Yakın Siyasi Tarih – XVI. – 1977 Genel Seçimleri

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür TarihiYakın İktisadi Tarih

Yakın Siyasi Tarih yazıları 16 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Siyasi Tarih I, Yakın Siyasi Tarih II, Yakın Siyasi Tarih III, Yakın Siyasi Tarih IV, Yakın Siyasi Tarih V, Yakın Siyasi Tarih VI, Yakın Siyasi Tarih VII, Yakın Siyasi Tarih VIII, Yakın Siyasi Tarih IX, Yakın Siyasi Tarih X, Yakın Siyasi Tarih XI, Yakın Siyasi Tarih XII, Yakın Siyasi Tarih XIII, Yakın Siyasi Tarih XIV, Yakın Siyasi Tarih XV

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1) Genel seçimlere büyük bir Kıbrıs Gazıyla giren Ecevit belkide o zaman için doğru olanı yaptı ama seçimler istediği gibi gitmedi;

CHP %41,4, AP %36,9, MHP %6,4, MSP %8,6 oy aldı.

2) Ecevit en fazla oyu aldığı halde tek başına iktidar olamıyordu. Kimse CEHAPE ile koalisyona girmek istemiyor ve işi yokuşa sürüyordu. 1978 Ocak ayında II.Milliyetçi Cephe hükümeti gen soru ile düşürülerek (ülkede istikrarsızlık, çatışma ortamı dolayısıyla) Ecevit tarafından yeni bir hükümet istemsiz kuruluyor.

20151106_165407

3) Ecevit ABD ile görüşmelerde bulunsa da ambargo kaldırılmıyor. Oda “eeeh o zaman Sovyetlerle kanka olurum bundan sonra” diyor. İşte bu hareketi sonrası ipler kopuyor. Malatya belediye başkanına bombalı bir paket gönderiliyor ailesiyle beraber parçalanıyor. 22 Aralık 1978 Maraş’ta tarihe “Maraş Katliamı” olarak geçen bir mezhep saldırısı yaşanıyor ve 109 kişi ölüyor 176 kişide ağır yaralanıyor.

4) Halk baktı devletin bir şey yapacağı yok kendisi mahallelerde direniş komiteleri kurarak kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Halkın polise ve askere fazla güveni yok artık. Komünistlik ve faşistlik adı altında çatışmalar, ölümler gırlar gidiyor.

5) Bu arada “neden bu kadar gerilim” diyorsunuzdur. Çünkü ABD’nin ülkede gerçek müttefiki kalmıyor. Ambargonun kaldırılmasını isteyen Milliyetçi Cephe hükümeti ABD’den yine red cevabı alınca ABD üstlerini kapatıyor! İnanılmaz karardan sonra işte ülke yangın yerine dönüyor aslında. ABD bu tarihten sonra MHP-CHP ekseninde halk katliamını içlerine 1950 yıllarında yerleştirilen MİT ajanlarını kullanarak gerçekleştiriyor. Elbette darbe yıllarına kadar. Olayların darbe sonrası bıçak gibi kesilmesi bunun bir kanıtıdır gerçi çok kanıt var. Günümüzde devlete güvensizliğin sebebi yine MİT içerisindeki ajanlardır. Artık kim kimdir bilemiyoruz onun için Adnan Menderes ve devamı olduğunu iddia edenlere soracağız öbür dünyada.

20151106_165434

6) 14 Ekim 1979 yılında hükümeti tekrar kuran Demirel IMF’nin manyak para politikalarını ülkeye uygulamaya başladı. Ülkenin bu politikalar ile ilerlemeyeceğini mantıklı insanlar biliyordu da işte bunu sunan kimdi? Adını duymuşnuzdur; takunyalı kardeşlerden birincisi Turgut ÖZAL

7) Sonunda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülke yeni bir anayasa ile ABD ve onun hükümetlerinin ekseninde daha rahat yönetilmeye başlandı. Süleyman Demirel sonraki yıllarda bazı yazı ve röportajlarında “kendisinin çok fazla kullanıldığını, demokrasi ve insanlık için daha fazla şeylerin yapılması gerektiğini” söylemiş ve geçmişte yaşanan bazı şeylerden dolayı pişman olduğunu dile getirmiştir. Gerçekten Süleyman Demirel özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı bir lider haline gelmiştir. Artık anayasayı veya insan hakları bildirgesini mi yuttu bilemiyoruz.

8) Demirel’in son kullanma tarihinin bitmesiyle meydanlarda anti ABD ve anti komünist gençlerden oluşan karmaşık ortamın temizlenmesi, yeni bir Türkiye gençliğinin bilinçli inşasına başlanması gerekiyordu. Nasıl ki 1960 darbesiyle sendika kurma, sivil toplum kuruluşlarına özgürlük, yeniden bağımsız üniversite ve bilimsel eğitim, özgürlükçü bir anayasa ve örgütlenme, anaysa mahkemesi falan getirilip halk hareketi devam ettirilmeye çalışıldıysa, 1980 darbesinden sonra da tam tersi “fazla düşünmeyen, etliye sütlüye karışmayan, dini ve eleştirisiz sorgusuz eğitim” sistemi yaratılarak 1960 yıllarının yarattığı gençlerin oluşması engellendi. Çünkü bu gençler farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da geçmişten gelen din/kültür yapısından dolayı ister “dindar” ister “solcu” veya ister “milliyetçi” olsun her zaman özgür ve tam bağımsız bir ülkenin yaşamasının hayalini kuruyorlardı. Emperyalizme karşı durmaya çalışan bu gençler ABD güdümüne giren ordu vesayeti yüzünden işkenceler gördüler, hapis yattılar, sürgün edildiler.

20151106_162743

9) Çoğunun sol görüşlü aydın olması dikkate değer bir tespit olacaktır. Bunun en büyük sebebi ise çoğu aydın, yazar, şair, düşünür ve gazetecinin “solcu” veyahutta “komünist” olarak damgalanmasından ötürüdür. Ülkenin izlediği emperyalist yolu dile getiren, petrollerini, madenlerini, şirketlerini, bankalarını vs. “yabancı teşebbüs yatırımcısı yatırım yapıyor” diyerek onları satan/devreden, sattığı için müdürlükler, evler, arsalar, şirketler alan böyle bir siyasi/askeri çıkar çevresini eleştiren insanlara takılan yaftadır. Yapılan yolsuzlukları, vurgunları, birden zengin olan siyasetçileri ile yine ve sürekli aynı çerçeveye kandırılarak oy veren eğitimi düşük bir halk kitlesi ve elbette bundan nemalanan işini gören orta/üst tabaka kesimin iktidarlarına sahne olmuştur. Bu rastlantısal değildir. Yani 1955 yılında “ABD emperyalizmine karşı duralım” diyene “ne yani komünist mi olalım” cevabı, 1975 yılında “yeğeninizin hayali ihracatı için devletten haksız kredi verilmiş sayın Demirel” diyene “vermişsek biz vermişizdir” cevabı, 2015 yılında “yolsuzluk yapılıyor” diyene “yol yaptık beğenmiyor musunuz?” cevabı verenler değişmiş midir?

10) Yakın siyasi tarih çok yakına gelmeden bitirilir arkadaşlar. Ben 1990 yılına kadar yazmayı düşünüyordum ama ne bileyim. Şimdi siyasi olarak etkileri bu yıllara dayanacağı için pek girmek istemiyorum. Ama Demirel sonrası darbe ile yerleştirilen “Ilımlı İslam” yapısının sonuçlarını şimdi yaşıyoruz işte. Uğur MUMCU’nun taaa 1977 yıllarındaki yazılarında sivriltilen Korkut ve Turgut ÖZAL kardeşlere değinmesinin nasıl 1990’lı yıllarda ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Neden diyorum? Çünkü sivriltilen bu kardeşler 1977 yılında mal varlıklarının kısıtlı olduğunu kendileri açıklamışlardı Uğur MUMCU’nun yazısından biliyorum. 1977 yılında “iki evim ve otomobilim var başkada Allah’a hesap veririm” diyen bu “takunya kardeşliği” gelişen 15 yılda yani 1992 yılında sadece gayrimenkul servetlerini 50 katına çıkarttıklarını açıklamışlardı (154 ev!). İşte onlar bunu açıklarken benzer yıllara yakın tarihlerde Tayyip Erdoğan’da parmağındaki yüzüğü çıkartarak “bütün servetim bu yüzük” dedikten bir kaç yıl sonra “Eğer duyarsınız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir” diyecektir. 1999 yılında söylediği bu sözden ne tesadüftür ki 15 yıl sonra yani 2014 yılında ülkenin en şatafatlı binasına daha doğrusu sarayına geçmiş bize sırıtmaktadır. Mal varlığı tam bilinmemektedir elbette ama gelen gideni aratırmış.

20151106_165641

11) Bir diğer ilginç nokta orta doğu ile yakın ilişkiler kuran ülkemizin başbakanlarının enerji bakanlıklarına kendi tanıdıkları veya mümkünse yakın akrabalarını özellikle geçirmeleridir. Korkut ÖZAL darbe sonrası hemen Enerji Bakanlığını almış ve birden ailecek zenginleşmiştir. Akabinde Tayyip Erdoğan’ın damadını Enerji Bakanı yapması şaşırtıcı mıdır? Bunun takdirini de size bırakıyorum. Bildiğimiz bir şey varsa dünya petrol şirketleri ve onun ile yakın ilişkiler kuran bu adamların zenginleşmesi ve yapılan anlaşmalarla neler döndüğünün saklı kalmasıdır. Enerji Bakanları ve devlet başkanlarının şirket/ailesel ilişkileri 1977 yılından itibaren ÖZAL ailesi için ortaya konulmuştur. İlişkiler genel olarak Orta doğu petrollerinin Türkiye’ye taşınması ve buradan İsrail ortaklığında diğer ülkelere satışını kapsamaktadır. Petrolün gelişi ve taşınma izinleri işte bahsettiğimiz “aile şirketleri” tarafından organize edilmekte ve kaymağını yemektedirler. Bu halk tarafından bilinmekte midir? Ders alınmış mıdır? Halk “nasıl oluyor da petrol şirketlerinde yöneticilik yapanlar her zaman ülkede enerji bakanlığına oturuyor aile zenginleşiyor” demiş midir? Bu ülke sormayacak ama Allah soracak hesabını kaçış yok. 

12) Yani… yani değişen bir şey yok. Aziz Nesin’in ünlü “Zübük” tiplemesi vardır. Halkı kendi çıkarları doğrultusunda “cami yapacağım baraj açacağım ey müslümanlar” diyerek kandıran Kemal Sunal’ın da filminde oynadığı ünlü bir kitaptır. Onun gibi siyasi yaşamımız. Zübük sürekli değişiyor. Gelen mal varlıklarını kat be kat artırarak siyasette yüzünüze gülüyor, onu asgari ücrete eşek gibi çalışan adam savunuyor. Bu böyle devam ediyor çok partili yaşantımızda. Ayrıntılarına girmediğim siyasi haritada konuşulan gündem maddeleri de aynıdır. İşte “bor maden rezervinin yüzde bilmem kaçı bizde” den tutun “Ayasofya’yı cami yapalım” tartışmasına kadar boş beleş muhabbetlerle gündem geçiyor onlar zengin oluyor ve ülke borca batıyor. Diğer nokta ise sürekli bir “dünya liderliğine” soyunmamız! Dünyanın bizim yönetimimize, adaletimize, dinimize ihtiyacı varmış havası yaratılarak yaratılan aşağılık kompleksinde mutlu olan boş tartışmalarla geçen ömürler. Sürekli bir gösterişte İsrail/ABD düşmanlığı fakat perde arkasında petrol şirketleriyle ortaklıklar/yöneticilikler ve İsrail/ABD dostluğu. Ne diyelim uzatmadan siyasi durumu burada noktalıyorum. Belki 1990 yıllarını sonradan ekleyebilirim. Eline Kuran alıp kent kent “Allah’ın kitabından ayetler okuyan” darbeci bir paşayı anlatmak lazım yanide çok yakın. Şimdi tekrar cumhuriyet başlangıcına gidelim ve Osmanlı devletinin iktisadi yapısını, cumhuriyetin ekonomik kalkınma hamlelerini, çok partili rejim döneminden sonra yapılan düzenleme/yatırımları anlatalım. Ondan sonra da kültür/sanat atılımlarını aynı sırayla anlatarak bahsettiğim Siyasi/İktisadi/Kültür tarihi serimizi sonlandıracağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – XV. – 1973 Genel Seçimleri

Bir önceki yazı için buradan

1971 Muhtırası sonrası yapılan birbirinden anti demokratik hareketlerle beraber tekrar seçim yapılıyor;

1) CHP 185, AP 149, MSP(Erbakanın Partisi) 48, DP(Süleyman demirelden ayrılanlar) 45, MHP 3 milletvekili alarak seçim sonlanıyor. Yüzdeler ile CHP %33, AP %29, DP %11, MSP %11, MHP %3 almış. Yani değişen pek bir şey yok. Orta sağ niteliğinde olan ülke toplamda %40 oy alırken içine Erbakan oluşumunuda katar isek %51 oy alınmıştır. Tek fark sağdaki bölünmedir.

20151106_162128

2) Koalisyon için AP ile kimse hükümet kurmak istemiyor. Görüşmeler sonrası CHP-MSP partisi ilginç bir koalisyona imza atıyorlar. 1974 yılı “laiklik” karşıtı ile “komünizm yanlıları” olarak adlandırılan iki partiyi birleştiriyor. Neden peki? Sebebi Kıbrıs bunalımı. Yani “bu ortamda bir hükümet kurulmalı” diyerek ülkeyi lidersiz bırakmamak.

3) Muhtıra sonrası içeriye atılan kişileri de kapsayan bir “Genel Af” çıkartılıyor. Fakat bu toplumda huzursuzluk yaratıyor. Hem tabanın laik/islamcı olması dolayasıyla hemde Süleyman Demirel’in ABD goygoyundan dolayı tabi.

4) Fakat 1974 yazında Yunanistan’daki askeri rejimden cesaret alan EOKA’ların (Kıbrıs’ta kurulan silahlı yunan örgütü) Kıbrıs darbesini yapmaları uyuşmazlıkların üstünü bir süre örtüyor.

5) 1971 muhtırasıyla yasaklanan bazı tarım ürünleri (ABD askerlere yasaklatıyor artık siz ülkede kimin borusunun öttüğünü düşünün) Ecevit ve Erbakan’ın sert eleştirilerine maruz kalıyor. Ecevit tehditlere boyun eğmeyip haşhaş ekimine izin veriyor. Elbette ABD ve diğer ülkelerden ambargo yememiz gecikmiyor. Bu olay ülkede 1964 Kıbrıs sorununda olduğu gibi bir anti ABD dalgası yaratıyor.

20151106_162200

6) Millet islamdı laiklikti tartışmasını bırakıp “ülkemde neyi istersem onu ekerim lan dingil” furyasına kapılıveriyor. Kim hariç? Süleyman Demirel ve saz arkadaşları bunun kabul edilemeyeceğini, ABD’nin büyük bir ülke olduğunu falan filan diyerek yıkama yağlamaya devam ediyorlar tabi. Türkiye anlaşma gereği garantörlüğünü kullanarak operasyon yapacağını söylüyor. NATO “sen artık bizim ordumuza bağlısın öyle kafana göre oraya buraya giremezsin silahlarını gemilerini araçlarını biz verdik lan sen kimsin?” diyor. Türkiye’dekiler zaten ABD ambargosu yemiş “başlatma NATO’dan ulan” diyerek harekete geçiyorlar.

7) İşte artık o gazla sanırım Türkiye bir çıkartma yapıyor. Saldırı bölgelerini geri alıyor sınıra kadar geliyor. Erbakan “buraya kadar geldik hepsini alalım gitsin” diyor. Ecevit ise “olm zaten ABD ambargoyu koydu, asker çıkarttık diğer ülkeler de ambargo koydu. Millet tüp gaz kuyruklarında, petrol krizi yaşıyoruz. Zaten 2015’li yıllarda 30’lu yaşlardaki kişiler bu kuyrukları “neler neler gördük ahhh ben gözlerimle gördüm o 1974 kuyruklarını” diye anlatacak işimiz zor. Daha fazla karşımıza almayalım adamları haklıyken haksız duruma düşmeyelim” diyerek ayak diretiyor. Ecevit hadi “bir yere kadar Erbakan ile gitti ama bunlar ilk fırsatta bizi bırakır seçime gidelim ne duruyoruz erken seçimse erken seçim!” diyor ve sallıyor elini Bahçeli gibi. Sonra çay içiyor birde üstüne.

8) Tabi diğer liderler ABD’ye kafa tutmuş, istediğini ekerim biçerim diyen, birde üstüne Kıbrıs’a asker sokan Ecevit’in avantajlı olduğunu bildiğinden seçim istemiyorlar. Fakat Kıbrıs savaşı sırasındaki sert tutumun Ecevit tarafından malzeme yapılması halk arasında gerilim yaratıyor. Zaten Demirel’in tavrı ABD yanında “vay komünistlere işbirliği yaptınız” diye Erbakan tayfasına da laf sokuyorlar. Ortalık gergin yani.

20151106_162327

9) Erbakan desteği çekince hükümet dağılıyor. Uzun süre hükümet kurulamıyor. Nihayet 12 Nisan 1975 yılında bütün sağ partiler birleşerek ilk “Milliyetçi Cephe” hükümetini kuruyorlar. Başbakan tabi İslam Köylü fakir çocuk Çoban Sülo.

10) 1975 sonrası uygulanan ekonomik ve askeri ambargo çok ağır yaralar açıyor. Ülkede iç çatışmalar ve gerilim artıyor. Enflasyon yıllık %30-50 arası oynarken kaos ortamı meydana geliyor. Tabi şimdi birisi çıkıp “ahhhh ahhh ekmek, tüp gaz kuyruklarını gördü bu ülke, petrol bulamadı biz neler çektik su yoktu” derse kafasına yanınızda bulunan sert bir cisimle vurun arkadaşın. Ya o yılları gördüyse savaş ortamını bildiği halde yalan söylüyordur yada zaten geri zekalıdır vurunca belki düzelir. Sonra kaçın ama 🙂

11) Böyle böyle 1977 yılındaki genel seçimlere kadar geliyoruz. Fazla ayrıntıya girmiyorum yoksa çok olur uzar gider. Bizi darbeye götürecek olan bu yıllar çok kritik aslında. Devam edeceğiz efendim

Sonraki yazı için buradan

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (I)

Artık yavaştan tarihi olayları sırasıyla işlemeye başlayalım isterseniz. Mumcunun genel yazılarını referans alarak ilerleyeceğimiz zamanda, ara ara yazılarının bir bölümünü derleyip koyacağım. Günümüze etkisi, 30-40 yıl sonra bizim gördüklerimiz ve geldiğimiz/gittiğimiz nokta gözler önüne serilecek.

1974 yılından başlangıcı alsak da, geçmiş yılların yaşanmışlıklarını ara ara öğreneceğiz. Biraz özet geçeceğiz bu yılları. 1974 ocak ayında Ecevit-Erbakan ortaklığında bir hükümet kuruluyor. Kurulmasıyla bu yarı sosyalist yarı muhafazakar iki lidere başlıyorlar ayarı vermeye. Daha doğrusu, bu ikisi bir ayar vermeye çalışıyorken ellerinde patlıyor ülke ekonomisi. Ülke ekonomisinin kötü olduğu, bunların sebep olmasıyla daha da kötüye gittiği yıllar bu yıllar. Hani çevirdiğinizde amcayı kolundan “amca 1974 Ecevit baştaydı ya hani” dediğinizde “aç kaldık, karneyle ekmek alırdık, benzin yok yağ yok şükür Allah’a şimdi iyiyiz hep CHP işte” der ya hani. Aslında unuttukları, daha doğrusu unutmak istedikleri tarihi gerçekler var. Birincisi Necmettin Erbakan ile ortak alınan kararlar ve yönetim vardır, ikincisi tarihte belkide kurtuluş savaşından sonra ilk defa başka ülkelere karşı dirayetli bir duruş sergilenmiştir.

Bazı arkadaşlar dirayetli duruşun ne olduğunu tam bilemediklerinden olsa gerek, başbakanlarının attıkları palavralardan gaza gelerek diğer ülkelere karşı bir “duruş” sergilediklerini sanıyorlar. Pekala hangisi gerçek bunlardan? Yazacağım 1974 hükümet kararları mı, Süleyman Demirel’in masaya yumruğu vurması mı veyahutta Tayyip Erdoğan’ın Davos zirvesi mi “onursal bir duruş” sergilemektir? Başbakanlar doğal olarak halkın desteğini ve güvenini kazanmak adına bu tür davranışlara söylemlere gidecektir. Biz ise bunu analiz etmeli, kimin doğru söyleyip bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını, kimin bizi kandırdığını iyi bilmeliyiz.

Bunun için bir çok asılsız haber ve resim bilgi kaynağı olarak veriliyor. Bana göre bakılması gereken şey etki/tepki prensibi olacaktır. Yani, yaptığınız çıkışın neticesinde o ülkeyle/ülkelerle nasıl bir ticari ve diplomatik ilişkilerde bulundunuz? Eleştirip, kafa tutup, tehdit edip arkadan askeri antlaşmalara ticari ortaklıklara devam ediliyorsa işte bu “duruş” yalan bir duruştur.

Dönelim 1974 yılına. İşte değişik bir hükümet başa geçince ve bir şeyleri kurcalamaya başlayınca Amerika başta olmak, dünyanın diğer ülkelerinden tepki alıyor. Tabi, bizim gibi zaten canı kçında olan bir ülke için Amerikanın ambargosu oldukça vahim sonuçlar doğuruyor. Peki neden ambargo yapıldı? Sonucunda neler yaşandı?

İlk önce haşhaş ekiminin yapılacağı söylemi ortalığı gerdi. Amerika, haş haş ekiminin yapılmasını istemiyordu. Kos koca ülkeydik ama “sanane lan! ister ekerim, ister dikerim” diyememiştik. Ecevit’in bu çıkışı neticesinde ortalık geriliverdi. Peşinden Kıbrıs sorunun ortaya çıkması ve 24 Temmuz 1974’te savaşının gerçekleşmesi, ordumuzun silahlarını kullanmasına izin verilmemesi!, gaz, petrol, silah, ticaret ambargoları neticesinde daha fazla dayanamayıp güvensizlik oylarıyla hükümetin 74 sonlarına doğru devrilmesine giden yaklaşık 9 aylık süreçtir 1974 siyaseti. Yani “duruş” sergilemenin faturası bize pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Ülkenin bu ambargo ve engellemeler neticesi dolayısıyla ekonomik bunalıma girmesi, artan enflasyon ve işsizlik ile beraber vatandaşımızdan tekmeyi kısa sürede yemelerine sebep olmuştur. İşte “eskiden benzin yoktu, tüp yoktu” argümanlarının çıkış sebebi genel itibariyle budur. Karneyle ekmek olayı ise aslında daha eskidir ama onu boş verin.

Efendim, işte bu yaşanan olayları bazı tarihlerle Mumcunun o zamanki yorumlarına ve yazılarına bırakıyorum. Peş peşe iki veya üç yazı gelecek, durumu biraz öğrenmemizi sağlayacak. Birde 1974 sürecinde saçma sapan açıklamalara girmedim yorumlamadım bunları. Mesela, Kıbrıs çıkartmasını Ecevit değil, Erbakan yapmış veya haş haş ekimini Ecevit istemiş ama Erbakan istememiş tarzı argümanlar elle tutulur veriler değil. Birincisi, kararlar ortak iki partinin kararlarıyla alınmıştır. Yani Erbakan, kendi kafasına göre orduya “hadi girin” diyemez. Keza, Erbakan’ın desteğini almadan Ecevit bir çıkartma yapmaya cesaret edebilir miydi? Farklı fikirleri olmuş olabilir lakin kararları ortaktır ve bu hükümeti bağlar zaten. Yine Ecevit mesela Kıbrıs çıkartmasını daha ileriye götürmemiş, adanın hepsini almaya çalışmamıştır. Bunlar stratejik hareketler ve doğru atılması gereken adımlardır. Kıbrıs garantörlüğünü sağlamanın verdiği yetkiden daha ileriye gitmemek şimdi baktığımızda daha hayırlı olmuş gibi görünüyor. Süreç devam ederken ülkenin nasıl kıskaca alındığını ve hükümetin ekonomik zorlamayla düşürüldüğünü görüyoruz. Buradan, dışa bağımlılığı olan ülkelerin (borç para veya mal) kendi kararlarını aslında alamadığının da bir örneğidir bu yıl. Buyurun kalemi Mumcuya bırakalım bakalım ne demiş 74 başında, ortasında ve çıkartmadan sonra ;

“Türkiye ve Yunanistan’a yapılan Amerikan yardımları, ABD devletler kongresince kabul edilmiş olan, 22 Mayıs 1947 tarihli bir yasa uyarınca sağlanmaktadır. Bu yasanın ön sözünde, Türk ve Yunan hükümetlerinin “birleşik devletler hükümetinin milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak varlıklarını sürdürmek  için gerekli mali ve her türlü yardımı acil olarak istedikleri… Bu milletlerin milli bütünlükleri ve varlıklarının, bütün hürriyet sever halkların güvenliği bakımından önemli olduğu” belirtilmektedir. Yasada ayrıca, Amerikan başkanının “BM’nin çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye bu hükümetlerin isteği üzerine ve kendisinin saptayacağı kayıt ve koşullarla” yardımda bulunulacağı açıklanmaktadır.

– Türk hükümeti benden yardım istemiştir. Ben de bu yardımı yapıyorum. Ancak bu yardım “Amerikanın çıkarlarına uygun olduğu sürece yapılır. Bu yardımın koşullarını Amerikan başkanı saptar. Bu tek taraflı yetkiye göre Başkan isterse yardımı keser, isterse kesmez

İşte anayasamızın ön sözünde yazılı “dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli üyeliği” bu Amerikan yasasının ipoteği altındadır. Dünya uluslar ailesi arasında eşit haklara sahip şerefli üyelik yapma olanağının bulunup bulunmadığı dış ilişkilerinizin siyasal ve ekonomik gözlemiyle anlaşılmaktadır.

1964 yılında kıbrıs bunalımı sebebiyle soydaşlarımıza yardım eli uzatmak istediğimizde Amerikan başkanı 1947’de kabul edilen bu yasadaki yetkiye dayanarak;

 “Ben bu silahları size belli amaçlarla verdim. Bu silahları benden izin almaksızın kullanamazsınız” demiş ve İsmet Paşayı, bir süre sonra ülkeye yolladığı General Porter aracılığıyla düşürmüştür. Aynı günlerde, Kıbrıs’ta Amerikan büyükelçisi, D.Mazhar Özkol’a;

“Olayları büyütüyorsunuz, alt tarafı üç-dörtyüz Türk ölmüş. Türk hükümeti bunu ulusal onur sorunu yapmasın” diyor ve onurlu büyükelçiden şu karşılığı alıyordu;

“Bu günkü Le Monde gazetesinde bir haber var. Okuduğunuzu sanırım. Vietnam’da, Amerikan savaş gemilerinin yanından hızla geçen Kuzey Vietnam gemileri, Amerikan muhriplerinin boyalarına zarar vermişler ve sizin hükümetiniz de sert bir protesto yollamış. Ekselans, burada zarar gören sadece gemilerin dış boyaları değil, insanlar katlediliyor. Soydaşlarımız katlediliyor..”

Büyükelçimiz de bir süre sonra Kıbrıs’taki ulusal onurumuzu koruyan kişilikli tutumu nedeniyle, “merkeze” alınıyor ve bir köşeye atılıyordu.

Haşhaş ekim yasağı da, ulusal çıkarlarımızı bir kez daha gerçekçi gözle değerlendirmemizi gerektiriyor. Haşhaş tohumu, yeni sorunların tomurcuklarını saklamaktadır şimdilik. Birkaçgün önce Ankara’ya gelen iki ABD temsilcisi, Ecevit hükümetini, haşhaş ekimiyle ilgili son kararları gözden geçirmeye çağırmışlar ve;

“Eğer haşhaş ekimine izin verirseniz, bütün Amerikan yardımları kesilir” diyerek gözdağı vermişlerdir. Buna karşı sayın Ecevit iki “gayri resmi” Amerikan parlamenterini kabul etmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti koltuğunda, “ulusal onuru” koruyan bir başbakanın oturduğunu Amerikan hükümetine hatırlatmak istemiştir.

Bundan sonra ilginç gelişmelere tanık olacağız. Eğer Ecevit hükümeti bu kişilikli tutumunu sürdürürse, Amerika hemen meydan okumaya çalışacak hükümeti önce askeri yardımı kesmek ile korkutacak, bir süre sonra da çeşitli ekonomik ve siyasal girişimlerle Ecevit yönetimini yıpratmaya ve devirmeye çalışacaktır.

Yeni Ortam, 18 Mart 1974