Yakın Siyasi Tarih – XVI. – 1977 Genel Seçimleri

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür TarihiYakın İktisadi Tarih

Yakın Siyasi Tarih yazıları 16 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Siyasi Tarih I, Yakın Siyasi Tarih II, Yakın Siyasi Tarih III, Yakın Siyasi Tarih IV, Yakın Siyasi Tarih V, Yakın Siyasi Tarih VI, Yakın Siyasi Tarih VII, Yakın Siyasi Tarih VIII, Yakın Siyasi Tarih IX, Yakın Siyasi Tarih X, Yakın Siyasi Tarih XI, Yakın Siyasi Tarih XII, Yakın Siyasi Tarih XIII, Yakın Siyasi Tarih XIV, Yakın Siyasi Tarih XV

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1) Genel seçimlere büyük bir Kıbrıs Gazıyla giren Ecevit belkide o zaman için doğru olanı yaptı ama seçimler istediği gibi gitmedi;

CHP %41,4, AP %36,9, MHP %6,4, MSP %8,6 oy aldı.

2) Ecevit en fazla oyu aldığı halde tek başına iktidar olamıyordu. Kimse CEHAPE ile koalisyona girmek istemiyor ve işi yokuşa sürüyordu. 1978 Ocak ayında II.Milliyetçi Cephe hükümeti gen soru ile düşürülerek (ülkede istikrarsızlık, çatışma ortamı dolayısıyla) Ecevit tarafından yeni bir hükümet istemsiz kuruluyor.

20151106_165407

3) Ecevit ABD ile görüşmelerde bulunsa da ambargo kaldırılmıyor. Oda “eeeh o zaman Sovyetlerle kanka olurum bundan sonra” diyor. İşte bu hareketi sonrası ipler kopuyor. Malatya belediye başkanına bombalı bir paket gönderiliyor ailesiyle beraber parçalanıyor. 22 Aralık 1978 Maraş’ta tarihe “Maraş Katliamı” olarak geçen bir mezhep saldırısı yaşanıyor ve 109 kişi ölüyor 176 kişide ağır yaralanıyor.

4) Halk baktı devletin bir şey yapacağı yok kendisi mahallelerde direniş komiteleri kurarak kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Halkın polise ve askere fazla güveni yok artık. Komünistlik ve faşistlik adı altında çatışmalar, ölümler gırlar gidiyor.

5) Bu arada “neden bu kadar gerilim” diyorsunuzdur. Çünkü ABD’nin ülkede gerçek müttefiki kalmıyor. Ambargonun kaldırılmasını isteyen Milliyetçi Cephe hükümeti ABD’den yine red cevabı alınca ABD üstlerini kapatıyor! İnanılmaz karardan sonra işte ülke yangın yerine dönüyor aslında. ABD bu tarihten sonra MHP-CHP ekseninde halk katliamını içlerine 1950 yıllarında yerleştirilen MİT ajanlarını kullanarak gerçekleştiriyor. Elbette darbe yıllarına kadar. Olayların darbe sonrası bıçak gibi kesilmesi bunun bir kanıtıdır gerçi çok kanıt var. Günümüzde devlete güvensizliğin sebebi yine MİT içerisindeki ajanlardır. Artık kim kimdir bilemiyoruz onun için Adnan Menderes ve devamı olduğunu iddia edenlere soracağız öbür dünyada.

20151106_165434

6) 14 Ekim 1979 yılında hükümeti tekrar kuran Demirel IMF’nin manyak para politikalarını ülkeye uygulamaya başladı. Ülkenin bu politikalar ile ilerlemeyeceğini mantıklı insanlar biliyordu da işte bunu sunan kimdi? Adını duymuşnuzdur; takunyalı kardeşlerden birincisi Turgut ÖZAL

7) Sonunda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülke yeni bir anayasa ile ABD ve onun hükümetlerinin ekseninde daha rahat yönetilmeye başlandı. Süleyman Demirel sonraki yıllarda bazı yazı ve röportajlarında “kendisinin çok fazla kullanıldığını, demokrasi ve insanlık için daha fazla şeylerin yapılması gerektiğini” söylemiş ve geçmişte yaşanan bazı şeylerden dolayı pişman olduğunu dile getirmiştir. Gerçekten Süleyman Demirel özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı bir lider haline gelmiştir. Artık anayasayı veya insan hakları bildirgesini mi yuttu bilemiyoruz.

8) Demirel’in son kullanma tarihinin bitmesiyle meydanlarda anti ABD ve anti komünist gençlerden oluşan karmaşık ortamın temizlenmesi, yeni bir Türkiye gençliğinin bilinçli inşasına başlanması gerekiyordu. Nasıl ki 1960 darbesiyle sendika kurma, sivil toplum kuruluşlarına özgürlük, yeniden bağımsız üniversite ve bilimsel eğitim, özgürlükçü bir anayasa ve örgütlenme, anaysa mahkemesi falan getirilip halk hareketi devam ettirilmeye çalışıldıysa, 1980 darbesinden sonra da tam tersi “fazla düşünmeyen, etliye sütlüye karışmayan, dini ve eleştirisiz sorgusuz eğitim” sistemi yaratılarak 1960 yıllarının yarattığı gençlerin oluşması engellendi. Çünkü bu gençler farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da geçmişten gelen din/kültür yapısından dolayı ister “dindar” ister “solcu” veya ister “milliyetçi” olsun her zaman özgür ve tam bağımsız bir ülkenin yaşamasının hayalini kuruyorlardı. Emperyalizme karşı durmaya çalışan bu gençler ABD güdümüne giren ordu vesayeti yüzünden işkenceler gördüler, hapis yattılar, sürgün edildiler.

20151106_162743

9) Çoğunun sol görüşlü aydın olması dikkate değer bir tespit olacaktır. Bunun en büyük sebebi ise çoğu aydın, yazar, şair, düşünür ve gazetecinin “solcu” veyahutta “komünist” olarak damgalanmasından ötürüdür. Ülkenin izlediği emperyalist yolu dile getiren, petrollerini, madenlerini, şirketlerini, bankalarını vs. “yabancı teşebbüs yatırımcısı yatırım yapıyor” diyerek onları satan/devreden, sattığı için müdürlükler, evler, arsalar, şirketler alan böyle bir siyasi/askeri çıkar çevresini eleştiren insanlara takılan yaftadır. Yapılan yolsuzlukları, vurgunları, birden zengin olan siyasetçileri ile yine ve sürekli aynı çerçeveye kandırılarak oy veren eğitimi düşük bir halk kitlesi ve elbette bundan nemalanan işini gören orta/üst tabaka kesimin iktidarlarına sahne olmuştur. Bu rastlantısal değildir. Yani 1955 yılında “ABD emperyalizmine karşı duralım” diyene “ne yani komünist mi olalım” cevabı, 1975 yılında “yeğeninizin hayali ihracatı için devletten haksız kredi verilmiş sayın Demirel” diyene “vermişsek biz vermişizdir” cevabı, 2015 yılında “yolsuzluk yapılıyor” diyene “yol yaptık beğenmiyor musunuz?” cevabı verenler değişmiş midir?

10) Yakın siyasi tarih çok yakına gelmeden bitirilir arkadaşlar. Ben 1990 yılına kadar yazmayı düşünüyordum ama ne bileyim. Şimdi siyasi olarak etkileri bu yıllara dayanacağı için pek girmek istemiyorum. Ama Demirel sonrası darbe ile yerleştirilen “Ilımlı İslam” yapısının sonuçlarını şimdi yaşıyoruz işte. Uğur MUMCU’nun taaa 1977 yıllarındaki yazılarında sivriltilen Korkut ve Turgut ÖZAL kardeşlere değinmesinin nasıl 1990’lı yıllarda ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Neden diyorum? Çünkü sivriltilen bu kardeşler 1977 yılında mal varlıklarının kısıtlı olduğunu kendileri açıklamışlardı Uğur MUMCU’nun yazısından biliyorum. 1977 yılında “iki evim ve otomobilim var başkada Allah’a hesap veririm” diyen bu “takunya kardeşliği” gelişen 15 yılda yani 1992 yılında sadece gayrimenkul servetlerini 50 katına çıkarttıklarını açıklamışlardı (154 ev!). İşte onlar bunu açıklarken benzer yıllara yakın tarihlerde Tayyip Erdoğan’da parmağındaki yüzüğü çıkartarak “bütün servetim bu yüzük” dedikten bir kaç yıl sonra “Eğer duyarsınız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir” diyecektir. 1999 yılında söylediği bu sözden ne tesadüftür ki 15 yıl sonra yani 2014 yılında ülkenin en şatafatlı binasına daha doğrusu sarayına geçmiş bize sırıtmaktadır. Mal varlığı tam bilinmemektedir elbette ama gelen gideni aratırmış.

20151106_165641

11) Bir diğer ilginç nokta orta doğu ile yakın ilişkiler kuran ülkemizin başbakanlarının enerji bakanlıklarına kendi tanıdıkları veya mümkünse yakın akrabalarını özellikle geçirmeleridir. Korkut ÖZAL darbe sonrası hemen Enerji Bakanlığını almış ve birden ailecek zenginleşmiştir. Akabinde Tayyip Erdoğan’ın damadını Enerji Bakanı yapması şaşırtıcı mıdır? Bunun takdirini de size bırakıyorum. Bildiğimiz bir şey varsa dünya petrol şirketleri ve onun ile yakın ilişkiler kuran bu adamların zenginleşmesi ve yapılan anlaşmalarla neler döndüğünün saklı kalmasıdır. Enerji Bakanları ve devlet başkanlarının şirket/ailesel ilişkileri 1977 yılından itibaren ÖZAL ailesi için ortaya konulmuştur. İlişkiler genel olarak Orta doğu petrollerinin Türkiye’ye taşınması ve buradan İsrail ortaklığında diğer ülkelere satışını kapsamaktadır. Petrolün gelişi ve taşınma izinleri işte bahsettiğimiz “aile şirketleri” tarafından organize edilmekte ve kaymağını yemektedirler. Bu halk tarafından bilinmekte midir? Ders alınmış mıdır? Halk “nasıl oluyor da petrol şirketlerinde yöneticilik yapanlar her zaman ülkede enerji bakanlığına oturuyor aile zenginleşiyor” demiş midir? Bu ülke sormayacak ama Allah soracak hesabını kaçış yok. 

12) Yani… yani değişen bir şey yok. Aziz Nesin’in ünlü “Zübük” tiplemesi vardır. Halkı kendi çıkarları doğrultusunda “cami yapacağım baraj açacağım ey müslümanlar” diyerek kandıran Kemal Sunal’ın da filminde oynadığı ünlü bir kitaptır. Onun gibi siyasi yaşamımız. Zübük sürekli değişiyor. Gelen mal varlıklarını kat be kat artırarak siyasette yüzünüze gülüyor, onu asgari ücrete eşek gibi çalışan adam savunuyor. Bu böyle devam ediyor çok partili yaşantımızda. Ayrıntılarına girmediğim siyasi haritada konuşulan gündem maddeleri de aynıdır. İşte “bor maden rezervinin yüzde bilmem kaçı bizde” den tutun “Ayasofya’yı cami yapalım” tartışmasına kadar boş beleş muhabbetlerle gündem geçiyor onlar zengin oluyor ve ülke borca batıyor. Diğer nokta ise sürekli bir “dünya liderliğine” soyunmamız! Dünyanın bizim yönetimimize, adaletimize, dinimize ihtiyacı varmış havası yaratılarak yaratılan aşağılık kompleksinde mutlu olan boş tartışmalarla geçen ömürler. Sürekli bir gösterişte İsrail/ABD düşmanlığı fakat perde arkasında petrol şirketleriyle ortaklıklar/yöneticilikler ve İsrail/ABD dostluğu. Ne diyelim uzatmadan siyasi durumu burada noktalıyorum. Belki 1990 yıllarını sonradan ekleyebilirim. Eline Kuran alıp kent kent “Allah’ın kitabından ayetler okuyan” darbeci bir paşayı anlatmak lazım yanide çok yakın. Şimdi tekrar cumhuriyet başlangıcına gidelim ve Osmanlı devletinin iktisadi yapısını, cumhuriyetin ekonomik kalkınma hamlelerini, çok partili rejim döneminden sonra yapılan düzenleme/yatırımları anlatalım. Ondan sonra da kültür/sanat atılımlarını aynı sırayla anlatarak bahsettiğim Siyasi/İktisadi/Kültür tarihi serimizi sonlandıracağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – XV. – 1973 Genel Seçimleri

Bir önceki yazı için buradan

1971 Muhtırası sonrası yapılan birbirinden anti demokratik hareketlerle beraber tekrar seçim yapılıyor;

1) CHP 185, AP 149, MSP(Erbakanın Partisi) 48, DP(Süleyman demirelden ayrılanlar) 45, MHP 3 milletvekili alarak seçim sonlanıyor. Yüzdeler ile CHP %33, AP %29, DP %11, MSP %11, MHP %3 almış. Yani değişen pek bir şey yok. Orta sağ niteliğinde olan ülke toplamda %40 oy alırken içine Erbakan oluşumunuda katar isek %51 oy alınmıştır. Tek fark sağdaki bölünmedir.

20151106_162128

2) Koalisyon için AP ile kimse hükümet kurmak istemiyor. Görüşmeler sonrası CHP-MSP partisi ilginç bir koalisyona imza atıyorlar. 1974 yılı “laiklik” karşıtı ile “komünizm yanlıları” olarak adlandırılan iki partiyi birleştiriyor. Neden peki? Sebebi Kıbrıs bunalımı. Yani “bu ortamda bir hükümet kurulmalı” diyerek ülkeyi lidersiz bırakmamak.

3) Muhtıra sonrası içeriye atılan kişileri de kapsayan bir “Genel Af” çıkartılıyor. Fakat bu toplumda huzursuzluk yaratıyor. Hem tabanın laik/islamcı olması dolayasıyla hemde Süleyman Demirel’in ABD goygoyundan dolayı tabi.

4) Fakat 1974 yazında Yunanistan’daki askeri rejimden cesaret alan EOKA’ların (Kıbrıs’ta kurulan silahlı yunan örgütü) Kıbrıs darbesini yapmaları uyuşmazlıkların üstünü bir süre örtüyor.

5) 1971 muhtırasıyla yasaklanan bazı tarım ürünleri (ABD askerlere yasaklatıyor artık siz ülkede kimin borusunun öttüğünü düşünün) Ecevit ve Erbakan’ın sert eleştirilerine maruz kalıyor. Ecevit tehditlere boyun eğmeyip haşhaş ekimine izin veriyor. Elbette ABD ve diğer ülkelerden ambargo yememiz gecikmiyor. Bu olay ülkede 1964 Kıbrıs sorununda olduğu gibi bir anti ABD dalgası yaratıyor.

20151106_162200

6) Millet islamdı laiklikti tartışmasını bırakıp “ülkemde neyi istersem onu ekerim lan dingil” furyasına kapılıveriyor. Kim hariç? Süleyman Demirel ve saz arkadaşları bunun kabul edilemeyeceğini, ABD’nin büyük bir ülke olduğunu falan filan diyerek yıkama yağlamaya devam ediyorlar tabi. Türkiye anlaşma gereği garantörlüğünü kullanarak operasyon yapacağını söylüyor. NATO “sen artık bizim ordumuza bağlısın öyle kafana göre oraya buraya giremezsin silahlarını gemilerini araçlarını biz verdik lan sen kimsin?” diyor. Türkiye’dekiler zaten ABD ambargosu yemiş “başlatma NATO’dan ulan” diyerek harekete geçiyorlar.

7) İşte artık o gazla sanırım Türkiye bir çıkartma yapıyor. Saldırı bölgelerini geri alıyor sınıra kadar geliyor. Erbakan “buraya kadar geldik hepsini alalım gitsin” diyor. Ecevit ise “olm zaten ABD ambargoyu koydu, asker çıkarttık diğer ülkeler de ambargo koydu. Millet tüp gaz kuyruklarında, petrol krizi yaşıyoruz. Zaten 2015’li yıllarda 30’lu yaşlardaki kişiler bu kuyrukları “neler neler gördük ahhh ben gözlerimle gördüm o 1974 kuyruklarını” diye anlatacak işimiz zor. Daha fazla karşımıza almayalım adamları haklıyken haksız duruma düşmeyelim” diyerek ayak diretiyor. Ecevit hadi “bir yere kadar Erbakan ile gitti ama bunlar ilk fırsatta bizi bırakır seçime gidelim ne duruyoruz erken seçimse erken seçim!” diyor ve sallıyor elini Bahçeli gibi. Sonra çay içiyor birde üstüne.

8) Tabi diğer liderler ABD’ye kafa tutmuş, istediğini ekerim biçerim diyen, birde üstüne Kıbrıs’a asker sokan Ecevit’in avantajlı olduğunu bildiğinden seçim istemiyorlar. Fakat Kıbrıs savaşı sırasındaki sert tutumun Ecevit tarafından malzeme yapılması halk arasında gerilim yaratıyor. Zaten Demirel’in tavrı ABD yanında “vay komünistlere işbirliği yaptınız” diye Erbakan tayfasına da laf sokuyorlar. Ortalık gergin yani.

20151106_162327

9) Erbakan desteği çekince hükümet dağılıyor. Uzun süre hükümet kurulamıyor. Nihayet 12 Nisan 1975 yılında bütün sağ partiler birleşerek ilk “Milliyetçi Cephe” hükümetini kuruyorlar. Başbakan tabi İslam Köylü fakir çocuk Çoban Sülo.

10) 1975 sonrası uygulanan ekonomik ve askeri ambargo çok ağır yaralar açıyor. Ülkede iç çatışmalar ve gerilim artıyor. Enflasyon yıllık %30-50 arası oynarken kaos ortamı meydana geliyor. Tabi şimdi birisi çıkıp “ahhhh ahhh ekmek, tüp gaz kuyruklarını gördü bu ülke, petrol bulamadı biz neler çektik su yoktu” derse kafasına yanınızda bulunan sert bir cisimle vurun arkadaşın. Ya o yılları gördüyse savaş ortamını bildiği halde yalan söylüyordur yada zaten geri zekalıdır vurunca belki düzelir. Sonra kaçın ama 🙂

11) Böyle böyle 1977 yılındaki genel seçimlere kadar geliyoruz. Fazla ayrıntıya girmiyorum yoksa çok olur uzar gider. Bizi darbeye götürecek olan bu yıllar çok kritik aslında. Devam edeceğiz efendim

Sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XIV – Adalet Partisi İle Yeni Bir Dönem 1965 Demirel Yılları

Bir önceki yazı için buradan

Ordu mücadele etmeye çalıştığı kah iç hesaplar, kah ülke yönetimi falan derken 1965 yılına kadar geliniyor. 1965 seçimleri ile yeni bir dönem başlıyor;

1) 10 Ekim 1965 genel seçimleri AP %53 ile açık ara kazanırken CEHAPE %28,7 TİP ise %2,9 oy alabiliyor. Yani bir kısmı eski Demokrat Partili olan yeni bir parti aynı oyları alarak yeniden iktidara geliveriyor. Yani abi “nasıl oluyor ya halkın yarısı oy veriyor bunlara” sorunuzun cevabı burada. 1950 seçimlerinden beri (eğer başka bir sağ parti oyları bölmez ise ve kuvvetli bir lider var ise) oyları alıyor ve ülkeyi yönetiyor. “Ahhh o yıllar yok mu ekmek kuyruklarıııı” dönemi çook eskiden II.Dünya Savaşı veyahutta ABD’ye kafa tutulan Ecevit/Erbakan hükümetinin yediği ambargodan dolayı olmuştur. ABD’ye kafa tutan ambargoyu yemiş, kredi alamamış, ekonomisiyle oynanmıştır. Ülke 65 yıldır bu adamlar tarafından yönetilmektedir lakin bütün kötü yönetimin suçu karşı taraftadır. İktisadi politikalarda açacağım buraları.

20151106_161130

2) Ekonomik canlanma oluyor hemen (dikkat edersek ABD yanlısı orta sağ parti iktidara gelince hep ekonomik canlanma görülür. Bu yurt dışından akan paralar ile sağlanan sahte rüşvet paralarıdır) Dünya ekonomik ilişkilerde bir yumuşama yaşanıyor. Yurt dışlarında “ooow sayın Demirel” manzaraları falan. Ulan ne oldu da birden kucak açtınız ülkeye? Montaj üretimin artması ile tıpkı DP ilk yıllarındaki gibi halkın adamı “Çoban Sülo” imajı seviliyor. Fakir bir aileden gelen köylü Çoban Sülo alıyor şapkasını ve geziyor meydanları. “Ben köylünün yanındayım, ben yol, baraj, hastane, cami yapacağım eski dinsiz günler geride kaldı” diyor. Tabi bizim İslam Köylü fakir bir ailenin müteahhit çocuğu Sülo öyle değil ileride çıkacak bunlar. Amerika’da okuyan, Morrison şirketlerinin Türkiye sorumlusu olan Sülonun daha sallayacak çok şapkası olacak. Ama komik adam canım. Merak edenler için geniş özeti bir başka yazımda. Ha birde “bu adamlara kim oy verdi, bunlarda %50 almışlar nasıl oluyor?” diye sorarsanız kimseyi bulamazsınız karşınızda. Hepsi bunlara küfürler eder. Ama gider yine benzeri %50’yi bulur. Bu tarihin tekerrürüdür başka bir şey değildir.

3) Karşı cephe muhalefet edenler baraj/yol değil daha çok sosyal adalet ve özgürlük talep ediyor bu yıllarda. Halkta bunları istiyor ama ilk önce ekmek/su onlar için daha önemli. Hele barajlar yapılsın, hastaneler açılsın da sonra bakarız demokrasi falan.

4) CEHAPE bu hezimetten sonra kendi içinde yeniden bir yapılanmaya gidiyor. Yeni başkan Bülent Ecevit olurken partiyi ilk defa ortanın solu olarak nitelendiriyor (Şimdide Kılıçtaroğlu var benzerler aynı tas aynı hamam)

5) Türkiye İşçi Partisi ilk defa meclise girerken mecliste özellikle toprak reformunu, imzalanan ikili anlaşmaların iptalini, petrol/madenlerin millileştirilmesini, yabancıya teşvik kanunun iptalini vs. istiyorlar. Elbette Süleyman Demrel “böyle isteklerin ülkeyi ancak komünistliğe götüreceğini” söyleyerek tınlamıyor. “Büyük Türkiye” palavrasını ilk ortaya atan Süleyman Demirel oyunu görüyor yani! 1971 yılındaki askeri muhtırada TİP partisinin başkanı Behice Boran ve bir çoğu komünistlikle suçlanıp 6-15 yıl hapis cezası alıyorlar. Dönem komünist avı yani.

20151106_161517

6) CKMP yani Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi şimdiki MHP’nin eski versiyonudur. Küçük toprak sahipleri ve esnafın çıkarları için hareket eden CKMP sonradan beklediği desteği bulamayarak küçülüyor. 1961 darbesinin radikal subayları (14 veya 15 adet) sürgün edilmişti ya. İşte bunlar geri geldiği zaman destek alıp MHP oluşumuna zamanla giriyorlar.

7) MHP kapitalizm/komünizme karşı, %100 yerli milli özgür bir Türk toplumu (Dokuz Işık) ile yeniden dünyaya egemen olan bir yapıyı istiyor (auuuuuuuu) Çoğunluğu vatansever, milliyetçi, gözünü kırpmadan canını feda edecek kadar yürekli ama biraz çabuk gaza gelen genç bir Anadolu tayfasından oluşuyorlar.

8) MNP yani Milli Nizam Partisi ise Anadolu’daki orta/küçük iş yeri sahiplerini temsilen kuruluyor. İTÜ öğretim üyelerinden Erbakan hoca efendinin partisi “Müslüman Türkiye” iddiasıyla yola çıkıyor. Mülkiyete karşı, helal kazançlı ama özel teşebbüse yönelik bir yapı bu. Ağır sanayi hamlelerini destekleyen, Avrupa Ortak Pazarına girmek istemeyen, özgür müslüman bir devlet isteyen kişilerden oluşuyordu. Parti kurulduktan birkaç yıl sonra Laikliğe aykırı olduğu için kapatıldı. (vay sen misin özgür müslüman yapı isteyen yani)

9) 60-70 yılları arasında işçi sendikaları ve özerk üniversiteler sayesinde sivil siyasette bu yapı içerisinde bulunmakta. Bunlar daha çok özgürlükçü/bağımsızlık hayaliyle hareket eden yine vatanını milletini seven gençlerden oluşmakta. İlerleyen yıllarda bazı grupları Leninist/ Maozist yapının denetiminde hareket edeceklerdir.

10) ABD karşıtı eylemler ve sivil örgütlenme, iktisadi hayatta Demirel ile gelen rahatlamaya rağmen yinede kırılamamıştı. İşte geçen 5 yıl sonunda 12 Mart 1971 yılında ordu bir muhtıra yayınladı. Görünüşte iktidardaki AP ve Demirel’e yönelik olan bu muhtıra aslında farklı bir yere darbeyi indirecekti.

11) Tıpkı Menderes zamanında olduğu gibi ordu içerisinde kapitalizm karşıtı özgür Türkiye isteyen genç askeri örgütlenmenin palazlanmasına karşı dönemin genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları bu sefer beklemeden harekete geçerek yönetime el koymuşlardır. El koyuşun peşinden işte bu özgürlükçü çerçevedeki 5 paşa, 1 amirali ve 35 albayı ordudan atıyorlar. (muhtemelen ABD bunu planlamıştı). Bu ordudan atılan ve sadece özgür bir Türkiye isteyen vatansever adamlara sivil hayatlarında bütün kapılar kapanmış çoğu işsiz güçsüz sürgün hayatı gibi bir ülkenin kayıp hayaletleri olmuşlardır.

12) Peşinden yapılan bu müdahalenin amacı ülkede artık gittikçe palazlanan kapitalizm karşıtı, yeni devletçi, milli kalkınma yolundaki aydın, gazeteci, yazar, hoca vb. kişileri ya “komünist” ya “Atatürk düşmanı” ya da “Turancı” diyerek içeri atmaktı. (İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu mesela atıldı çok var). Yani özetle 60 sonrası ülke düşünmeye başladı. Özgürlük hakkı talep edilmeye başlandı ve buda ABD’nin işine gelmedi. İstediğiniz tarafa yaslanın. İster Erbakan ile “bağımsız bir müslüman ülke” ister Türkeş ile “bağımsız bir türk ülkesi” ister de Ecevit ile “bağımsız bir sosyal ülke” kısmında yer alın aynı sonuca ulaşırsınız; Milli sermayeye dayalı, yerli malına önem veren, markalaşan, dışa mümkün olduğunca az bağımlı olan, milli madenleri/fabrikaları/şirketleri olan bir ekonomik politika istiyorlar. Düşünsel olarak ise ayrım dindar/türkçü/sosyal olmak üzere farklılaşıyor. Lakin temelde aynılar bu partiler aslında. Kim değil? Onuda anladınız siz..

20151106_161809

13) 17 Mayıs 1971’de İsrail başkonsolosu THKP-C tarafından kaçırılınca kadim dostumuz İsrail’e çok ayıp edildiğini düşünen paşalarımız bunu bahane ederek sayısız kişiyi tutuklattı. Artık kim varsa “sen teröristmişsin gel bakayım” diyerek içeri alındı (Beyaz toroslara selam olsun)

14) Bakın bu askerlerin yaptıklarını dikkatli okuyun lütfen. AP-CHP’nin temsil ettiği tarafsız bir başbakan (oda Nihat Erim anasını satayım) tarafından yönetilen 14 kişilik teknokratlar kabinesi ülkeyi yönetmeye başladı. (Kabileye dönüş yani bir nevi)

15) Fakat 1961’in özgürlükçü anayasası ile tekrar başlatılan toprak, eğitim, bağımsız adalet, milli enerji ve maden reformlarının hepsi durduruldu. (parlamentoda)

16) CEHAPE başkanı Bülent Ecevit “bu nedir lan sirk yaptınız” diyerek istifa etti. TİP söyledik kapatıldı vekilleri 5-16 yıl hapis yedi, MNP laiklikten kapatıldı, ABD/NATO karşıtı sözler söyleyenler tutuklatıldı ve yargılandı (İşte ben buna darbe derim)

17) Krizlerde anayasaya saldırma modası değişmedi. “Biz aslında var ya süper şeyler yapacağız ama anayasa izin vermiyor abi” diyenleri destekleyerek çok güzel ve özgürlükçü olan 1961 anayasasının 3/4’ünü değiştirdiler. Gözaltı süresi 15 güne çıkartılırken, hükümet kontrolünde DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) kuruluyor. Yani bir nevi hükümetin yargısı lan ne güzel. (Hayırlısıyla 2015 seçimlerinden sonra başkanlık sistemiyle yeniden kurulur belki elleri ovuşturarak bekliyorlardır)

18) Sendikalar yasaklanıyor. DİSK, DEV-GENÇ, DDKO vb. yasal olarak kurulan sendika ve öğrenci dernekleri gizli örgüt kabul edildi. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş bu dönemde silahlı örgüt olarak görüldü ve yargılandı.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – XIII – 27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir önceki yazı için buradan

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan TÜRKEŞ radyodan “Dikkat dikkat…” diye başlayan cümleler ile darbeyi millete haber vermiş ve beklenen darbe yapılmıştı. Ünlü Yassı Ada’da mahkeme kurulmuştur. Yalnız darbeyi anlatmadan evvel şunu belirtelim bu darbe son derece olumlu bir darbedir. Hani olumlu olduğu kadar. Çünkü DP iktidarı muhalefetteyken söz verdiği hiç bir şeyi yapmadığı gibi bir önceki yazıda anlattığım o kadar çok baskı ve anti demokratik hamleler yapıyor ki buna çoğunluğu gençlerden oluşan subaylar engel olmak istiyorlar. Öyle “darbe yaptım artık askeri rejim devam edecek” durumuna devam etmeden çok partili demokrasinin adımlarını ve kurumlar ayrılıklarını, özgür bir anayasayı ve koruyucusu anayasa mahkemesini kurarak ABD’nin üzerimize atmaya çalıştığı kementi çözüyorlar bir nevi. O kıskacı aslında kullanılan Adnan Menderes’te görüyor yıllar sonra. Ama işte güç zehirlenmesi ve bunalım sonu oluyor. Devam edelim;

1) Mahkeme 592 kişiyi tutukluyor. 3 idam, 418 kişiye 6 ay ile 20 yıl arası hapis cezası, 123 kişiye beraat verilirken 5 kişi mahkemeden düşürülüyor.

20151106_155001

2) Bu cezalar çok gibi görünmek ile beraber aslında bir nevi “uyarı” cezalarıydı. Nasıl yani derseniz şöyle açıklayayım. 1961 yılında ceza alan bu kişilerin hepsini kapsayan bir genel af çıkartılmıştır. Yani bir nevi “bakın bir bk yediniz kulağınızı çekiyoruz akıllı olun” cezası diyebiliriz. Yine 1966 yılında DP vekillerin kamu hakkı verilirken, 69-74 yılları arasında siyasal hakları da geri iade ediliyor. Peki siyasete geri dönen bazı kişiler kimin partisine katılıyor? Evet cevapları duyar gibiyim eveeet. Gidip komunist partisine üye olacak halleri yok arkadaşlar. Elbette Menderes partisinin devamı olduğunu her fırsatta dile getiren Süleyman”Çoban Sülo”Demirel’in yanında saf tutuyorlar hızla.

3) Darbe yapanlar kendi içerisinde çatışmaya giriyor. Darbe girişiminde geç kaldığı düşünülen, darbe yapmayan ama sesini de çıkartmayan bir çok subay emekli ediliyor. Aslında bu paşa ve subayların büyük kısmı Demokrat Partinin kadrolaştırdığı adamlardan oluşuyor. Hani yasayla 25 yılını dolduranları emekli ediyorlar ya bir önceki yazıda anlattım. İşte emekli olanın yerine kendi adamını getiriyor hemde her yere. Yargı, polis, asker, memur her yere. Askerler bu paşaları bildiklerinden bunları emekli ediyorlar. Peki konuşuyoruz ama biz bunu nasıl ispatlayacağız? Ya bu paşalar vatansever adamlar ise ve darbeciler ABD uşağıysa? Şuradan anlıyoruz kimin ne olduğunu; Emekli edilen bu paşalar hemen akabinde ki yıllarda bankaların, ABD/İngiliz petrol şirketlerinin yöneticisi veya müdürü, olmadı Süleyman Demirel’in partisinde vekil olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bunları yıllarca araştırıp isim isim adres adres veren ve öldürülen büyük yazar Uğur Mumcu abimizin ellerinden öpüyorum.

20151106_154822

4) Keza üniversitelerde de kadrolaştırılan hocalardan 147 tanesi atılıyor. Bunu bazı hocalar protesto etmiştir. Gerçi bu kişilere 1962 yılında tekrar af çıkıyor.

5) Darbe yapan elemanlar bu kadroları tekrar temizleyip seçime yöneliyorlar. 1961 genel seçimlerinde CHP %36.7 oy alıyor. Yeni kurulan Adalet Partisi %34.7, YTP %13,9, CKMP %13.7 oy alıyorlar. Seçim sonuçları CHP oylarında düşüşü işaret ediyor. Seçim halk kitlelerinin CHP’yi darbeyle ilişkilendirdiği gözlemlenerek sonuçlanıyor. Halk arasında bu seçim “Menderes Zaferi” olarak adlandırılıyor. Yani ne yapsan boş hacı. Diğer yandan darbe yapanlar için yapacakları şeylerde sınırlı. Ya seçime hile katarak oyları hep yüksek tutacaklar ki bu çok zor. Ya da oyların bölünmesini sağlayarak bir denge yaratabilmek.

6) Ordu baskı uygulayarak CHP-AP hükümetini kurdurtuyor. Fakat yıl sonunda CHP oylarında erime daha da artıyor. Cumhurbaşkanı olarak eski kuvvet komutanı Cemal Gürsel yine baskıyla seçiliyor.

20151106_155038

7) 1962 yerel seçimlerinde AP %45,87 oy alıyor, CHP ise %36.9 oyda kalıyor. Yani eski Menderes kesimi aynı oyunu yakalıyor anlayacağınız.

8) Oylar artınca Adalet Partisi erken seçim için diretiyor. Fakat bunu istemeyen İsmet İnönü Kıbrıs sorununu da kullanarak koalisyon hükümeti kurdurtarak durumu idare etmiştir.

9) Elbette Kıbrıs’ta yaşananlara sessiz kalmayan ülkemize ABD başkanı Johnson sert bir mektup gönderiyor. Kısaca “Sakın Kıbrıs’a falan gireyim, yardım edeyim demeyin akıllı olun, dün gtünüzde don yoktu biz para verdik aldınız. Silahlarınızı, gemilerinizi, yollarınızı biz yaptırdık. Bizim dediğimizi yaparsanız müttefikliğe devam yoksa siz bilirsiniz” diyor. İnönü buna cevaben “yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de yerini alır” diyerek dik duruşunu sergiliyor (elbette bu duruşun sözde kaldığını ileride göreceğiz)

10) Elbette bu duruş ambargoyu peşinden getirdiği gibi iktisadi olarak dışa bağımlı hale getirilen politika sebebiyle (teşekkür ederiz Adnan Menderes ve saz arkadaşları) fazla dikte olamamıştır. Fakat ülkemize açık bir şekilde yapılan “skerim belanızı” çıkışını gururuna yediremeyen halkta bir “anti amerikancılık” görülmeye başlanmıştır. Sapanca sokaklarında “neymiş lan ne Amerikası kimsin lan sen conimisin konimisin nesin?” tepkileriyle bir hareketlilik ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi ise bu durumu ABD yanında daha ılımlı açıklamalar ile kullanmaya çalışacaktır.

20151106_161109

11) Bu karışık 5 yıl içerisindeki ülke durumunu anlattıktan sonra yönetim kesiminin ve ordu kesiminin neler düşündüğünü iyi bilmemiz lazım. Bir kesim bu yaşananlardan sonra toplumun tam anlamıyla batılı demokrasiye geçemeyeceğini daha doğrusu anlayamayacağını dile getiriyor. Bu sebeple toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi gereken zamana kadar tam anlamıyla demokrasi sistemine bağlı kalınmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yani diyorlar ki “bu toplum mal hacı. Bunlara devrimi anlatırsan anlamazlar, demokratik sisteme geçersen kullanılırlar, sorgulamadan uzaklar, sağ kolunu göster desen yarısı gösteremez vs.”

12) Bir kesim ise demokrasi için köklü reformların yapılması gerektiğini 50-60 yıllarını örnek göstererek dile getiriyorlar. Onlara göre artık yeni demokrasi anlayışı yani ikinci cumhuriyet işletilmelidir. Yani “yabancı yatırımcının teşvik edildiği, hızlı büyüme içeren, toplumun değerlerinin batılı anlamda demokrasiyi kabul etmeyeceğini, dini yapıdan yürünmesi gerektiğini vs.” düşünenler

13) İki grubun düşüncesinden partilerini de oturtmuşsunuz dur zaten. CHP reformlara yönelik, tek partiye yakın ve devletçi iken AP/DP gibi partiler ise daha muhafazakar, çok partici ve kapitalizm yanlısı politikayı destekliyor.

14) Ülkedeki solcu aydınlar bu zamanlarda birincisini yani toplumun demokrasiye hazır olmadığını söylemişler. Bu demokrasi türüne hatta “cici demokrasi” diye isimde takmışlar. Diğer adı “Afrika Sosyalizmi” olarak belirtilen bu tür demokraside halk aslında egemen gücün doğrultusunda özgür seçim yaptığını zannediyor ama aslında madenleri, limanları, iktisadi yatırımları, şirketleri satılıyordu. Afrika silme böyleydi mesela keza Mısır ve Cezayir gibi. Aydınlar ülkenin eğitimini tamamlamadan yapılacak seçimlerde kandırılıp bu tür bir devlet yapısına gideceğinden emindiler 1963

20151106_161008

15) Bu sebeple 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963 yıllarında iki askeri ayaklanma olmuştur. Talat Aydemir paşa isimli solcu subay böyle düşündüğünden askerin iktidarda kalması gerektiğini, yoksa ilerde emperyalizmden kurtulunamayacağını dile getirmiştir. Tabi yargılanıp asılmıştır.

16) Ordu 1960-70 yılları arasında kendi içerisinde bir mücadeleye sahne olmuştur. Yönetimi darbeyle ele geçirmek isteyenler ile istemeyenler arasında geçen mücadelede genelde istemeyenler daha aktif rol oynamıştır. Hükümete darbe yapmaya çalışan askeri hareketler ordu içinde durdurularak engellenmiştir. Ordunun bu tarihlerde artık ABD’nin kucağına düşmeye başladığını görmekteyiz. Satın alınan Paşalar ve ordu mensuplarıi ordu içerisindeki aydın ve milliyetçi komuta kademesini yok edecekler bir süre sonra. Bu tarihler zaten ABD/SSCB arasındaki soğuk savaşta müttefikimiz olan ABD’nin hemen her ülkeye yaptığı baskılardan bir tanesidir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XII – Demokrat Parti Sarsılmaya Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

14) Yunanistan ile bu yıllarda Kıbrıs sorunu çıkıyor. İngiltere hakemliğinde bağımsız bir garnizon kurularak kriz atlatılıyor.

15) 1957 seçimlerine bozulan ekonomik yapı ve anti demokrasinin gittikçe kuvvetlenmesiyle giriliyor. Fakat seçmen yine %48 oy vererek DP iktidarını devam ettiriyor.

20151106_152742

16) Buhran çok büyük olduğu için IMF/Dünya Bankası politikaları uygulanmaya başlanıyor 1958. Fakat bu politikaların uygulanması elbette pek mümkün değil.

17) “Kriz yok yahu bunlar CEHAPE’nin oyunları” diye dolaşılırken 4 Ağustos 1958 yılında dolar 2,8 tl’den 9tl’ye hafif bir sıçrama yapıyor! Elbette bu dolar artışı ithalata dayalı ve dış borçlarla kurulan ülkede krizi körüklüyor. Mecburen yerli üretimin hamleleri yapılmaya çalışılıyor. Aklı başına geliyor gelmesine Adnan beyin ama geç kalmış artık.

18) ABD ile ilişkileri eskisi gibi olmayan ve batıdan aradığını bulamayan Adnan Menderes yüzünü orta doğuya doğru çeviriyor. 1958 yılında yaşananlar kendisi için çok kritiktir. Irak kralı II.Faysal ile yakın ilişkileri olan Menderes 14 temmuz 1958 sabahı uyanınca Irak’ta askerlerin krala darbe yaptığını ve cumhuriyeti kurduğunu öğrenmesin mi? Başlıyor “bana da darbe yapacaklar” demeye..

20151106_154020

19) Artık iktidarındaki yanlış hamlelerin ve ekonomik buhranın ambele ettiği Menderes yakın çevresine sürekli “ordu bana darbe yapacak” diye söylenmeye başlıyor. CHP içinde bazı kişilerin “yapılan anti demokratik eylem ve bozuk iktisat politikalarının sonunda olacak şeyin darbe olduğunu” söylemesi üzerine Menderes iyice köpürüyor. “Darbeyi ve darbeciliği desteklemekle” suçladığı CEHAPE’yi “demokratik yapıyı bozmaya teşebbüs” kanunu ile suçluyor ve “sonunda darağacına gidersiniz ha ip hazır” diye tehdit ediyor.

20) “Orta doğunun lideri olacağız inşallah” diyerek yola çıkan, iktisadi ve ekonomisi Osmanlı zamanındaki gibi dış borca batmış olan ithalata dayalı ekonomik mimarın sahibi sayın Menderes’in hayalleri başka tabi. Bu sıralar Fransa’da 1958 yılında De Geulle seçimi kazanıyor. “Parlamenter sistemin yavaşlığını” eleştiren De Geulle “ülkenin başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçerek hızla yol katedeceğini” belirterek “Cezayir sorununu çözeceğim” diyor ve destek istiyor. İşte bizim Menderes kendisinin anti demokratik eylemlerine, çıkardığı yolsuzluğu suçlamayı kaldıran yasaları, muhalefetin mal varlığına el koymaları, basına uyguladığı sansür ve cezalar, 1954 seçiminden sonra yargı, ordu, polis ve memur bölümlerinde çalışanları emekli ederek yaptığı kadrolaşmalar, laik mesleki teknik eğitimden dini eğitme geçmesi, dini kullanarak oy toplaması, kendisi yaptığı halde “dini kullanıyorlar” diyerek rakip partiyi kapatması vs. çok var o kadar çok varki neyse bunları unutup sanki burası Fransa’ymış gibi “bende başkanlık sistemine geçeceğim” diyor ve ortaya atılıyor (Bizim ülkenin balık hafızalı olduğunu söylemiş miydim arkadaşlar?)

21) Adnan Menderes daha da ileri giderek “ülke zaten oldukça demokratik durumda, daha fazla baskı yaparsanız demokrasiye paydos deriz haa” diyerek bir tehdit daha savuruyor. “Vatan Cephesi” adı altında sivil bir örgüt kurdurtuyor. Bu örgüte üye olanların isimleri tek tek akşam radyodan okunuyor.

20151106_154247

22) İnönü artık bir çok gezisinde sorun yaşamaya başlıyor. 4 Mayıs 1959 yılında yolu kesiliyor. Trafik müdürü arabasıyla alandan kaçırılıyor ki o zamanlar İsmet İnönü 75 yaşında.

23) 12 Nisan 1960 tarihinde CHP “darbe yapmaya teşebbüs etmek, silahlı ve tertipli ayaklanma düzenlemek” ile suçlanıp kurulan Tahkikat Komisyonunda yargılanması için işlem başlatılıyor.

24) Hepsi DP vekilinden oluşan 15 kişilik tahkikat komisyon başlıyor tahkikat yapmaya. İsmet İnönü bu durumu eleştiren “artık ihtilal döneminden çok partili demokrasiye geçildiğini ve yapılanın yanlış olduğunu” belirten bir konuşma yapıyor. Veriyorlar İnönü’ye soruşturmayı. Adnan Menderes “Bizi halk seçti ancak halk indirir” diyor. “Atatürk Orman çiftliğine şöyle görkemli bir de saray mı kondursam yahu?” demiş midir bilemiyoruz elbette. Darısı başkasına o projenin artık.

25) 28 Nisan 1960 tarihinde protesto yürüyüşleri gerçekleşiyor. Emekli K.K.Komutanı Cemal GÜRSEL durumun vahametini açıklayan bir uyarı mektubunu Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e (evet akrabası çok mu şaşırdınız?) veriyor. Tabi Menderes güç bunalımında bu sıralar. 21 Mayıs tarihinde Harp Okulu öğrencileri de bir protesto yürüyüşü yapınca okul tatil ediliyor.

26) 27 Mayıs 1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından beklenen darbe yapılıyor. Bir çok kişi tutuklanıyor ve 14 idam cezası veriliyor.

20151106_154321

27) Milli Birlik Komitesi demokratik yapıyı tekrar inşa etmek ve seçime hızlıca girmek için çalışmalara başlıyor. Komite içerisindeki bir grup ise bazı devrimler yapıp iktidarda durmak istiyorlardı. Komite çoğu genç milliyetçilerden olan Alparslan Türkeş ve 14 kişiyi yurt dışı görevlerine göndererek bunları uzaklaştırıyor.

28) Anayasa yerleştiriliyor ve seçimi kazananın kafasına göre yasa çıkartmaması için bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kuruyor. 1965 yılına kadar karma bir hükümet ülkeyi yönetmiştir. Darbe ayrıntılarına önümüzdeki yazıda gireceğiz. Çünkü darbe sebepleri, yapanları ve sonuçları çok farklıdır. Genel olarak aynı gibi lanse edilir lakin 27 Mayıs 1960 darbesi artık güç zehirlenmesi yaşayan ve kontrolünü kaybetmeye başlayan Menderes’e karşı yapılan ve demokratik uygulamalar ile tekrar dizayn edilip askerin kenara çekildiği oldukça “Demokratik” bir darbedir.

Darbe demokratik olur mu? Yerine göre olur sanırım. Bazen çıkar yol kalmaz ise gerekli gibi. Burada sorulması gereken soru şu aslında; Darbe olduktan sonra toplum liderlerin yaptığı hatalardan ders alıp doğru seçeneklere yönelmiş midir? Anlatacağız ki yönelmemiştir. Yani askeri darbe bir çözüm değildir. Halkın özgür ve çağdaş birey olması adına ekonomik bağımsızlığının ve eğitiminin yükselmediği ortamlarda ne yazık ki çok çabuk kandırılıp emperyalizmin kucağına oturduğunu söyleyebiliriz. Bunu kırmak ancak bilimsel kaliteli bir eğitim ve ekonomik bağımsızlık ile mümkündür. Fakat içinde bulunduğumuz kısır döngü iktidarlar (İşte dün Menderes, Demirel bugün Erdoğan) bilimsel eğitimdense dogmatik ve şükür üzerine kurulu sahte bir tarihi eğitim vererek modern köleler yetiştiriyorlar. Eleştiri bilmeyen, sorgulamayan, okumayan, sanattan anlamayan kesim bu döngüyü kıramıyor. Yeniden gerçekten demokratik bir otokratik lider ile yönetim şansımız tek seçenek gibi duruyor. Uzatmayalım zaten iktisadi tarihimizi anlatırken nasıl köle haline getirildiğimizi daha iyi anlayacaksınız. Hoşçakalın..

Sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XI. – Demokrat Parti Dönemi Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

1950 seçimleriyle iktidarı kazanan demokrasi arayışındaki partimiz Demokrat Parti hedefleri doğrultusunda çalışmalara hızla başlıyor. Çok güzel yazdım birazcık uzun ama bu şekilde bölüm bölüm anlatmak lazım yoksa akılda kalmaz;

1) ABD müttefikliği ile beraber başlayan çok partili siyasi çizgimiz iktisadi olarak büyük bir ilerleme ile başlamaktadır. ABD’nin verdiği destek kredileri ve yardımlar ile traktör ve tarım aletlerinin satışı artırıldı (neredeyse 10 kat). Yeni ekilebilir alanlar açıldı.

2) 1950 yılında Güney Kore savaşı dolayısıyla dünyada büyük bir hammadde ihtiyacı doğmuştu. Bu fırsat değerlendirildi ve ekonomik büyüme gerçekleşti.

H.Truman

3) 1952 yılında aslında açık konuşmak gerekirse Sovyetlerin bir saldırısına karşı yastık olarak kullanılmak maksadıyla NATO’ya alındık.

4) ABD bu tarihten sonra daha da yakınlaştı. Marshall planı çerçevesinde hükümet ülkenin bir çok yerine uzun şeritli yollar yaptı (duble yol yapmadı onu sonradan yine dışarıdan alınan borçla başkası yapacaktı). Adnan Mendere’se elbette gazeteciler ve sanatçılar “hacı daha dün toprağı belleyecek aletimiz yoktu nasıl oluyor bunları yapıyoruz bu para nereden geliyor, kimse karşılıksız para vermez bakın bu işin sonu iyi değil” diye uyarılarda bulunuyorlardı. Menderes hükümeti bu uyarıları “bir kaç kendini bilmez komünist” diye nitelendirerek onlara savaş açtı.

5) DP muhalefetteyken söylediği demokrat sözleri unutmuştu. Büyük bir toprak reformuna götürecek olan köy enstitüleri ve halk evlerini 1951 ve 1954 yılında ödeneklerini kıstı ve sonra tamamen kapattı. 1954 yılında çıkartılan bir yasayla CHP’nin bütün mal varlığına el koydurdu.

Marshall Planına Alınan Ülkeler

6) Basın eleştirileri artırınca onlara karşı ağır cezalar çıkarttı. Suçlananın iddiayı ispat etme hakkından yoksun bırakıldığı saçma sapan bir yasa çıkartılıverdi. Gerçi çok yasa vardır ama bu çok komiktir. Yani bir haber yayınladın “şu kişi şurada yolsuzluk yapmıştır” diye veya hukuksuzluk ortaya koydun. Hooop mahkemeye gidiyorsun yiyorsun hapis cezasını. “Yahu dedim ama bakın elimdeki deliller bunlar” diyemiyorsun bunu demen yasak! Hatta bunu diyenlerle yani İspat Hakkını kullanmak isteyenlerle “nasıl İsmail Hakkı mı? eheheh” diye dalga geçerlermiş.

7) İşte bu durum DP içerisindeki bazı milletvekillerini rahatsız etmiş ve Menderes’i eleştirmişlerdi. Bu eleştirilere Menderes sert yanıt vermiş. İçlerine yerleşmiş olan bu gizli CEHAPE’lileri partiden attırmaya çalışmış ve istifa ettirmişti.

Bu Traktörlerin Ülkemize Gelişinin Hazin Bir Hikayesi Vardır Sonra Anlatacağım

8) DP hükümeti en demokratik partinin kendisi olduğuna inanıyordu. Köy enstitülerini kapatan, seyyar kütüphaneleri yok eden, meslek ve teknik liseleri değil imam hatipler açıp tekrar dini eğitime geçen ve bunu sürekli mitinglerde “ahhh neler neler yaptılar dinimizi yok ettiler” diyerek dile getiren DP hükümeti kendilerine rakip olarak gördükleri (dönemin Erbakan’cıları diyebileceğimiz) Millet Partisini’ni “Laik demokratik hukuk devletine aykırı olduğu ve dini siyasete alet olarak kullanıp Atatürk devrimlerine tehlike oluşturduğu” için! 1953 yılında kapattırdı (Bu tip şeylerin amacı oyları artırmaktır çünkü DP dindarlara sesleniyordu ikinci parti oyunu bozardı)

9) İşte böyle bir 4 yıl geçiren DP iktidarı 1954 yılı seçimine girdi. Savaş sonrası sahte tarımsal büyüme, yine ABD destekli yardımlar ile yapılan sahte alet ve traktör yardımları, yine aslında olmayan borç parayla yapılan yollar, barajlar, fabrikalar, hastaneler vs. sonucunda 1954 seçimlerini DP %57 oy alarak kazandı. 

20150731_172259

10) Ekonomik büyüme üzerine propaganda yapan DP iktidarı yargı, yürütme, ahlak, yolsuzluk, demokrasi, üniversitelerin özerkliği vb. şeyleri bir kenara bırakmış, yurt dışından gelen parayla sürekli yol, hastane ve baraj inşaatlarına başlayarak sahte bir dış destekli büyüme yaratmıştı. İktisadi yapısını ilerde anlatacağım bu büyüme süreciyle beraber 1954 seçimlerinde tulum çıkartmış CEHAPE’yi sandıktan silmiştir.

11) İktidarı tekrar daha çok oyla ele geçiren DP “yahu o kadar gırtlağa bastık daha çok oy aldık ne duruyoruz daha çok basalım” diyerek yargı, polis ve memur kadrolarındaki bir çok noktaya kendi kadrolarını getirmek için bir yasa çıkartmıştır. Yasaya göre “25 yılını dolduran kişiler ihtiyaç duyulursa hemen emekli edilecektir”. Haliyle henüz belki 45’inde olmayan kişiler emekli edilerek kadrolaşmaya başlandı.

12) Ekonomik sarsıntıların sinyalleri gelmeye başlamıştı ama halk daha anlayamıyordu. 1955 yılında ki olayı da anlatalım bu arada. Ünlü Taksim olayları yani. Olay 1955 yılında hükümetin desteklediği gazeteler ve yayın organlarından yayılmaya başlıyor. “Selanik’te Atatürk’ün evini komünistler bombaladı” şeklinde yayılan haber halkı galeyana getiriyor. Taksim başta bir çok büyük şehirde yağmalar ve kundaklamalar meydana geliyor. Gayrimüslimlerin evleri ve kiliseler yakıldı. Taksim komple yağmalanırken ülkemiz bir utanç tablosuyla daha yüz yüze kalmıştı.

13) Hadi bilgi verelim madem öyle bakın iyi okuyun başka yerde bulamazsınız olm bunları. İşin aslı; Saldırdığı söylenen bu kişiler aslında evi yakamıyorlar. Daha doğrusu bombalar ile Yunanistan’da yakalanıyorlar. Tutuksuz serbest bırakılan bu iki kişi hemen ülkeye firar edip izlerini kaybettiriyorlar. Bu kişilerden bir tanesi daha sonra 1 Mayıs 1977 yılında Uğur MUMCU tarafından da bahsedildiği üzere tekrar ortaya çıkıyor. Şöyle özetleyelim yine; 1 Mayıs 1977 yılında Taksim meydanında bulunan kişilere Sular İdaresi Binasından ateş açılıyor (görgü tanıkları ifadesi böyledir) İşte bu karmaşa dolayısıyla bir çok kişi ölüyor falan. Basında sonradan “solcular birbirlerini vurdu” olarak anlatılsa da 1977 yılında ilginç bir detay gözden kaçmıyor. 1 Mayıs günü Sular İdaresi Binasının emniyet sorumlusu kim? O kişi işte 1955 yılında Atatürk’ün evinde bombayla yakalanan kişi olan Oktay ENGİN’dir. 1955 yılındaki Taksim olaylarında Beyoğlu kaymakamı olan Hayrettin Nakipoğlu daha sonra Oktay ENGİN’i emniyete dahil etmiştir. Peki 55 yılında yırtan, 77 yılında yırtan bu adamı ileride yine siyaset sahnesinde göreceğinizi söylesem yok artık dersiniz değil mi! Oktay Engin yakın bir zaman önce ölen rahmetli Süleyman “çoban sülo” DEMİREL’in Nevşehir valiliğini de yapmıştır. İşte bu bağlantılı kişiler daha sonra “derin devlet” adı altında çalıştığı söylenmekle beraber, Adnan Menderes 1955 yılı için darbeden sonraki mahkemede suçlanmış “olayın MİT tarafından tasarlandığını” söylemiştir. Olabilir ama olay günü evveli hükümet yanlısı gazatelerin 5 katı basım yaparak bedava dağıtılması, olayın çok önceden haber alınmasına rağmen bir şeyler yapılmaması bunun Menderes ile de bağlantılı olduğunun göstergesidir. Muhtemel bir MİT ajanı olan (belkide ABD) Oktay ENGİN sonradan emniyet içine alınmış, 77 Taksim olaylarında da kullanılmıştır (muhtemelen 80’li yıllardaki karışıklığın körüklenmesi ve darbe maksadıyla). İleriki yıllarda Süleyman Demirel’in vali olarak ataması ise bana göre kimin tarafında olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan