Sebastiao Salgado

Güney Amerikalı ünlü fotoğrafçı (resim değil) Sebastiao Salgado abimizi ne zamandır küçük yerimde anlatmak istiyordum. Yakın tarihin en büyük fotoğrafçılarından olan sanatçımızı biraz daha yakından tanıyalım.

Asıl adı Sebastiao Ribeiro Salgado Junior (ki babasının adı) dünyaya gözlerini 1944 yılında, Brezilya’da babasının çiftliğinde gözlerini açıyor. Çocukluğu büyük çayırlarda at koşturmayla veya hayvan sürülerini bir yerden bir yere götürmeyle geçiyor. Yaklaşık 30 ailenin yaşadığı çiftliğin sahibi babası olsa da her ailenin kendine ait toprağının olduğundan bahsediyor. Kimsenin zengin olmadığı kimsenin de fakirlik çekmediği yaşam tarzı ileride ki düşüncelerini de etkilemiş olmalı. 15 yaşındayken küçük kasabasını terk edip büyük şehre lise okumak için geliyor. Babası çiftçilik veya avukatlık yapmasını istese de Salgado’nun gönlünde yatan meslek ekonomi olacak.

1956-61 arasında görevde kalan Brezilya Devlet Başkanı Juscelino Kubitschek büyük bir atılım gerçekleştiriyor. Araba fabrikalarının kurulması, yeni sanayi ve zirai yatırımların yapılması, farklı iş kollarının ülke ekonomisine kazandırılmasıyla beraber ülke gençleri bu oluşuma katılmak istiyorlar. Başkanın 1960 yılında kurduğu şehir Brasilia başkent yapılıp (hala başkenttir) ülke atağa kalkıyor. Salgado üniversitelerde yeni açılan iktisat bölümlerine inanılmaz bir istek duyduğunu belirtiyor. Üniversiteye yazıldığında ise ileride eşi olacak olan Leila’ya aşık oluyor.

Komünist Mi Olalım? Yani Dinsiz? Brezilya Dinine Sahip Çık!

Endüstrileşme ile beraber birçok gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi insanlar ihtiyaç dahilinde şehirlere akın etmeye başlıyor. Salgado çarpık kentleşme, sınıfların oluşumu ve toplumsal eşitsizlikleri yerinde gözlemliyor. Haliyle birçok gelişmekte olan ülkelerde yaşan şey yani 1964 askeri darbesi ile hayatlar alt üst oluyor. Faşist askeri cunta (elbetteki ABD ve CIA destekli) ülkeyi dönem içinde yükselmeye başlayan devrim rüzgarından korumak ile görevlendiriliyor. Yani klasik bahane; “Gomunizm geliyor! Dinsiz mi olalım? Karılarımızı mı paylaşalım?”

Brezilya’da yaşanan faşizm rüzgarı o denli kuvvetli ki askeri cunta 1985 yılına kadar iktidarı elinde tutuyor. Elbette bu süre zarfında yer üstü ve altı zenginliklerin yabancı şirketlere satıldığını, sesini çıkartanın “komünist” ilan edildiği, tutuklanmaların, işkencelerin, ABD kamplarında eğitilmiş faşist Brezilya Komandoları’nın at koşturduğu yıllar. Bu davranış dolayısıyla ülkenin aydın kesimi gösteriler ve eylemlerle askeri cuntayı protesto ediyor. Salgado elbetteki bu gösterilere katılan ve aktif rol alan öğrencilerden. Üniversiteyi 1967 yılında bitiren Salgado artık ülkede durmanın tehlikeli olduğunu anlayıp akademik kariyer yapmak ve ortalık sakinleşene kadar korunmak amacıyla eşiyle beraber Fransa’ya gidiyor. Ailesini ve diğer kardeşlerini ise ancak 11 yıl sonra görebilecek.

Fransa’da faşist rejimden kaçan insanlara bir yandan yardım edip bir yandan geçinmeye çalışan aile Dünya’da süregelen (özellikle askeri diktatörlüklere) yönetimlere karşı çalışmalar yapıyorlar. Mücadele için ne yapabileceklerini düşünen ikili eğitimlerini “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek Sovyetler Birliği’nde devam ettirmeye karar veriyorlar. Prag’da eşi Leila’nın amcasının arkadaşı ile görüştüklerinde ise (kendisi Brezilya Komünist Partisi kurucusu) Sovyetler Birliği macerasından vazgeçiyorlar. Parti başkanı “Sovyetler Birliği’ni unutun. Burada her şey bitti. Bürokrasi iktidarı halktan aldı. Geri dönün ve gidip sığınmacılara yardım edin” diyor.

“Bütün diktatörlükler geleceksiz bir rejimdir. İster faşizm, ister Nazizm, ister Sovyetler Birliği’nin amacından sapmış komünizmi olsun, hiç bir rejim ayakta kalamamıştır. Sanki doğal bir düzen, gerçekliği daha onurlu bir yazgıya doğru götüren daha yüce bir şey var gibi. Adaletin her şeye rağmen var olduğunun bir kanıtıdır bu.”  

İktisat alanında yüksek lisansını 1971 yılında bitirdikten sonra ise Londra’da ki Uluslararası Kahve Örgütü’nden iş teklifi alıyor. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası ile beraber çalışıp görev icabı az gelişmiş ülkelere seyahatler yapmaya başlıyor. Seyahatlerinde eşinin küçük hediyesini de beraberinde götürüyor tabi: fotoğraf makinesini! Gittiği yerlerin fotoğraflarını çekip incelerken gerçekte yapması gereken işin bu olduğunu hissediyor. Karısı ile beraber işlerinden 1973 yılında ayrılıp fotoğrafçılık hayatına adım atıyorlar.

0314IL_FT_TRI_05-web.jpg

Paris’in ünlü kafelerinde kahvesini yudumlarken Afrika’da ilk gittiği yer olan Ruanda’da gördüklerini anımsıyor;

“Ruanda’da Uluslararası Kahve Örgütü için çalışırken plantasyonların o berbat sıcağı altında, yalın ayak günde on iki saat çalışıp mahvolan işçiler görmüştüm. Sosyal güvenlikleri yoktu ve maaşları doğru düzgün evlerde yaşamalarına, kendilerine bakmalarına ve çocuklarını eğitmelerine yetmiyordu. En az Avrupalı işçiler kadar çalışıyorlardı ama emeklerinin ürününün bir değeri yoktu ve ürettikleri şeyler yok pahasına ihraç ediliyordu. Sanki kahve içmemiz için onlar bize para ödüyor, sağlıklarını, rahatlarını ve bütün temel ihtiyaçlarını bizim için feda ediyorlar gibiydi. Omuzlarımda devasa bir ekonomik adaletsizliğin yükünü hissettim. Leila ve ben dünyanın ikiye bölündüğünü anlamıştık: bir yanda, her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet. Fotoğraflarım aracılığıyla, bu çağrıya karşılık verebilecek kadar gelişmiş Avrupalılara işte bu onurlu ve sömürülen dünyayı göstermek istedim.”

Fotoğrafçılık Yılları Başlıyor

Salgado yaşamı boyunca Dünyanın birçok yerindeki bir çok olayı gözlemlemiş daha doğrusu objektifine almış. Belgesel fotoğrafçısı olarak adlandırılan eserleri hiç kimsenin ulaşamadığı bir anlam ile üretilmiş. Gördüğü olayları eğitimini aldığı ekonominin değer yargılarıyla irdelemiş. Kendisinin de bir dönem içinde bulunduğu “Vahşi Kapitalizm” çarkları arasında kalmış olan canlıların yaşam için verdiği mücadeleyi kendi içinde anlamlandırmış. Başkalarınında bunu anlaması en büyük isteği.

LRAINER-0406-SALT.jpg

“İnsanlar bana çok güzel yoksul insan fotoğrafları çekiyorsun dediklerinde aslında onlar hiçbir şey anlamamışlardır.”

Projeler için gidip gördüklerini fotoğraflayan Salgado ilk olarak Afrika’yı inceler. Daha sonra Avrupa ve özellikle Güney Amerikayı dolaşır. 1980’lerin sonrası ise kendisini dünya çapında ünlü hale getirecek olan Workers (İşçiler) isimli çalışmasını yayınlar. Neredeyse 7 yıl ve 23 ülkede yaptığı çekimler muazzam ses getirir. Endüstriyel devrimin ve küreselleşmenin çoğu insanın temel sosyal haklarından mahrum kalması demek olduğunu tam anlamıyla fark eder. 

larger.jpg

“Bir madenciler ordusu mu bu, dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kuran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa?”

Daha sonraki dönemde ise Migrations (Göç) isimli çalışmasına devam edecektir. 35 ülkede yaptığı çalışmalardan sonra ise yüreği daha fazla dayanamaz. Ruhunun hastalandığını ve insanlığını unuttuğunu fark eder. Bedeni zayıf düşüp elden ayaktan kesilir. Uzun bir süre bu bunalımından kurtulamadığı için çalışamaz. Ancak dönüşünü bazı ruhsal hastalar gibi doğayla bütünleşerek yapacak ve doğduğu toprakların tekrar ağaçlandırılmasında çalışarak hayata yeniden tutunacaktır. Yeryüzü Enstitüsü adını verdikleri oluşumda 10 yıla yakın çalışma yaparak 2,5 milyon ağaç diker ve milli park kurulmasına yardımcı olur. Çorak toprakların yeniden yeşermesi ve doğanın tekrar zafer kazanmasının mutluluğu her şeye bedeldir.

sebastiao-salgado-sudan-1985.jpg

“Migration’ı bitirdiğimde gördüğüm şey insanoğlunun çok güçlü, çok acımasız ve çok saldırgan olmaya başladığıydı, hastalandım.”

Bu moral destek ile tekrar kamerasını eline alıp Genesis Projesi için Charles Darwin’in ayak izlerini takip ederek Galapagos adasına gider. Çalışması 8 yıl ve 32 ülkeyi kapsarken Dünyanın en ücra köşelerini kamerasına alır.

Salgado’yu diğer fotoğrafçılardan ayıran en büyük özelliği sanırım çektiği fotoğraftaki olaylarda kendisini bulmasıdır. Daha doğrusu onun ile empati kurmayı başarıp sevincini, korkusunu, dehşetini, açlığını, acısını ve işte her ne ise gördüğü bir bütün olmasıdır. Ve anı o kadar iyi bir şekilde yakalıyor ki siz de ister istemez fotoğraftaki insanın bahsettiğimiz duygularını benliğinizde hissediyorsunuz.

mostra.jpg

“Ben onlara hayatım hakkında bir şeyler anlatıyorum ve onlar da kendilerininki hakkında bir şeyler anlatıyorlar, fotoğrafların kendisi buz dağının görünen sadece küçük bir kısmı.”

Mesela ilk kez Galapagos adasına fotoğraf çekmeye gittiği zaman “Oraya gittiğimde Darwin’i anlamaya çalıştım. Meraklı bir kaplumbağaya baktım. Fotoğraf çekmek için ayağa kalktım kaplumbağa utanıp benden uzaklaşmaya başladı. Ben de dizlerimin üzerine çöküp omuzlarımı alçaltmaya çalıştım. Onlarla aynı seviyeye gelene kadar onları fotoğraflamama izin vermediler. O an itibariyle anladım ki, diğer türlere de kendime duyduğum gibi saygı duymam çok önemli. Sonuçta fotoğrafladığım şey bir canlı. diye düşünmüş.

Salgado hiç bir zaman ucuz vahşet fotoğrafçılarından olmamıştır. “Fotoğrafı çekilen” olmuş ki onu daha iyi tanımak için yeterli kültür birikimi ile de bunları değerlendirmiştir. Bunun için geniş entellektüel seviyede bilgi birikimine sahip olmanın önemini kavradığından çok okumuş ve çokta gezmiştir.

Peki, bu adamı değerli yapan şeylerden bir tanesi sadece fotoğraf mıdır? Elbetteki hayır. Proje kapsamında yardım çalışmaları yürüterek Brezilya’daki topraksız köylülere binlerce dönüm arazinin geri alınıp hediye edilmesine ön ayak olmuştur.

salgado-sahel-1984-boy-and-dog.jpg

“Umudum, birey, grup veya toplum olarak milenyumun eşiğinde zor durumdaki insanların acılarına son vermemiz.”

Brezilya’da ki maden işçileri, petrol çıkarma kuyularında cehennem yerine dönen bölgeler, açlığın ve katliamın kol gezdiği ülkelerde susuz/aç kaldığı akşamlar ve elbette ölümler, balta girmemiş ormanlardan insanların ayak basmadığı Antarktika kıyılarına kadar neredeyse her yerden resimleri anılarını düşünün.

Eserlerinde sadece siyah beyaz renkler kullanmasının sebebi ise dikkat dağılmasını engellemek. Renkli fotoğraflarda aynı etkinin yakalanamayacağı kanısında. Çektiği binlerce fotoğraf dikkate alınırsa haklı gibi.

Elbette bu büyük sanat adamının ülkemize gelmişliği de var. Şehir fotoğrafları için 1999 yılında ülkemize gelen Salgado gerekli izinleri aldıktan sonra çekimler yapmak maksadıyla İstanbul’u geziyor.

Türkiye Macerası ve Ülkemin Emekçileri

Ülkemize Dünyanın en ünlü fotoğrafçılarından birisi hemde halkı ve emek sermayesi savaşında en çok mücadele edeni gelir de dayağı yemez mi? 11 Şubat 1999 tarihinde çekimler için geldiği Tarlabaşı Semt pazarında çalışırken bir pazarcının tepkisini çeker. “Tezgahın önünü kapatmayın” cümlesi üzerine birde saldırı gerçekleştirirler. Gerisini Salgado’nun o gün yanında bulunan çevirmeni Ali Işıngör’ün ağzından dinleyelim;

“Çekim sırasında bir pazarcı “müşterilerini kaçırdığımızı” söyleyip tezgahının önünden çekilmemizi istedi. Uyarı tarzı çok kabaydı. Gerekli yerlerden izin aldığımızı, sadece birkaç kare daha çekip ayrılacağımızı söyledik. Tezgahtar Salgado’nun üzerine yürüdü ve itmeye başladı. İtişme sırasında 5 – 6 kişi oluverdiler. Polis çağırmak için bağırdık. Tezgahtar “polis de devlet de benim” diyerek vurmaya başladı. Salgado’yu yerde sürüdüler. Halkın araya girmesiyle kurtarabildik.’’

Salgado olay sonrası hastaneye kaldırılır. Ayak tendonlarında zedelenme ve yırtılma dışında diz kapağından ciddi şekilde yaralanır. Fransa’ya dönüp bir dizi ameliyattan sonra sakat kalmaktan son anda iyi tedaviler sayesinde kurtulur. Projesinden Türkiye ayağını çıkartmak zorunda kalan sanatçımızı kimse arayıp sormaz da. Ne diyelim? Ne söylenebilir?

Fakat ülkemizde yukarıda bahsettiğimiz projelerden birisi olan Migration (Göç) isimli çalışmasını sergileyerek yeniden sanata dahil etmek ister. Fakat olur mudur? Doğu Anadolu insanları ve coğrafyası fakir gösterilmiştir. Büyük oyunu gören devlet adamlarımız serginin açılışına izin vermeyecek ve Salgado’yu dayaktan beter ikinci kez döverek kovacaklardır.

1_wide-ad2ebeb004a9d01e825bca8d16874cc6e75bbe58.jpg

Türkiye’nin devlet ve halkı ile sanata bakış açısını da ortaya koyduğumuza göre artık sözü büyük bir yazar Eduardo Galeano’ya bırakalım. Usta fotoğrafçıya saygılarımızı sunuyor ve ülkemiz adına yapılanlardan dolayı özür diliyorum;

“Bu fotoğraflar, trajik bir ihtişamla dolu bu figürler, umutsuz bir heykeltıraş tarafından taşa ya da ahşaba mı işlendiler? Bu heykeltıraş fotoğrafçı mı? Yoksa tanrı mı ya da şeytan ya da yeryüzü gerçekliği mi? Kesin olan bir şey var; Bu figürlere etkilenmeden bakmak çok zor. Kimsenin omuz silktiğini, kör ve uzak, başını çevirip hiç bir şey yokmuş gibi ıslık çalarak uzaklaşabileceğini sanmıyorum. Salgado’nun fotoğrafları insan acısının çok yüzlü bir portresini sunuyor. Aynı zamanda bizi insan onuruna saygı duymaya davet ediyorlar. Bu açlık ve acı görüntüleri yabani açık yürekliliğin ürünleri ama aynı zamanda saygılı ve edepliler. Sefalet turizmiyle hiçbir ilgileri yok. Bu çalışmalar insan ruhunu lekelemiyorlar, onu açıklamak için nüfuz ediyorlar.
Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder. Salgado içeriden fotoğraf çekiyor; dayanışarak. Sahra çöllerindeki açlığı fotoğraflamak için orada on beş ay boyunca çalıştı. Latin Amerika üzerine bir avuç fotoğrafı bir araya getirmek için için yedi yıl yolculuk etti. Bu mülksüzleşmiş bir sanat. Yeryüzünün çıplaklıklarını söyleyen çıplak bir dil. Bu görüntülerde hiçbir şey fazla değil; Mucizevi bir biçimde retoriğin, demagojinin, hoyratlığın uzağında. Onun için kolay olsa ve şüphesiz ticari olarak karlı olsa da Salgado taviz vermiyor.”

Not: Merak edenler için Salgado’nun proje çalışmalarını anlatan “The salt of the earth” (Toprağın Tuzu) isimli belgeli izlemenizi tavsiye ederim.

Not: Peron Fikir Sanat dergisi için yazılmış Ocak-Şubat ayı yazısıdır.

Kaynaklar: 1) www.institutoterra.org

2) FRANCQ, Isabelle. Çev. Ahmet ERGENÇ. Toprağımdan Yeryüzüne. İstanbul: Everestyayınları, 2017

3) WENDERS, Wim. The Salt of The Earth – Toprağın Tuzu (Belgesel). Fransa:2014

Reklamlar

Osmanlı Yanlısı İngiliz Dış İşler Komiteleri – Hüseyin Çelik

Şaşırdınız mı? Şaşırmayın sakın. Bu ülkede gün geçmiyor ki bir şeye bakılıp şaşırılmasın. Ülkemizin düştüğü ahval ve şerait bizi kedere boğmasın.

Hüseyin Çelik’i tanıyorsunuz. Soruduğunuz zaman herkesin küfürler ettiği Süleyman Demirel’in partisinden olan, sonradan AKP ile Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı görevlerinde çalışmış zatı muhterem öğretim üyesidir. Uzatmayalım kim olduğu çok önemli değildir fazla. Bu muhteremin yazdığı kitaptır konumuz.

Kitap David Urquhart isimli aslen İngiliz olan Türk dostunun Osmanlı devletini nasıl sevdiğini, efendime söyleyeyim nasıl uyarılarda bulunduğunu falan anlattığı bir yapıt. Sevgide kurulan “Foreign Affairs Committe” ile yapılıyor ve bunlar böylece ülkemizi çok seviyormuş diye anlatılıyor. Peki bunu nereden anlıyor muşuz efendim? Çünkü David Urquhart iktisadi politikalarında uyarılarının yanında “Sakın Batı’ya güvenmeyin; size reform adı altında sunulan paketler sizin idam fermânınızdır. Sizin tek kurtuluşunuz, size Kur’ân-ı Kerim ile indirilen hükümlere sadakatle bağlı kalmanızdır” diye yazıyormuş.

Güler misin ağlar mısın arkadaş? Geçmişin vatan hainlerini, casuslarını, düzenbazlarını günümüzde överek iktidarda oturan adamlar ve yalaka/yalancı yazarların ağzından dökülen pisliklere gün geçmiyor ki bir yenisi daha eklenmesin.

Şimdi konuyu bilmeyenler için çok derin olmayan bir bilgi girişi yapalım ilk önce. “Ne alaka?” falan diyenler olmuştur. Başlayalım;

Osmanlı İktisadi Tarih kısmında da ileride ayrıntılarıyla anlatacağım bir dönemden bahsetmemiz gerekiyor. Osmanlı İktisadi olarak sanayi devrimlerini kaçırdığı ve yeterli iktisadi atılımları yapamadığı için 1800’lü yıllardan itibaren çok büyük bir kıskaç içerisine girmiştir. Toplanamayan vergiler, artan devlet giderleri, yapılması gereken reformların parasızlıktan yapılamaması, rüşvet ve vakıf-ticaret-tarikat üçgenleri vs. dolayısıyla bazı bölgelerde büyük isyanlar ve toprak kayıpları artmaya başladı.

Bu isyankarlardan birisi 1800-1828 yılına kadar Mısır gibi zengin bir vilayette valilik yapan Kavalalı Mehmed Ali paşaydı. 30 yıl içerisinde nüfusunu kuvvetlendiren, askeri disiplin ile birlikleri modern bir düzeye getiren Kavalalı 1828 yılında Osmanlı’ya asker göndermeyi kabul etmedi. Dolayısıyla isyan ederek sonraki yıllarda kendisine gönderilen orduları da yendi.

134282_137617.jpg
Kavalalı Mehmet Ali Paşa

1830’lu yıllarda Kavalalı isyan edip büyük bir gelir kaynağından devleti mahrum edince zaten gelir kapısı kısıtlı olan Osmanlı Devleti ne yapacağını şaşırdı. Osmanlı devleti ülke içinde alabileceği kadar verigiyi almaya çalışsa da iç kesimdeki rüşvet ağlarını çökertemediğinden para bulamıyordu. Diğer yandan kurtlar sofrasındaki Osmanlı Devleti’nin parçalanarak ele geçirilmesi kesin olduğundan bunu ilk kimin yapacağı ile ilgili büyük bir mücadele vardı.

Sanayi devrimlerini tamamlamış ve açık pazar arayan emperyalist ülkeler Osmanlı Devleti’nin dışa açılarak ülkeleri adına konulan gümrük verigilerinin kaldırılması, borç alınması ile imtiyazlar için savaşıyordu.

Bu yıllarda gelecek dönem için değerli görülen “Siyah Altın” topraklarına sahip olan Osmanlı’nın zor durumu İngilizler’in dolayısıyla bütün emperyalist ülkelerin ağzını sulandırdı. İngilizler borç almamakta direnen, ülkesini yabancı sermayeye açmamakta ısrar eden, kendi ülkesindeki vergiler ile iktisadi politikasını toparlamaya çalışan Osmanlı Devletini ve toplumunu kandırmak zorundaydılar. Bu sebeple çeşitli gazete ve yazılar ile dönem toplantılara katılarak saray ve ahvali ile temas kuruldu. Bu temas kuran kişiler “İktisadi Casuslar” olarak nitelendirilebilir.

Bunların en kuvvetlilerinden olan David Urquhart ülkemize gelerek birden Türk dostu kesiliverdi! (Hüseyin Çelik’te ne güzel anlatmış kitabında). Eğer İktisadi Politikalar düzgün yapılmaz ise krizler yüzünden ülke çözülür efendimler, kadim İngiliz dostluğuna methiyeler, kendisinin hristiyan olduğuna bakmadan Osmanlı Devletini “Kuran hükümlerine sadakatle bağlanmanız lazım” falanlar…

osmanli-ekonomisi.jpg

Urquhart sadece İngiliz İktisadi Casusluğu yaparak ekonomik politikaları “Osmanlı Devleti” yanındaymış gibi göstererek aslen İngiliz ekonomisinin çıkarları doğrultusunda adımlar atılmasını istiyordu. Yaptığı bütün girişim, yazı ve görüşmeler neticesini vermiş ve 16 Ağustos 1838 yılında Balta Limanı Ticaret Anlaşması İngiltere ve Osmanlı Devletleri arasında imzalanmıştır. Bunun en büyük getirisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı kullanmak üzere borç alınması ve bankaların kurularak Osmanlı Devleti’ne krediler sağlanmasıdır. Hani “o yapıldı bu yapıldı” diye ortada gezenler var ya. Yabancı bankalardan krediler alıp boruları döşeyen arkadaşlarımız için ek açıklama yapayım dedim.

Elbette karşılığında dış ticaret tekeli Osmanlı Devletinden alınarak dışardan gelen ürünlerden ek vergiler alınması yasaklandı. İhraç ürünlere %12, ithal ürünlere ise %5 vergi kondu ki ileride bu borçlar sebebi ile %1(bir)’e kadar düştü. Şehirler arası ticaretten %8 vergi alınırken yabancılar bu vergiden de muaf tutuluyordu.

İşte “İktisadi Politikanın” tapusu David Urquhart’ın İktisadi Casusluk çalışmaları sayesinde İngilizlere verilmiş oldu.

Özetlersek ülke yabancı sermayeye kapılarını gümrüksüz açtı, serbest dolaşım vergilerini yabancılara kaldırdı, tekellerini yabancılara sattı ve büyük bir borca girdi. 1881 yılında ise iktisadi olarak 43 yıl içerisinde de battı. İngilizler “Mısır ile savaşın böylece elinizde kalsın” denilen Mısır’a 1869 yılında borçlara karşılık II.Abdülhamid zamanında el koydu! Komik değil mi yaşananlara yıllar sonra bakınca.

Yani borca sokup ücuza ürettiği malı sana satıyor. Sonra yerli malı ne kadar ürünün var ise satın alıp ülkenin iktisadi olarak ele geçiriyor. Peşinden borç verdiği parayı isteyip alamayınca ilk bocu almana sebep olan olaylardan biri olan Mısır’a el koyuyor.

Şimdi dönelim Hüseyin Çelik muhteremimize. Dönelim derken sırtınızı dönün ve hızla uzaklaşın arkadaşlar. Çünkü bu adamlarda ne yüz var ne astar biliyorsunuz. Osmanlı Devletinin İktisadi Tapusunu imzalatan adamı “Türk dostu aslında efendim dinimizi övüyor” diyerek savunan kişilerin politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

Bu ülke size kalmaz Allah’tan korkunuz yok bu kesin. Yeniden yaptığınız İktisadi Casusluk sebebiyle yarattığınız ekonomik buhranı, satılan geleceğin hesabını bir gün vereceksiniz.

Hadi dağılın..

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – III

Bir önceki yazıya buradan

Kısacası bile 3-4 yazı sürüyor ama ne yapalım arkadaşlar. Okumayanlar gitsin televizyonda kutu falan açsın birilerine karı bulsun. Ne diyorduk? Martin Luther…

Bu Alman soylusu okuduğu incilin kilise öğretileriyle uyuşmadığını söyleyerek kiliseyi eleştiriyor arkadaşlar (ayrıntıya girmiyorum). Kısaca Luther;

“Eyyy kilise, din adamları ve Papa; Siz diyorsunuz ki İncil tanrının buyruğudur ve bizim söylediklerimiz tanrının sözleridir. Ben bu kitabı okudum ve sizin söyledikleriniz ile bir ilgisi yok! İnsanlara İncilin Almanca veya İngilizce veya herhangi bir dilde olamayacağından bahsettiniz ve dediniz ki; “Siz İncili anlayamazsınız çünkü din adamı değilsiniz”. Ben bir çok bilimsel çalışmayı yaptım ve hala yapıyorum. Merak ediyorum? Tanrı insanlara bir din gönderdi ve kitap haline getirildi. Neden ortalama üstü zekam ile bunları anlayamayayım? Niçin tanrı kendisini takip etmesini istediği insanların anlayamayacağı bir kitap göndersin? Tanrı neden bir Almanın anlaması için incili almancaya çevirtmesin ve başka bir dile? Siz insanları kandırıyorsunuz!”

Luther bu suçlamaları yapınca uyarıldı ve sonrasında da afaroz edildi (dinden çıkartıldı yani). Luther ise kiliseye savaş açtı, düşünce ve fikirleriyle yeni bir mezhebin yani Protestanlığın doğuşunu sağladı.

Avrupa tarihine çok derinlemesine girmeden bakacak olursak; Osmanlı devletinin yükseldiği ve sağı soğu maymun ettiği yıllarda Luther bu zaferlerin suçlusu olarak Papalığı hedef tahtası haline getirdi. Çünkü ona göre Papa dahil din adamları kralların köpeğinden farksızdı. Papa’lık kendisine karşı olanları afaroz ederek büyük bir iç savaşın meşalesini böylece yaktı. Avrupa’nın neredeyse her noktası uzun yıllar büyük mezhepsel iç savaşlara sahne oldu.

Sonunda Papa’lık Protestanlığı kabul ederek savaşı kaybetti. Protestanlar ve geçmişten gelen düşmanlıklarıyla ortaya çıkan ortadokslar artık devlet mekanizmasını yeniden şekillendirmek, sömürülen halkın refahı ve kendi çıkarları için çalışmasını istiyordu. Bu düşünce tarzı ve sonraki devrimsel gelişmeyi Modern Fransa Tarihi serisinde anlatmıştım.

philippoteaux_lamartine

Yıkılan monarşi imparatorlukları yerine yine binbir iç savaş ve çatışmalar ile Demokratik Cumhuriyet rejimleri kuruldu. Bu rejimlerin belkide en keskini Fransa’da kurulan devlet yapısıdır. Bu devlet yapısı yüzyıllar süren kral ve halkı din adamlarıyla sömürge maşası haline gelmiş kişilerden/kurumlardan tam bir temizleme gayreti içinde oldu. Avrupa’da bir çok devlet Fransa kadar keskin olmasa da anayasal düzlemde devlet yapılarını “Laik” sistemler içerisinde bulundurdu. Bu olay bilim/sanayi patlamaları ve neticesinde kendi halkından başka halkları sömürge sistemine geçiren yapıya dönüştüler ki adına vahşi kapitalizm diyoruz. 

Ha devrimi gerçekleştiren burjuva kesimi sonradan kendi halkını sömürmedi mi? Sömürdü ama o başka konu girmeyelim.

Yani konu Avrupa’nın başka devletleri sömürmesi değil aslında. Konu devlet yapısıdır. Yoksa Avrupa kendi vatandaşını zamanla tanır ve korur oldu bu sistemde. Başka ülkeleri fazla önemsemez (mümkün mertebe öyle görünür). Kendi halkının refahını, kalkınmasını ve güvenliği öne alır vs.

Yazının Avrupa ayağını burada noktalarken “Laiklik nasıl çıktı? Neden Avrupa devletleri laik ve seküler sistemi tercih ediyor?” sorularına ışık tuttuğumu düşünüyorum. Önümüzdeki yazı ile bizdeki din ve toplum bakışını masaya yatıracağız.

Hoşçakalın…

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – II

Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz ve sahte tarihçiler ile süslenip bezenen “Laiklik ve Sekülerizm” kavramlarının can damarını vurmaya hazır mıyız arkadaşlar?

Size geniş bir yazı dizisi şeklinde yazacağım “Papalık Tarihi” kısmında Papa ve vatikan hakkında ayrıntılı bilgiyi zaten yakın bir zamanda okuyabileceksiniz. Malum kış geldiği için daha fazla evde vakit geçireceğiz. Dolayısı ile Avrupa’daki durumu kısaca şu şekilde anlatabiliriz;

Avrupa için hristiyanlık M.S.500’lü yıllarda dünyada merkez haline geldi. Peşi sıra kurulan ve sanıldığının aksine ilk dönemlerde güçsüz olan din adamları zamanla devlet yönetim sistemlerine karışmaya ve vergi toplayıp kralları kontrol etmeye başladı. Biz buradaki yaklaşık 1000 yıllık dönemi yani M.S.500-1500 dönemini orta çağ olarak adlandırıyoruz.

Bu zaman dilimi arası geçmişte de sıkça kullanılan lakin ilk defa bu denli kuvvetli kullanılan Din-Tarım devletlerinin zirve noktasıydı. Peki Din-Tarım devleti ne demektir?

Geçim kaynağı genel anlamıyla yüksek oranda tarımsal üretime veya hayvancılığa dayanan, genel anlamıyla monarji ile yönetilen (kral-padişah-bey) ve genelde tek din eksenli (bazen pagan) devlet yönetimlerine Din-Tarım devletleri denir. Böyle yönetim anlayışına sahip olmayan ve bu bağlamda yaşayan küçük şehir devletleri de yine ender de olsa bulunmataydı (Mesela Venedik Cumhuriyeti bunlardan birisidir ve deniz ticareti/korsanlığı ile geçinir).

Din-Tarım devletleri yine geçmişten gelen sınıfların zirve yaptığı dönemlerdir. Bunlar soylular ve alt sınıfı oluşturan sıradan insanlardır. Bu soylu sınıfları günümüzde bile kullanılmak ile beraber (biz soylu bir aileden geliyoruz) ciddi anlamda bir sınıfsal ayrımı işaret etmektedir. Bu ayrım genelde “kan” eksenli olup elbette güçlü parasal destek ile tamamlanırdı. Yani kısaca zenginseniz soylusunuz kardeşim.

picture_of_the_middle_ages-wallpaper-960x600

Efendim bu Din-Tarım devletlerinde çalışan alt sınıfların ürettiklerinden vergiler alan zenginler bunun kaymağını yerken (krallar ve soylular) alt sınıfları idare etmek zorundalardı. Tarihte bu sınıflara Proleterya denir. Peki Proleterya tam olarak ne demektir?

Kısaca yine “Savaş zamanı ön cepheye gidip savaşan ve ölerek soylulara şan/şöhret/onur, barış zamanı ise sürekli çocuk yapıp eşek gibi çalışarak soylulara mal/mülk/para kazandıran sözde bağımsız özde ise köle olan alt sınıf soysuzlardır”. Yani günümüze vurur isek oğlunu askere göndermeyip çürük raporu alan veya yurt dışında okutan veya parayı yatırıp gitmeyenler soylular/zenginler ile siyasi gaz ile savaşa giden asgari ücret ile eşek gibi çalışanlar yani soysuzlar/fakirler diyebiliriz.

Bu böyle gelmiş böyle giderken arada bazı isyanlar çıkmıştır. İsyanlarda “eahh yeter ibneler hep biz ölüyoruz siz saraylarda yatıryorsunuz lan” diyenlere karşı ise bahsettiğimiz en kuvvetli silah ortaya konmuştur; Din…

Büyük dinler dahil çoğu din aslında toplum bireylerinin eşit şartlar altında yaşamasını, ahlakı ve dürüstlüğü ön plana çıkartırken ne yazık ki yine cahil ve eğitimsiz alt sınıfları en rahat yönetme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Peki ama din tam olarak nasıl bu şekilde kullanılmaktadır?

Dinler din adamları ile beraber süregelmektedir. Soylu kesim yani zenginler vergiden isyan eden, savaşa gidip artık ölmek istemeyen veya daha çok özgürlük isteyen kişilere karşı bu din adamlarını dinlemeleri gerektiğini salık vermektedir. Din böylece yaşanılması gereken eşitlikçi ahlakından sıyrılarak zengin yöneticilerin satın aldığı ve kendi çıkarları adına dönüştürdüğü din adamlarının eline geçerek eğilip bükülmeye başlamıştır.

george-whitefield-field-preaching-internet-archive

Din adamları alt tabaka insanları “kralınıza isyan eden, savaşa gitmeyen, vergi vermeyen kişiler dinsizdir sonra öbür dünyada cehennemde yanarsınız haaa!” diyerek korkutmuş, seslerini kestikten sonra “kralınız adına isyan etmeyen, savaşa giden, vergi veren kişiler evet siz tanrının en kutsal yerine cennete gideceksiniz olm” diyerek gaza getirmişlerdir. Haliyle barış zamanı eşek gibi çalışıp kralının göbeğini büyüten bu fakirler savaşlarda ölmüşler ve din adamlarının dürtmeleriyle “gidin savaşta ölünce cennette huriler sizi domalmış bekliyor” tarzı yalanlarına kanarak saf düşüncelerle kanlarını akıtmışlardır.

Kısaca toparlarsak Krallar ve soylular kendi çıkarları doğrultusunda gariban halkı sömürmüşler ve bu sömürüde en fazla da dini ve dolaylı din adamlarını kullanmışlardır. Kendi adamlarını din adamı yapmışlar veya rüşvetle satın almışlardır.

Bu böyle ağırlaşan bir şekilde 1000 yıl devam ederken bir Alman soylusu olan Martin Luther 1500’lü yılların başında döngüyü en fazla sorgulayan insan olarak tarihe adını yazdırmıştır. Onuda önümüzdeki yazıda anlatmaya devam edelim arkadaşlar.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet? Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi- I

“Mustafa Kemal neden vakıfları kapattı? Neden ülkenin dört bir yanında çoğu din adamları önderliğinde isyanlar patlak verdi? Osmanlı’da vakıf sistemi neydi? Osmanlı devlet sisteminde Avrupa’daki gibi kilise yok ise niçin laiklik tercih edildi?”

Hadi bir tane de ben ekleyeyim; Neden yobaz tüccarlar ısrarla vakıfları savunuyor ve 100 yıl geçmesine rağmen Mustafa Kemal’i karalamaya çalışıyor? “Fettullah Gülen devleti ele geçiyormuş olm” diyen güzel kardeşim günaydın uyanda yazıya başlayalım artık.

Bu soruların cevaplarının saçma sapan verildiğini veya asıl sebebinin bilinmediğini görmekteyiz. Bu amaçla Avrupa ve Osmanlı içerisindeki gelişen süreci anlatmak istiyorum. Yazıma sebebiyet veren ise yine yalan tarihçiliğin hortlamış olması.

Ben pek televizyon izlemem bir çok kez söyledim bir çoğunuza da izlememenizi tavsiye ettim. Elbette ne kadar tavsiye etsekte insan ister istemez televizyon ile baş başa kalabiliyor.

Fenerbahçe basketbol takımının hazırlık maçını ekranlardan izleyip güzel oyundan sonra keyifle okuduğum kitabımın başına geçecekken peşi sıra ekranda bir anlatıya rastladım. Trt ekranlarında arada rastladığım ve güzel sesi ek olarakta takdire şayan konuşması, bilgisi ile takdirimi kazanan Dr.Savaş Barkçin hocanın programına rast geldim. Trt ekranlarında şimdi bilmiyorum ama neredeyse 100. bölümüne giden Gelenekten Geleceğe programının yorumcusu. Boğaziçi siyasetten mezun olan hocamız amerikada lisans üstülerini tamamlayıp bir dönem Tübitak’ta çalıştı. Şu an ise Cumhurun baş danışmanı olarak koltuğuna kurulmuş bulunmakta.

817_1575.jpg
Gelenekten Geleceğe Program İkilisi Sağ Taraftaki Dr.Savaş Barkçin

Konu dikkatimi çekti abimizi dinlemeye başladım. Konumuz “Laiklik ve Sekülerizmin kelime anlamı, neden doğuduğu ve niçin ülkeye yerleştirildiğiydi”. Öyle salyalar akıtarak Mustafa Kemal’in ruhunu falan çağıran deli bezirganlardan değil. Konuşurken üslübu ve bilgisi ile insanı dinlendiriyor…

Avrupa tarihi, dinler arası savaş ve mezhep ayrımcılığı gibi çok güzel konuları anlatıp devlet yapılarının nasıl Vatikan ve kilise düzeneğinden ayrıldığını anlattı. Vatikan’ın nasıl bir devlet düzeni ile çalıştığını, Osmanlı’ların ilerlemesine karşı zenginliğe devam edince isyanları ve dolaylı katliamların neticesinde bu yapıya geçildiğinden bahsetti. Buraya kadar çok güzel anlatılan tarihi bilgimiz hocanın ustaca araya sokuşturduğu Osmanlı örneklemeleriyle ne yazık ki hüsrana uğradı.

Danışman hocamız özellikle bazı şeyleri bilerek eksik veya yanlış söyledi. Mesela bizde Halife’liğin seçimle geldiği, Papa’nın ise tanrının temsilcisi olarak görüldüğünden bahsetti. Halbuki Halife’lik güç kimde ise onun elinde bulundurduğu ve Osmnalı Devleti’nin de zorla ele geçirdiği bir kurumdur (Yavuz Selim ile). Mesela Avrupa’da yaşanan mezhep ve din katliamlarından dolayı Laik sisteme geçildiğini örneklemeler ile anlatırken bizde böyle bir şeylerin yaşanmadığını hatta bu katliamlardan dolayı kaçanları devletimizin kabul ettiğini söyledi. Elbette kabul ediyordu ama böyle şeyler Avrupa dolaylarındaki kadar kanlı olmasa da bir çok kez Osmanlı topraklarında yaşandı. Yine mesela ortadoğunun karışık olduğundan bahis açıldığını aslında bunun doğru olmadığını, Osmanlı’nın burayı idare ettiği 500 yılda hiçbir sorun yaşanmadığını, asıl karışıklığın Avrupa içinde olduğunu söyledi. Halbuki hocamız yine yanlış ifade ediyor. Sorun yaşanmasınından kastı ne bilmiyorum ama Osmanlı tarihinde en karışık, en fazla isyan olan, vergi alma anlamında en sıkıntı çektiği yer her zama Orta Doğu toprakları olmuştur. Hele ki zayıfladığı dönemlerde ilk fırsatta isyanlar peşi sıra ayaklanmalar patlamıştır. Orta Doğuyu tutan din değil Osmanlı İmparatorluğunun gücüdür. (Merak edenler Yakın Siyasi Tarih yazılarımızı okuyabilirler veya Osmanlı Tarihi serilerimizi)

Neyse uzatmayayım işte bu tarz karşılaştırmaları ustaca çarpıtarak anlatırken konuyu Osmanlı camilerindeki din adamlarının eğitime katkısına getirdi. Fatih camisinin imamının maaşını devlet değil kurulan vakıf karşılıyordu. Bu ne güzeldi efendim! Devlete yük olmadan vakfın kazandıklarıyla dönen ve eğitime katkı yapan o güzelim camiler ve düzen vardı. Cumhuriyet ile bu vakıflar kapatıldı ve laik eğitim sistemine geçildi. Ahhh ah neler neler yaşandı değil mi hocam? 

fft64_mf1600037.Jpeg
Mekke Şerifi Hüseyin

Daha fazla yazmayacağım merak etmeyin hoca ile ilgili. Savaş hoca uzun uzadıya yazacağım Osmanlı Vakıflarının ve kapatılma sebeplerinin bilgisinden yoksun olacağını hiç sanmıyorum. Yaptığı ustaca harmanlanmış benimde seri halinde yazdığım Propaganda faaliyetlerinden bir tanesi gibi görünmekte. Yani doğru gibi görünen yanlış bilgiyi izleyicilere yüklüyor. Kendisinin neden danışman olduğunu da bu sayede öğreniyoruz.

Özellikle tarih bilgisi yeterli olmadığı için yukarıda Savaş hocanın “Osmanlıda ne güzel vakıf sistemi vardı efendim” dediği ve arkadan çomak soktuğu “Tekke ve Zaviyelerin kapatılması” durumunun açıklanması elzem olmuştur.

Yazılar uzun olduğu için okunmayacağından seri halinde bir kaç yazı yazacağım konuyla ilgili. Tarihte Laiklik ve Sekülerizmin Avrupa’da ki çıkış sebeplerine ışık tutarken diğer yanda Savaş hocanın saçmalayarak üstünü örttüğü Vakıfların gerçek yüzünü masaya yatıracağım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle arkadaşlar. Avrupa toplum oluşumu ve bizdeki tarikat-vakıf ilişkilerini merak eden arkadaşlar bu yazıları kaçırmasınlar.

Görüşmek dileğiyle..

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan