Peruk

Üniversitede okula dolmuş ile geldiğimiz zaman kampüs girişinde durulur ve öğrenci kimliklerimiz oradaki görevlilere gösterilirdi. Görevliler bizim kimliklere üstün körü bakar bazı sakalı uzamış öğrencileri uyarır traş olmasını isterdi. Okula başörtüsüyle gelen kız öğrenciler ise kurt görmüş koyun gibi bir birlerine yanaşır, telefon kulübesi gibi bir yere sırayla girip çantalarında getirdikleri perukları çıkarırlar, arkadaşlarının yardımı ile o küçük yerde kafalarına peruğu yarım yamalak yerleştirirlerdi.

Perukları ve alttaki başörtüsüyle adeta garip bir ucubeye benzeyen zavallı üniversite öğrencileri ekip olarak yine son kontrolleri yaptıktan sonra kampüse ancak böyle girebilirlerdi. Bazen isteyerek genel itibari ile mecburen giriş kapısından ders binalarına yine yürüyerek gitmek zorundaydılar. Çünkü gelen dolmuşlar bunların hazırlanmasını beklemediği için basıp içeriye giderken sonraki dolmuşlar da bu öğrencileri kampüs içinde almadan geçip gidiyordu. Girişten dersliklere kadarki neredeyse bir kilometrelik yolu kar kış yürüyen bu kızlar benim dönem ortalarıma kadar neredeyse hiç dikkatimi çekmedi.

Gerçi çekti de ne oldu? O zamanlar hiç bir siyasi kanata yakın olmadığım için (hala da yakın değilim Allah’a şükür) ne olduğuna pek anlam veremezdim. Derse gidip gelen basketbol oynayıp mühendislik yapmak isteyen sıradan bir öğrenciydim işte. Neyse işte kafasında yamuk peruklarıyla sanki utanacak bir şey yapmış gibi gözlerini kaçıran bu kızlara acırdım. Yapılanın yanlış olduğunu düşünmekle beraber onlar için ne yaptım diye geçmişime bakıyorum; Hiç bir şey! Bırakın bir eylemi veya tepkiyi birisinin bile gönlünü almamışımdır sanırım.

turban-ustu-peruk_745246.jpg

Sonradan geçmiş yaşantımda pişmanlık duyduğum ama aslında son derece olağan olan bu kanunsuz dayatmaya tepki vermediğime, oradaki insanlara yardım edemediğim günleri her zaman üzüntüyle anarım ve öldüğüm zaman bunun hesabının sorulacağını düşünürüm.

Yıllar geçti de bu kanunsuzluk ve buna ses çıkartmama geleneği hiç değişmedi.

YSK’nın aldığı karar kanunsuz diye itiraz ediliyor şimdi.

Kanunsuzluk ülkemizde gücün kadar işliyor haliyle. Mesela Devlet Bahçeli partisini kanunlarına aykırı bir şekilde terketmiyor. Diyor ki yani “Kanun benim!” diyor ki “Ben ne dersem kanun odur!”.

Ne dedik 15 yıldır?

Devletin ayakta kalmasının ilk şartı adalettir. Adaletin olmadığı yerde devlet kurumları teker teker yıkılır. Yargı bağımsızlığının olmadığı, yasaların ve hukukun kişilerin çıkarına göre hareket ettiği yerlerde insanlar yavaş yavaş adalet kavramını yitirir. Adalet kavramını yitirip kanunlar aracılığı ile adaletin sağlanamadığını düşünen insanlar bir süre gelir der ki “Ben de kendi adaletimi uygulayayım!”. Bunun sonu iç karışıklık, ırk/mezhep savaşlarıdır anarşidir..

1463868_940x531.jpg

Ne diyor YSK başkanı?

“Ben uygulamıyorum kanunu” diyor yani basitçe. Ne diyor savunanlar? “Eğer kanunsuzluk varsa mahkemeye git itiraz et” diyor. Biliyor ki mahkemelerde de kanunsuzluk var. Bunu duyunca yıllar evvel başörtülü kız öğrencilerine yapılanlar aklıma geliyor yeniden.

Oldukça açık kanunsuz bu harekete bile yapılan yanlış diyemeyecek insanların önümüzde ki süreçte milleti kucaklayacağı saçmalığına inanmamız mümkün mü?

Tayyip Erdoğan’ın yakınları bile değil hükümet içlerinde birisi de değil yaşadığınız şehirde hükümete yakın bir delifişek genç size kızıp kurşun yağdırsa adil bir şekilde ceza alacak mı?

Başkanlık sistemi miymiş parlamenter sistem miymiş?

Asıl sorulması gereken soru; Adil bir yönetim sergileyecek misin sergilemeyecek misin?

Bu gün satın alır, baskı uygular veya tehditle gözünü korkutur birilerini sindirip kanunları çiğnersin. Belki yargılanmadan da ölürsün gidersin hacı bilemiyorum. Bunları geçmişte sana yapılmıştır, bugün bana yapılır yarın devran döner sana yine yapılır bu böyledir güzel arkadaşım.

Ölünce ne diyeceksin ahirette? Vicdanın rahat olacak mı? Sen bu kanunsuzlukları, hukuksuzlukları, baskıyı görmeyen milyonlar size diyorum. Ne hesap vereceksiniz huzura çıkınca? Bol bol iftar açtım, namaza durdum derken sana sormayacaklar mı sanıyorsun yaptığın kanunsuzlukları, yediğin kul haklarını? Sormayacaklar mı sanıyorsun bunlar olurken niçin sesini çıkartmadın diye?

Tıpkı “ahhh neler neler yaptılaağğrr” diyerek haklı olduğunuz bazı konularda ki gibi benzer şeyler size söylenmeyecek mi? İntikam alınmayacak mı? Niçin yapıyorsunuz niçin düzeltemiyoruz bazı şeyleri?

İnanın bazı cevapları bende bilmiyorum. Belki de adalet kavramı böyle böyle mücadelelerden ders alınarak oluşmuştur diyorum kendi kendime. Umarım öyledir ve ders alınır diyeceğim de pek ümidim yok bazı şeylerin değişeceğine. Belki bir sonraki kuşak bilemiyorum.

Haydi kalın sağlıcakla dostça..

Not: YSK başkanı Sadi Güven’de çok ton ton sevimli bir adammış. Yapma amcacım böyle ton tonluğa devam et.

Sağaa Dön!

Askerdeyim bölük komutanı çağırdı. Gittim odasına. “Şeker asteğmenim çavuş seçeceğiz 12 tane. Ben şunları çavuş seçtim diğerlerini sen seç bana bildir” dedi. Aldım elime listeyi bakıyorum bölük komutanının seçtikleri zaten lise mezunu. Geriye kalan listenin tümü orta okul veya ilkokul mezunu hatta ilkokula gitmeyenler bile var.

Gelen kısa dönemleri zaten çavuş yaptık ama yetmiyor haliyle. Askerlere haber gönderdim yarın sınav var askerin el kitabına çalışın diye.

Ertesi gün çavuş seçimi için arazide toplandık. Rast gele emirler veriyorum. “Bölük hizaya geel” veya “uçak sağdan yaklaşıyor yatın” veyahutta “kama düzeninde toplan” vb. Emri veriyorum ama yapabilen yok ve ciddi anlamda sıkıntı yaşıyoruz. Ne yapacağım bilemiyorum. Çünkü çavuş yapacağımız adam askerleri nöbet yerine götürecek az çok bir şeyler bilmesi lazım.

Sanırım Volkan astsubay veya Alper astsubaydı beni kenara çekti. “abi hiç kastırma direk sağını solunu soralım yapabilenleri seçeriz” dedi. Bende yüzüne baktım olur mu lan öyle der gibi ama başka çaremiz yok.

Emir verdim; “Sağaaa Dön” ve tekrar “Solaa dön” ve bir tane daha “geriyeeee dön” ve tekrar “solaaa dön”…

asker0002

1 dakika içerisinde veridğim bu komutları hatasız yapabilen 7 kişiyi çavuş yaptık!

O zaman çok genç olduğumdan bizim bölüğe türkiyenin en eğitimsiz ve cahil askerleri gönderiliyor zannederdim. Çünkü babamın bölüğü en az lise mezunları ile dolu olurdu iyi hatırlıyorum.

Yıllar sonra babamın askerleri alaya gidip kendi elleriyle seçtiğini, kendisine verilen ilkokul veya orta okul mezunu askerleri değil daha eğitimli ve gözü açıklarıyla değiştirdiğini öğrendim.

Neyi Anlatıyorum?

Amacımız ordunun nasıl bir organizasyon bozukluğunda olduğunu anlatmak değil. Onun sonucunu zaten son yılda gördük. Amacımız o seçtiğim askerlerle ilgili yada seçemediğimiz diyelim. 2015 yılı Türkiye istatistik kurumu (TUİK) verilerine göre 15 yaş üstü nüfusun eğitim dağılımı şöyle;

Doktora Bitiren 168.211 kişi

Yüksek Lisans Bitiren (5-6 yıllık fakülteler dahil örneğin Eczacılık-Doktorluk gibi) 641.210 kişi

Yüksek Okul veya Fakülte Biren 8.340.145 kişi

Lise-Meslek veya Dengi 12.990.847 kişi!

Orta Okul İlköğretim Bitiren 15.616.415 kişi!

İlkokul Biren 14.937.011 kişi!

Hiç Okul Okumamış 6.051.260 kişi!

554.580 kişinin ise ne olduğundan haberimiz şu an yok!

Kafanız Karışmasın

Sayılar ile verdiğim oranlar TUİK‘ten aldım arkadaşlar laf olmasın diye. Rakamlar ile aranız çok iyi değil ise size % olarak bir pasta yapayım.

adsiz

Ben grafikte pek okuyamam diyorsanız size şöyle anlatayım;

Ülkenin 15 yaş üstü yaşayanların %62’si Orta okul mezunu ve altında eğitim görmüşler. Bunların %25’i İlkokulu bitirmişken ülkenin %10’u hiç bir okul okumamış durumda. Keza bilinmeyen dediğimiz kişilerde muhtemelen hiç bir yerde kaydı olmayan ve okul okumayan kişilerden oluştuğunu kabul eder isek %63 yani rahat rahat 3 kişiden ikisi orta okulun altında!

Şaka değil arkadaşlar bu grafik oyunu falanda değil. Bazılarınızın gerçekten şaşırdığını “yahu nasıl olur benim arkadaşların hepsi liseyi bitirdi” falan dediğinizi duyar gibiyim. Tam tersine liseyi bitirdiyse etrafınız şanslısınız.

Yine lise ve dengilerin uluslararası standartların çok altında olduğunu kabul erdersek (gidip OECD raporlarına bakabilirsiniz) onlarında katılımıyla ülkenin %85’i şu an baya baya eğitim olarak eksik durumda. Hatta dağa taşa üniversite açıldığını kabul edip üniversitelerin diploma çöpüğüne çevrildiğini de eklersek durum çok çok vahim gibi gözükmekte.

Ki bu durum daha kağıt üstünde olanı ha. Yoldan çevirdiğimiz üniversite öğrencisine “Orta Doğu’dan ülke söyle” desek yüzümüze Yeni Zelanda diyeceğinden adım gibi eminim.

Bize cahil diyurlar! E cahilsin bilader..

Geliyorum sadede. Kusura bamayın arkadaşlar. Kağıt üzerinde oldukça eğitimsiz, cahil, kalitesiz bir toplumumuz var. Hiç kimseyi eğitim alamadığı veya az aldığı için suçlamıyorum lakin tablo ortada veriler gözümüzün önündeyken bu toplumun uzaya çıkmasını, bu toplumun Montesque okuyup “evet dikta rejiminin tehlikesi hakkında size katılıyorum Şeker bey” demesini veyahutta “islam toplumu niçin batı medeniyetinin gerisinde kalıyor?” diye düşünmesini beklemek hayaldir!

20120820023201-5719-big

Aslında mesele eğitim değildir. Eğitim hayattır ve öğretidir.Amacımız eğitim almayan veya alamayan kişileri aşağılamak değildir. Bir kişi elbette okula gitmediği halde kendisini geliştirip dediğimiz öngörülere sahip olabilir. Fakat kaç kişi sayılabilir? Üstelik kitap okuma oranlarımız da benzer şekilde yerlerde seyrederken bu tezi ne kadar savunabiliriz?

Bir diğer sıkıntı ise 30 yıl evvel üniversite mezunu görünce önünü ilikleyen insanların özellikle bilinçli eğitim katliamından sonra bazı sığır yöneticilerden de destek alarak üniversite mezunu kişileri aşağılaması hor görmesidir. 1970 yılında üniversiteye girmek büyük bir azim ve çalışma gerektirirken artık hemen her yerde açılan fakülteler sebebi ile kalitenin düştüğünü kabul etmek ile beraber halktaki bu “okumuş ama sen kimsin?” modundaki aşağılık bakış artık gına getirtmiştir.

Hayatında bir konu hakkında merak veya şüphe duymadan yaşamış, söylenene/okuduğuna/seyrettiğine körü körüne inanmış, dünya iktisadi/kültürel/siyaset konjektürlerini dizi filmlerden öğrenmiş, yaşadığı topraklarda uygarlıklar yaratmış olan ünlü düşünürlerin fikirlerine bakmamış, sığındığı ve anlamını bilmediği ırksal/dinsel/mezhepsel ön yargılarıyla en çok konuştuğu değerlerin ne olduğunu araştırmamış kişi veya kişiler bize gelip “sen kimsin ki?” diye bir şey söylemesin yeter artık. Bilgisilik veya yarı/çarptırılmış bilgiyle kuş beyinli insanların “bize cahil diyorlar” açıklamaları sadece kendi cehaletlerini örtmek, eğitim alamamalarının burukluğuna bürünerek bize laf sokmaya çalışmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Bu sebeple ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha iyiye gideceği hayali emin olun hayal olarak kalacaktır.

Peki ümitsizliğe kapılmak mı gerekir? Hayır!

Ülkenin ayağa kalkması için toplumsal eğitimden ziyade belki %5 oranında yakalayacağımız kaliteli üniversite kuşağı ile bunun belki sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Büyük bilim insanları ve bilimsel kalite artışı bizi belki medeniyetin kıyısında bir süre daha yaşatacaktır.

Benim tek ümidim toplumun eğitim seviyesinden ziyade evrensel düzeyde üniversite eğitiminin sağlanabileceği umududur. Gerçi eğitimi dünyada kabul görmüş hocalarımızın ekranlara bile çıkmasına tahammül edemeyen odun kafalı, hayatında iki kitap okumamış, tarihini tıpkı dini gibi efsanelerden hadislerden öğrenmiş cahil cühela yönetimlerle bunun oluşması da hayaldir ya..

Yine de umudumuzu kaybetmeyelim ve mücadeleye devam edelim arkadaşlar.

Saygılarımla.

Kabile Devleti Derken Bu İşte

Ünlü yazar Victor Hugo ölümsüz eseri “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” isimli kitabında hırsızlık yapan, tecavüz eden, kişileri öldüren, kısaca suç işleyen insanlara verilecek ceza ile ilgili konuşurken insanları öldürmeye hakkımız olmadığını uzun bir dille anlatır ve şöyle söyler;

“İntikam almak bireyseldir, cezalandırmaksa tanrının işidir. Devlet cezalandırmaz adaleti sağlamalıdır..”

Ülkemiz devlet nezdinde hukuk anlayışını yitirdiği ve bunu kendi intikam/kişisel çıkarları için kullandığından dolayı adalet kavramını yitirdi. Zaten adalete ve evrensel hukuk normlarına pamuk ipliği ile bağlı olan halkta kendi bireysel intikam duygularını ortaya koyarak “kendi adalet” anlayışlarını dile getirmeye başladı.

Artık buralara benzer konular ile ilgili fazla paylaşım yapmıyorum. Çünkü yapmanın anlamsız olacağını düşünüyorum. Çünkü kültürel zenginlikten ve medeniyet adımları atmaktansa orta çağın adetlerine özenmek hoşumuza gidiyor.

Bakın sosyal medyada ki arkadaşlarınıza. Muhafazakar anlayışa sahip arkadaşlarınızın “islami hoşgörü” ve “en saygılı din” maskelerinin düştüğünü, milliyetçi arkadaşlarınızın ırksal bir suçlama noktası aradığını ve faşizmi dile getirdiğini, sosyal demokrat arkadaşınızın “sosyal hukuk devleti” anlayışını nasıl anlayamayıp adamı kazığa oturttuğunu farkedeceksiniz.

Üzerinde sürekli bahsettiğimiz “Demokratik Hukuk Devleti” tanımı bu sebeple her daim korunmalı ve cahil halk kitlelerinin ellerine bırakılmamalıdır. Çünkü insan ne kadar eğitim alırsa alsın, ne kadar dindar olursa olsun veya ne kadar vatanını severse sevsin belli değerlerine saldırılarda içgüdüleri gereği karşı tarafı yoketmek ve öldürmek isteyecektir.

Biz bunun adına “Orta Çağ” kültürü diyoruz. Dünyada geri kalmış ve halkı sömürge haline gelmiş bütün topluluklarda bu kültür devam etmektedir. Toplumda biriken nefret ve hukuk tanımamazlık sanıldığı aksine sadece suçlulara yönelmeyecektir. Zamanla bu kültür genişlemeye, kendi kültür/din/gelenek ve örflerine uygun olmayan şeyleri yine kendi değerlerine göre adalet mekanizmasına oturtmaya peşi sıra hesap sormaya başlayacaktır.

Toplum olarak son 35 yılda geçilen ahlaksızlık, tarihi itibarsızlaştırma, intikam ve kişisel hesap sorma mücadeleleri neticesinde yaratılan eserin sorumlusu yöneticilerdir. Geldiğimiz bu noktanın, cehaletin, ikiyüzlü siyasetin, islami, tarihi geleneklerimizin içinin boşaltılmasının bütün sorumlusu yine onlardır.

Ben bunun basit bir beceriksizlikten ziyade bilerek yapıldığını düşünüyorum. Dizayn edilen bu topluma dahil olmayı kabul etmiyor, insanları bilime ve demokratik hukuk devletine sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımlar..

Yılbaşı Kutlamaları

Arkadaşlar geçen yılbaşında yazacaktım ama fırsat bulamadığım için yazamadım. Bu sene de her zamanki gibi bir kaç yerde saçma sapan şeyler okuyunca yılbaşı kutlamaları ile ilgili bazı bilgiler vermek istedim. Noel nedir, yılbaşı kutlamaları nedir, ne zaman kutlanır, günaha mı giriyoruz vb. sorularınızın yanıtını alacağınıza eminim.

İlkönce son 10 yılda hortlayan “ben yılbaşı kutlamıyorum” ile başlayan ve kutlayana yadırgarcasına bakışlar atan kişiler için önden cevabımızı verelim; Yılbaşını kutlamanın din ile ilgisi yoktur! Dolayısıyla kutlama yapmanız sizi günaha sokmayacaktır hiç merak etmeyin.

Bazı basit tabirleri bir birine karıştırarak toplumsal olarak ayrışma gerçekleştirmek amacıyla uydurulan şeyler olduğunu düşünüyorum. Günümüz bilgi çağı olsa da bilgiyi bulmak ve anlayabilmek için nasıl bulunacağını bilmek gerekmekte. Sosyal medya saçmalıklarında gördüğünüz bir çok şey doğru değildir. En basitinden Noel nedir mesela?

Noel bir hristiyan bayramıdır. Müslümanlık gibi farklı farklı mezheplerin farklı tarihlerde kutladığı bayramın adıdır diyelim. Peki neyi kutluyorlar? Hristiyanlar için son peygamber olan İsa’nın doğumunu “Noel Bayramı” olarak kutlarlar. Noel latince “Natalis” kelimsinden gelmektedir ve anlamı “doğum” dur. Başta ABD bir çok ülkede de bu güne “Christmas” denmektedir. Benzer şekillerde anlamı “gönderilen” veya “kutsal gün” olarak kabul edilmektedir. Bildiğiniz takip ettikleri dinin peygamberinin doğumunu ve kendilerine getirdiği vahiyler için kutlama yapmaktadırlar.

mere-noel-pere-noel-sexy-fetes.jpg

Tarihte Noel ilk olarak Batı Roma İmparatorluğunun hristiyan olmasından sonra gerçekleştirilen İznik Konsülü’nde (M.S.325) İsa’nın doğumu için kabul ettikleri tarih olan 25 Aralık’ta kutlanmıştır. Doğu kiliseleri ise bu tarihi kabul etmeyerek 6 Ocak’ta Noel Bayramı’nı kutlamayı tercih etmiştir ki bunun asıl sebebi Batı-Doğu kiliseleri arasındaki çatışmadan ileri gelmektedir. Onuda yakın bir zaman sonra yazacağım Papalık Tarihi serimde okuyacaksınız.

Bunlaaaar Hristiyanların Oyunlarııııı

Sermaye dünyası 1850’lerden sonra kapitalizm ile birlikte Noel Bayramı’na da elini atmıştır. Tarihte pagan geleneği olan “çam ağacı süsleme” geleneksel hale getirilmiştir. Peşi sıra bu gün için efsanevi bir kişilik (Noel Baba) yaratılarak bayram uzatılmış yok şekerleme, yok duvar süslemesi, yok efendim herkese oyuncak ve hediye vay efendim “Noel Baba’nın geyiklerine süt bırakalım acıkmışlardır” türü saçmalıklar vs. bunların hepsi “Noel Bayramı” düşüncesini daha tüketime yönlendirmek için yapılmış şeylerdir.

Yine Noel Bayramı, kapitalist ekonomi için tüketim çılgınlığı ile birleştirilerek anlamının yitirlmesine muhafazakar Hristiyanlar tepki göstermiştir. Yani şaşıracaksınız ama muhafazakar Hristiyanlar “kardeşim bu dini bir bayram ağaçtı, geyikti Noel Babaydı maymun ettiniz başka dindekilerde bizim yaptığımızı yapıyor bu bizim bayramımız yapmayın değerlerimizi yozlaştırmayın” demiştir. (Ya sadece muhafazakar Müslümanlar söylemiyor bunu hacı amca). En büyük eleştiri “Noel Baba” simgesinin İsa’nın önüne geçirildiğidir. Neyse biz gavurları kendi tartışmaları ve sıkıntılarıyla başbaşa bırakalım.

“Yılbaşında O Güne Özel Malzeme Alıp Kutlama Yapan Dinsizdiiiir!”

Cami İmamı

Evet Noel Bayramı’nı anladık sanıyorum arkadaşlar. Şimdi Yılbaşı Kutlamasını anlatalım;

Yılbaşı Kutlaması hemen hemen bütün toplumlarda “Kullandıkları Takvime Göre” yıl bitiminin “Son Günü” kutlanan geleksel (dini değil) bir gündür.

Bir çok ülke kendi takvimlerine göre yılbaşını çeşitli etkinliklerle kutlar, eğlenir ve yeni yıla iyi dileklerle girer. Çin’de Ocak sonu gibi “Yeni Ay” gününde kutlanır ve eğlenceler düzenlenir. İran’da ve bazı türklerde “Nevruz” olarak ilkbaharın başında kutlanır. Tayland mesela Nisan ortasında kutlar ve geleneksel kutlama yapar.

Bunların dışında “Dini Takvimlere Göre” yeni yılda kutlanır. Yahudiler kendi takvimlerine göre Eylül sonu yeni yılını kutlar. Müslümanlarda ise Hicri takvime göre bu tarih başlangıcı “Hicret” ile başladığından bu günü kutlamazlar. Aslında günümüz müslüman ahalisinin “yılbaşında hicret oldu nasıl eğlenelim” düşüncesi de buradan gelir. Lakin şunu belirtelim kullandığımız Miladi Takvim olduğu için Hicret çok nadir yıllarda 1 Ocak gününe denk gelecektir. Yani 1 Ocak günü Hicret olmadı arkadaşlar Hicri Takvim’e bakacaksınız.

Best-Happy-New-Year-Pictures.jpg

Peki Osmanlı Devleti’nde bu nasıldı. Kısaca bunuda anlatıp konuyu kapatalım. Osmanlı Devleti’nde ay yılına göre düzenlenen Hicri Takvim 1840 yılına kadar kullanıldı. Lakin bu yıldan sonra bir takvim daha kabul edilerek iki takvimli siteme geçildi (Güneş yılına göre Rumi Takvim). 1700’lerden itibaren ise resmi belgeler ile Osmanlı Devleti’nde yılbaşının hafif eğlenceler ile karşılandığını görmekle beraber 1850’lerden itibaren kuvvetle büyük şehirlerde eğlenceler dünzenlenmekte ve yeni yıl karşılanmaktadır.

Artık geçtiğimiz takvime göre yeni yılın başı zaten Hicret’e denk gelmemektedir. Zaten gelseydi Ramazan’ı hep aynı aylarda kutlardık arkadaşlarım güzel kardeşlerim.

Toparlarsak yeni yıl kutlamaları ile Noel Bayram’ı farklı şeyler olduğunu anlattık. Birisi dini bir bayram iken diğeri Yeni Yıl kutlamasıdır.

Sorulması gerek soru neden son 10 yıldır bunu kutlayanlara karşı böyle garip bir tepki verilmektedir. Bunun sebebi muhtemelen geçilen Miladi Takvime verilen bir tepki midir artık geri zekalılık mıdır bilmiyorum. İsteyen kutlar istemeyen kutlamaz arkadaşlar. Sen Kuran okuyarak gir bırak ötekisi dansöz oynatarak girsin berikisi noel babaya sarılsın. Bırakalım artık şu saçma sapan şeyleri lütfen.

Ha kültür yozlaşması yaşıyoruz diyorsanız kıçınıza giydiğiniz kotta, çocuğunuzun makarnasına sıktığınız ketçapta, ailecek gittiğiniz sinemada batı kültürüdür zaten. Din bir günde yıpranacak veya kurtarılacak bir olgu düşünce de değildir. Geniş çaplı felsefik bir kavramdır. Yaşam ile iç içedir. Bu tür şekilci uygulamalar ile yıpranacak ise anladığınız dinde bir sıkıntı var demektir.

Sen medeniyeti elinde tutaydında onlar deveye bineydi elince hurma yiyeydi güzel kardeşim.

Herkese yeni yılında sağlık ve mutluluk diliyorum hoçakalın..

Nerede O Eski Bayr..

Bayram gelir  güzel temiz elbiseler giyilir. Yaşlılara ziyaretler yapılır eller öpülür. Yaşlıların tam “ahh efendim nerede o eski bay..” kelimeleri söylediği duyulmadan çocuklar hemen dışarı çıkmak isterler.

Ama zamane çocuğu bir başka. Çocuk değiller zaten artık. Çocuk yasal olarak 18 yaş altı kabul edilse de bilime göre değiller. Ben 12 yaşımdayken babamların 15-16 yaşındaki zekaya sahiptim. Şimdiki çocuklar 8-9 yaşlarında benim 12 yaşımdaki zekaya sahipler. Bilgisayar, televizyon ve her kaynağa ulaşılabilirlik daha çabuk zeka gelişimine sebebiyet veriyor.

Yani kapınızda gördüğünüz mini mini 10 yaşındaki çocuklar aslında babanızın bundan 30 yıl evvelki 18 yaşlarına denk geliyor önünüze zeka bakımından.

Niye anlatıyorum bunları peki? Çocuklara bakarak ülkenin psikolojik travması ve iki yüzlülüğünü çok iyi yakalıyorsunuz da o yüzden anlattım.

Geçen bayram sabahı evde uyurken kapımı açan bu mini mini çocuklar “iyi bayramlar” diyerek beni uyandırmıştı. Tabi şeker falan yok evde. Hemen bozukluklar aklıma geldi. Hepsinin eline birer lira verip gönderdim. Çocuklar sevinip koşarak uzaklaşırken bende uykuya kaldığım yerden devam edecektim haliyle. Kapının tekrar çalması ile yine ayaklandım. “Hayırlı bayramlar” faslı ve elimdeki diğer bozukları vermem ve tekrar yatağa yatışım arasından fazla zaman geçmemişti ki dışarıda patlayan torpil sesiyle uyandım. Sonra ikinci üçüncü torpiller patlarken güne Halep veya Cerablusta bayram sabahına girer gibi başladım.

8dc560b56f5e424c2b6a42f3d461881f.jpg

Benimle bayramlaşıp aldıkları parayla muhtemelen torpil alıp sokakta patır patır patlatan çocukların kahkahaları kulaklarıma geliyordu. Derken yine kapı çaldı. Elimdeki son bozuklukları verdim fakat bir garip kıza param çıkışmadı. Bende cebimdeki 5 lirayı abisine verdim. Paranın yarısını kardeşine vermesini tembihledikten sonra artık uykum da dağıldığından banyoya girdim.

Yıkanırken kapının ısrarlı çalışları ve sanki bütün şehir çocuklarının benim bayramımı kutlamaya gelmesi alışa geldik bir durum değildi tabi. Yıkanıp elbiselerimi giydikten sonra yine kapı çaldı. Gelen çocuklara bozuk param olmadığını söyledim ama mazlum mazlum bakışlarına dayanamayıp elimdeki paralardan ellerine tutuşturdum. “Aslansın kralsın abi” cümleleriyle koşarak gittiler.

Dönüp elimde kahve pencereden “ne güzel bir bayram sabahı efendim ahh nerede o eski bay..” diyeceğim an kapı yeniden çaldı. E ama bu kadarı da fazlaydı. Hemen pencere kenarında ise çocukların hararetli bir şekilde organize olduğunu ve büyük çocuğun “şu dairedeki abi para veriyor olm koşun lan” veya “oradaki sadece şeker veriyor isterseniz gidin” veyahutta “onlar evde yok” tarzı cümleler ile etrafını koordine ettiğini duymuştum. Tabi “para veren abi” ben oluyordum ve bu sebeple bütün çocukların ilk hedefi bendim haliyle.

Tamam da kardeşim bende Rockefeller değilim yani. Kapıyı açtım ki ilk bütün para verdiğim kız çocuğun abisi tekrar gelmiş uyanık. Bayramlarını kutlayıp artık param kalmadığını söyledim. Küçük kızın abisi suratını asıp garip el kol hareketleriyle beni kınadığını bildiriyordu.

Penceremde kalan kahvemi yudumlarken “ya ayıp mı oldu acaba şeker alıp geleyim yine çocuk netice de” diye düşünürken aşağıda olayları organize eden çocuğun tam pencerenin altında net sesini duydum “O….çocuğu işte”.

whatsapp-image-2016-09-11-at-12-14-02

Az evvel ellerine para verdiğim zaman “Aslansın abi, leoparsın abi maşallah boyunda uzunmuş ekereke” diyen çocuklara “param kalmadı” deyince anında satışı koymuşlardı.

“O…. çocuğu işte abi” diye sitem eden küçük kızın abisine destekte geliyor yandan “aynen abi” diyor başka bir çocuk. “Bunlar böyledir paragözdür ne var yani versen para” diye ekliyor. Yandan birisi “Şerefsiz zaten bayram namazına da kalkmamış uyuyordu” derken öteki “ya zaten belli bayram namazına kalkmayan adamndan ne bekliyorsun” diyor. Birden başka bir çocuğun koşarak gelip yeni bir “para veren abi” bulmasıyla muhabbet sonlanıyor hızla o tarafa doğru koşuyorlar. Ha birde penceremin tam önünde bir de “akıllı ol” torpili patlatıyorlar.

Asıl problem “Ya onlar çocuk” deyip geçiştirdiğimiz bu yetişme tarzıdır arkadaşlar. Aynı davranışların yetişkin dönemlerde de sergilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Çocuklar toplumların aynalarıdır. Kültürel yozlaşma ve iki yüzlülüğe batmış, çıkarcılığın ve paranın peşinde koşan, ağzı bozuk ve kabadayı geçinen büyüklerin küçük resimleridir.

Eskiden böylemiydi? Nerede o eski bayr…

Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Aramıza Yeni Askerler Katılmış..

Ülkemiz yakın siyasi tarihinde “en fazla Atatürkçü” görünen kişi kim diye sorsanız değişik görüşler ortaya atılır;
 
“İsmet Paşa efendim” der bazısı Mustafa Kemal tarafından meclisin son yıllarında memleketine gönderildiğini bilmeden.
 
Birisi çıkıp “Bülen Ecevit ve CHP tabii ki” diyebilir. Evet Bülent Ecevit sonraki dönemlerde sürekli bazı devrimlere değinmiş ve organizasyonunu bu şekilde yapmıştır. Fakat geçmiş ve şimdiki olsun CHP örnek bir Atatürk partisini temsil edebilmiş midir?
 
CKMP yeni adıyla MHP ve Alparslan Türkeş temelini İslami Türkçülük ve Mustafa Kemal’den alır. Ne yazık ki bu temel bir miktar ırk faşizmine ve sorgusuz sualsiz itaat eden milliyetçi gençler yaratmaktan öteye gidememiştir.
 
Yakın siyasi tarihimiz boyunca en çok Atatürkçü olan, en fazla Mustafa Kemal’in yolundan giden, en Kemalist, en devrimci kişi lafta; Süleyman Demirel’dir!
 
Sonuç itibariyle bunu en çok dile getiren ve bu yolda yürüdüğünü iddia eden kişi eğer Mustafa Kemal’i anlayabilseydi haliyle Süleyman Demirel anlardı.
 
Diyeceğim arabalara Türk bayrağı dikme ile “Vatansever”, binalara Mustafa Kemal resimleri asma ile “Atatürkçü”, kafaya sarık bağlayıp sakal uzatma ile de “Dindar” olamazsınız.
 
İlk önce neyin ne olduğunu öğrenmeli buna göre fikirleri ve anlayışları tartışmalısınız. Geçmişten ders almıyorsan istersen dağı taşı Atatürk resmi ile donat bir anlam ifade etmeyecektir.