Aşkın Aldı Benden Beni – Yunus Emre

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Yunus Emre

Reklamlar

Yakın Kültür Tarihi VI

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür Tarihi – Yakın İktisadi Tarih

Yakın Kültür Tarihi yazıları 6 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Kültür Tarihi I, Yakın Kültür Tarihi II, Yakın Kültür Tarihi III, Yakın Kültür Tarihi IV, Yakın Kültür Tarihi V

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Ünlü Sanatçıların Getirilmesi

14) Çok uluslu bir topluluk olan cumhuriyet birleştirici bir çatı olması amacıyla “Türklük” ilkesine yöneliyor. Osmanlıdan ziyade eski Türk devletleri araştırılmaya başlanıyor. Bu amaçla Türk Tarih Kurumu kuruluyor. Bu Türklük bilinci ırkçı bir birliktelikten ziyade çok uluslu bir toplumun tek bir dil/kültür ekseninde bir araya tutulmasını sağlamak. Toplum farklı etnik unsurlardan oluştuğu için gelecekte zayıf bir devlet yapısında bunlardan birisi hortlayarak bağımsızlık istenmesin diye bu uygulamaya geçiliyor.

15) Musiki ve sanat oyunları için okullar açılıyor. Elbette yine batı temelli kurulum olduğu için doğu tarz musiki kaldırılmıştır.

16) Bu yöneliş alaturka müziği bile etkilemiştir. Eski müzik ritimleri modern olmadığı için batı müziği adına kenara itilmiştir. Bu müzik tarzının öğrenilmesi için bir çok öğretmen yurt dışına gönderilmiştir. Medeniyetin bu şekilde gelişeceği düşünülüyor (elbette oldukça saçma geliyor şimdi)

17) Hal böyle olunca 1934 yılında müzikte nasıl bir devrim yapılabileceği tartışılmaya başlanıyor. Uzmanların fikir ve büyük tartışmalarından sonra geçte olsa Berlin Filarmoni Orkestrası Şefi Wilhelm Furtwängler davet ediliyor. O gelemeyeceğini belirtip bunun yerine besteci Paul Hindemith‘i öneriyor.

maxresdefault

Wilhelm Furtwängler

18) Ünlü müzisyene bizim bütün eserler dinletiliyor. Halk musikisini çok beğeniyor. Geniş bir rapor hazırlayarak eksiklikleri belirleyerek iyi müzisyenler yetiştirmek için yapılması gerekenleri anlatıyor. Böylece konservatuar, öğretmen ve tiyatro bölümleri ayrı ayrı kuruluyor.

19) Tiyatro için Alman tiyatro yönetmeni Carl Ebert getirtiliyor. Almanya’da Berlin ve Frankfurt tiyatrolarını kuran bu büyük sanat adamı tiyatro, dans, piyano, opera vb. alanlarda organizatör oluyor. Ebet yurt dışına bir iki kişinin gönderilerek zirve müzisyenler yetiştirilmesinin bir anlam ifade etmediğini bunun yerine genel kalitede bir müzik eğitim sisteminin yerleştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü tiyatro ve müzik kendi kültürü ile şekillenen bir gelenektir.

20) Aynı Alman sistemi bu eğitime yerleştirilmeye çalışılır. Eğitime alınmak ve devam çok zordur. Çıkan adam çok kaliteli oluyor.

21) Bale ise 1949 yılına kadar açılamıyor ne yazık ki. 1947 yılında İngiltere Kraliyet Bale yöneticisi Ninette De Valois getirtilip rapor alınıyor. Bu doğrultuda çalışmalar yapılıyor.

22) 1937 yılında Halk musikisi derleme ve folklor çalışmaları için ise ünlü Macar besteci Bela Bartok getirtilmiştir.

23) Kurulan bütün bu sanatsal yapılarda bir müddet sonra yabancı öğretmenlerin elinde çok kaliteli ressam, müzisyen, besteci, opera, tiyatro sanatçıları ortaya çıkmıştır.

24) İlk senfoni orkestramız 1826 yılında kurulmuştur (II.Mahmud zamanında). Bunun da düzenlenmesi için 1938 yılında yine bir Alman Dr.Ernst Praetorius getirtilerek halka açık turneler ile konserler verdirilmiştir.

25) Çıkan sanatçılar dedik. Bunların eser sayıları bellidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra mezun olan bu yerli bestecilerimiz yılda yaklaşık 10 eser vermişlerdir. Sonraki yıllarda sayı katlanarak artarken beste sayısı azalarak 8 civarına inmiştir.

26) Bazı yetenekli çocuklar tespit edilip bursla yurt dışına gönderilmiştir (İdil Biret örneğin)

27) Tiyatro yıldan yıla artarak oldukça gelişmiştir. Bunu da belirtelim.

28) Mimari ve heykel çalışmaları için ise dönem dönem Almanya’daki faşist rejimle anlaşamayan hocalar ve sanatçılar getirtildi.

haertel

Rudolf Belling

29) Hadi bir iki isim verelim madem. Ünlü heykel sanatçısı Rudolf Belling, resim için Fransa’dan Leopold Levy getirtildi ve okullarda eğitime başlatıldı. Levy beklenen kaliteyi yakalayamaz yalnız söyleyelim.

30) Tarihi eserler için Arkeoloji Müzesi açılıp koruyucu kanunlar çıkartıldı. Kaçakçılık yasaklanırken, bir çok tarihi eser için yurt dışı araştırma projelerine başlandı, sit alanları belirlendi ve müzelerde değerlendirildi. Yine tarihi eserlerin restorasyonu yapılsa da bu onarım ve restorasyonlar oldukça kalitesiz ve özensizdir.

31) Kütüphanecilik anlamında da bir çok çalışma yapılıyor. Osmanlıcadan kalma eserler toplatılıp belli merkezlerde arşivliyoruz. Ne yazık ki bu eserler dönem yöneticilerinin ilgisizliğine ve bakımsızlığına da “eski harfli” denilerek tahrip olmasına izin verilmiş. Yurt dışına atma falan iddiaları bunlara dayanmaktadır. İyi bakılmamıştır kabul etmek gerekir.

32) Kitap okuma alışkanlığı geri kalınca tercüme eserlere ağırlık verilmiş. 1944 yılına kadar Hasan Ali Yücel önderliğinde 400 cilt eser yayınlanmıştır. 1966 yılına kadar 1947 eser yayınlanıyor ki yeterli denilebilir.

33) 1950-66 arası kitap yayını ise oldukça azdır (200 cilt) Burada ise yine Adnan Menderes’e teşekkürü bir borç biliriz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi V

Bir önceki yazıya buradan

Diğer Kültür Faaliyetleri

1) Kültür faaliyetleri diğer alanlarda da uygulanmaya çalışıldı elbette. Tek partili dönemde 1932 yılında başlayan Halk Evleri kuruldu. Buralar CHP parti ocağı gibi çalışmaktaydı. Sanat, tarih, edebiyat, müze, sergi vb kollar bulunuyordu. Çok partili dönemde CHP destekli olduğundan 1951 yılında Menderes tarafından kapatıldı.

2) Harf devrimi sanıldığı gibi cumhuriyet devrinde ortaya çıkmadı arkadaşlar. 19.y.y. Tanzimat Döneminde bir çok yabancı kelimeye sahip olan Osmanlıca dediğimiz dilde sadeleştirme için edebiyatçılar nelerin yapılabileceğini tartıştılar. Tabi bunun suçlusu (tabi suç ise) Mustafa Kemal ilan edilir. Kadir Mısıroğlu en son Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp sormuştu bu konuyu. Çok pişmanmış, kabir azabında imiş Mustafa Kemal. Artık hangisi size mantıklı geliyor ise ona inanın. 

3) II. Meşrutiyet zamanında “Latin Harflerine Geçiş” gündeme gelmiştir. Neyse kurulan cumhuriyet “Laik Demokratik” yapıya geçtikten sonra din derslerini okullardan kademeli olarak kaldırdı. Hemen peşi sıra tekkelere/vakıflara yasak geldi ve tekrardan harf değişimi görüşülmeye başlandı. Burada amaç yazımı ve öğrenilmesi kolaydan ziyade dünya gelişmiş medeniyetleri takip eden bir yapı benimsendiğinden daha doğrusu kültür devrim hareketi yapılmak istendiğinden harf devrimi yapıldı. (Tekke ve vakıflara el koyma işini ise uzun uzadıya anlatacağım bir yazıda inşallah)

1Temmuz1927AtaturkIzmirIstasyonKazimOzalp.jpg

4) İlk olarak 1923 yılında İzmir İktisat kongresinde Nazmi Bey latin harflerini teklif eder. Fakat kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa bu teklifi oylamaya bile sunmadan reddeder. Ona göre bu hareket cumhuriyetin kuruluşundan beri yapılması planlanan diğer şeyler gibi batının uyguladığı bir oyundur. Görüşmeye bile tenezzül etmeyecektir.

5) 1924 Şubat ayında mecliste Şükrü Saraçoğlu konuyu “öğrenme zorluğu” olarak tekrar dile getirir. Kuranın latin harfleriyle pek tabi yazılabileceğini, bunun günah olmadığını ise Kılıçzade Hakkı Efendi gazetelerde dile getirir. Saraçoğlu’nun bu görüşü büyük bir tepki çeker.

6) 1926 yılında tartışma yine alevlenir. Bir kısım artık harflerin değişimini isterken diğer kesim harfleri değiştirmek istememektedir. Cumhuriyetin yaptığı diğer devrimleri de istemeyen kesim meclisten zamanla uzaklaştırılınca (yakın siyasi tarihe bakabilirsiniz) 1928 yılında latin harfleri kabul edilir.

7) Bir sözlük kurulu oluşturularak dildeki yabancı kelimeler araştırılıp Türkçe karşılıklarını bulmak için çalışmalara başlandı. Lakin kurulun bu görevinin önemi ve boyutunun ehemmiyeti ortaya çıkınca 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyeti kuruldu.

8) Komple anlaşılabilecek, sade, akıcı bir Türkçe dili için çalışmalar yapılıyor. II.Kurultayda dini dil olan Arapçanın daha az kullanımı için görüşler ortaya atıldı. Artık Kuran yazımı da Türkçeleştirilip halkın anlayacağı bir hale getirilecekti.

Elmalı_35_baskısı.jpg

9) Kuranın Türkçeleştirilmesi için Mehmet Akif’e bu görev verilmiştir (M.Kemal’in isteğiyle). Mehmet Akif bu büyük sorumluluğu almak istememiş (yanlış yapmaktan korkarak) fakat ikna olunca çalışmalara başlamıştır.

10) Lakin Mehmet Akif buna devam edemeyince ünlü ve saygıdeğer bir hoca olan Elmalı’lı Hamdi Yazır yine bizzat Mustafa Kemal tarafından görevlendirilerek türkçe bir tefsir hazırlanmasını istedi. Bu araştırma için parayı da yine Mustafa Kemal ödemiştir.

11) Mustafa Kemal’in Kuran tefsiri için bu kadar istekli olmasının iki ana sebebi vardı; birincisi elbette dünyadaki bir çok dini kitabın ana dili dışında yazıldığını biliyordu. Arapça dışında dini kitabın yazılacağını düşünmesiydi. Arapça okuyarak dini kitaplarında ne yazıldığını bilmeyen papağan gibi bir toplum istemiyordu. (arapça bilen din adamı sayısı bile çok azdır) İkincisi yapılan devrimsel kültür ve kalkınma hareketlerine cahil halkın bilmeden karşı gelmesinden duyduğu rahatsızlıktı (1938 yılında kadar 36 büyük isyan). Çoğunun tekkelerin ve hocaların serbest çalışmasının engellemesi sebebiyle çıktığını bildiğinden onların yönettiği bu isyanlarda peşi sıra gelen halkın Kuran’ı okumasını istiyordu.

12) Elmalı’lı Hamdi Yazır uzun yıllar çalışarak (yaklaşık 10 yıl) tefsiri bitirdi ve bu tefsir basılarak halka dağıtıldı. Yine hocaların baskısıyla bu kuranların kabul edilmeyeceği, okunamayacağı, okuyanın dinden çıkacağı, halkın kuranı tek başına okuyarak anlayamayacağı, bunun gavurların bir oyunu olduğu vs. cahil halka sürekli üstü açık/kapalı telkin edildi (ki aynı şeyleri 1500’lü yıllarda Papa Hristiyanlara söylüyordu hatırlatalım). Bu olayları bir dönem çok ciddiye alan devlet görevlileri evlerde Arapça kuranları toplattırmış ve Türkçe kuranları vermiştir. Günümüze bu olaylar elbette daha değişik versiyonlarla anlatılır ama durum budur.

13) Çok yazı yazdığım için bahsettim mi hatırlayamıyorum ama yeri geldi belirteyim yine. Merak edenler için; Elbette kimsenin dini durumunu veya inancını sorgulayamayız. Fakat muhtemeldir ki bıraktığı bazı notlar ve görüşlere göre bence Mustafa Kemal “deist” dediğimiz kişilerdendir. Yani bir tanrının varlığına inanan ama yaşanan dinin doğru olmadığını kabul eden kişidir veya peygamber olmadığına inanan kısaca. Mustafa Kemal küçükken de dini eğitim almış bir kişi olduğundan sonraki dönem fikirlerinin şekillenmesi ile bu inanca gittiği kanısındayım. Kuran’ın çevrilmesindeki amacı ve sürekli söylenen bazı eleştirel cümleleri bizi bu sonuca çıkartmaktadır. Kurmak istediği ülke ve benimsediği görüş dini toplumdan ziyade “ahlak ve mantık” üzerine oluşan bir toplumdur. Ahlak kavramını geçmiş dönem medeniyetlerinde felsefe/mantık ekseniyle bütünleşmiş dini yapı ile bir ihtimal sağlanabileceğini düşünmekte sanırım. Mesela işte istediği din adamı tarzı felsefeyi, bilim ve ilimi bilen bunu dini alimliği ile birleştiren Elmalı’lı tarzı kişilerdi. Elmalı’lı zaten sonraki dönemde okullarda “Mantık” dersleri vermekte. Gördüğünüz üzere aslında “Ahlak, mantık, felsefe ve din” bir bütünü oluşturan yapı taşları. Yalın bir ifadeleri yok yani. Özetlersek; İçi boş ve felsefe/mantıktan nasibini almamış dini eğitim sonucu sorgulamayan ve kendini geliştirmeyen, geri kalan medeniyetlere ulaşılır. Yaptığı ön gürünün ne kadar doğru olduğunu da zaten günümüz müslüman coğrafyasında görmekteyiz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – III

Bir önceki yazı burada…

16) Mecliste yerel diller kabul edildi. Araplar anadilde eğitim istiyorlardı mesela. Arap bölgesinde ana dil Arapça yapıldı (yerel dil isteyenler için bu tarihsel gelişmeler ve dağılma sebebi örnek teşkil edebilir). Bir bilgi verelim. Fransa devriminden çok öncesinde bile araplar Osmanlıyı ve yönetimini istemiyorlardı. Her fırsatta ayaklanmışlar, en zor anlarında arkadan saldırmışlar hatta bağımsızlıkları için haçlılar ile görüşmeler bile yapmışlardır. Osmanlı dağılma sürecinde de zaten “yıllarca beraberiz kanka ayrılmayalım” demeleri beklenemezdi. Zaten dünya savaşında çoğu arap bölgesi cihada uymayacak ve İngiliz/Fransız askerleriyle beraber Osmanlı devletine baş kaldıracaktır. Peki bu ihanet midir? Bana göre Araplar yüzyıllardır kendilerini yöneten, halifeliği çalan, vergi koyan yaşantılarında istemedikleri bir unsur. Daha doğrusu özgürlük isteği ihanet olarak algılanmamalı. Tabi Osmanlı rüyasına yatan arkadaşlar bunu anlayamıyor veya tam tersi arap düşmanları. Arapların istediği özgürlüktür buda son derece doğaldır.

17) İttihatçıların düşüncesi İslamcılık akımına doğru yönelmeye başladı çünkü batıcılık taraftarları harici bahaneler ile sağa sola sürgün edildi. Daha önceki yazıda söylediğim gibi Mustafa KEMAL dahildir çünkü batıcıdır. Bu düşünceyle bir Türk-Arap toplumu hayali vardı bir nevi ümmetçilik. Dikkat ederseniz ittihatın beceriksizlikleri Mustafa KEMAL’e atılır. Halbuki bu yıllarda sivrilen Enver paşa onu batıcı olduğu için sürmüştü.

enverpasa
Enver Paşa

18) Yaşlı paşalar ve bir çok asker ki 1100 kişi ordudan emekliye ayrıldı (bazıları bu tasfiyeye dahildir)

19) I.Dünya Savaş’ı gelince Almanya ile gizlice ittifak anlaşması yapıldı. 2 Ağustos 1914 yılında ki anlaşmaya Sait Halim, Talat Paşa, Enver Paşa ve meclis başkanı Halil imza attı (işte bu türk/arap ümmetçilerin başları bunlardır)

20) Elbette diğer ittihatçılardan bunlar kaçmaz hacı bu olay ortaya çıkınca büyük tepki çekti. İtilaf devletleriyle görüşme yapılması kararlaştırıldı. İtilaf devletleriyse zaten yakın gelecekte çok kolay ele geçirecekleri Osmanlı devletini aralarına almak istemediler. (Burada yine bir iddia vardır. İttihatçılar savaşa girdi çünkü salaklardı türü. Şöyle bir şey hakim o sıralar. Balkan yenilgisinden sonra Edirne alınmış hafif bir “geri dönüyoruz” gazı var. İkincisi bu ümmetçiler tekrar imparatorluğu kurmak istiyorlardı canı gönülden. Onları bu düşüncelerinden dolayı kötülemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Dediğim gibi biz “vatan haini” sıfatını çok gereksiz kullanıyoruz. Bir şeyler yapmaya çalışan insanlar bunlar. İktisadi olarak batmış olan imparatorluğun bir çıkışa ihtiyacı var. Kapitülasyonlar ve gümrük anlaşmaları hükümetin sanayide atılım yapmasını ve yabancılara komple satılan şirketleri tekrar almasını engelliyor. Ve kapıda bekleyen dünya savaşında mecburen bir hamle yapılması gerekiyor. Ya Almanya tarafında yer almak ya da itilaf devletleri dediğimiz İngiltere tarafında yer almak. Fakat şöyle bir şey var. Rusya’da I.Dünya savaşı sonrası bolşevik isyanı sonucu çar devrilince imzalanan gizli anlaşmalar ortaya saçıldı. İttihatçılar İngilizler/Fransızlar ile savaşta beraber hareket etmek istemiş ama kabul edilmemişti. Osmanlıya “sen savaşa girme hacı” diyorlardı sadece. Gizli belgelerde ise İngiltere/Fransa/Rusya savaştan önce Osmanlı devletinin zaten parçalanacağını ve kapıdaki I.Dünya savaşı sonrasında kim nereyi alacak, nasıl alacak anlaştıkları ortaya çıktı. İşte kanıtla beraber o dönemin ittihatçıları bunu tahmin etmişlerdi. “Zaten ekonomik bağımsızlık yok, Almanlar yenilir ise sıra bize gelir” düşüncesiyle hareket edilmiştir. Kazanılır ise balkanlar ve arap bölgesi tekrar alınabilirdi. En kötü müslüman coğrafya alınır deniliyordu (ümmetçilik böyle bir şey işte). Bu düşüncelere hepsi sahip olmamakla beraber, batıcı fikirlere sahip kişiler sürgün edildiği ve yönetim Enver Paşa ve saz arkadaşlarında olduğu için kendileri meclise sormadan savaşa girdiler. Durum budur yani kaçınılmaz olanı yaptılar. Bunun iktisadi boyutunu ise ileride yazacağım daha iyi anlayacaksınız)

21) Savaşa yinede girilmek istendi çünkü ciddi anlamda paraları yoktu. İtilaf devletleri savaş dolayısıyla kredileri kesmişti. Edirne’nin geri alınması bir cesaret getirmiş, yeniden büyük Osmanlı İmparatorluğu hayali zihinlerde canlanmıştı yüzler gülüyordu. Millet vekilleri tekrar büyük yeni Osmanlıyı kurmanın o düşüyle birbirlerini itekleyip cimcikliyorlardı. Enver paşa Edirne’yi almıştı tekrar balkanlar neden geri alınmasındı? Hem dünyanın en büyük devletlerinden birisi olan Almanya ile beraber olunmaz ise sıranın kendilerine geçeceğini düşünüyorlardı.

22) İki Alman gemisi hükümete danışılmadan limana sığındı (resimler aşağıda). Ortalığı yatıştırmak için satın alındığı açıklandı. Yine hükümete sorulmadan karadenize açılan bu gemilerin gidişi sonrası 3 nazır bunu kabul edemeyerek istifa etmişti. Enver paşa tek başına büyük kumarı oynayacaktı

Goeben, Großer Kreuzer Stapell.: 28.3.1911 "Goeben" in der Steniawerft (vor 1917) Bosporus vor der Werkstatt rechts das desarmierte Kanonenboot "Kubanez" als Mutterschiff des Bergeverbandes
Goeben, Großer Kreuzer
Stapell.: 28.3.1911
“Goeben” in der Steniawerft (vor 1917)
Bosporus
vor der Werkstatt rechts das desarmierte Kanonenboot “Kubanez” als Mutterschiff des Bergeverbandes

23) Dikkatli okuyun buraları; İttihat hükümeti 9 eylül 1914 yılında savaşı fırsat bilerek kapütülasyonları tek taraflı kaldırıldı. İtilaf devletleri II.Abdülhamid’i yıkmada destek verdikleri ittihatçıların son zamanlardaki davranışlarına karşı ilerde yapacaklarını biliyorlardı. Kolay gaza gelen bu vatansever milliyetçilerin icabına bakılacaktı elbette. Sadece Almanya 1917 yılında bu kaldırmayı resmen kabul etmiştir

24) 11 Kasım 1914 yılında savaşa girdik ve 23 Kasım 1914 yılında ise Cihad ilan ettik

25) Aslında yazacaklarımdan bir sonuca ulaşabiliyoruz. Şöyle diyeyim; İttihat tamam kimseyi dinlemeyen ve dik kafalı yönetime sahipler fakat hareket alanları zaten çok kısıtlı durumda. Ekonomik olarak borç içinde bir devletin hükümetinden bahsediyoruz. Madeni, yolları, rayları, limanları, haberleşmesi, iktisadi yaşamı, şirketleri vs. bir çok alan zaten ya yabancıların tamamen elinde yada büyük bir kısmına sahipler. Yetişmiş nitelikli insan yok ve her şey ithal ediliyor. Savaş başlangıcıyla beraber ilk defa özgür yasalar çıkartılmaya başlanıyor mesela kapütülasyonlar kaldırılıyor hemen ekonomik bağımsızlık için. (sen şu anda hükümetini ekonomik bağımsız mı sanıyorsun bre gafil arkadaşım hey gidi)

26) Yerli şirketleşme için esnaflar teşvik ediliyor. Zaten dönem dönem bunun için çalışmalar yapıyor İttihat hükümeti. Hani söyleniyor ya hep “II.Abdülhamid han efendi hazretleri zamanında yapılan yatırımlaaaar!” diye. 1908 yılında yani II.Abdülhamid zamanında yerli şirket yüzdesi kaç biliyor musunuz? %3 (üç)

27) Yani neymiş atmayla olmuyor. Yabancı şirket sayısının fazlalığı ekonomik bağımsızlığı savaş zamanı bitirdiği için hızla yerli şirketleşme kanunları ve teşvikleri çıkartılıyor ve 1918 yılında yerli şirket yüzdesi %38 civarına getiriliyor.

28) Yazışmalar ve kayıtlarda yabancı dil kaldırılıyor ve Türkçe zorunlu hale getiriliyor. Yerli üretimin ilk etapta korunması ve teşviki, sonraki dönemde serbest piyasaya geçilmesi (devletçilik) planlanıyor.

29) Bu girişimleri dişlerini sıkarak izleyen emperyalist ülkeler hesabını soracakları günü bekliyorlardı. İyi niyetli olsalarda beceriden yoksun olan İttihat takımı ne yazık ki patlamak üzereydi. Enver paşa Sarıkamış harekatında 60 bin askeri dondurarak öldürdü. Cemal paşa ise 35 bin kişiyle Süveyş kanalını geçemeyerek geri döndü. Artık devlet içinde savunma yerlerini tekrar düşünmek ve değerlendirmek gerekiyordu.

30) Enver paşa çok iyi bir asker olan Mustafa Kemal’i 19 Temmuz’da tekrar aktif göreve çağırdı (günaydın paşa) Çanakkale savaşında çok kuvvetli birliklere sahip olan itilaf devletleri yenildi. Çanakkale savaşının sonucu olarak Bulgarlar türklere güvenip ittifaka katıldı.

31) İngilizler Bağdat’ı 11 Mart 1917’de ele geçirdi. Ruslar 5 ayda neredeyse bütün doğuyu taarruzla alıp Erzincan sınırına dayandı.

030Arab

32) İngilizler ile anlaşan Mekke emiri Şerif Hüseyin “Cihad mı o da nedir bir kuş türü mü?” diyerek Osmanlıya bu en fazla lazım olduğu zamanda isyan etti. Mustafa Kemal’in yazılarında bu savaştan 10 yıl evvel arap yörelerinin bir çok yerinde kimsenin Osmanlı askerlerini istemediğini, bu cahil ve medeniyetten uzak bedevilerin ilk fırsatta devlete isyan edeceklerini belirtmiştir. Zaten burada gördükleri Mustafa Kemal’in olası Türk-Arap İslam devletinin mümkün olamayacağına inandırmış, Osmanlı devletinin medeniyetten geri kalmasının suçunu arapların görgüsüzlük ve çarpık dini inanışlarına bağlamıştır. Burada gördükleri yaşamında ve kuracağı devlette önemli etkilere sebebiyet vermiştir. Arap nefreti ve islamın bu denli cahil bir şekilde uygulanmasının kabul edilemez olduğunu düşünmüştür. Keza sonradan islam ile cahil halk kitlelerinin sahtekarca yönetildiği fikrine doğru kaymış ve ancak “laik devlet” yapısıyla bu cehaletten kurtulunabileceğine inanmıştır. Birliğin ancak anadolu topraklarında yeniden kurulabileceğini düşünmüştür. Diğer görüşlerini kültür devrimleri bölümünde tekrar anlatacağım. Elbette Enver paşa onun bu  düşüncelerini kabul etmemiş ve sürmüştür neyse. Neyse durum budur devam edeceğiz

Sonraki yazı için buradan