Bay Pipo – Soner Yalçın

Eski bir kitap olan bay pipo ben üniversiteye başladığım zamanlarda çıkmıştı. O zamanlar siyasi kitapları okumadığım için pek ilgimi çekmemiş anlatılan, MİT’in içine girmiş olan bilmem nerenin ajanları hiç umurumda olmamıştı. İşte  o zamanlar bilim adamı olmak vatanıma milletime yararlı bir yurttaş, mühendis, asker, öğrenci, basketbolcu vs. olmak istediğim yıllardı. Varsa yoksa “Newton’un hayatı” veya “Kosmos Evrenin Gizemli Yıldızları” veyahutta “Dr.Ecco Bunu Nasıl Çözer?” tarzı bilim/zeka kitaplarına ilgim vardı.

Şimdi geri dönüp bakınca ne güzel yıllarımmış. Zaman sonra artık bu ülkenin niçin bu kadar şerefsiz ve yalancı insanlar tarafından dolu olduğunu merak etmeye başlayıp şöyle bir yakın tarihe ve sonra da uzak tarihe de bakmaya başladım.

Anladım ki bizim yakın siyasi tarihimiz çok partili dönem ile beraber (hadi tek partili dönemin son ucunu da ekleyelim) meğerse bildiğimiz satılmışmış. Çok ayrıntıya girmeden yazdığım Yakın Siyasi Tarih yazılarımdan siyasi, iktisadi ve kültürel hareketin iktidarda kalmak uğruna nasıl sağa sola satıldığını (evet ağır laf gibi de karşılıksız kredi ve paralardan bahsediyoruz) anlatmıştık. Herkese de okumasını tavsiye ediyorum.

Evet ne diyorduk. Açık artırmayla satılan ülkenin alıcısı da çok oluyor elbette. ABD’nin yüzü gülmüş, biraz İsrail’in hatta. İşte bu yakın siyasi tarihin MİT ayağını Bay Pipo isimli kitapta bulabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı bir dönem “Darbe Yapacaklaaaağr” diyerek Fettullah Cemaat’i tarafından içeri atılan yazarlardan Soner Yalçın. Bazı ek notlar ile beraber yeni bir basımını Kırmızı Kedi yayınlarından temin edebilirsiniz. Ayrıca kitap içinde MİT mücadelelerinin merkezine öldürülen ajan Hiram Abas’ın konduğunu da söyleyelim. Aslında Hiram yan rolde dururken MİT ve ülke çekişmeleri anlatılmış.

Özetle Yakın Siyasi Tarih’i merak edenlerin biraz dönem iktidarları ve partileri hakkında bilgi aldıktan sonra (benim yazılar mesela) okuyabileceği tamamlamalı bir eser.

Bu ülkedeki siyasetçilerin “Hibe Para” diyerek ABD’nin İsrail’in daha doğrusu emperyalizmin köpekliğini yaparken aldıkları paralar, milletin ağzına hurma tıkıp krallar gibi yaşamları, dün kol kola her türlü hırsızlığı vicdansızlığı şerefsizliği ve hukuksuzluğu yaparken, ertesi gün sanki siz yapmışsınız gibi ortaya çıkmaları falan bildiğimiz şeyler aslında.

Ha bu arada kitapta muhtemel MİT ajanı olan bazı önemli kişiler ile ilgili bilgiler de bulacaksınız.

Bu topraklarda yakın siyasi tarihimizin mutlaka öğrenilmesi ve bilinmesi gerekmektedir. Kitabı bütün genç ve orta kuşak arkadaşlarımıza öneriyorum.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

Yakın İktisadi Tarih VI

Bir önceki yazı için buradan

Menderes Dönemi 1954-1961

1) Bu göstermelik dış borca dayalı büyüme sonucu oluşan sahte bolluk ve kalkınmanın sonucu ithalat patlıyor ve ihracatın buna karşı koyamıyor. Oluşan kocaman cari açık kapatılamıyor. Bu sebeple dış yardım ve para transferleri için bazı şartlar (IMF) ortaya konuyor.

2) Adnan Menderes’in kafa dank ediyor. “Bunlara uyacağına devlet destekli büyümeye geri döneyim” diye düşünüyor. Dış ithalata kotalar koyup milli büyümeye geçmeye çalışıyor. (Ah Menderes ah)

3) Dış borçların neticesinde Menderes bu ekonomik politikaya yaslanınca 4 Ağustos 1958 yılında dolar birden 2,2 misli değer kazanıyor. Bak sen şu işe!

4) Dış ithalattaki kanunlar hemen gevşetiliyor. Tekrar eski sisteme geçiliyor. Bunun karşılığında ABD ve batılılar 600 milyon dolarlık borcu siliveriyorlar! Yani çok bonkör çok iyi insanlar aslında bu adamlar. Birde üstelik 359 milyon dolar da borç veriyorlar. Çıkmaya kalkan cezalandırılıyor artık bu sistemden. Neler düşündü bilemiyorum o yıllarda.

1091838_67a7f0a516e990095eb7d7e96d62a125_orj

5) Gelirin az olması ve ekonomik durgunluk neticesinde köyden kente göçler başlıyor. Bu sebeple kentte ücretler düşüyor. Yine kente göçleri imarsız büyük şehirlere yerleştirerek gecekondu yapılaşmasına izin verilmesi bu dönemdedir. Bu fakir, eğitimsiz, yeni bir umut ile kentlere gelen marabalara kaçak ev, elektrik, su, bakliyat, battaniye, kömür vs. yardımları propagandalar ile hükümet yapıyor. Yani oy deposu bildiğini. “Bak sana yardım ediyorum bana oy ver”. Bu düşünce sistemi hala değişmemiştir. Fakirliğin ve gelir adaletsizliğinin sebepleri vardır. Bunları düzeltmek yerine, fakirlerin öyle kalması ve kendilerine muhtaç yaşaması bu tip hükümetlerin tek isteğidir. Hala öyledir.

Darbe Sonrası ve İçe Dönük Dışa Bağımlı Büyüme 1961-1976 ve 1977-79 Krizleri

1) Darbe sonrası ithalat engellenerek yerli malı üretimine destek olundu ve bu şekilde bir büyüme politikası benimsendi. Fakat Adnan Menderes’in dışa bağımlı, teknoloji ve temel girdileri ithalat üzerinden yürütülen 10 yıllık yönetiminin sonucu ihracatta sıçrama yapılamadı. ARGE üzerine çalışmayan ülke kalitesiz ürün ithalatıyla ekonomik dar boğazı aşamadı.

2) Kamu maliyetinin altında ürünleri köylü, çiftçi ve işçilere (örneğin gübre, elektrik, su) vererek ithalatı azaltıp dışa bağımlılıktan kurtulunmaya çalışıldı. Fakat ithalata o kadar bağımlı hale gelinmişti ki bu ekonomik hamle ileriki dönemde tam anlamıyla gerçekleşemedi.

3) Ara dönemlerdeki para ihtiyacı yurt dışından gelen döviz ile kapatılmaya çalışılarak cari açık engellendi sayılır.

4) 1970’li yıllarda ekonomik bunalım sonucu IMF’nin dayatmasıyla dolar 9 liradan 15 liraya çıkartıldı. Büyük tepki çekmiş olan bu hareket sonucu ordu içerisinde yine genç subaylar bu politikalara karşı hareketlenmiş fakat siyasi tarihte anlattığımız gibi paşalar tarafından erkenden engellenerek durdurulmuştur. 12 Mart 1971 yılında kendileri muhtıra vermiştir.

5) Muhtırayı veren paşalar sonradan ekonomik politika olarak ülkenin içine sçarak tekrar ithalata yönelik büyümenin önünü açıyorlar. Daha sonradan bu paşaları siyasi tarihimizde anlattığımız gibi yabancı petrol şirketlerinde, bankalarda danışman veya müdür olarak göreceğiz.

1434543683638.jpg

6) Demirel’in uyguladığı yine bu sahte ithalat büyümesi kısa bir süre nefes aldırmıştır aslında ama sadece krizi ertelemiştir. Bunun faturasını Türk halkı ileriki yıllarda ödeyecektir.

7) 1960 yılından 1975 yılına kadar ki GSMH değerlerine göre halkın yönelişi şehre olmuş. 1960 yılında sanayinin payı %17,5’tan 1975 yılında %21,2’ye yükselirken, tarımın payı %36,5’tan %27’ye düşmüştür.

8) Öteleye öteleye geldiğimiz 1977 yılında ise hem savaş dolayısıyla yediğimiz ambargo hem dünyadaki ekonomik kriz sebebiyle ülke adeta çöktü. İhracat 200 milyon dolar düşerken, ithalat 660 Milyon dolar yani %13 arttı. Cari açığın karşılama oranı %30 seviyesine yükseldi ve yıllık 4 Milyar dolara yükseldi. (ha günümüzle kıyaslarsanız karşılama oranı AKP dönemiyle %60-70 arası miktara çıktı. Yıllık ise yaklaşık 100 milyar dolar açığımız var nasıl ama büyüme)

9) Elbette bu açık ve kriz bombası Ecevit’in elinde patlayacaktı ve tarihe “geldiler ekonomiyi bitirdileeeeer” olarak geçecekti. IMF tekrar yapılanma isteğine Ecevit direniyor. Fakat tutarsız ekonomik yaptırımlar ve bazı ithalat kotaları karaborsanın önünü açtı. Buda tarihimize “yağ bulamıyorduk, benzin kuyruklarıııııı” diye geçmiştir. 1978 yılında ortalama %53, 1979 yılında ortalama %64 fiyatlar arttı enflasyon azdı. 1978 şubat ayında develüasyonla dolar 19.25 ten 25 tl’ye, 1979 yılında ise 47 tl’ye yükseldi.

10) Adnan Menderes’in iktidar hırsı ve 1971 darbecileri geleceğin yabancı banka müdürü ve petrol danışmanı olan satılmış paşaların; yerli üretimi ve argeden uzak, yol/baraj/inşaat üçgenindeki, ithalata dayalı, borçlu sahte ekonomik büyümenin faturası ağır oldu. İç karışıklıkların artmasının bir sebebi olarak bu da gösterilebilir. Ülkeyi bilerek ateşe atan bu kişileri tarih affetmeyecektir.

11) Darbe sürecine geldiğimiz, ülkenin bu durumunu sorgulayan ve sağ/sol diyerek kandırılan genç vatandaşlarımızın kırdırılması sonucu ortaya çıkan çatışmadan yeni bir devlet dizaynı çıkartıldı. 12 Eylül 1980 darbesi ülkemizin bu yeni modelde tekrar sermaye ve emperyalizmin uşaklığına soyunacağımız yıllar yakındı.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan

Devlet Sırrı

Yakın tarih kısmında anlatmıştım. 1950’li yıllarda Adnan Menderes döneminde yardım ayağıyla ülkeye tam anlamıyla yerleşen ABD, ülkemize bol bol yol yaptırıp borç paralar vermekle beraber bir çok noktada üsler kurmuştur. İşte 1960 darbesinden sonra tekrar yerli ekonomi ve milli kalkınma modeline geçmek için harekete geçen askeri komite yönetimden fiilen çekilse de seçim sonuçları beklendiği gibi gitmedi. Menderes’in vekil kadrolarının bir bölümü ve destekçileri Süleyman Demirel’in kurduğu yeni AP’ne geçmişti. Halkta hemen koşa koşa onlara oy verince askeri yönetim perde arkasında durarak 5-6 yıl daha ülke yönetiminde etkili olmaya devam edecekti.

Menderes’in MİT’e ve artık nereye soktuğu belli olmayan yerlere yerleştirdiği ABD varlığı denetlenemiyordu bile. 1950-1960 yılları arasında “ya MİT içinde ABD ajanları varmış, üslere karışamıyormuşuz efendim nedir aslı?” diye sorduklarında Menderes halktan aldığı oylara güvenip bunları hiç kaale almıyordu. Neyse darbe sonrası dönemde bunlar araştırılırken şöyle bir olay cereyan etmişti;

1963 yılında 3.Ordu komutanı Refik Tulga paşa Adana’da bulunan İncirlik amerikan üssünü kontrole gider. İçeride ordu komutanına kafeteryaları, yemekhaneleri, çeşmeleri falan gezdiriyorlar. Paşa etrafı tel örgüler ile çevrili olan gerçek üssün içine girmek isteyince “hoop dur bakalım” diyorlar. Ordu komutanı şaşırıyor. ABD’li albay “buraya ancak Amerikan uyruklu askerler girebilir giriş yetkiniz yok” diyor. Paşa “bu bizim hükümranlık haklarımızı ihlaldir biz ülke topraklarındaki her noktaya girmeye yetkiliyiz” deyince albay “imzaladığımız ikili anlaşmalar gereği girme yetkiniz yok efendim” diyerek ordu komutanını içeri sokmuyor.

92170

Yaşanmış bu gerçek olaydan da anladığımız üzere pek muhterem sayın Adnan Menderes efendinin hiç kimseye sormadan gizlice yaptığı ikili anlaşmalar neticesinde ülkemizdeki ABD üsleri kesin ve net suretle ABD toprağı olarak kabul edilmiştir. Bunun ile ilgili bazı yerlerde bahsini açmıştım. Yani bu ne demektir? İncirlik hava üssüne ABD’nin izni olmadan hiç bir şekilde “giremezsiniz” demektir. Ne konulduğu, ne yapıldığı, nasıl davranıldığı vb. durumlara karışamazsınız demektir. Bu olaydan 10 yıl evvel bunların doğruluğu sorulduğunda kimseyi iplemeyerek bildiğini okuyan Menderes “Devlet sırrı” demiş ve halktan çoğunluk oyları alınca umarsızca hareket edilmiş ve bu duruma gelinmiştir.

İkinci bir örnek 1976 yılında yaşanmıştır. Kamu oyunda ABD-Sovyetler gerilimi konuşulurken ABD üslerinin içinde hangi silahlar olabileceği tartışılmaya başlanmıştır. ABD üsleri içerisinde nükleer füzelerin olduğu şüphesi üzerine dönemin başbakanı Süleyman Demirel sıkıştırılmıştır. Demirel ilk başlarda “devlet sırrı” kelimesinin arkasına sığınmış ve sonrada gazetelerin ve televizyonların önünde “şerefi ve onuru” üzerine konuşarak kesinlikle nükleer füzelerin bulunmadığını açıklayıp milletimizi rahatlatmıştır. Çünkü insanlar olası ABD-Sovyetler savaşında ilk vurulacak noktaların buralar olduğunu beklemektedirler. Fakat Süleyman Demirel bu iddiaların asılsız ve bunu söyleyenlerin “kökü dışarda ajanlar” olduğunu dile getirmiştir. Bunu iddia edenler vatan hainliği mertebesine kadar indirilmiştir.

Uğur Mumcu bu açıklamanın peşini bırakmamıştır. Adım adım araştırmalarını yaparak ABD üslerinde farklı şehirlerde kesin olarak nükleer başlığa sahip füzeler olduğunu yazmıştır. Mumcu yazılarında “Devlet Sırrı” kavramını da irdelemiştir.

Sonuçta yıllar sonra Sovyetler dağılmış, ABD eski defterleri açarak hangi ülkelerde savunma için neler yaptığını anlatmıştır. Ülkemizde Mumcu’nun “füze var” dediği, Demirel’in “onur ve şeref sözüyle yok” dediği “nükleer füzelerden” tam 16 adedinin bu tesislerde bulunduğu resmi olarak açıklanmıştır.

top-secret-rubber-stamp.jpg

Devlet sırrı; ulusun güvenliği ve çıkarları doğrultusunda yapılan eylemler bütünüdür. Fakat kimin çıkarları doğrultusunda yapılır bu eylemler? Özgür ve tam bağımsız bir devlet yapısının yaptığı gizli şeyler olabilir. Bunlar ajanlar, özel savunma dosyaları, görüşmeler vs. olarak kabul edilecek şeylerdir. Kimin çıkarları doğrultusuna hizmet ettiği tam belli olmayan, ülkenin şimdiki ve gelecekteki konumunu tehlikeye sokabilecek hal ve hareketler ise “devlet sırrı” kapsamına girmemektedir!

Sap ile samanı birbirine karıştırmamakta yarar vardır. Seçilmiş her hangi bir hükümet “devlet sırrı” güvencesine sığınıp hiç kimseye söylemeden; parsel parsel bir yerleri başka bir ülkeye satamaz, başka bir ülkenin iç içişlerine karışamaz, hükümetini yıkmaya çalışamaz, her hangi gayri meşru bir sivil/askeri örgüte dolaylı/dolaysız destek olamaz vs. Bu yaptıkları ancak bağımsız yönetimsel ayakların tartışmaları ve karşılıklı fikir alışverişleri göz önüne alınarak yapılabilir. Bunlar kayıt altına alınır ve ileride işler boka sarar ise meclise hukuksal olarak hesap sorulur. Demokratik hukuk devletleri böyledir böyle olmakta zorundadır.

Öyle görünüp yukarıdaki şeyleri el altından veya alenen yapan devletler “terör” devletleri olarak adlandırılır. Bu hükümetler ve başkanların yaptıkları ülkelerinin üzerlerine yapışır. En büyük örnekleri Rusya, ABD ve İsrail devletidir. Yıllardır her yerdeki hükümetleri devirmeye çalışır, terör örgütlerine kaynak sağlar, ürettiği silahları satar, savaş çıkartır, darbe yaptırır, sivilleri öldürür anlat anlat bitmez.

Türkiye’nin çizgisi ABD veya Rusya veya her hangi kapitalist devlet düzeyinde değildir ve olmamalıdır. Biz komşu devletlerimiz ile savaşmamayı öncelik kabul eden, barışçıl amaçlarla savunma temelli bir cumhuriyet kurduk. Agresif yapı ve orta doğu karmaşası Osmanlı devletini parçaladı. Bundan dolayı ayrı bir devlet sistemi ve dünya görüşü üstüne inşa edilen devletimizin seçilmiş hükümetleri öyle her istediğini yapamaz.

Ve kusura bakmayın PKK terör örgütüne başta ABD olmak üzere Irak, İran, Ermenistan, Yunanistan, Suriye yataklık ve yardım yaptığını unutmadık. Onlara bunu yaptıkları için küfür ettik ve terörden beslendiği için bu ülkeleri lanetledik. ABD’nin bir çok kez PKK örgütüne silah verdiği ortaya çıktı. Ama ne oldu bir şey olmadı.

Sen seçilmiş ülkenin cumhurbaşkanı; üzerinde “yiyecek ve ilaç” yazan tırlar ile MİT personellerini kullanarak ister Türkmenlere, ister Papoa Yeni Gine’lilere silah gönder farketmez bunu öyle “Devlet Sırrı” kisvesine sokarak yapamazsın! Hadi gizli işler çevirdin “kim çevirmedi ki?” dedin gerçi “kim çalmıyor ki?” diyen halkta arkanda ya hadi böyle diyerek hareket ettin. Bu ortaya çıkınca “neden yaptığını” açıklayıp halkı ikna etmen gerekirken sen “neden ortaya çıkartıldığını” açıklayıp gazetecileri içeri tıktın.

Tutuklamak için seçimi bekleyip kazandıktan sonra emirle Can Dündar’ı tutukladılar ve uzun süre de çıkamayacak gibi görünüyor. Çünkü henüz dava bile açılmadı. Direk vursaydınız aslında fazla uğraşmayıp. Fakat siyasi tarihimizde bu gibi bir çok olay yaşandı ve bir çok büyük gazeteci bu şekilde hapislerde yıllarını geçirdi. Onlar tarihte büyük gazeteci olarak kaldı. Kaybeden siz olacaksınız yani.

mit tirlari.png

Bu ülke cumhurbaşkanının ve çevre bakanlarının kişisel egolarını tatmin ve duyarsızlıkla hareket etme yeri değildir. Yapıyor isen yakalanmayacaksın bu kadar basittir.

Son olarak “bu devlet sırrı efendim elbette yayınlayanmayacak ülke çıkarları bık bık” diyen arkadaşlara söyleyelim o zaman; Ne zamandan beri gizlice yapılan uluslar arası silah kaçakçılığı ülke çıkarları içerisine sokuldu? Sen ABD misin İsrail misin? Kimsen sen? Terörist misin? Silah tüccarı mısın? Dün söylediğinin bugün tersini söyleyen hükümetin açıklamasına mı inanıyorsun? Dün böyle bir tır yok diyen adam bugün “gidiyor ne var lan göndeririz sana mı soracağız?” diyor dün “türkmenlere gitmiyordu vallahi ve billahi” diyen adam bugün “vallahi ve billahi Türkmenlere gidiyor” diyor geçmiş AKP sıralarına.

Ama bunları da tarih yazıyor. İstediğiniz kadar satın alın basın yayını. Yine yazacak yine yazacak yine yazacak. Vekil transferlerinizi, yolsuzluklarınızı, kadrolaşmalarınızı, soygunlarınızı yazacak yazacak yazacak. İstersen %99 oy al öleceksin ve öyle bir tokat yiyeceksin ki Allah katında hakkını yediğin insanların ellerinden nasıl kurtulacaksın bakalım. Senin kişisel egoların ve fevri davranışların yüzünden ölen her insanın kanının hesabını vermeyeceğini mi sanıyorsun?

Yakın Siyasi Tarih – XVI. – 1977 Genel Seçimleri

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür TarihiYakın İktisadi Tarih

Yakın Siyasi Tarih yazıları 16 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Siyasi Tarih I, Yakın Siyasi Tarih II, Yakın Siyasi Tarih III, Yakın Siyasi Tarih IV, Yakın Siyasi Tarih V, Yakın Siyasi Tarih VI, Yakın Siyasi Tarih VII, Yakın Siyasi Tarih VIII, Yakın Siyasi Tarih IX, Yakın Siyasi Tarih X, Yakın Siyasi Tarih XI, Yakın Siyasi Tarih XII, Yakın Siyasi Tarih XIII, Yakın Siyasi Tarih XIV, Yakın Siyasi Tarih XV

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1) Genel seçimlere büyük bir Kıbrıs Gazıyla giren Ecevit belkide o zaman için doğru olanı yaptı ama seçimler istediği gibi gitmedi;

CHP %41,4, AP %36,9, MHP %6,4, MSP %8,6 oy aldı.

2) Ecevit en fazla oyu aldığı halde tek başına iktidar olamıyordu. Kimse CEHAPE ile koalisyona girmek istemiyor ve işi yokuşa sürüyordu. 1978 Ocak ayında II.Milliyetçi Cephe hükümeti gen soru ile düşürülerek (ülkede istikrarsızlık, çatışma ortamı dolayısıyla) Ecevit tarafından yeni bir hükümet istemsiz kuruluyor.

20151106_165407

3) Ecevit ABD ile görüşmelerde bulunsa da ambargo kaldırılmıyor. Oda “eeeh o zaman Sovyetlerle kanka olurum bundan sonra” diyor. İşte bu hareketi sonrası ipler kopuyor. Malatya belediye başkanına bombalı bir paket gönderiliyor ailesiyle beraber parçalanıyor. 22 Aralık 1978 Maraş’ta tarihe “Maraş Katliamı” olarak geçen bir mezhep saldırısı yaşanıyor ve 109 kişi ölüyor 176 kişide ağır yaralanıyor.

4) Halk baktı devletin bir şey yapacağı yok kendisi mahallelerde direniş komiteleri kurarak kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Halkın polise ve askere fazla güveni yok artık. Komünistlik ve faşistlik adı altında çatışmalar, ölümler gırlar gidiyor.

5) Bu arada “neden bu kadar gerilim” diyorsunuzdur. Çünkü ABD’nin ülkede gerçek müttefiki kalmıyor. Ambargonun kaldırılmasını isteyen Milliyetçi Cephe hükümeti ABD’den yine red cevabı alınca ABD üstlerini kapatıyor! İnanılmaz karardan sonra işte ülke yangın yerine dönüyor aslında. ABD bu tarihten sonra MHP-CHP ekseninde halk katliamını içlerine 1950 yıllarında yerleştirilen MİT ajanlarını kullanarak gerçekleştiriyor. Elbette darbe yıllarına kadar. Olayların darbe sonrası bıçak gibi kesilmesi bunun bir kanıtıdır gerçi çok kanıt var. Günümüzde devlete güvensizliğin sebebi yine MİT içerisindeki ajanlardır. Artık kim kimdir bilemiyoruz onun için Adnan Menderes ve devamı olduğunu iddia edenlere soracağız öbür dünyada.

20151106_165434

6) 14 Ekim 1979 yılında hükümeti tekrar kuran Demirel IMF’nin manyak para politikalarını ülkeye uygulamaya başladı. Ülkenin bu politikalar ile ilerlemeyeceğini mantıklı insanlar biliyordu da işte bunu sunan kimdi? Adını duymuşnuzdur; takunyalı kardeşlerden birincisi Turgut ÖZAL

7) Sonunda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülke yeni bir anayasa ile ABD ve onun hükümetlerinin ekseninde daha rahat yönetilmeye başlandı. Süleyman Demirel sonraki yıllarda bazı yazı ve röportajlarında “kendisinin çok fazla kullanıldığını, demokrasi ve insanlık için daha fazla şeylerin yapılması gerektiğini” söylemiş ve geçmişte yaşanan bazı şeylerden dolayı pişman olduğunu dile getirmiştir. Gerçekten Süleyman Demirel özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı bir lider haline gelmiştir. Artık anayasayı veya insan hakları bildirgesini mi yuttu bilemiyoruz.

8) Demirel’in son kullanma tarihinin bitmesiyle meydanlarda anti ABD ve anti komünist gençlerden oluşan karmaşık ortamın temizlenmesi, yeni bir Türkiye gençliğinin bilinçli inşasına başlanması gerekiyordu. Nasıl ki 1960 darbesiyle sendika kurma, sivil toplum kuruluşlarına özgürlük, yeniden bağımsız üniversite ve bilimsel eğitim, özgürlükçü bir anayasa ve örgütlenme, anaysa mahkemesi falan getirilip halk hareketi devam ettirilmeye çalışıldıysa, 1980 darbesinden sonra da tam tersi “fazla düşünmeyen, etliye sütlüye karışmayan, dini ve eleştirisiz sorgusuz eğitim” sistemi yaratılarak 1960 yıllarının yarattığı gençlerin oluşması engellendi. Çünkü bu gençler farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da geçmişten gelen din/kültür yapısından dolayı ister “dindar” ister “solcu” veya ister “milliyetçi” olsun her zaman özgür ve tam bağımsız bir ülkenin yaşamasının hayalini kuruyorlardı. Emperyalizme karşı durmaya çalışan bu gençler ABD güdümüne giren ordu vesayeti yüzünden işkenceler gördüler, hapis yattılar, sürgün edildiler.

20151106_162743

9) Çoğunun sol görüşlü aydın olması dikkate değer bir tespit olacaktır. Bunun en büyük sebebi ise çoğu aydın, yazar, şair, düşünür ve gazetecinin “solcu” veyahutta “komünist” olarak damgalanmasından ötürüdür. Ülkenin izlediği emperyalist yolu dile getiren, petrollerini, madenlerini, şirketlerini, bankalarını vs. “yabancı teşebbüs yatırımcısı yatırım yapıyor” diyerek onları satan/devreden, sattığı için müdürlükler, evler, arsalar, şirketler alan böyle bir siyasi/askeri çıkar çevresini eleştiren insanlara takılan yaftadır. Yapılan yolsuzlukları, vurgunları, birden zengin olan siyasetçileri ile yine ve sürekli aynı çerçeveye kandırılarak oy veren eğitimi düşük bir halk kitlesi ve elbette bundan nemalanan işini gören orta/üst tabaka kesimin iktidarlarına sahne olmuştur. Bu rastlantısal değildir. Yani 1955 yılında “ABD emperyalizmine karşı duralım” diyene “ne yani komünist mi olalım” cevabı, 1975 yılında “yeğeninizin hayali ihracatı için devletten haksız kredi verilmiş sayın Demirel” diyene “vermişsek biz vermişizdir” cevabı, 2015 yılında “yolsuzluk yapılıyor” diyene “yol yaptık beğenmiyor musunuz?” cevabı verenler değişmiş midir?

10) Yakın siyasi tarih çok yakına gelmeden bitirilir arkadaşlar. Ben 1990 yılına kadar yazmayı düşünüyordum ama ne bileyim. Şimdi siyasi olarak etkileri bu yıllara dayanacağı için pek girmek istemiyorum. Ama Demirel sonrası darbe ile yerleştirilen “Ilımlı İslam” yapısının sonuçlarını şimdi yaşıyoruz işte. Uğur MUMCU’nun taaa 1977 yıllarındaki yazılarında sivriltilen Korkut ve Turgut ÖZAL kardeşlere değinmesinin nasıl 1990’lı yıllarda ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Neden diyorum? Çünkü sivriltilen bu kardeşler 1977 yılında mal varlıklarının kısıtlı olduğunu kendileri açıklamışlardı Uğur MUMCU’nun yazısından biliyorum. 1977 yılında “iki evim ve otomobilim var başkada Allah’a hesap veririm” diyen bu “takunya kardeşliği” gelişen 15 yılda yani 1992 yılında sadece gayrimenkul servetlerini 50 katına çıkarttıklarını açıklamışlardı (154 ev!). İşte onlar bunu açıklarken benzer yıllara yakın tarihlerde Tayyip Erdoğan’da parmağındaki yüzüğü çıkartarak “bütün servetim bu yüzük” dedikten bir kaç yıl sonra “Eğer duyarsınız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir” diyecektir. 1999 yılında söylediği bu sözden ne tesadüftür ki 15 yıl sonra yani 2014 yılında ülkenin en şatafatlı binasına daha doğrusu sarayına geçmiş bize sırıtmaktadır. Mal varlığı tam bilinmemektedir elbette ama gelen gideni aratırmış.

20151106_165641

11) Bir diğer ilginç nokta orta doğu ile yakın ilişkiler kuran ülkemizin başbakanlarının enerji bakanlıklarına kendi tanıdıkları veya mümkünse yakın akrabalarını özellikle geçirmeleridir. Korkut ÖZAL darbe sonrası hemen Enerji Bakanlığını almış ve birden ailecek zenginleşmiştir. Akabinde Tayyip Erdoğan’ın damadını Enerji Bakanı yapması şaşırtıcı mıdır? Bunun takdirini de size bırakıyorum. Bildiğimiz bir şey varsa dünya petrol şirketleri ve onun ile yakın ilişkiler kuran bu adamların zenginleşmesi ve yapılan anlaşmalarla neler döndüğünün saklı kalmasıdır. Enerji Bakanları ve devlet başkanlarının şirket/ailesel ilişkileri 1977 yılından itibaren ÖZAL ailesi için ortaya konulmuştur. İlişkiler genel olarak Orta doğu petrollerinin Türkiye’ye taşınması ve buradan İsrail ortaklığında diğer ülkelere satışını kapsamaktadır. Petrolün gelişi ve taşınma izinleri işte bahsettiğimiz “aile şirketleri” tarafından organize edilmekte ve kaymağını yemektedirler. Bu halk tarafından bilinmekte midir? Ders alınmış mıdır? Halk “nasıl oluyor da petrol şirketlerinde yöneticilik yapanlar her zaman ülkede enerji bakanlığına oturuyor aile zenginleşiyor” demiş midir? Bu ülke sormayacak ama Allah soracak hesabını kaçış yok. 

12) Yani… yani değişen bir şey yok. Aziz Nesin’in ünlü “Zübük” tiplemesi vardır. Halkı kendi çıkarları doğrultusunda “cami yapacağım baraj açacağım ey müslümanlar” diyerek kandıran Kemal Sunal’ın da filminde oynadığı ünlü bir kitaptır. Onun gibi siyasi yaşamımız. Zübük sürekli değişiyor. Gelen mal varlıklarını kat be kat artırarak siyasette yüzünüze gülüyor, onu asgari ücrete eşek gibi çalışan adam savunuyor. Bu böyle devam ediyor çok partili yaşantımızda. Ayrıntılarına girmediğim siyasi haritada konuşulan gündem maddeleri de aynıdır. İşte “bor maden rezervinin yüzde bilmem kaçı bizde” den tutun “Ayasofya’yı cami yapalım” tartışmasına kadar boş beleş muhabbetlerle gündem geçiyor onlar zengin oluyor ve ülke borca batıyor. Diğer nokta ise sürekli bir “dünya liderliğine” soyunmamız! Dünyanın bizim yönetimimize, adaletimize, dinimize ihtiyacı varmış havası yaratılarak yaratılan aşağılık kompleksinde mutlu olan boş tartışmalarla geçen ömürler. Sürekli bir gösterişte İsrail/ABD düşmanlığı fakat perde arkasında petrol şirketleriyle ortaklıklar/yöneticilikler ve İsrail/ABD dostluğu. Ne diyelim uzatmadan siyasi durumu burada noktalıyorum. Belki 1990 yıllarını sonradan ekleyebilirim. Eline Kuran alıp kent kent “Allah’ın kitabından ayetler okuyan” darbeci bir paşayı anlatmak lazım yanide çok yakın. Şimdi tekrar cumhuriyet başlangıcına gidelim ve Osmanlı devletinin iktisadi yapısını, cumhuriyetin ekonomik kalkınma hamlelerini, çok partili rejim döneminden sonra yapılan düzenleme/yatırımları anlatalım. Ondan sonra da kültür/sanat atılımlarını aynı sırayla anlatarak bahsettiğim Siyasi/İktisadi/Kültür tarihi serimizi sonlandıracağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan