Mış Gibi

“Ben bu hukuksuzlukla yaşayamam. Belki benim ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa çıkmalarına vesile olur. İçim buruk. Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım. O deliğe bir daha dönmektense mezara girmeyi tercih ederim. Bu şekilde ölmeyi hiç istemezdim. Böyle bir ölüme en çok karşı çıkan insanlardan biri de benim. Ama kader böyleymiş. Hepiniz hakkınızı helal edin. Beni rahmetli babamın yanına gömün…

Gökçen’im, canım kızım derslerine çok iyi çalış. İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı sorabilesin!

Şunu bilin ki, en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum…”

Ergenekon davasında tutuklanan Yarbay Ali Tatar’ın iftiraları onuruna yediremeyip intihar etmeden önce ailesine son yazdığı mektup…

Ne demişti Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç o döndemde gururuna yediremeyip intihar eden komutanlar için?

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?

Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor, tahtakuruları nereye?

Kedisiz evlerde fareler vardır, kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler… Galiba koku aldınız, kedi geliyor, koca fareler nereye?

Dul anaların haylaz çocukları vardır, sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp eskiciye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar… Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?

Ayılanlar bayılanlar, merdivenden kayanlar, yurt içinde ya da yurt dışında kalbi sıkışanlar, mermiye kafa atanlar…

Efendiler, hesabı ödemeden nereye?”

Bu ölümleri unutmayın arkadaşlar. Bazı tahta kuruları daha doğrusu kenelerinde yargı önünde hesap vereceği günler gelecektir.

Bizde soracağız o zaman gelince;

Nereye Engin? diye..

Bizim Evlatlarımız

Bildiğiniz gibi I.Dünya savaşı içinde 1915-16 yılları arasında gerçekleşen Çanakkale Savaşı tarihte eşine az rastlanır bir mücadeleye sahne olmuştur. Savaş sonunda toplam yarım milyona yakın insanın öldüğü ve bir çok insanın da sakat kaldığı unutulmaz mücadele sonucunda Osmanlı birlikleri tarihin en büyük donanmalarından bir tanesini deniz ve karadan geçirmeyerek tarihte dönüm noktalarından bir tanesini gerçekleştirmiştir.

Ayrıntılı olarak savaşı anlatmamıza artık bu bilgi çağında gerek yoktur diye düşünüyorum. Çanakkale savaşında daha da sivrilen ve yurt içi-dışı bütün gazeteler tarafından “Çanakkale Kahramanı” olarak ün salan unutulmaz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk daha sonra yine bildiğiniz gibi savaş sonrası Anadolu topraklarında kurtuluş savaşını başlatarak özgür ve tam bağımsız bir Türk Cumhuriyeti kurma şerefine nail olacaktır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra çeşitli günler bayram olarak kutlanmakla beraber tarihe damga vuran bu savaşta unutulmamış ve anma etkinlikleriyle günümüze kadar gelecek şekilde yadedilmiştir.

18 Mart 1934 tarihinde gerçekleşen Çanakkale Anma etkinliklerinde ise Mustafa Kemal Atatürk’ün neredeyse yeniden tarihe damga vuran şu sözleri, savaşı anmanın ötesinde büyük bir devlet adamının, liderin ve belki de “Örnek Deha” olarak nitelendirebileceğimiz önderimizin insanlığa bıraktığı hediye olmuştur.

Sadece ülkemizin değil bütün Dünya devlet adamlarının kulağına küpe olması gereken sözleri tekrar hatırlamak ve gerekli dersler çıkarmak hepizin borcu gibi duruyor. Her sözü ve düşüncesi ile çağın ilerisindeki dehasını gözler önüne seren Gazi Mustafa Kemal Atatürkü bir kez daha minnetle anıyorum.

Saygılarımla;

“Bu memleket topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahta rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Mart 1934

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Bir önceki yazı için

13) Mesleki eğitime çok önem vermiştir. Fakat ölümünden sonra bu alana yatırım zamanla azalmış. Meslek okulları imam hatip okullarına dönüştürülerek dini eğitim temelli yapıya dönüştürülmüştür.

14) 1950 yılından sonra cumhuriyet “bütünsel kalkınma” yani Siyasal/İktisadi/Kültürel modernizasyon hamlesini terk etmiştir. Kalkınmanın arap coğrafyası gibi sadece inşaat, köprü, yol ve fabrika kurmak değil, eğitimsel ve kültürel hamleler içeren bir olgu olduğu kavranamamıştır. Kültür ve eğitim alanına yatırım yapılmadığı gibi modern eğitim sistemine giriş olarak yapılan hamleler engellenmiş hatta bilerek geriletilmiştir.

15) Ülke yöneticileri (kim olduğunu tahmin ediyorsunuzdur artık) yol, köprü, hastane, baraj vb. yapmayı sürekli dile getirip bunu halka dikta etmişlerdir. Bunun yanında resim, heykel, beste yapmak vb. diğerlerine nazaran daha değersiz gösterilmiş ve önemsenmemiştir. 1950’li yıllardaki toplumda sanattan uzaklaşma hala bu şekilde devam etmektedir. Pikniğe gidince doğanın güzelliklerine bakıp beste veya resim yapmak değil de yiyip içip yediğimiz şeyleri sağa sola atmamızın temeli de sanatın ne olduğunu bilmemizden kaynaklanır.

dem

16) Yurt dışından getirilen kendi alanında uzman bilim adamlarıyla oluşturulan modern eğitim ve kültür adımlarının 1950’li yıllardan sonra terk edilmesi aniden zenginleşen insanları/siyasetçileri ortaya çıkartmıştır. Yine toplumda eğitim ve sanatın eksikliği kendini ahlaki bozulma ve her zaman dinin kullanılarak farklı bir sömürü düzeni kurulmasına yol açmıştır. Bu yola giren toplumlar mutlaka yok olmaya mahkumdur. Tarih affetmez çünkü.

17) Hümanist/evrensel/pozivitist eğitim politikası daha sonraları daha milli ve dini bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür. Topluma milliyetçiliği ve dindarlığı bilerek çarptırarak anlatarak kavram karmaşası içerisinde boş bir milliyetçilik, islami değerlerden uzak ve yine boş bir muhafazakar nesil yetiştirilmiştir. Yetiştirilen nesil emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda “ben” merkezli, kendini ve kuracağı çekirdek aile yapısını düşünen, rüşveti/hırsızlığı veya haksızlığı normal karşılayan, eleştirmeden yoksun ve söylenene inanan bir yapıdadır. Çok ilginç bir şekilde bu şekilde yetiştirilen nesil bütün bankalarını, şirketlerini, markalarını satan emperyalist destekçilerini destekleyip benim gibi bunları dile getirenlerin söylediklerine inanmamaktadır. Bu bahsettiğim uşaklığın sebebini Mustafa Kemal göstermektedirler. Ne diyeyim ne söyleyeyim bilemiyorum.

18) Eğitim sistemi bilerek ezbere dayalı, test ve diploma düzeneği üzerinden yaratıcılığı, eleştiriyi ve anlama yeteneğini kaybettirici yapıda şekillendirilmiştir. Bu biraz Kemalist ve laik eğitim sistemine tepkiden, bir miktarda bilinçli olarak eğitimsiz/itaatkar bir dindar neslin yetişmesi istendiği içindir.

19) Üniversiteler bilerek özerk yapılarından arındırılarak niteliğini kaybetmiş ve kalitesini düşürmüştür. Keza giriş sınavları neticesinde gençler heves ettikleri ve ilgi duydukları bölümlerdense ya para kazandıran yada yeni çıkan bir mesleğe rastgele yerleşip kendilerini köreltmektedirler.

Ali-Demir-Tatminatör1.jpg

20) Ülkede yetişen en zeki kişiler bu sistem çerçevesinde doktor veya mühendislik mesleğine yönelmişlerdir. Kendisini yönetim veya eğitim alanında kontrol edecek olan sosyal bilimlere ise yeterince yatırım yapılmamıştır. Felsefe dersini bile eğitim alanından çıkartarak okumayan ve sorgulamayan toplum yeniden şekillendirilmektedir.

Arkadaşlar uzun soluklu bir yazı dizisi olan Yakın Türkiye Siyasi/İktisadi ve Kültürel hamlelerini bazı yerlerini ayrıntılı bazı yerlerini hızlı geçerek anlatmaya çalıştım. Yazılarımı ve kaynaklarımı uluslararası geçerliliği olan kişilerden seçmeye gayret ettim. Yine arada yaptığım yorumlarda kendi düşüncelerimi yazıya ister istemez eklemek ile beraber mümkün olduğunca tarafsız yazmaya ve olayları açıklamaya çalıştım.

Bütün yazıları okuduysanız kurulan cumhuriyetin temel anlamda bağımsız bir eksende yeniden yapılanmaya çalıştığını ve bunda şehirsel anlamda başarılı olduğunu görüyoruz. Lakin sonraki süreçte ki özellikle Mustafa Kemal’in ölümü ile bu ilerleme hareketi tam anlamıyla devam ettirilmeyerek ülkemiz yeniden eski bataklığına çekilmiştir.

Burada birey olarak yapacağınız en önemli şey Osmanlı Devletinin son yıllarında düştüğü ekonomik parangaların  sebeplerini bilmek olmalıdır. Ekonomisi borçlar ile ipotek altına alındıktan sonra özgür bir siyaset güdemeyince dünyada yaşanan milliyetçi akımlara boyun eğerek yıkılmıştır. Boşuna suçu yahudide, İngilizde aramaya gerek yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed İtalya’nın en büyük sanatçılarını ülkeye davet edip resimler heykeller yaptırıp, mühendislerle ve bilim adamlarıyla sohbetler etmesiyle devlet yükselişe geçtiyse, sonraki dönemde bilimden sanattan uzaklaşıldığı için aynı şekilde çökmüştür.

01532210.jpg

Biz yeniden tarihimizde belki de ikinci bir Sultan Mehmed bularak Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşuma girdik. Fakat olmadı çünkü modern devlet adımlarında kültürel ve sanatsal hamleler sivil halktan gelmedikçe yürümedi. Bize düşen görev bilinçli olmak ve çocuklarımız var ise onlara bunları anlatmaktır. Hiç bir yazımda reklam veya beğeni değerlerimi düşünmedim. Lakin bu yazıları okuyor iseniz kendi paylaşım pencerelerinizden bu tarih yazılarını lütfen paylaşın. Lise/üniversite dengi çocuğunuz arkadaşınız var ise yazıları kısa bölümler halinde okutun. Muhtemelen kendinize de yalan söylemeyin sizde bilmiyorsunuz sizde tekrar okuyun. Özellikle eğitim sistemi çok kötü durumda ve daha kötüye gitmekte. Tarihinizi bilmek ve bunu gençlere doğru bir şekilde anlatmak sizin görevinizdir. Yukarıda ki resme bakın ve yüzüne “anlatmayı beceremedik deyin” bakalım ne diyecek?

Tarihi yazıları okuyan ve eleştiride bulunmak isteyen/düzeltme isteyen arkadaşlar mesaj atabilirler. Yanlış yazdığımız yerler (yorumlarım hariç) olabilir. Eleştiriye açık bir blogdur 🙂

Türkiye bundan sonraki dönemde aynı 100 yıl evvel cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği gibi cehalet ile savaşmak zorundadır bunu aklınızdan hiç çıkartmayın.

Bundan sonraki dönemde yarım kalan Osmanlı Tarihi kısmına yazılar yazmakla beraber farklı konular ile yerimizi güzelleştireceğiz inşallah.

Saygılarımla.

Yakın Tarih Genel Değerlendirme – I

Bir önceki yazı için

Fetöydü darbeydi derken yazılarımın genel değerlendirmesini yazamadım arkadaşlar. Zaten uygun bir ortamda olmadığından kusura bakmayın artık. Uzun bir yakın tarih değerlendirmesinden sonra genel olarak toparlarsak;

1) Kısaca bakarsak Osmanlı Devletinden bize; Saltanat ve Halifelik ayaklı bir yönetim şekli, kısmen bir ümmetçi anlayış, ipotek altına alınmış bir ekonomi, sınırlı yetişen insan gücü, modern hukuk ve eğitim ile bağdaşmayan hukuk/eğitim anlayışı kalmıştır. Yine altyapı yetersiz, sanayi gelişmemiş, tarım verimsiz ve ilkel bir şekilde uygulanıyordu.

2) Osmanlı tarihi kısmında son dönemlerinde ayrıntılarıyla anlatacağım zaman göreceğiniz gibi Osmanlı Devleti padişahları sorunun ne olduğunu biliyorlardı. Bazıları yapmak istedikleri reform hareketleri sebebiyle öldürüldü veya tahtını kaybetti. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar dünyada biten tarım/din imparatorluğu ve bilim karşısında geride kalınacaktı. Çöküşün kaçışı yoktu yani.

3) Yakın Siyasi Tarih bölümünde anlattığım gibi. Bu zor durumdan kurtulmak için kimisi padişahlık sisteminin devamını arzu ederken, kimisi ümmetçi bir anlayışı seçmiştir. Mustafa Kemal ise verilen mücadelede baş rolde olduğundan gençlikteki fikirleri doğrultusunda devleti modern batı normlarına göre düzenlemeyi uygun görmüştür. Bunu anlamak için Mustafa Kemal gibi düşünmek gerekmektedir.

osmanlida-egitim-yili-nasil-baslardi-h1410880858.jpg

4) Mustafa Kemal’in gençliği bir bunalım içerisinde geçmiştir (1900’lü yıllar). Siyasal düşüncelerini ülkenin nasıl ve ne şekilde düzeleceğine, emperyalizmin eline düşmüş olan Osmanlı Devletini nasıl tekrar özgür ekonomik/siyasal bir yapıya kavuşturacağını araştırarak geçirmiştir. Siz bakmayın Mustafa Kemal’de bir şeyler aramaya çalışanlara. Kendisinin genç subayken el yazmaları ve günlükleri bile ortadadır. Maaşının neredeyse yarısıyla kitap alıp okuyan genç bir teğmen düşünün yurt dışı görevlerinde ve sürgünlerinde (4000 kitaptan bahsediyoruz abartı değil en az bu). Gerçekten büyük bir dahinin piyangosudur diye boşuna demiyoruz. Bu şartlar altında yaratmaya çalıştığı sistem eleştirilir tartışılır. Lakin “Ajan” falan demek aşağılık yalancı insanların söyleyeceği şeylerdir.

5) Mustafa Kemal yaşamı süresince Fransız İhtilali (ki size kısa bir yazı yazacağımı Yakın Fransa Tarihi ile ilgili söyledim mutlaka okuyun), Namık Kemal, Pozitivizm, ulusalcılık gibi kavramlardan etkilenmiştir. Kurulan cumhuriyeti de Kemalist Devrim adımlarıyla kendi doğrularıyla şekillendirmiştir.

6) Araplardan hoşlanmamıştır (Görev yaptığı yerlerdeki tecrübelerine dayanarak ve elbette I.Dünya savaşındaki ayaklanmalar dolayısıyla). Osmanlı devletinin geri kalmasının suçunu bozulan arapçılık/ümmetçilik eksenindeki müslümanlık anlayışı sebebiyle bağnazlaşma ve bilimden uzaklaşma olarak tanımlamıştır. (Yine bunun ile ilgili yani Anadolu Selçuklu Türk/Müslüman Toplum yapısı, Osmanlı devletindeki Müslüman Toplum yapısı ve bozulmasını anlatacağım daha iyi anlayacaksınız. Yani Mustafa Kemal şunu soruyor kendine; Osmanlı neden büyük bir dünya imparatorluğundan bu hale düştü ve nasıl çıkabilir? Neden emperyalizme köle oldu?)

7) Dediğimiz gibi oldukça çok kitap okuyan Mustafa Kemal Osmanlı Devletini modern devletler düzeyine taşımak için fikirler geliştirmeye çalışmıştır. Uzun süredir dinin dogmatik değerlerine ve batıl inançlara sarılmış, kitap okumayan ve her söylenene inanan bu toplum için tek çıkar yolun laik demokratik bir hukuk devleti kurmak olduğu sonucu ulaşmıştır.

maxresdefault.jpg

8) Muhtemeldir ki (notlarından ve yazılarından çıkarttığım) söyledim Mustafa Kemal “deist” bir inanca sahiptir. Fakat kendisi toplumdan dini yok etmekten ziyade, inanılan dinin aslında sanıldığı gibi olmadığını gösterme çabası içerisindedir. Mustafa Kemal’e göre din bir inanç meselesidir ve kesin olarak kanıtlanamaz dogmatik yapıdadır. Bu sebeple yetişecek yeni toplum bu yolda değil, mantığı bilimsel verileri takip eden eleştiri gücü yüksek bir yönde eğitilecektir. Boş hurafelere hiç bir zaman inanmamış, inanılmaması içinde sürekli telkinler vermiştir. Kendisi mantıksal olmayan ve bilime dayanmayan bir şeyi kabul etmemiş, kendisine göre boş ve kesin olmayan bazı değerlerin takibini sakıncalı görmüştür.

9) Yani Mustafa Kemal toplumu dinsiz bir yer mi haline getirmeye çalışıyordu? Elbette ki hayır. Kendisi (dini görüşünü kimse bilemez elbette kesin olarak) öldüğünde müslüman usüllere göre gömülmüştür. Tanrının varlığına inanan fakat yaşanılan müslümanlığın böyle olmadığını düşünen bir kişiydi. Daha doğrusu tarihte sıklıkla görüldüğü üzere kral/padişah/beyler kendilerine yönetebilecekleri tarzda bir din yaratıyorlar ve buna isimler veriyorlardı. Bu çarpık ve hurafelerle süslenmiş dinsel dogmalar modern gelişime engeldi. Engel “Din” değil “Dinin yönetimde kullanımıydı”.

10) İşte kısaca yaşam görüşlerini anlattığım Mustafa Kemal saltanatı cumhuriyete, ümmeti millete, kulluğu yurttaşlığa, mecelle kanunlarından laik demokratik kanunlara, kadını siyasal/toplumsal yaşama almayan bağnaz kapalı toplumdan kadını insan olarak kabul edip eğitim/siyasal ve hukuksal hak veren yapıya geçişi sağlamaya çalıştı.

11) Tekrar söyleyeyim Mustafa Kemal “dine” karşı değildir. Dogmatik ve bilimsel olmayan değerler üzerinden boş laflar üreterek toplumun yönetilmesine karşıdır. Çünkü bu değerler eğilip bükülerek yaşanılmakta ve ortada bahsedilen din anlayışı kalmamaktadır. Bu sebeple yöneticilerin halkı boş dini atıflarla kandırmasına kesinlikle karşı durmuştur. Halkın ise dini öğrenmesi maksadıyla kutsal kitapları türkçeye çevirmiştir.

12) Dini yapılara yatırımdan ziyade okul, sanat, müze, kütüphane, opera, müzik veya spor aktivitelerine yatırımlar yapmıştır. Böylece eğitim seviyesini yükselterek farklı/farkında bir toplum yaratmak tek arzusudur. Din düşmanlığı ile ilgili diğer argüman budur. “Neden cami yaptırmamıştır da kütüphane yaptırmıştır?” Sen sor diye…

Sonraki yazıya buradan

Aramıza Yeni Askerler Katılmış..

Ülkemiz yakın siyasi tarihinde “en fazla Atatürkçü” görünen kişi kim diye sorsanız değişik görüşler ortaya atılır;
 
“İsmet Paşa efendim” der bazısı Mustafa Kemal tarafından meclisin son yıllarında memleketine gönderildiğini bilmeden.
 
Birisi çıkıp “Bülen Ecevit ve CHP tabii ki” diyebilir. Evet Bülent Ecevit sonraki dönemlerde sürekli bazı devrimlere değinmiş ve organizasyonunu bu şekilde yapmıştır. Fakat geçmiş ve şimdiki olsun CHP örnek bir Atatürk partisini temsil edebilmiş midir?
 
CKMP yeni adıyla MHP ve Alparslan Türkeş temelini İslami Türkçülük ve Mustafa Kemal’den alır. Ne yazık ki bu temel bir miktar ırk faşizmine ve sorgusuz sualsiz itaat eden milliyetçi gençler yaratmaktan öteye gidememiştir.
 
Yakın siyasi tarihimiz boyunca en çok Atatürkçü olan, en fazla Mustafa Kemal’in yolundan giden, en Kemalist, en devrimci kişi lafta; Süleyman Demirel’dir!
 
Sonuç itibariyle bunu en çok dile getiren ve bu yolda yürüdüğünü iddia eden kişi eğer Mustafa Kemal’i anlayabilseydi haliyle Süleyman Demirel anlardı.
 
Diyeceğim arabalara Türk bayrağı dikme ile “Vatansever”, binalara Mustafa Kemal resimleri asma ile “Atatürkçü”, kafaya sarık bağlayıp sakal uzatma ile de “Dindar” olamazsınız.
 
İlk önce neyin ne olduğunu öğrenmeli buna göre fikirleri ve anlayışları tartışmalısınız. Geçmişten ders almıyorsan istersen dağı taşı Atatürk resmi ile donat bir anlam ifade etmeyecektir.

Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

Devlet Sırrı

Yakın tarih kısmında anlatmıştım. 1950’li yıllarda Adnan Menderes döneminde yardım ayağıyla ülkeye tam anlamıyla yerleşen ABD, ülkemize bol bol yol yaptırıp borç paralar vermekle beraber bir çok noktada üsler kurmuştur. İşte 1960 darbesinden sonra tekrar yerli ekonomi ve milli kalkınma modeline geçmek için harekete geçen askeri komite yönetimden fiilen çekilse de seçim sonuçları beklendiği gibi gitmedi. Menderes’in vekil kadrolarının bir bölümü ve destekçileri Süleyman Demirel’in kurduğu yeni AP’ne geçmişti. Halkta hemen koşa koşa onlara oy verince askeri yönetim perde arkasında durarak 5-6 yıl daha ülke yönetiminde etkili olmaya devam edecekti.

Menderes’in MİT’e ve artık nereye soktuğu belli olmayan yerlere yerleştirdiği ABD varlığı denetlenemiyordu bile. 1950-1960 yılları arasında “ya MİT içinde ABD ajanları varmış, üslere karışamıyormuşuz efendim nedir aslı?” diye sorduklarında Menderes halktan aldığı oylara güvenip bunları hiç kaale almıyordu. Neyse darbe sonrası dönemde bunlar araştırılırken şöyle bir olay cereyan etmişti;

1963 yılında 3.Ordu komutanı Refik Tulga paşa Adana’da bulunan İncirlik amerikan üssünü kontrole gider. İçeride ordu komutanına kafeteryaları, yemekhaneleri, çeşmeleri falan gezdiriyorlar. Paşa etrafı tel örgüler ile çevrili olan gerçek üssün içine girmek isteyince “hoop dur bakalım” diyorlar. Ordu komutanı şaşırıyor. ABD’li albay “buraya ancak Amerikan uyruklu askerler girebilir giriş yetkiniz yok” diyor. Paşa “bu bizim hükümranlık haklarımızı ihlaldir biz ülke topraklarındaki her noktaya girmeye yetkiliyiz” deyince albay “imzaladığımız ikili anlaşmalar gereği girme yetkiniz yok efendim” diyerek ordu komutanını içeri sokmuyor.

92170

Yaşanmış bu gerçek olaydan da anladığımız üzere pek muhterem sayın Adnan Menderes efendinin hiç kimseye sormadan gizlice yaptığı ikili anlaşmalar neticesinde ülkemizdeki ABD üsleri kesin ve net suretle ABD toprağı olarak kabul edilmiştir. Bunun ile ilgili bazı yerlerde bahsini açmıştım. Yani bu ne demektir? İncirlik hava üssüne ABD’nin izni olmadan hiç bir şekilde “giremezsiniz” demektir. Ne konulduğu, ne yapıldığı, nasıl davranıldığı vb. durumlara karışamazsınız demektir. Bu olaydan 10 yıl evvel bunların doğruluğu sorulduğunda kimseyi iplemeyerek bildiğini okuyan Menderes “Devlet sırrı” demiş ve halktan çoğunluk oyları alınca umarsızca hareket edilmiş ve bu duruma gelinmiştir.

İkinci bir örnek 1976 yılında yaşanmıştır. Kamu oyunda ABD-Sovyetler gerilimi konuşulurken ABD üslerinin içinde hangi silahlar olabileceği tartışılmaya başlanmıştır. ABD üsleri içerisinde nükleer füzelerin olduğu şüphesi üzerine dönemin başbakanı Süleyman Demirel sıkıştırılmıştır. Demirel ilk başlarda “devlet sırrı” kelimesinin arkasına sığınmış ve sonrada gazetelerin ve televizyonların önünde “şerefi ve onuru” üzerine konuşarak kesinlikle nükleer füzelerin bulunmadığını açıklayıp milletimizi rahatlatmıştır. Çünkü insanlar olası ABD-Sovyetler savaşında ilk vurulacak noktaların buralar olduğunu beklemektedirler. Fakat Süleyman Demirel bu iddiaların asılsız ve bunu söyleyenlerin “kökü dışarda ajanlar” olduğunu dile getirmiştir. Bunu iddia edenler vatan hainliği mertebesine kadar indirilmiştir.

Uğur Mumcu bu açıklamanın peşini bırakmamıştır. Adım adım araştırmalarını yaparak ABD üslerinde farklı şehirlerde kesin olarak nükleer başlığa sahip füzeler olduğunu yazmıştır. Mumcu yazılarında “Devlet Sırrı” kavramını da irdelemiştir.

Sonuçta yıllar sonra Sovyetler dağılmış, ABD eski defterleri açarak hangi ülkelerde savunma için neler yaptığını anlatmıştır. Ülkemizde Mumcu’nun “füze var” dediği, Demirel’in “onur ve şeref sözüyle yok” dediği “nükleer füzelerden” tam 16 adedinin bu tesislerde bulunduğu resmi olarak açıklanmıştır.

top-secret-rubber-stamp.jpg

Devlet sırrı; ulusun güvenliği ve çıkarları doğrultusunda yapılan eylemler bütünüdür. Fakat kimin çıkarları doğrultusunda yapılır bu eylemler? Özgür ve tam bağımsız bir devlet yapısının yaptığı gizli şeyler olabilir. Bunlar ajanlar, özel savunma dosyaları, görüşmeler vs. olarak kabul edilecek şeylerdir. Kimin çıkarları doğrultusuna hizmet ettiği tam belli olmayan, ülkenin şimdiki ve gelecekteki konumunu tehlikeye sokabilecek hal ve hareketler ise “devlet sırrı” kapsamına girmemektedir!

Sap ile samanı birbirine karıştırmamakta yarar vardır. Seçilmiş her hangi bir hükümet “devlet sırrı” güvencesine sığınıp hiç kimseye söylemeden; parsel parsel bir yerleri başka bir ülkeye satamaz, başka bir ülkenin iç içişlerine karışamaz, hükümetini yıkmaya çalışamaz, her hangi gayri meşru bir sivil/askeri örgüte dolaylı/dolaysız destek olamaz vs. Bu yaptıkları ancak bağımsız yönetimsel ayakların tartışmaları ve karşılıklı fikir alışverişleri göz önüne alınarak yapılabilir. Bunlar kayıt altına alınır ve ileride işler boka sarar ise meclise hukuksal olarak hesap sorulur. Demokratik hukuk devletleri böyledir böyle olmakta zorundadır.

Öyle görünüp yukarıdaki şeyleri el altından veya alenen yapan devletler “terör” devletleri olarak adlandırılır. Bu hükümetler ve başkanların yaptıkları ülkelerinin üzerlerine yapışır. En büyük örnekleri Rusya, ABD ve İsrail devletidir. Yıllardır her yerdeki hükümetleri devirmeye çalışır, terör örgütlerine kaynak sağlar, ürettiği silahları satar, savaş çıkartır, darbe yaptırır, sivilleri öldürür anlat anlat bitmez.

Türkiye’nin çizgisi ABD veya Rusya veya her hangi kapitalist devlet düzeyinde değildir ve olmamalıdır. Biz komşu devletlerimiz ile savaşmamayı öncelik kabul eden, barışçıl amaçlarla savunma temelli bir cumhuriyet kurduk. Agresif yapı ve orta doğu karmaşası Osmanlı devletini parçaladı. Bundan dolayı ayrı bir devlet sistemi ve dünya görüşü üstüne inşa edilen devletimizin seçilmiş hükümetleri öyle her istediğini yapamaz.

Ve kusura bakmayın PKK terör örgütüne başta ABD olmak üzere Irak, İran, Ermenistan, Yunanistan, Suriye yataklık ve yardım yaptığını unutmadık. Onlara bunu yaptıkları için küfür ettik ve terörden beslendiği için bu ülkeleri lanetledik. ABD’nin bir çok kez PKK örgütüne silah verdiği ortaya çıktı. Ama ne oldu bir şey olmadı.

Sen seçilmiş ülkenin cumhurbaşkanı; üzerinde “yiyecek ve ilaç” yazan tırlar ile MİT personellerini kullanarak ister Türkmenlere, ister Papoa Yeni Gine’lilere silah gönder farketmez bunu öyle “Devlet Sırrı” kisvesine sokarak yapamazsın! Hadi gizli işler çevirdin “kim çevirmedi ki?” dedin gerçi “kim çalmıyor ki?” diyen halkta arkanda ya hadi böyle diyerek hareket ettin. Bu ortaya çıkınca “neden yaptığını” açıklayıp halkı ikna etmen gerekirken sen “neden ortaya çıkartıldığını” açıklayıp gazetecileri içeri tıktın.

Tutuklamak için seçimi bekleyip kazandıktan sonra emirle Can Dündar’ı tutukladılar ve uzun süre de çıkamayacak gibi görünüyor. Çünkü henüz dava bile açılmadı. Direk vursaydınız aslında fazla uğraşmayıp. Fakat siyasi tarihimizde bu gibi bir çok olay yaşandı ve bir çok büyük gazeteci bu şekilde hapislerde yıllarını geçirdi. Onlar tarihte büyük gazeteci olarak kaldı. Kaybeden siz olacaksınız yani.

mit tirlari.png

Bu ülke cumhurbaşkanının ve çevre bakanlarının kişisel egolarını tatmin ve duyarsızlıkla hareket etme yeri değildir. Yapıyor isen yakalanmayacaksın bu kadar basittir.

Son olarak “bu devlet sırrı efendim elbette yayınlayanmayacak ülke çıkarları bık bık” diyen arkadaşlara söyleyelim o zaman; Ne zamandan beri gizlice yapılan uluslar arası silah kaçakçılığı ülke çıkarları içerisine sokuldu? Sen ABD misin İsrail misin? Kimsen sen? Terörist misin? Silah tüccarı mısın? Dün söylediğinin bugün tersini söyleyen hükümetin açıklamasına mı inanıyorsun? Dün böyle bir tır yok diyen adam bugün “gidiyor ne var lan göndeririz sana mı soracağız?” diyor dün “türkmenlere gitmiyordu vallahi ve billahi” diyen adam bugün “vallahi ve billahi Türkmenlere gidiyor” diyor geçmiş AKP sıralarına.

Ama bunları da tarih yazıyor. İstediğiniz kadar satın alın basın yayını. Yine yazacak yine yazacak yine yazacak. Vekil transferlerinizi, yolsuzluklarınızı, kadrolaşmalarınızı, soygunlarınızı yazacak yazacak yazacak. İstersen %99 oy al öleceksin ve öyle bir tokat yiyeceksin ki Allah katında hakkını yediğin insanların ellerinden nasıl kurtulacaksın bakalım. Senin kişisel egoların ve fevri davranışların yüzünden ölen her insanın kanının hesabını vermeyeceğini mi sanıyorsun?