Tembellik Hakkı

“İşçilerin, kendilerini öldürürcesine çalışma ve yokluk içinde sürünerek yaşama çılgınlığı karşısında, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onların gücünü iki katına çıkartmak değil, tüketici bulmak, isteklerini kamçılamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktır artık.”

Paul Lafargue

 

İlginç bir adam gerçekten. “Ne gerek var lan çalışmayalım o kadar hacı yine yaşarız” modun da bir nevi 1900 lerin İsmail abisi yani. 2 saatte yazdığı kitabı bitirdim. Kapitalist sistem eleştirisi yerinde olmakla beraber tavsiye ettiği 3 saatlik çalışma hayal ürünü ne yazık ki. Aslında anlattığı köle türü çalışma sistemi yaşadığı dönemin işçi sınıfına ait. Yalnız adamı öyle hemen yargılamayın. Çalışmamayı değil, ihtiyacımızdan fazlası için çalışmayı kölelik buluyor.

Tembellik Hakkı

De cidden o dönemde tam olarak kalmamış. Evet avrupa şehirlerinde çalışma şartları ve çalışan hakları konusunda inanılmaz ilerlemeler kaydedilmiştir. Lakin avrupa sanayi üretiminde bu haklar ile beraber ucuz iş gücünü kaybetmiş ve sömürge ülkelere sanayi kaymasını hızlandırmıştır. Keza geçmişte “çocuk yapın olm bak yapın” diyen yöneticiler artık az çalışan ve tam üretmeyen bu boğazları durdurmak için “olm kadın eşşek değil yapın ama bir tane yapın bari” modeline dönmüştür. Kitapta yine bu sistemi besleyen din adamlarına ve sözde hristiyan olduklarını zanneden iş verenlere de göndermeler yapmıştır.

Peki üretime muhtaç, daha doğrusu tüketime muhtaç olan para babaları nereye yönelmiştir? Kör değilseniz asya, hindistan ve afrikaya yöneldiklerini (güney amerikada eklenebilir) görebilirsiniz. Kendi fabrika işçisini 35 saatten fazla çalıştıramayan “Alman” vatandaşımızın Çin’linin 70 saat çalışmasını umursamadığını söyleyelim.

Kitapta fabrikalarda, madenlerde çalışan çocuklarda anlatılmış. Civa madenlerinde dişleri dökülenler, kolları kopanlar, sabah saat 5’te iş başı yapıp akşam saat 5’e kadar çalışan ve günde 2-3 saat yol yürüyen insanlar… Bu hallere üzülen yüksek gelir seviyesi tabir edilen kaymak tabaka insanları, yazarlar, şairler elbette o zamanda da varlar. Ama görmüyorlar belkide yada görmek istemiyorlar.

Yok mu hala? Sistemin kaymak tabakası olan şirketler bu uygulamalarını durdurdular mı? Yoksa görmeyenlerin devamı mıdır şimdiki yaşayanlar. Kendi vatandaşını “çalışan kölelik” ten çıkartıp, yine görülmeyen yerlerde “yeni çalışan kölelere” dönüştürmüştür sadece.

Ama bir gerçek var sanırım yani benim düşünceme göre bir gün onlarda kendi haklarını ve özgürlüklerini isteyecekler. İnsanca yaşamayı, daha iyi bir hayat sürmeyi isteyecekler… İşte o zaman ne olur? Ucuz iş gücü sağlanamaz ise Avrupa ve ABD ne yapar göreceğiz.

Kitap bilmediğim bir şey söylemedi bana açıkçası ama biraz sistemi görmek isteyenlerin okuması gerek sanırım. Çok çalışanlar

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı

Lisede okuduğum kitaplardan bir tanesi de bu kitaptı. Son zamanlarda okuduğum romanları tekrardan okuduğum için özleyip tekrar aldım ve bitirdim. Zaman var özetleyelim buraya da. Yazarımız William GOLDING olup kendisi bir öğretmen.

Kitap askeri öğrencileri taşıyan uçağın düşmesini konu alıyor. Kitapta bir çok ayrıntı olmasının yanında düşündüğünüz gibi çocuk kitabı değil ve öyle kolay bir kitapta olduğu söylenemez. Ama kurgu ve anlatımda sıkıntı var yani. Neyse onu konuşuruz. Düşen uçakla beraber sahile vuran kazazedelerin hepsi çocuk. En büyüğü 12 yaşlarında olan çoğu 6-10 yaş arası 20’ye yakın çocuğun kurtuluş mücadelesi ve toplu halde yaşama mücadeleleri anlatılıyor. İkide benzer filmi olmak ile beraber eski olanı kitabına sadıktır yenisini izlemeyin.

Kitapta modern dünyadaki değerler imgeleştirilerek çocuklar üzerinden yansıtılmış. Yani çocuklardan bazıları temsili karakterleri oynuyorlar aslında. Bu sebeple bunları bilip okumakta fayda var. Mesela çocuklardan dombili, gözlüklü, astımlı olanı modern dünyadaki entellektüel ve sanatsal düşünceyi temsil ediyor. Zeki bir çocuk olan dombili çocuk liderlik yapmaktan uzak, neredeyse fiziksel olarak hiç çalışmayan ve kendisini zorbalığa karşı koyamayan şeyi yani “bilim ve zeka” kombinesini temsil etmekte.

uP1I6SCQwA3iv0mPfksVVXQhH6a.jpg

İkinci önemli karakter onun yakın arkadaşı Ralph. Bu çocuk doğuştan lider karakterde olup iyi niyetli, demokratik ve özgürlükçü karakteri temsil ediyor. Yani modern toplumların olması gereken liderini. Ama o da zor anlarda ne yapması gerektiğini tam bilmiyor. Dombili gibi düşünemiyor ve bu sebeple ondan yardım istiyor sürekli. Yani modern toplum yönetimi ve devlet yapısının bilim ve sanata muhtaç olduğunu işlemiş yazar.

Üçüncü karakter ise Jack. Oda lider karaktere sahip olup demokrasiyi değil otokratik yapıyı temsil ediyor. Yani tek adam liderliğini, toplumu korku ile sindirmeyi, yönetimi elinde tutmak için her türlü şeyi yapan kişiyi anlatıyor.

Dördüncü karakter Simon. Simon karanlıktan korkmayan, saçma sapan şeylere inanmayan, herkese yardım etmeye çalışan saf iyiliği temsil etmekte. Belkide insan için gönderilen din veya peygamber olarak tasvir edilmekte.

İşte bu dörtlünün dışında bazı karakterler arada geçmekle beraber toplumun diğer parçaları. Yukarıdaki karakterler birbirleri ile ilişki halindeler sürekli. Doğal olarak temsil ettikleri şeylerin öncülüklerini yapıyorlar. Dombili eleman kendini koruyamadığı için ve otokratik yapıda yaşayamayacağını bildiği için Ralph’in başta kalmasını istiyor. Jack ise istediği düzeni sağlaması için en büyük düşmanının demokratik yapı isteyen Ralp olduğunu düşünmekle beraber kendisinden daha zeki olan ve toplumdaki diğer çocukları kandırmasını engelleyen dombili çocuktan nefret ediyor. Simon ise haliyle iyilik yapmaya çalışmak ile beraber ara konuşmalarında doğadaki en büyük canavarın “insan” olduğunu vurguluyor.

Karışık gelmesine bakmayın oldukça iyi bir işleniş tarzı var aslında. Sadece toplumun yönelimine odaklanılması için adada kadın veya küçük kız yok mesela. Çocuklar bu sebeple ondan etkilenmeden beraber yaşamaya çalışıyorlar. Yazar temelde; eğer belli hukuki, ahlaki veya dini kurallar olmadığında insanın aslında vahşileşeceğini hatta doğadaki en korkunç hayvan olacağını anlatmaya çalışıyor.

Çocuklar ilk başlarda demokratik yapılarını ve ahlaki değerlerini devam ettirerek yaşıyorlar. Seçim yapıyorlar, sırayla konuşup beraber çalışıyorlar. Fakat belli bir yerden sonra içlerinden en güçlülerinden birisi olan ve otoriter bir kişi olduğundan yani Jack’inde kışkırtmalarıyla çocuklar yavaş yavaş “güçlü” den yana olmaya başlıyorlar. Seçimleri, eşit paylaşmayı önemsemiyorlar. Ellerinde olmayan bir şeyi zorla saldırıp çalıyorlar ve hatta öldürüyorlar. Kendi korkularından dolayı adada bir canavar hayal edip bu korku ile yaşamaya başlıyorlar.

Yani savaşı Jack kazanıyor. Okuduğunuzda göreceksiniz ki, eğer toplumsal (hukuki, ahlaki veya dinsel) değerlerden uzaklaşırsanız güçlü olan savaşı mutlaka kazanacaktır. Ve burasıda önemli; ilginç bir şekilde otokratik yapıyı aslında istemeyen diğer çocukların “gücü” elinde bulunduranın yanına gittiğine şahit olacaksınız.

Toplumlar tiranlarını tasvir edildiği gibi aslında kendileri yaratıyorlar. Güçten ilk başlarda etkileniyorlar, sonra gücün yaptığı zulümleri görüyorlar. Daha sonra yapılan zulümlere içten içe karşı gelseler de eğer gücün yanında olmazlar ise kendilerininde zulme uğrayacağını düşünmeye başlıyorlar. Sonrasında kendilerinin yarattığı bu gücün zamanla tiranlaşmasına izin verip ileride kendilerine zulüm edilmeye başlandığında ise tepki veremiyorlar.

İşte yine tasvir edildiği gibi otokratik yapıların ilk düşmanı demokratik düzen isteyenler. İkinci düşmanı ise sanat ve bilim oluyor. Simon kitapta iyi niyetli elçiyi (belki insanlığın evrenselliğini, belki dini veya peygamberi simgeliyor) oynarken insanlara başlarına gelen kötülüklerin kaynağının aslında kendileri olduğunu anlatıyor. Bu sebeple otokratik yapı üçüncü bir düşman ediniyor haliyle Simon’u….

Ve aslında onun temsil ettiği şeylere değil (yani dine veya peygamberliğe) aslında onun insanları yönlendirdiği etik değere karşı düşmanlık besliyor. Bu sebeple Simon’un tasvir ettiği ve anlattıklarının yerine toplumun kendi yarattığı korkuları körükleyerek onları yönlendiriyor ve istediği şekilde bir toplum inşa etmeye çalışıyor.

Simon

Uzun ve karmaşık oldu birazcık ama özetlersek; kitapta aslında geçmiş yıllarda krallar veya tanrısal varlıklar olarak nitelendirilen yarı tanrı/beyler ile yönetilen toplum yapılarının oluşumunun temelini açıklamış diye düşünüyorum. Bu sayede binlerce yıldır toplumlar “peygamberler” veyahutta “bilim ve sanat” taraflarına yönelmektense, kendi tepesine oturttuğu babadan oğula geçen ve kendini kutsal eden krallara itibar etmiştir. Kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda yönlendirdikleri dinler zaman ile yıpranmış ve yok olmuştur elbette. Peki toplumlar bu dönüşümlerden dersler çıkaramadığında ne olmuştur? Bilim ve sanata yönelmedikleri için başka bir zalimin eline geçmişlerdir. Aynı kısır döngü en nihayetinde birileri tarafından kırıldığında bu günün modern toplumları ve liderlerin çıkarlarında istedikleri gibi şekillenen dinsel yönetimlerden ziyade “laik devlet yapısı” (yani dinsizlik diyenler siz sktirin gidin artık yeter okuduğunuz) ortaya çıkmıştır.

Bu dönüşümü sağlayamamış toplumlar ise geçmişin bataklığına düşmüş gibi otokratik liderlerin yönetimine özlem duymuşlar ve halada yönetilmektedirler. Bu sebeple “mezhep eşitliği” dediğinizde toplumu oluşturan çoğu kişi normal bir şekilde “evet onlarında yaşamaya hakkı var elbette” diye içinden düşünürken, uygulamada tepedeki otokratik yapıya karşı gelemediği için yaratılan iğrenç din, mezhep, ırk veya cinsiyet ayrımcılığına ses çıkaramamakta veyahutta kendi inandığı değerleri ortaya koyamamaktadır. Kendi değerleri bu otokratik yapının söylemleri ile çelişmekte ise yine otokratik yapı kendi yarattığı korkular ile topluma sesini kesmesini ve durumu kabul etmesini salık vermektedir.

Ek olarak kitap sadece geçmişte yaşayan dinsel vasıflar yüklenmiş krallara seslenmemiş, günümüz devlet yapısında ve ülkelerde benzer yapıların bulunduğunu bu sebeple belkide insanlığın en sonunda tekrar vahşileşeceğinin işaretini vermiştir. Belkide tek bir 3.dünya savaşı yeterli olacaktır kim bilir?

Bir alıntı yapalım sonlara doğru;

“Peki nedir bu Sineklerin Tanrısı denilen şey? İbranilerin eski bir Tanrısıyken Hristiyan inancında Lucifer ile birlikte Cehennemi yöneten Beelzebub denilen şeytani bir figürdür Sineklerin Tanrısı. Gözleri sinek gözü şeklindedir ve aynı zamanda böceklerin Tanrı’sıdır. Yani mitolojiye göre Şeytan diyebiliriz kısaca. Romandaki rolü ise çok derindir. Simon gerçeği aramak üzere Canavar’ın yolunu tutar. Fakat Canavar’a varmadan önce Jack ve kabilesinin Canavar’a sundukları mızrağa saplı domuz başına rastlar. Çürümeye yüz tutmuş, etrafında sineklerin uçuştuğu bir domuz başıdır bu. Simon, kendi iç dünyasında domuzla diyaloga girer. İşte burada domuzun görevi Sineklerin Tanrısı’nı, yani Şeytan’ı oynamaktır Golding’in dünyasında. Simon’u gerçekten uzak tutmak ister Sineklerin Tanrısı. Onu, hakikati aramaktan caydırmaya çalışır çünkü adadaki varolan bütün kötülüğün kaynağı aslında hiç var olmayan Canavar’dır. Canavar’ın avlanıp öldürülecek bir şey olmadığını söyler Simon’a. Aslında Şeytan içlerindedir, cahillikleridir, korkularıdır. Jack ve hayali Canavar bir nevi iş birliği içerisindedir. Jack’in tahtını koruyan çocukların Canavar’dan korunma istekleridir(Hitler, 1.Dünya Savaşı’nı kaybetmelerinin suçunu Yahudilere yüklemişti). Çocuklar hayali korkularının, Canavar’ın aslında bir hiçten ibaret olduklarını anlarlarsa, asıl Canavar olan Jack’in iktidarı sarsılacak, kötülük son bulacaktır. Gerçek bilinirse, Sineklerin Tanrısı yok olacaktır. Simon’un dediği gibi tek canavar kendileridir.”

Kendal Erincik

Yazdıklarımın ışığında kitabı okumanızı ve bu mücadeleyi yorumlamanızı isterim arkadaşlar. En önemlisi de tepede tek başına kurduğu iktidarda halkı kendi korkularıyla besleyip bilime ve sanata saldıranları görün lütfen. Hoşçakalın….

Allah kimseyi doğru yoldan ayırmasın..

Sinirli Miyim Hayır Normal Hacı!

Uzun zamandır siyasi olarak yazı yazmak istemedim. Çünkü yazdığınızın nereye ve kime hitap ettiği önemli ve en önemlisi karşılık bulamıyorsunuz. Soruyorsunuz cevap veren arkadaşınız yok. İnsanların bazı yönlerden hani eskilerin deyimiyle ar damarı çatlamış artık. Utanma ve doğru olmayan bir şeyin gözünüzün içine sokulduğu halde bunu görmemekte ısrar etme ve bağnazlık, düşüncesizlik her şeyden öte yüzsüzlük yok artık dedirtiyor.

Eski siyasi liderlerimizin benzer olaylara maruz kaldığı, benzer rüşvet davalarından dolayı cezai işlemlere maruz kaldığı olmuştur. Bakın Adnan Menderes’e mesela koyun yanına Bülent Ecevit’i ve yanı başında Necmettin Erbakan’ı. Hani bazı komik açıklamaları olsa bile Süleyman Demirel’i falan bir nizam vardır. Sözlerin ve beyefendi tabiri ile siyasi ağızın adabına sahiptirler. Süleyman Demirel gazetecilerin yeğeninin yolsuzlukları ile ilgili sordukları sorulardan bunaldığında “vermişsek biz vermişizdir, vermemişsek biz vermemişizdir” deyip oturumu kapattığı an bile sıkıştığında utanmayı ve kalkmayı seçmiştir.

Bizim siyasetçiler yüzsüzlükte tavanda onu biliyoruz yani gidip “suyu zamanında şehre veremedim” diyerek intihar eden Japon bakan olmalarını da istemiyoruz. Ama arkadaşım biraz utanma olur, biraz haya olur insanda ayıp nedir birazcık sadece ben başka bir şey demiyorum.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı

Şimdi koskoca bir cumhurbaşkanlığı sarayı yapıldı biliyorsunuz. Mahkeme durdurmuştu falan sallamadan devam ettiler bitirdiler. Ya hadi tamam “devleti itibar” falan diyelim yeni yapı yapılabilir. Bunlar devletin konuk ağırlama göstergesidir kabul etmek lazım. Ama bu nedir beyler? Burası Kuveyt mi? Bizim ülkemiz zenginlikler içerisinde bir yer midir ki bu denli ağır masrafları olan bir saray inşa ediliyor? Kaça inşa edilmiş yapı? Cumhurbaşkanı ve bazı kişiler 500 milyon dolara yapıldığını belirtiyorlar…

Peki öyle mi gerçekten? Ankara mimarlar odası “biz hesabını yaptık bundan fazla tutar hocam belki 2 milyar dolar yani dört katıdır” dedi. Diyelim ki iftira attı mimarlar odası veya yanlış hesapladı veya şerefsizlerin ülkede gündem değiştirmeye çalışanların bayrağı tutanları bu odanın içinde. Ama adamlar resmi yazı ile “ya şu yapıyı kaça yaptınız hafız? Faturalarını ihalelerini falan söyleyiverin hele” diye Toki’ye başvuruyorlar. Toki’nin bu iftiralara karşı cevabı net ve açık olamalıdır ki insanların gönülleri rahat etsin, şüphe duymasınlar. Ve Toki ister inanın ister inanmayın şu cevabı veriyor;

“Ülkenin ekonomik çıkarlarına ilişkin bilgi veya belgeler başlıklı madde 17 ‘Açıklanması ya da zamanından önce açıklanması halinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgeler, bu kanun kapsamı dışındadır.’ Hükmü gereğince, idaremiz tarafından bilgi verilmesi uygun görülmemiştir”

Ya arkadaşım fiyatının 500 milyon dolar olduğu zaten açıklanmadı mı? Resmi olarak yine açıklayın işte fiyatı bu ise. Neden açıklamıyorsunuz? Bana göre demek ki maliyeti bu değil kesin olarak.

Lan hadi sarayı boş verin yapılan yolsuzluklar ve rüşvetler ile ilgili ne diyelim? Ben yargıda neticelenmeden birisi hakkında ifitiraya varacak şekilde konuşmanın doğru olmadığını düşünüyorum ama ya arkadaş adamların kendisi yalan söylüyor on kere yüz kere.

Zafer Çağlayan (Saat Mağduru)

 Zafer Çağlayan’a sözde bu yolsuzluk davaları sırasında bir saat hediye ediliyor. Saati bir çok bakan ve milletvekiline rüşvet vermekle itham edilen Rıza Zarrab’ın aldığı iddia edildi. Bunlar doğrumu bir sürü delil var biliyorsunuz konuşma kayıtları, hediyeler ohooo bir sürü. Hükümet 10 yıl evvel askerler yazarlar içeri alınırken “efendim yargıya karışılmaz, karışılır ise hukuk devleti olmayız” deyip soruşturma kendisine dönünce “yargı içerisinde yapılanma var” demiş ve zaten güvenilirliğini kaybetmişti. Hadi savcıları hakimleri falan değiştirdiler neler oldu falan genel seçimde yine kazandılar.

Bunlar olabilir ama yalan söylüyorlar arkadaşlarım bu neden görülmüyor. Yahu bu birşeylerden birşeyler çıkartmak değil. Aha yukarıdaki olay işte. Zafer Çağlayan 2014 yılı Mart ayının 13.de Mersin’de bakın ne demiş;

“Eğer bir saat hediye almışsam ve saat aldığımı, saat verildiğini kim söylüyorsa namerttir, edepsizdir, ahlaksızdır. Kalkmışlar partimize etiket yapıştırmaya çalışıyorlar. Yolsuzluktan bahsediyorlar. Bu kardeşiniz 11 sene öncesinde 27 yıl sanayicilik yapmış bir kardeşiniz… Yolsuzluğun olduğu dönemleri en iyi bilen, gözlemleyen bir kardeşiniz. Biz yolsuzluk yapsak, bu hükümetle Akdeniz Oyunları, hastaneler yapılabilir miydi? Şimdi buradan diyorum ki Kılıçdaroğlu, sen kalkıyorsun, sana verilen illegal dinlemelerle, sana verilen yalan yanlış bilgilerle, sen kalkıp diyorsun ki ‘Rüşvet aldılar’. Buradan sizin huzurunuzda, basının önünde söylüyorum; ‘Eğer Zafer Çağlayan, bir tek delikli kuruşu… Rüşvet veren de, alan da, aldı diyen de namerttir, edepsizdir, vicdansızdır. Buradan Kılıçdaroğlu gerekli cevabı aldı mı dersiniz? Ben size bir şey söyleyeyim mi zannetmiyorum.”

Mersin Mitingi

İşte “biz lafa değil icraata bakarız” pankartları eşliğinde Zafer Çağlayan aldığı hediye saatle ilgili olarak “ne saati arkadaşım saat maat yok ben bilmiyorum böyle bir şeyi” diyerek eklemiş “Eğer bir saat hediye almışsam ve saat aldığımı, saat verildiğini kim söylüyorsa namerttir, edepsizdir, ahlaksızdır. Kalkmışlar partimize etiket yapıştırmaya çalışıyorlar. Yolsuzluktan bahsediyorlar…” 

Peşinden mecliste fatura sallayarak “ben aldım arkadaşım saati” dedi. Falan baya komedi bu süreç. Bugün Zafer Çağlayan yani 5 Aralık 2014 tarihinde ise “benim zamanım yoktu, ben beğenince Rıza Zarrab ofisim var deyip bana getirtti.” diyor. Arkadaşım sen 6 ay evvel “bana saat hediye edildiğini söyleyen şerefsizdir, ahlaksızdır, edepsizdir, namerttir” diyorsun  bu gün ise “benim zamanım yoktu Rıza aldı” diyorsun! Ne diyelim ne denilebilir?

Rüşvettir, hediyedir falan bu açık ama sorun o değil sorun neden kimse utanmıyor bu duruma ve neden sesini çıkartmıyor güzel ülkem? Peki neden sesini çıkartmıyor? Çünkü tarih tekerrürden ibarettir…

Hani bir gazeteci çıksa ne bileyim yazar çıksa şöyle bir yazı yazsa okusalar utansalar veya okunsa bir konuşma yapılsa yüzleri kızarsa yöneticilerin vekillerin. “Biz ne yapıyoruz?” deseler veya oy veren insanlar “bu ne saçmalıktır bu nasıl açıklamadır?” diye sorsalar.

Tarihte ünlü bir olay vardır Fransa’da. Emile Zola’nın çok ünlüdür Suçluyorum adlı eseri vardır. Fransa devrimlerinden sonra çok sancılı dönemlerden geçmiştir ve bunun sancıları ve geçiş süreci 1800-1900 arası yazarların romanlarından ve yazılarından okuyabilirsiniz. Yazarların hemen önceki tavsiye kitabım olan Sefiller bölümünde belirttiğim gibi edebi ağırlıklarının yanında toplumsal konularda fikirleri de vardı. Bu büyük entellektüel aydınların yönlendirmesiyle gelişmiş medeniyet seviyesine yaklaştı modern toplumlar.

Yani kenara çekilip “olm adamlar sistemi kurmuşlar mesela orada vergi kaçıramazsın rüşvet veremezsin çok ağır cezası var daaaa” demeyle olmuyor. 1800’lerde başlayan cumhuriyet rejimleri kendi içerisinde çalkantılara uğramış. Yolsuzluk ve rüşvet devam etmiş. Irkçılık, mezhep ayrımcılığı, kadınlara şiddet devam etmiş.. Sanıyoruz ki adamın birisi gelmiş düzeltmiş gitmiş. Yok olm böyle bir şey artık kafanızı çalıştırın birazcık.

Emile Zola

İşte Emile Zola bu büyük sanatçılardan bir tanesi. Zola aslında pek siyasete girmiyor fazla. Ama bir dava oluyor Fransa’da. Yahudi kökenli bir Albay’ın casusluk ile suçlanması falan konu. Deliller yetersiz olduğu halde suçlanıp küreğe yolluyorlar bu başarılı adamı. Neyse karışmıyor Zola bu olaya. Fakat 3-4 yıl sonra sanırım davada delilleri öne süren yüzbaşının yerine genç bir subay atanıyor. Şans eseri dosyayı inceliyor ve delillerin mahkumiyete yetmeyeceğini anlıyor. Yani davanın yanlış yönlendirildiğini düşünüyor ve üstlerine gidiyor. Üst subaylar bakıyorlar ki gerçekten de davada sıkıntılı bir durum var. Ama “askeri mahkeme yanlış karar vermiş” denmesin diye olayı kapatmasını söylüyorlar subaya. Subay rahat edemiyor ve üstüne gidiyor davanın. Sonra bunu Tunus’a sürüyorlar ama giderken bir arkadaşına anlatıyor falan karışık işte olay medyaya aksediyor. Halk “gerçekten suçsuz olan bir insan cezalandırılıyor mu?” diye tepkisini gösterince askeri mahkeme mecburen davayı tekrar görüşmek üzere toplanıyor. Eski delilci yüzbaşıyıda çağırıyorlar elbette. Dava 3 dakika sürüyor ve tekrar suçlu ilan ediliyor Albay. Duruşma 3 dakikada tamamlanınca bu göstermelik mahkemeye tepki gösteren Zola ünlü bir yazı yazıyor işte gazateye ; Suçluyorum. Kitabı okuyun daha doğrusu yazısını okuyun. Olayı ayrıntılarıyla anlatıp toplum vicdanına sesleniyor ve sahte delilleri ortaya atarak yapılan bu mahkumiyetin toplum nezdinde kabul edilemez olduğunu anlatıyor. Sonradan kendisine “devlete ve görevlilerine hakaret” dolayısıyla dava açılıyor. Zola işte bu mahkemede “sanatçıların bu tip olaylarda görüş belirtmesi, sesini çıkartması ve topluma yön göstermesi gerektiğini” tam anlamıyla ifade ediyor. Dava yıllar sonra üstü örtülemeyince elbette sahte deliller ile sırf yahudi düşmanı bir iki adamın yüzünden bu duruma geldiği tespit ediliyor. Sürgündeki albaya rütbeleri ve onuru geri veriliyor falan.

Zola bu sahte deliller üreten, olaylar ortaya çıktığında ise bunun üstünü örten, kurcalayanları süren, tehdit eden ve medya önüne ırkçılık yaparak atan bütün bağlantıları suçluyor… Diyor ki “Gerçek toprağın altına kapatıldığı zaman, orada öyle bir toplanır öyle bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur” Ve sadece sahte delil üreten bir ırkçıyı değil dikkat edin bunun doğru olmadığını görüp sesini çıkartamayanları ve sesini çıkartanları engelleyenleri de suçluyor.

İşte bu büyük yazarın mücadelesi sayesinde Fransa’nın belki de ilk toplumsal rövanşı kazanılıyor ve hiç kimse ırksal bir bahane ile yargıyı kendi emellerine araç olarak kullanamıyor veya medya maymunluğu yapamıyor…

Ne diyelim arkadaşlar bir gün gelir ve toplum bu yalanlar için hesap sorar ise işte o zaman Ay’ın derinliklerine sonda göndermek için gereken bütçe olan 200 milyon doları biz toplarız ileride İngilizler değil. Zola’nın ünlü bir iki cümlesi vardır kitapta bu kadar haksızlığı ve yalanı söyleyenlere seslenir. Bizde ilk önce bu hırsızlığı yapanlara, rüşvetçilere, insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere ve bu yapılanları gördüğü halde sesini çıkartmayanlara, “hak” deyip Allah’ın görmediğini sananlara ve vicdansızlara, bir gün olsun kendinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen insanlara gelsin..;

“Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!” 

Sefiller

Evet geldik benim hayatımda en çok etki yapan kitaplardan bir tanesine. Les Miserables yani namı değer Sefiller. Açıkçası kitabın okumak için baya beklemişim 🙂 Askerden geldikten sonra elime aldığım kitaplardan bir tanesiydi Sefiller. Yalnız “kitap bu kadar ince miydi lan?” demiştim o zaman. Okuduktan sonra “Yani macera romanı gibi bir şeymiş” diye yorumlamıştım. Meğer sonradan okuduğumun sadeleştirilmiş şekliyle elime tutuşturulduğunu anladım. “Sadeleştirilmiş” yani kitabın içinde kendisini özel yapan ne var ne yok ise atılmış ve ortaya günümüzün mini dizileri gibi amerikan filmleri gibi bir şey çıkmış adına da “Sefiller” denmiş iyimi…

Yani “ben o kitabı okudum hacı ya” diyenlerin çoğu ne yazık ki kitabı okumadılar işte bu sadeleştirilmiş posasını okudular. Kitabın tamamı ise 5 ciltten oluşmakta ve sanırım 2000 sayfa civarı olması lazım. Ben Ankara’dan bu beş cildi alıp bir çırpıda okuyuvermiştim zamanında ki çok hızlı bir çırpı olmuştu. İlk başlarda konunun bu kadar ayrıntılı işlenmesi beni sıkarken, hikayenin ilerleyişinde bu ayrıntıların önemini fark etmiştim. Yazarımız Victor HUGO romanda geçen hemen hemen bütün karakterlerinin kısa/uzun hayat hikayelerini eklemişti içine. Sadece 2 sayfada adı geçen adamın 70 sayfa hayatını okuyordunuz. Farkı burada zaten. Karşımızdaki kişiye ön yargının kırılması ve verdiği tepkilerin, yaptığı şeylerin aslında “hayat” dediğimiz yolda yaşam koşullarına göre belirlendiğini anlatıyor bolca.

Şöyle açıklayayım. Karşılaştığınız ve hoşlanmadığınız insanlar; Çöpçüler mesela inşaat ameleleri veyahutta hayat kadınları.. Belki hor gördüğünüz bazen bilinçaltınızda “hırsız” olabilecek çingeneler, sokak çocukları yada dilenciler.. İşte komple bir yaftalama ve ön yargı duvarlarımızın içinden bu insanlara bakıyoruz. Kendi yaşadığımız hayatın ve imkanların sanki karşı taraf tarafından da yaşandığını farz edip “neden böyle yapıyorlar/yaşıyorlar?” diye düşünüyoruz. HUGO bu noktada insanları empati yapmaya çağırıyor. Sefiller içerisindeki her kişinin yaşamını gözlerimizin önüne sererek neden böyle yaptığının cevabını okuyucunun vermesini istiyor daha doğrusu okuyucuyu anlattığı kişi ile özdeştirerek aslında bu şartlar altında daha iyi bir hayat yaşayan daha iyi imkanlarda bulunan insanlarında ortam olsaydı benzer kişiler olabileceklerini anlatıyor.

Victor HUGO

Çok karışık oldu ehehe yani özetle “eee orospu işte” veya “vay geri zekalı demek kardeşini vurmuş” dediğimiz durumların tamamen yaşam koşullarıyla belirlendiğini görmemizi istiyor. Empati kurma bakımından oldukça başarılı bir yazar bu sebeple Victor HUGO. Aslında toplum bazlı yazılar yazdığı için toplumun nasıl düzelebileceği ile ilgili yazılarıyla ünlü. 1850’lerde yazdığı kitapları okunduğunda toplumda derin etkiler bırakıp tartışmalar yaratıyordu. Yine daha sonra anlatıcam başka bir kitabında.

HUGO toplumdaki bu eşitsizlik dolayısıyla yaratılan kişiliklerin aslında onların suçu olmadığını anlatmak istiyor sanırım. Yani bir katil neden katil olmuştur? Sinirlendiği zaman veya hakkını aramak için silahını çıkartan bir kişi ile polise veya mahkemeye giden bir kişi arasındaki fark nedir? Neden birisi kendisine küfür edildiğinde kafa atarken diğeri yürüyüp uğraşmamayı seçer? Bunların seçimlerini yaptıran toplumun kültürü, eğitim fırsatı, aile vs. oluşturan bir bütündür. Bu süzgeçten geçemeyen insanlar toplumda karmaşaya yol açan, hırsızlık, cinayet ve şiddet olaylarının içerisine doğru sürüklenirler. Örnek vermek gerekirse PKK için dağa giden gençlerin mesela ne gibi bir şeçenekleri vardı? İşsizlik, düzensiz aile ortamı, fakirlik, şiddet, ırkçılık vs. ortamında birey zamanla toplumdan dışlanıp silaha sarılabiliyor işte. Peki “e bende işsizim ben neden silaha sarılmadım?” diye düşünüyor insan. Bu tamamen toplumsal baskı ve yaşadığı ortamdan kaynaklanıyor belkide. Yine “o zaman insanlar her türlü riyakarlığı yapar ve bunun suçunu da topluma atabilir” yani. Aslında tam olarak öyle olmasa da sadece haklılık payı var bu tür şeylerin fakat unutmayalım her zaman değil.

Bu sebeple modern toplumlar hırsızlık yapan, cinayet işleyen veya adam yaralayan, şiddete meyilli insanların rehabilite edildiklerinde topluma geri kazandırılabileceğini düşünüyor ve buna göre çalışmalar yapıyorlar. Bu biraz ilerisi bizim için yani hatta modern toplumlar için bile ilerisi. Çünkü insanalar eroin üretip satan kişinin rehabilite edilmemesini veya daha ileri gidersek tecavüzcü bir insanın öldürülmesi gerektiğini (belki hadım) istiyorlar. Ama işte işin bu yönünü de bilimsel olarak ortaya koymak gerekiyor belki de.

Victor baba bunu 150 yıldan fazla bir süre önce koymuş. Her zaman söylediğimiz bilimsel verilere giden yolun entellektüel aydınlardan yazarlardan, şairlerden, müzisyenlerden daha doğrusu sanatçılardan geçtiğinin bir örneğidir işte buda. 150 yıl evvel bu konuların alt yapısını anlatan HUGO avrupanın modern toplum yapısının ve insan haklarının temel taşlarını bu şekilde yerleştirmiştir.

Son olarak kitabı özellikle gelişme döneminde olan ergen dediğimiz liseli gençlere tavsiye etmek ile beraber okumayan var ise veyahutta tek kitabını okuduysanız büyük cildini okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Sanırım okuduğum eniyi roman budur hayatımda..