgürlüğünü halk istediği zaman alır. Avrupadaki insanlar tırnaklarıyla mücadele etmişlerdir özgürlükleri için, devrimleri, milliyetçiliği ortaya çıkarmışlardır. Artık sadece soyadı Richard olanların ve o aileden gelenlerin kutsanmış olduğuna, neyaparlarsa doğru olduğa inanma dönemlerini değiştirmişler, kilisenin yasakladığı kitapları okumuşlar onlara karşı ayaklanmışlar, bir nevi kendini temizlemişlerdir. Tabi bunun sonucunda iç savaşların, karmaşanın, farklı mezheplerin, dinciliğin, ırkçılığın vs. geldiğini görmekteyiz. Getirisi götürüsü olan şeyler bunlar. Neyse derinleştirmiyim. Biz ise toplum olarak geçmişte bunları yaşamadık, böyle bir beklentimiz hiç olmadı tarihin hiç bir bölümündede istemedik. Tarihi okursanız cumhuriyet döneminde halkın ne demokrasi için nede cumhuriyet için savaştığını görüyorsunuz.

Facebook’ta bana bir video gelmişti. Tahmin edileceği gibi iki üç prof. un tartışması bu konu hakkında. Tartışmanın konusu toplumun isteklerimi önemli, yoksa toplumu yönetenlerin isteklerimi. Proflardan birtanesi aslında biri hariç ki destekledikleri parti muhalefette, toplumun bazı gereksinimlerinin ve yapılması gereken yaptırımların toplum bunu kabul etmesede veya istemesede uygulanması gerektiği hatta zorla uygulanması. İlerlemenin ve çağdaşlaşmanın yolunun bundan geçtiğini düşünüyordu. Karşı görüş ise; ki hükümet tarafındaki beyefendi, toplumun ülkeyi yöneten kesim oldğunu, halk birşeyi istemediğinde zorla yaptırım olamayacağını, bu şekilde yaptırımların diktatörlükten farksız olduğunu belirtiyordu. Yine ekliyor ki bunu uygulamaya çalışan insanlar iyi niyetli olabilirler, fakat iyi niyeti olmayan birisi başa geçtiğinde aynı davranışı sergilediğinde ülkenin yozlaşacağını ve durumun daha kötüye gideceğini belirtti..

Bana kalırsa iki tarafta haklı. Toplum tepesindeki insanlar, “biz sizden daha iyi biliyoruz” diyerek gücü ele geçirdiklerinde yanlış yaptırımlarda bulunabilirler. Ama diğer yandan da, demokratikleşme ve bilgi toplumunun oluşmadığı ülkelerde, ilerlemek ve daha muasır bir medeniyet kurmak için halk istemesede yönetim kesiminin bazı yaptırımlarıda kullanmasının gerekliliğidir. Tarihe baktığımızda Atatürk dediğimiz insanın (ki sanırım saygı duyanı, yaptıklarının bazısı eleştirilse bile oldukça çoktur dünyada) bu ikinci sınıfa girdiğidir. Yani toplum ondan ne yeni bir alfabe istemiştir, ne yeni elbise, ne eğitim, ne dinde bağnazlığı kaldırmak, ne okul, ne tren vs. Bırakın halk cumhuriyetide istememiştir, kurtuluş savaşını gönülden yapmıştır, çünkü ülkeyi kurtarmak istemiştir. Savaştan sonrada padişahlık ve halifeliğin devamının da beklendiğini söylesek sanırım yanlış olmayacaktır. İlk parti kurulduğunda bir süre sonra ikinci partinin kurulumunda onun destekleyen büyük topluluklar, Atatürkün ölümüne kadar ülke genelinde genellikle “din elden gidiyor, şeriat devleti isteriz, padişahımızı geri isteriz, bizi dinsiz yapmaya çalışıyorsunuz” ekseninde, genelde din üzerinden siyaset yapılarak halk isyanı çıkarmıştır. Hernekadar, dönem isyanlarından büyüklerinde yabancı ajanların parmağı olduğu söylense de, yöre toplumlarının o dönemdeki yenilikleri istemeyişi, “biz böyle yönetilmek istemiyoruz zorlamı uygulatacaksınız” anlaşıyışı ülke genelinde görülmüştür.

Sonuç olarak toplumumuzun yönünü nereye çevirdiği çok önemlidir. Ülkenin gelişmiş ülkelerin seviyelerine ulaşmak için kah din kulanılarak halk ve siyasi durumlarla bu engellenmiş, kah atatürk kullanılarak batı kopyacılığı ilerki zamanlarda yapılarak taklitçi, dinsiz bir toplum yaratılmıştır. İşte olayın diğer ekseninde de bu var tabiki. Toplumun tepesine yeterli beceriden yoksun insanların yerleşmesi, zorla uygulatılan dayatma sistemler ülkemizin ilerleme yolundaki engelleridir. Yinede geçmişte de gördüğümüz gibi ülkemizde bir demokrasi anlayışının olmayışı, beklentinin ve desteklenen partinin ne yaparsa yapsın “ben destekledim, ne yaparsa yapsın haklıdır” mantığıyla hareket etmesinin sebebi olarak görülebilir. Rakip partiyi eleştirmek, rakiplerinizi eleştrimek güzeldir de, rakibinizin size yaptığı eleştirileride değerlendirmekte gerekmektedir. “Demokrasi” diye gıt gıt tavuklar gibi kümeleşen parti liderlerinin daha ne demek olduğunu öğrenemedikleri anlayışın, halkada indirgenemez olduğu muhakkaktır. Bir kere liderlerin siz destekleseniz bile seviyeli bir şekilde “hesap sorulabilir” olduğunu anlayıp ona göre davranmak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa ülke geriye dönüp padişahlık gibi yönetilecekse dükkanı kapatıp gidelim arkadaşlar.

Çözüm, kaliteli liderlerin seçilmesidir. Bu insanlar; eğitimini almış, herhangi yasal suça bulaşmamış insanlardan seçilmelidir. Çünkü bu toplumumuzun, demokrasiyi bu eğitim ve algısıyla içine sindirmesi çok uzun yılları gerektirir. İyi liderler, güvenilir liderlerin yaptırdığı, yapacakları gelişmeler ile toplum istemesede uygulamaya geçilmesinin doğru olduğunu düşünüyorum. Tabi ki liderlerin güven sorunu olmamalı, suçu olmamalı, damadı arsa çalmış, kendisi toprak kapatmış iddialarını milletin ağzına hukuksal çerçevede sakız yapan bir insan olmalı. Eğer bu özelliklere sahip değilseniz atacağınız her adım bu ülkede yanlış değerlendirilir, yanlış yorumlanır ne yazıkki buda doğaldır.

Papalık Üzerine

Önceki yazı için buradan

I.Murad ile devam etmeden Papalığı da aydınlığa kavuşturalım ki o dönemi biraz daha anlatalım;

1) Venedikliler ve Cenevizlilerle Osmanlı iyi geçinmeye dikkat etmiş. Çünkü iki devlette kıyı devleti ve çok kuvvetli donanmaları var. Osmanlı zayıf donanması dolayısıyla, bu iki devletle ilişkilerde dikkatli davranmış. Venedik-Ceneviz düşmanlığını çok iyi kullanmış. Daha çok Cenevizlilere yakın olmakla beraber, Venediklilerlede ilişkilerde bulunmuş.

2) Papalık; 726 senesine kadar ruhani lider olan papalar, bu tarihten sonra kendilerine roma ve dolayları verilmiş, hükümetleri kurulmuş. Fakat, 1309 yılında bir ayrılık oluyor {dikkat ederseniz Osmanlının kuruluşuyla başlıyor bu}. V.Kleman Romadan ayrılıp Avinyona gidiyor. 1377 senesine kadar orda kalıp anca bu tarihte papa XI. Greguvar geri geliyor. Fakat bir yıl sonra ölünce birisi Romada, diğeri Avinyonda olan iki papa meydana çıkıyor. 1449 yılına kadar {dikkat ederseniz İstanbulun fethidir yaklaşık} iki papalık meydanda. Bu sebeple Alman, İtalyan ve İngilizler Romayı, Fransa, Napoli, Loren, Kostil ve İskoçya ise Avinyon papalığını destekliyor. {yine dikkatinizi çektiyse genelde rakip devletler, rakip papalığı desteklemiştir}. Bu olay avrupada dini bir ayrımı meydana getirmiş, mezhep çatışmasını körüklemiş, doğuda hızla yayılan Türklere karşı bir bütün halinde hareket edilmesini de engellemiştir. İstanbulun düşüşü avrupalıların kafasını dank ettirmiştir, bir daha da böyle bir ayrıma gitmemeye çalışmışlardır.

3) Tabiri caizse yumurta göte dayanınca kliseler arası toplantılar yapılmıştır. Türk isyanını engellemek için 1274 te ilk doğu-batı klise toplantısı yapılmıştır. Yine İstanbulun müdafası için asker toplanmasına çalışılmıştır 1388. Bu uğurda okumuşsunuzdur belki savaşa katılanlara cennet bile vaat edilmiştir. Fakat sonuç çıkmamış tabiki. İşin garibi ülkesi uğruna ölmenin cennete gitmeyi garantilediği büyük dinlerde, papalık “savaşa katılman yeter olm” diyerek bununda açılımını yapmış olmasına rağmen millet kah yemiş kah yememiştir.

4) Bizansta bazı imparatorlar Türk işgalini engellemek için katolik mezhebine bile geçmişlerdir. Fakat hiçbir geçişi halk kabul etmemiştir. Yine 1431-1447 de kiliseleri birleştirmek için toplantılar yapılmış, sonuç alınamamış 1453’te İstanbul düşmüştür.

5) Papa/avrupa böyle çalkalanırken, ortadokslara tam bir baskı ve katliam uygulanırken, Türkler tam tersi politika ve yönetim sergileyerek bu 150 yılda çoştukça coşmuşlardır. Türkler bu olayı siyasi koz olarak kullanmışlar, birçok yeri savaşmadan aldıkları gibi isyanların bu sayede önüne geçmişlerdir. İki kilisenin birleşmemesi içinde çalışmışlar, ortadoksları ve katolikleri birbirlerine kışkırtmışlardır {e buda Türk oyunumu yani şimdi. Hep diyorum Bizans oyunu efendim çart çurt diyor ya millet ne alakası var kardeşim. Siyasi politika uğruna kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz devletler arası. Elindeki imkanları Bizans eline geçince kullanmış, karşı tarafta Osmanlıda eline geçince kullanmıştır. Siz ister oyun deyin, ister kurnazlık deyin. İlginç nokta, Bizans bunu kullanınca adı “Bizans oyunu” , biz kullanınca şerefsizlik ve hainlikle beraber “kurnazlık” oluyor. Yine bizim ele geçirdiğimiz yerleri biz “feth” ederken elden çıkıyorsak oralar “işgal” ediliyor. Bunları da yine değerlendirmeniz için yazdım}

6) Fransa ve İngiltere bu sırada 100 yıl savaşları yapıyordu (1337-1452). Fransa, savaşta Fransa’dan İngilizleri çıkarmış, feodaliteye son vermiştir {işte bizde son vermeye çalışıyoruz yapabilirsek}. Bu sırada iki devlette haçlı ordusuna katılmak istese de kendi aralarındaki rekabet bunu genelde engellemiştir. {yine tarihlerde gördüğünüz dönemde osmanlının zirve noktaları. Yani Avrupa Osmanlı tepeye çıkarken kendi içinde karışıklıklarda. Bu sebeple doğuya yardım tam anlamıyla yapılamamış. Ne zamanki birleşilmiş, devrimler yapılmış, müslümanlığa tek yekün mücadele edilmiş, feodalite yıkılmış, dinin baskısı ve papalığın saçmalıklarından kurtulunup bilime yönelinmiş başarı, refah ve hakimiyette elde edilmiş. Tabi burada daha derinsel analizlere girmeyeceğim}

 Sonraki yazıya buradan