II.Mehmed (Fatih) Devri

Önceki yazıya buradan

Burada Fatih ile ilgili birkaç not ekleyerek olaya girmek istiyorum. Malum tarihimizdeki en önemli şahsiyetlerden bir tanesi. Fatih’in yapısının belirlenmesi ve kaderi onun gelişiminde ve psikolojik etkisinde inanılmaz etkili olmuştur. Daha 13 yaşında padişahlığa geçmesi, sonradan inip tekrar geçmesi ve inmesi onda inanılmaz bir kine sebebiyet vermiştir (Halil paşa ve yandaşlarına karşı). Osmanlı tarihi anlatan kitaplardan Halil paşayla ilgili olarak, İstanbul’un fethine karşı çıktığı için onu vatan haini ilan etseler de bunun bir oyun olmadığı, o ortamı ve zamanınında değerlendirilmesi gerektiği çok açıktır. Halil paşanın neden İstanbul’un fethine karşı geldiğini anlatacağız, tabi bunu yaptı diye vatan haini olmaması gerektiğini de anlatacağız. Günümüzdekilere bıraksak zaten kendi ideolojileri ve fikirlerine karşı olan herkes vatan hainliği yapmıştır. Vatan hainliğiyle çıkar ilişkileri ve politikayı birbirine karıştırmamak gerekir. İkincisi, Fatihin her ne kadar İstanbul’u feth etse de Osmanlıda yaşayan insanlar tarafından neredeyse hiç sevilmediğini söylemek gerekir (çok fazla sefer dolayısıyla verginin fazlaca alınmasıdır buna sebep) Fatih bir kumar oynamış ve İstanbul’u almıştır. Geçmişteki olaylara bakarsanız, kaybedilen büyük savaşlardan sonra ülkelerin dağıldığını görürsünüz. Çoğu hükümdar bu sebeple ayağını yorganına göre uzatmış, ülkenin dağılma tehlikesini görüp ona göre hareket etmiştir. Fatihi özel yapan cesareti ve inanılmaz azmidir. Ya herru ya merru taktiğiyle savaşlara girerek çok büyük zaferlere imza atmış tarihi yazıp yeni bir çağ açmıştır. Tabi çağı açarken Osmanlının gelecekteki alın yazısını da değiştirmiştir. Sadece topraklardaki alımlarla falan değil, devlet düzeni ve kararlarıyla da devrimler yapmıştır. Osmanlının artık iyice büyümesiyle gün yüzüne çıkmaya başlayan saray ve mevki çatışmaları bu dönemde tam anlamıyla başlamıştır. Bu mevki çatışmaları kendi içlerinde olmasının yanında ırk ve din ayrımlarını da başlatmış görünmektedir. Neyse bunları ilerde yazı gelince belirtiriz.

II.Mehmed (Fatih) Devri – İstanbul’un Fethi 1453

1) Hemen Karaman üstüne yürüdü. Çünkü saltanat değişikliğinde yine topraklara saldırılmıştı. Karamanlılar tekrar vergiye bağlandı. Macar kralı naibi Jan Hunyad ile (çünkü Macar kralı yaşça çok küçüktü naib odur) 3 yıllık barışa imza atıldı. Sırp, Eflak ve Venediklilerle anlaşmalar yapıldı. Bizansa da Çelebi Orhan’ı ellerinde tutmaları karşılığı 300 bin akçe karşılığı anlaşıldı.{görüldüğü gibi İstanbul’un fethi için hazırlıklardır bunlar}

2) Mehmet, yeni doğan kardeşi Mehmet’i bebekken hemen boğdurdu.

3) Bizanslılar elçi gönderip Karaman seferini yapan II.Mehmet’e şantaj yaptı. Paranın yetmediğini, eğer iki katının verilmediği taktirde rumeliye bırakılacağı bildirildi. II.Mehmet çok sinirlenmesine rağmen anlaşacaklarını söyleyip elçilere gönderdi. Karamanlar ile anlaşıp Edirne’ye döndü.

4) Fatih, boğaz için kritik bazı yerleri ele geçirdi. Rumeli hisarını yaptırmaya başladı. Bizans imparatoru korkup elçi gönderip yapılma sebebini sordu. Fatihte cevaben “Babam haçlılarla savaşırken boğazı kapattınız, Ceneviz gemileriyle karşıya geçebildik. Gerekli vs. size saldırmayacağız korkmayın” diyerek kısalttım postayı koyup rumeli hisarını yaptırdı.

5) Macar Urban ismindeki mühendise büyük toplar döktürttü 1453

6) Vezir ve devlet adamlarıyla İstanbul’un alınmasını tartıştı. Halil paşa yeni bir haçlı ordusunun oluşturulabileceğini söyleyip kuşatma istemiyordu. Diğer devlet adamlarıysa şehrin alınabileceğini söylüyordu. Fatih şehrin alınabileceğini ve herkesin tam desteğini istedi. {söyledik Halil paşa karşı çıkıyor bununda sebepleri var. Birincisi geçmişte üç padişah görmüş adam. Ordunun dağılmasını, haçlı bozgununu görmüş. Böyle bir savaşın tekrar buna sebebiyet vereceğini çok iyi biliyor. İkincisi ise kendi çıkarları tabi ki. Geçmişte Fatihin tahttan indirilme sebebi Halil Paşa. Fatihin İstanbul’u alması kendisini yok etmelerini sağlayabilir. Halil paşa çok nufuzlu bir insan ve ülkenin en zengin insanı o zamanda. Her yerde adamı var, askerleri kontrol edebiliyor, baş vezir vs. Tepedeki adam padişah bile olsa Halil Paşaya kafa tutamıyor. Çünkü kendi kellesi de gidebilir bir anda. İşte bir yanda bu. Halil paşanın karşısında Fatihin çocukluktan beri yanında olan lalası Zagatnosta Halile karşı sürekli gazlıyor Fatihi. Tabi sebebi baş vezir olmak onun ortadan kalkması kendi işine geliyor. Onu ortadan kaldırmanın yolu da Fatihin kendisini kanıtlaması. Bu büyük zafer ile Fatih ve lalası Halil paşaya kafa tutabileceklerdi. Halil paşa ise “bunlar İstanbul’u alırsa beni öldürürler” diyerek bunu istemiyordu, hemde haçlılardan korkuyordu. En iyisi yerinde oturmaktı yani. Tabi burada iki tarafında hainliğinden ziyade çıkarların konuştuğunu görüyoruz. Lalası veya Halil paşa olmasaydı Fatih istanbul’u alır mıydı bilemem ama zor gibi. Çünkü alınmasını anlatacağım ancak büyük taarruz ile oluyor}

7) İstanbul’a saldırılacağını anlayan imparator yardım istemiştir. Fakat peş peşe iki haçlı bozgunu yaşayan avrupada isteksizlik vardı hemde bizans ortadoksttu yani. Yine papa, ortadoks mezhebinin katolikliğe geçmesini istiyordu. Bu konuda anlaşılıp bir grup papaz İstanbul’a gitti. Fakat, koyu ortadoks papazlar ve halk bunu kabul etmediler. Papaya bağlanmaktansa Türklere teslim olmayı istiyorlardı. Tabi bu konuda el altından casuslarda çalışmaktaydı. İmparator Konstantin binbir oyunla mücadele ediyordu. Şehri korumak ve çarpışmaya karar verdi.

8) İstanbul muhasarası için hareket edildi. 60 öküzün çektiği dev toplar şehrin belirli noktalarına getirildi. Osmanlılar yaklaşık 80-100 bin civarındaydı. Bizanslılar ise bazı askeriye destekler ile kuvetini artırmıştı fakat ziyade daha düşük 15-20 bin civarındaydı. Belki daha da azdı. Fatih çarpışma öncesi şehrin teslimini yoksa herkesin öldürüleceğini söyledi, red cevabını aldı

9) Karadan top atışları ve yapılan hücum başarısız olmuştu. Yine denizden papanın gönderdiği 3 ceneviz gemisine karşı başarısız bir savaş yaşanmıştı. Daha büyük ve yüksek gemilere sahip ceneviz gemileri, osmanlı donanmasını püskürtecek ve şehre yardım getirecekti. Fatih, kaçıp üstüne doğru gelen osmanlı gemisine karşı hiddetlenmiş, atını denize sürerek adeta denize girmiş, baya da ilerlemiştir.

10) Akşamında dedikodular başlamış, eğer bu şekilde destek gelirse şehrin alınamayacağı konuşulmaya başlanmıştır. Halil paşa, imparatorla görüşüp 70 bin altın karşılığında şehri bırakmayı önerdi. Papa ve haçlıların gelmesinden endişe etse de, lala Zaganos ve diğerleri devam etmek istemişlerdir. Sonradan haliçe karadan gemi taşınmasına karar verilmiştir.{daha önceden yazdık, Halil paşa çıkarları doğrultusunda istanbul’un alınmasını istemiyor. Ayıca yine gelecek bir haçlı ordusundan oldukça çekiniyor. Lala Zaganos’un ise açık konuşalım gözünü mevki bürüdüğü çok belli. Halil paşaya karşı sürekli gazı Fatihe verdiği gibi, onu devirmenin tek yolununda İstanbul’un fethinden geçtiğini iyi biliyor. Eğer bir çekilme gerçekleşirse, Halil paşa muhtemelen tam yetkili ve devleti kontrolüne alacağından korkuyor vs.}

11) Cenevizlilerden zeytinyağı alınıp+domuz yağlarıyla gemi iskeleleri ve kızakları yağlanmış ve bu gizli tutulmuş. Gemiler (60-80 gemi) bir gecede kızaklar üstünde Halice indirilmiş. Sabah gemileri gören Bizans askerleri çok şarşırmışlar ve endişelenmişler. Çünkü o tarafa fazlaca asker bırakmadıkları için orayada asker getirmeleri gerekmiş. {bu gemi hadisesinde tabi birçok tartışma var. Efendim kimisi yok derken, kimisi uçuk fikirlerle titanik boyutunda gemileri tasvir ediyor. Kimi görüşte gemilerin tepede yapılıp aşağıya indirildiğidir. Tabi olayın bir gecede olamayacağı belli bu durumda. Tabi durumun çok hızlı ve bir gecede olduğu tahmin edilirse, gemilerin kaydırılıp çekilerek Haliç’e indirildiğine inanır çoğu kişi. Tabi ben lisedeyken bizim tarih hocası öyle bir anlattı ki bize benim aklıma o kocaman ticaret gemileri geldi, efendim o kadar mesafe nasıl lan falan dedik yandan mehter marşları çalıyor eheheh. Sonra baktık ki taşınan mesafe oldukça kısa bir mesafe. Birde gemilerin şimdiki bildiğimiz gemilerle pek ilgisi yok tabi ki. Kaldı ki osmanlı donanması gemilerinin, dünyada denizcilik yapan diğer gemilerden neredeyse yarı yarıya küçük olduğu söylenebilir. Yani olaya yoktur da demeyelim küçülterek, titanikleri dağdan da indirmeyelim marşlarla. Belli boyuttaki küçük gemileri, zekice bir manevrayla Haliçe indirip orada da bir köprü kurmuşlardır.}

12) 6 ve 12 Mayısta yapılan iki taarruzda sonuç vermeyince Fatih, son kez elçi gönderip şehrin teslimini istemiş. Bizans kralının hazineleriyle beraber Mora’ya gitmesine ve oranın bırakılmasına, halkın canına kast edilmemesine, isteyenlerin eşyalarıyla gitmelerine, kalanların istedikleri gibi yaşayabileceklerine vs. anlaşma önerilmiş. Fakat Osmanlı tarafından satın alınan birçok devlet adamı ve casusların propagandalarına rağmen imparator Konstantin bunu kabul etmeyip ölene kadar şehri savunacağını söylemiş {heaaa demek ki dansöz oynatıp, türkleri kazığa oturtmaktan ve et yiyerek “nıhahahahah” diyerek gülmekten başka imparatorların bazıları halkı ve şehri için savaşıyorlarmışta. Ayrıca bizde anlatılan, daha doğrusu ne yazıkki muhafazarkar tarihçilerin anlattığı tarihte Halil paşa satın alınan, işbirlikçi, hain olarak nitelendirilirken ha unuttum bir Mason olarak nitelendirilirken, niyeyse Osmanlının satın aldığı Bizanslı devlet adamlarından, casuslarından propagandalarından bahsetmezler. Çünkü bu Bizans oyunudur, onlar yapar biz yapmayız tabi canım biz yapmayız. Çünkü biz milliyetçilikle anlı şanlıyız, dinimizde müslüman olduğu için bu tip aşağılık şeylere girmeyiz. Bunları şerefsiz hristiyanlar ve casusları olan Bizanslılar yapar gavur onlar, biz yapmayız mnkym}

13) Şehir çok sıkıştırılınca Macar elçiler gelmiş. Jan Hunyadın naiblikten düştüğü, yeni imparator eğer kuşatma devam ederse rumeliden saldıracaklarını söyledi. Fatih elçileri geri göndermedi. Yine Papa ve Venedik donanmalarının Sakıza vardığı öğrenilince toplantı yapıldı. Halil paşa birçok haçlı seferini ve Yavuz’u gördüğü için “kuşatmayı kaldıralım” dese de inatla, Fatih durumu değerlendirip top yekun bir hücum istedi ve “ya ölürüm, ya alırım” dedi. {Daha önceki yazıları okuyanlar için yazmıştım, Fatih burada çok ilginç bir karar veriyor. Normalde kendisine saldıracak bir Macar ordusu, yine kendisine gelen Papa ve haçlı ordusunun yanında askerlerin huzursuzluğunu da ekleyince bu kararı almasının ilginçliği anlaşılıyor. Şunu söylemek gerekir ki bundan önceki kuşatmalarda da bu durum yaşanmış ve padişahlar kuşatmayı kaldırmıştı. Peki neden Fatih bu kadar zor durumdayken son bir taarruz yaptı? Başarısız olacağında sonuçları kendisinin muhtemel ölümü, osmanlının dağılması olduğunu görüyoruz. Burada tabii ki Fatihin ne kadar büyük bir asker, komutan olduğunu görüyoruz. Sonradan görülecek seferleri, azmi inanılmaz tabii ki. Fakat İstanbul’un alınmasında en önemli etken bana kalırsa Halil paşayı ortadan kaldırmanın tek şartı olarak görmesi bana kalırsa. Halil paşa her ne kadar vezir olsa da, padişahtan fazla nüfuzu olan ve uzun yıllar tek başına ülkeyi yöneten, ülkenin en zengini, ,her yerde adamı olan bir insan. Fatih bile, kendisini iki kez tahttan indiren bu adamı öldüremiyor padişah olunca. Zamanını bekliyor, zamanı da işte İstanbul’un alınması. Tabi fırsat bu fırsat artık diyerek, o kadar hazırlıklar yapması, Bizans içerisinde çalışan satın aldığı devlet adamlarının propagandası, papanın “yardım ederiz ama katolik olursanız” cümleleriyle ortadoks tebaanın onlardansa müslümanların kontrolüne geçmek istemesi vs. diğer etkenlerde şehrin alınmasının önünü açıyordu.}

Kuşatmada Kullanılan Toplardan Birisi

14) Fatih, askerlere “şehrin binaları ve surları benim, gerisi sizin” (3 gün) diyerek ateşledi. Yağmanın serbest bırakılmasıyla oldukça hareketlenen askerler, top atışlarıyla üç gün dövülen surlara topluca hücum etti. Bizanslılar toplu hücumu okların uçlarına bağlanmış kağıt mesajlarla öğrenmişlerdi (osmanlı içerisindeki casuslarla tabii ki). Son hazırlıklarını yaptılar. Kiliseye gidip dualar ettiler. 29 Mayıs salı sabahı umumi hucum başladı.

15) Fatih, ihtiyat birliklerinide savaşa sürmüş kendisi de yeniçerililerle savaşa katılmıştır. Komutan Jüstanyin kahramanca savaşmış fakat yaralanınca geri çekilmiş, gemiyle sakız adasına taşınmış orada da vefat etmiştir. Dış surların geçiminde iç surlara Ulubatlı Hasan isminde bir yeni çeri ilk bayrağı taşımış orada oklarla burçtan düşerek vefat etmiştir. Daha doğrusu böyle söylenir. Fakat artık  ulubatlı Hasan diye birisinin olmadığını, bunun yakın dönemde halk tarafından uydurulduğu ortaya konmuştur. Fetih olayını şekillendirmek için birazda gazla yapılmış olsa gerekir. Ordunun şehri girmesiyle birlikler dağılmıştır. Bizans imparatoru Konstantin yine savaşırken ölmüştür. Bir kısım tarihçiler kaçtı falan demektedir. Kaçsa mnkym ilk gelen telifi kabul eder, Moraya hazineleriyle yerleşir osura osura yaşardı kardeşim. Halk askerler surlardan içeri girip yağma ve talana başlayınca, Ayasofya’ya koşmuş dualar etmiştir. Çünkü halk arasında bir inanç vardır o dönemde. Bir kahin şehrin ilerde Türkler tarafından ele geçirileceğini, surlara gelindiğinde gökten bir melek inip birisine imparatorluk verip onun sayesinde türkleri şehirden atacağını söylemiştir. Halkında aklı selim olanları bir kenara bırakırsak söylenen bu efsaneye inanmışlardır. {Benzer bir şekilde gökten atlar üstünde sakallı yeşil sarıklılar indirdiği müslüman alemininde de bu tip garip, hiçbir kanıt veya delil olmayan efsaneler vardır ve halkın bir kesimi de ciddi ciddi inanır bunlara. Ve neden bu tip efsanevi dini şeyler hep onu yayanların yanında olur. Biz haçlılarla savaşırız atlar üstünde dedeler gelip kılıç sallar, araplarla savaşırız atlar üstünde okçu sarıklılar ok atar bulutların arasında falan. Hadi haçlılarda savaşırken müslüman yardımcılar gökten indi, araplarla savaşırken neden bize indi de araplara inmedi? Tabi hep yenince iniyor, yenilince neden inmiyor hiç? Toplumların kendi kültür ve dinleriyle bağdaştırıp yarattıkları bu tip efsaneler, uydurma şeyleri duydukça benim o tarihtenten zaferden açıkçası midem bulanıyor kardeşim}

16) Üç burcu savunan Gridli denizcilerin olduğu yer ele geçirilememiş. Bu mücadeleyi takdir eden Fatih, gemilerle gitmelerine izin vermiş. Ayrıca şehirde olan Osmanlı şehzadesi Orhan’da kılık değiştirip kalabalığa karışmış. Fakat arandığını anlayınca surlardan atlayıp intihar etmiş, cesedi bulununca kellesi kesilip Fatih’e getirilmiş.

17) XI.Konstantin şehri canı pahasına korumuş, kaçma teklif edilse de surlardan girildiğinde kabul etmeyip savaşarak ölmüştür. Şehir bir gün yağmalanmış 50 bin esir alınmıştır {yine araya girip bilgi vereyim ele geçirilen bu esirler ne yapılırdı falan. bunlarla ilgili bir kural vardır. İşte aldığınız esirler karşılığı bir miktar para ödüyorsunuz devlete veya belli sayıda bir tane veriyormusunuz ney öyle birşey. Tabi benim söyliceğim olay cariye olayı. Ohhh mis gibi cariye sistemini kullanan Osmanlı devleti, savaşta esir alınanların köle olarak kullanılmasına eğer imparator karar verirse onları köle olarak kullanabiliyor. Tabi yakaladığın senin olduğu bu ortamda esirlerden kadın olanlar cariye olarak kullanılıyor. Dinimizde cariyeliğin kabul edildiğini görüyoruz. Sayısı varmı tam hatırlayamayacağım ama kişi cariyelerini istediği gibi kullanabiliyor. Yani ev işleri, çarşı işleri ve cinsel işlerde istediği gibi kullanabildiği gibi karısı da sayılmıyor. Yine cariyeler için müslüman kadınlardan istenen o kapanma tarzı şeylerin gerekli olmadığını görüyoruz. Eğer cariyeden çocuğun olursa, cariye serbest kalıyor genelde de sahibinin diğer karılarından bir tanesi oluyor. Yani hani derler ya yemede yanında yat amcoğlu tam o hesap. Tabi bir kişinin cariye olması için alınan esirlerin padişah tarafından köle olarak kullanılmasının izninin çıkması gerekiyor genelde çıkmış zaten. Ne güzelmiş o zamanlar, eskiyi mumla arayan bir kesimin iştahını kabartıyor olmalı, dine de uygun benim güzel insanlarım}. Askerler istedikleri kadar esir alıp yağma yaptılar bir gün boyunca. Ertesi gün cesetler yakılıp ortam sakinleştirilince Fatih atıyla şehre girdi. Ayasofya’ya gitti hemen. Orada papazlar ve halk ayaklarına kapandılar. Fatih patriğe ayağa kalkmasını söyledi. Halka istedikleri gibi yaşamalarını, haklarına artık helal gelmeyeceğini söyledi. Askerlere de yağma aşırıya kaçtığı için bunu durdurmalarını, itiraz edenlerin öldürüleceğini söyledi. Askerlerin bu karardan sonra oldukça mutsuz olduğu ve homurdandığı görüldü. {demek ki yeterince cariye alamadılar yazık}

18) İmparatoru soran Fatih onu arattı. Cesedindeki çoraptan tanınan imparatorun kafası kesilip Fatih’e getirildi. İmparatorun kellesi kesilip getirilince Fatih çok kızmış. Getiren askeri öldürtecekmiş neredeyse. Fatih kelleyi patriğe verip imparatora yakışan bir törenle defninin yapılmasını istedi.

Sonraki yazıya buradan

“Gel Bakalım Yukarı” Diyor Babam

Giresun’un Espiye ilçesindeyiz. Orta okula yeni başlamışım, şimdiye 6.sınıflar denk sanırım. Aralığın başı falan galiba, bir yağmur yağıyor peh yani. Önümü kapatarak yaptığım kamuflaja destek oluyor allahtan gizlediğim şeye. Hani 10 gün geçirmişim dile kolay. Ama işte o gün yine evden hızlıca çıkıp okula giderken babam beliriyor santral penceresinden. Mümkün değil belirmez ama beliriyor adam iyimi. İçimden şanssızlığıma lanet ederken, babam yukardan “okula mı oğlum” diyor. Kafa sallıyorum, gidicem hemen bıraksa hızla. Tabii yılların kurdu adam “o önündeki leke ney?” diyor. Sanki yokmuş, bilmiyormuşum gibi “ne lekesi?” diyorum. “gel bakalım yukarı” diyor babam.

Merdivenlerden yukarı çıkıyorum ama ayaklar gitmiyor. Karakoldan içeri giriyorum. Dışarıda ki yağmur yüzünden ıslanmışım şemsiyeye rağmen. Birinci kat, ikinci kat… Babamı, odasının girişinde buluyorum. Askerler meraklanmış kenarlardan kafaları uzatmışlar. Santralci, yazıcı, posta bana bakıyorlar. Anlıyorum durumu tabii. “yanıma yaklaş bakayım” diyor babam. Yaklaşıyorum yavaşça. Montumu kenara çekiyor ve ceketimin önünde ki boydan boya dolgu verniği dökülmüş ceketimi, kravatımı ve gömleğimi ortaya çıkartıyor.

Bundan 10 gün evvelinde el işi dersinde başıma gelen bir kaza aslında bu. El işi dersinde iki arkadaş ki kendisinin babası marangozdu sanırım, beraber kibritten ev yapalım diyoruz. Evi karton temele oturttuktan sonra, tek tek kibrit çöplerini kah uzun, kah paralel efendime söyleyeyim kah keserek güzelce yapıştırıyoruz. Süper bir çalışma bu yani. Mühendis olacağım buradan belliymiş lan benim. Neyse, arkadaşın aklına babasının tahtalara sürdüğü dolgu verniği geliyor. Bunu sürersek hem cilalı bir görüntüye kavuşacağız, hem uzun ömürlü olacak. Boğaza villa yapıyoruz ya anasını satayım, bu ballandıra ballandıra anlatınca, fikri kabul ediyorum. Getiriyor öğle arasında verniği. Ben sırada otururken kutuyu tutuyorum. Arkadaşım, süreceğimiz kartonu tutuyor. Bal kıvamında bir şey bu. Arkadaşım bu kadar yeter deyip çekiyor kartı altından. Hıyarın çekmesiyle, bal kıvamındaki vernik üzerime dökülüyor tabi. Kravat, gömlek, ceket ve pantolona bile dökülüyor. Yıkıyoruz çıkmıyor, sabunluyoruz çıkmıyor. Tuzluyoruz yok, ulan çamaşır suyu tiner döksek beyazlıcak. İşte böyle böyle eve söylemeden gidip gelişlerim başlıyor. 10 gün bu. Hızla elbiseyi çıkartıp geri giymek maharet ister öyle demeyin.

Ve mont aralandığında gerçek ortaya çıkıyor. Babamdan yediğim tokat ile dönüyorum etrafımda birde hafif tekme vuruyor arkama “yürü git eve” diyor. Ben ağlaya ağlaya eve gidiyorum. Aslında hayatım boyunca babamdan yediğim tek tokat bu. Ha bir kere lisedeyken kızıp kolumdan iteleyerek git buradan demişti. Genelde bu dayak işlerini anneme bırakır, geriden gelip “hanım ne gerek var yavrumuza ekereke” diyerek sarılıp okşardı.

Neyse eve koşarak gidişim, annemin hışımla kapıyı açışı. Bana acımasını ve eve gelişimi hayali hatırlıyorum. Annemden de bir kafa kol beklerken, telefonla babamı arıyor. Babam eve geliyor çabucak. “Koskoca komutanım lan ben…”, “bir komutanın oğlu böyle yapar ise..”, “kaymakamlık, öğretmenlik yapıyoruz burada hanım..” diye bir kaç sert giriş cümlelerinden sonra beni ağlarken görüyor salonda. Üzülmüş olmalı ki olayın aslını öğrenmek istiyor. Anlatıyorum, “siz kızmayın diye sakladım” diyorum. Bu sefer babam “koskoca komutanın oğlu gerekirse en iyi okul ceketini gömleğini giyer alırız oğlum nedir ki sıkma canını”. “koskoca” yı özellikle bastırması güzeldir babamın. Mutlu bir aile tablosu tekrar yaratılırken babam işe, ben elbise ceket almaya çarşıya gidiyorum asker abiyle.

Anımızdan da anlaşılacağı üzere konumuz genel itibariyle aslında çocuğa dayak meselesi. Dayak atılmalı mı? Atılmamalı mı? Çocuk yetiştirirken nasıl davranmalıyız?

Bunlarla ilgili birçok kitap ve araştırma yazısı var biliyorsunuz. Toplumlarda, genelde çocuk yetiştirme davranışları kendi atalarına benzer şekilde yapılıyor. Yani anne veya baba, çocukken dayak yiyerek büyüyorlar ise genelde çocuklarını da buna benzer bir şekilde yetiştiriyor. Bu döngü zamanla kırılıyor haliyle. Özellikle eğitimle ilişkilendirilmese de, köy yerlerinde çocukların daha çok dövüldüğü bir gerçek. Aslında buna başvurmalarının en önemli sebebi, bildikleri başka bir eğitim şeklinin olmaması yine büyük oranda.

Keza karşı görüş ve kutupta olanların çocukları da öyle çok farklı büyümüyorlar. Genelde Ceza/ödül sisteminde ele alınan bu yetiştirme tarzında, eğer ebeveynler kontrolü çocuklarına kaptırırlar ise daha kötü yetiştirme örneklerine şahit oluyoruz.

Ben bir aile hekimi olmadığım için fazla derine girmeden gördüklerimle söyleyebilirim ki dayak yemeyen çocuklar ilerde hayatta daha başarılı olurken, dayak yiyenler daha çekinceli tavırlar sergileyebiliyorlar cesaret bakımından. Bunun yanında, hayattan daha çok beklentileri oluyor sanki rahat büyüyenlerin. Daha çok istekle büyüyorlar, modaydı, bardı eğlenceydi beklenti fazla olunca maddi güç yok ise ailede de zor yani.

Ben zaten yapı olarak dayaktı şiddetti fazla yakın şeylerden yana olmadığım için çocuğum olsa nasıl yetiştirirdim bilmiyorum. Ama dövmezdim herhalde. Lakin, kesin olarak sıkı kurallar içerisinde büyütmek ve ceza uygulamasını kesinlikle yapmak zorunda olduğumu biliyorum.

Anneme eskiden kızardım, üniversite zamanlarımda. Zamanla onun yaşantısını değerlendirip iyi bir anne olduğunu anladım. İnsan olabileceği kadar ebeveyn oluyor zaten. Onlar kendi ebeveynlerinden, biz kendi ebeveynlerimizden, çocuklarımız da sanırım bizden daha iyi birer anne veya baba olacaklar hayatta.

Bu yerden haberleri bile yoktur ama; buradan anneme ve babama, yine benden sonra daha rahat bir çocukluk geçiren kardeşime selamlarımı yolluyorum. İyi ki varsınız sizleri çok seviyorum…

Batılı Olmak

Tanzimattan bugüne dek, üzerlerinde en çok tartışılan kavramlar batı ve batıcılıktır. Ancak iki kavram, sadece üzerlerinde tartışılan basit kavramlar olmaktan çıkmış, devletin temel niteliklerine bağlı genel yönelişlerin ve siyasal seçimlerin gerçekler olmuşlardır. Buna karşın, bu kavramlar toplumsal ve ekonomik nedenleri ile gereğince incelenmemiş, türk kamuoyu günlük olayların gündelik izlenimlerine göre etkilenmiştir. Türkiye cumhuriyetinin bağımsızlığı ve ekonomik gelişmemiz büyük ölçüde bu kavramların ve ilişkilerin gerçek anlamları ile gün ışığına çıkarılmasına bağlıdır. Sanırız türk milliyetçiliğinin gerçek anlam ve bilinci bundan böyle bilimsel gözlemlere dayanarak, gerçekçi doğrultusuna oturacaktır. Çeşitli siyasal endişeler ile siyasal kavgada yerlerini yanlış seçmiş olanlar, bu kavramları kendi aralarında yorumlayarak Milliyetçi Cepheyi güçlendireceklerdir. Önce batıyı uygarlığın tek temsilcisi, özgürlük ülkeleri ve küfür diyarı saymadan, batının uygarlık sürecini kısaca tanımak gerekecektir.

Dün-Bugün

Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi yapıları içerisinde sanayi devrimini tamamlamış, temel sanayilerini kurmuş olan ülkeler topluluğudur. Önce İngiltere’de başlayıp sırayla öteki batı ülkelerinde de tamamlanan sanayi devrimi sonucu, batılı ülkeler hammadde deposu olarak kullanacakları, mamul maddeleri satacakları ve insanları çalıştıracakları Asya ve Afrika ülkelerini bir bir ele geçirmişlerdir. Avrupa kıtasında, toprak büyüklükleriyle sömürdükleri ülkelerin en küçük illeri büyüklüğünde olan batılı devletler, tarih içerisinde Asya ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca egemenliklerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Bu ekonomik ve siyasal ilişki sonucu, yoksul Asya ve Afrika’ya karşı, zengin ve uygar Avrupa gerçeği doğmuştur. Bugünkü kıtalar arası sömürme ve çelişme, kökleri tarih içerisinde doğu-batı ilişkilerinde yatan sürekli ilişkilerin sonucudur. Gerçekten, güneşin topraklarında batmadığı imparatorluklar, güçlerini bu sömürme olayından almışlardır. Bu yüzden batı uygarlığı sürekli bir sömürmenin tarihidir.

Bu sömürme ilişkileri sadece bugünkü uygarlığın utanacağı sömürme sabıkaları olarak kalmamış, iki büyük dünya savaşından sonra, uluslar arası antlaşmalar ve dev şirketler eliyle, bugün yeni sömürgecilik olarak tanımlanan en son aşamasına erişmiştir.

Batı Ve Biz

Batı, sanayi devriminden sonra, ekonomik gelişme kuralları gereğince, büyük toprak zenginliklerine sahip Osmanlı İmparatorluğu ile de ekonomik ve siyasal ilişkiler kurdu. Bu ilişki kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu, ya kendi bünyesi içerisinde sanayi devrimini yapacak yada batı ekonomisine teslim olacaktı. Daha önce kapitülasyon ayrıcalıklarını ele geçirmiş olan batı, kısa zamanda türk el sanatlarını da çökerterek, Galata’daki gayri müslim bankerler ve sırmalı Osmanlı paşaları aracılığıyla, Osmanlı ekonomisini denetimi altına aldı. Kırım savaşı ile yoğunlaşan, batı ilişkileri sonucu, denetimsiz ve koşulsuz batı ekonomisine teslim oldu. Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri bu sömürü ağları örülürken yaşandı. Yirminci yüzyıl başlarında ise, Osmanlı imparatorluğu padişahlar eliyle batıya karşı teslim bayrağını çekiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı İmparatorluğunu teslim almıştı.

Büyük Atatürk’ün önderliğindeki kurtuluş savaşı emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusal başkaldırıştı. Üç yıl kan ve ateşle savaşılarak, Tanzimat ve Mütareke dostları süngü ucu ile vatan topraklarından kovuldu. Ancak kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak, ikinci dünya savaşından sonra bir kez daha batı ekonomisi ile ilgi kuruldu. Ve yirmi yıl, bu ilişkilerle bugüne kadar gelindi. Bugünkü ahval ve şerait ise, her türlü yorumun dışında gözler önündedir.

Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürmekte olan batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün batı televizyonlarında köpek maması yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır.

Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmişse  bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri sadece kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, batı için sadece emeği çalınacak, yeraltı zenginliklerine el konulacak sömürü kaynağıdır. Batı kültürünün beşiği sayılan Fransa’da en ileri akımlar tartışılırken, Fransız askeri, Cezayir milliyetçilerini kurşuna diziyor. Sartre’lar, Camus’ler, Russel’lar uygarlık üzerine kitap yazarken, müstemleke albayları Asya’da ve Afrika’da kırbaç sallıyorlardı. Eğer uygarlık büyük binaların, geniş yolların ve makinelerin adı değilse, yoksul ülke topraklarından müstemleke askerlerinin çizme izleri silinmeden batı bir uygarlık öncüsü sayılamaz.

Sonuç

Toplumsal yapılar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalar arası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır. Türkiye yerini bu temel çelişmeye göre bulmak zorundadır. Gerçek uygarlık, insancıl ülküler, tüm yoksul ülkelerin bağımsızlık savaşlarına bağlıdır. Ve de, Türkiye tarihsel koşulları ile, kapitalist ve komünist dünya devletlerine karşı, üçüncü dünyanın liderliğini yapacak tek ülkedir. Türk aydınına düşen görev, sanırız ki bu ülküyü devletimizin temel yönelişi olarak benimsetmektir. Unutulmasın ki, iki yüzyıllık doğu-batı ilişkilerinde, bağımsızlığımıza sahip olduğumuz tek devre, batıya karşı kurtuluş savaşı verdiğimiz Atatürk Türkiye’si dönemidir. Bu dönemin dışındaki batı dostluğunu, türk halkı çok pahalı ödemiş ve ödemektedir.

Akşam, 25 Şubat 1968