Yakın Siyasi Tarih – XIV – Adalet Partisi İle Yeni Bir Dönem 1965 Demirel Yılları

Bir önceki yazı için buradan

Ordu mücadele etmeye çalıştığı kah iç hesaplar, kah ülke yönetimi falan derken 1965 yılına kadar geliniyor. 1965 seçimleri ile yeni bir dönem başlıyor;

1) 10 Ekim 1965 genel seçimleri AP %53 ile açık ara kazanırken CEHAPE %28,7 TİP ise %2,9 oy alabiliyor. Yani bir kısmı eski Demokrat Partili olan yeni bir parti aynı oyları alarak yeniden iktidara geliveriyor. Yani abi “nasıl oluyor ya halkın yarısı oy veriyor bunlara” sorunuzun cevabı burada. 1950 seçimlerinden beri (eğer başka bir sağ parti oyları bölmez ise ve kuvvetli bir lider var ise) oyları alıyor ve ülkeyi yönetiyor. “Ahhh o yıllar yok mu ekmek kuyruklarıııı” dönemi çook eskiden II.Dünya Savaşı veyahutta ABD’ye kafa tutulan Ecevit/Erbakan hükümetinin yediği ambargodan dolayı olmuştur. ABD’ye kafa tutan ambargoyu yemiş, kredi alamamış, ekonomisiyle oynanmıştır. Ülke 65 yıldır bu adamlar tarafından yönetilmektedir lakin bütün kötü yönetimin suçu karşı taraftadır. İktisadi politikalarda açacağım buraları.

20151106_161130

2) Ekonomik canlanma oluyor hemen (dikkat edersek ABD yanlısı orta sağ parti iktidara gelince hep ekonomik canlanma görülür. Bu yurt dışından akan paralar ile sağlanan sahte rüşvet paralarıdır) Dünya ekonomik ilişkilerde bir yumuşama yaşanıyor. Yurt dışlarında “ooow sayın Demirel” manzaraları falan. Ulan ne oldu da birden kucak açtınız ülkeye? Montaj üretimin artması ile tıpkı DP ilk yıllarındaki gibi halkın adamı “Çoban Sülo” imajı seviliyor. Fakir bir aileden gelen köylü Çoban Sülo alıyor şapkasını ve geziyor meydanları. “Ben köylünün yanındayım, ben yol, baraj, hastane, cami yapacağım eski dinsiz günler geride kaldı” diyor. Tabi bizim İslam Köylü fakir bir ailenin müteahhit çocuğu Sülo öyle değil ileride çıkacak bunlar. Amerika’da okuyan, Morrison şirketlerinin Türkiye sorumlusu olan Sülonun daha sallayacak çok şapkası olacak. Ama komik adam canım. Merak edenler için geniş özeti bir başka yazımda. Ha birde “bu adamlara kim oy verdi, bunlarda %50 almışlar nasıl oluyor?” diye sorarsanız kimseyi bulamazsınız karşınızda. Hepsi bunlara küfürler eder. Ama gider yine benzeri %50’yi bulur. Bu tarihin tekerrürüdür başka bir şey değildir.

3) Karşı cephe muhalefet edenler baraj/yol değil daha çok sosyal adalet ve özgürlük talep ediyor bu yıllarda. Halkta bunları istiyor ama ilk önce ekmek/su onlar için daha önemli. Hele barajlar yapılsın, hastaneler açılsın da sonra bakarız demokrasi falan.

4) CEHAPE bu hezimetten sonra kendi içinde yeniden bir yapılanmaya gidiyor. Yeni başkan Bülent Ecevit olurken partiyi ilk defa ortanın solu olarak nitelendiriyor (Şimdide Kılıçtaroğlu var benzerler aynı tas aynı hamam)

5) Türkiye İşçi Partisi ilk defa meclise girerken mecliste özellikle toprak reformunu, imzalanan ikili anlaşmaların iptalini, petrol/madenlerin millileştirilmesini, yabancıya teşvik kanunun iptalini vs. istiyorlar. Elbette Süleyman Demrel “böyle isteklerin ülkeyi ancak komünistliğe götüreceğini” söyleyerek tınlamıyor. “Büyük Türkiye” palavrasını ilk ortaya atan Süleyman Demirel oyunu görüyor yani! 1971 yılındaki askeri muhtırada TİP partisinin başkanı Behice Boran ve bir çoğu komünistlikle suçlanıp 6-15 yıl hapis cezası alıyorlar. Dönem komünist avı yani.

20151106_161517

6) CKMP yani Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi şimdiki MHP’nin eski versiyonudur. Küçük toprak sahipleri ve esnafın çıkarları için hareket eden CKMP sonradan beklediği desteği bulamayarak küçülüyor. 1961 darbesinin radikal subayları (14 veya 15 adet) sürgün edilmişti ya. İşte bunlar geri geldiği zaman destek alıp MHP oluşumuna zamanla giriyorlar.

7) MHP kapitalizm/komünizme karşı, %100 yerli milli özgür bir Türk toplumu (Dokuz Işık) ile yeniden dünyaya egemen olan bir yapıyı istiyor (auuuuuuuu) Çoğunluğu vatansever, milliyetçi, gözünü kırpmadan canını feda edecek kadar yürekli ama biraz çabuk gaza gelen genç bir Anadolu tayfasından oluşuyorlar.

8) MNP yani Milli Nizam Partisi ise Anadolu’daki orta/küçük iş yeri sahiplerini temsilen kuruluyor. İTÜ öğretim üyelerinden Erbakan hoca efendinin partisi “Müslüman Türkiye” iddiasıyla yola çıkıyor. Mülkiyete karşı, helal kazançlı ama özel teşebbüse yönelik bir yapı bu. Ağır sanayi hamlelerini destekleyen, Avrupa Ortak Pazarına girmek istemeyen, özgür müslüman bir devlet isteyen kişilerden oluşuyordu. Parti kurulduktan birkaç yıl sonra Laikliğe aykırı olduğu için kapatıldı. (vay sen misin özgür müslüman yapı isteyen yani)

9) 60-70 yılları arasında işçi sendikaları ve özerk üniversiteler sayesinde sivil siyasette bu yapı içerisinde bulunmakta. Bunlar daha çok özgürlükçü/bağımsızlık hayaliyle hareket eden yine vatanını milletini seven gençlerden oluşmakta. İlerleyen yıllarda bazı grupları Leninist/ Maozist yapının denetiminde hareket edeceklerdir.

10) ABD karşıtı eylemler ve sivil örgütlenme, iktisadi hayatta Demirel ile gelen rahatlamaya rağmen yinede kırılamamıştı. İşte geçen 5 yıl sonunda 12 Mart 1971 yılında ordu bir muhtıra yayınladı. Görünüşte iktidardaki AP ve Demirel’e yönelik olan bu muhtıra aslında farklı bir yere darbeyi indirecekti.

11) Tıpkı Menderes zamanında olduğu gibi ordu içerisinde kapitalizm karşıtı özgür Türkiye isteyen genç askeri örgütlenmenin palazlanmasına karşı dönemin genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları bu sefer beklemeden harekete geçerek yönetime el koymuşlardır. El koyuşun peşinden işte bu özgürlükçü çerçevedeki 5 paşa, 1 amirali ve 35 albayı ordudan atıyorlar. (muhtemelen ABD bunu planlamıştı). Bu ordudan atılan ve sadece özgür bir Türkiye isteyen vatansever adamlara sivil hayatlarında bütün kapılar kapanmış çoğu işsiz güçsüz sürgün hayatı gibi bir ülkenin kayıp hayaletleri olmuşlardır.

12) Peşinden yapılan bu müdahalenin amacı ülkede artık gittikçe palazlanan kapitalizm karşıtı, yeni devletçi, milli kalkınma yolundaki aydın, gazeteci, yazar, hoca vb. kişileri ya “komünist” ya “Atatürk düşmanı” ya da “Turancı” diyerek içeri atmaktı. (İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu mesela atıldı çok var). Yani özetle 60 sonrası ülke düşünmeye başladı. Özgürlük hakkı talep edilmeye başlandı ve buda ABD’nin işine gelmedi. İstediğiniz tarafa yaslanın. İster Erbakan ile “bağımsız bir müslüman ülke” ister Türkeş ile “bağımsız bir türk ülkesi” ister de Ecevit ile “bağımsız bir sosyal ülke” kısmında yer alın aynı sonuca ulaşırsınız; Milli sermayeye dayalı, yerli malına önem veren, markalaşan, dışa mümkün olduğunca az bağımlı olan, milli madenleri/fabrikaları/şirketleri olan bir ekonomik politika istiyorlar. Düşünsel olarak ise ayrım dindar/türkçü/sosyal olmak üzere farklılaşıyor. Lakin temelde aynılar bu partiler aslında. Kim değil? Onuda anladınız siz..

20151106_161809

13) 17 Mayıs 1971’de İsrail başkonsolosu THKP-C tarafından kaçırılınca kadim dostumuz İsrail’e çok ayıp edildiğini düşünen paşalarımız bunu bahane ederek sayısız kişiyi tutuklattı. Artık kim varsa “sen teröristmişsin gel bakayım” diyerek içeri alındı (Beyaz toroslara selam olsun)

14) Bakın bu askerlerin yaptıklarını dikkatli okuyun lütfen. AP-CHP’nin temsil ettiği tarafsız bir başbakan (oda Nihat Erim anasını satayım) tarafından yönetilen 14 kişilik teknokratlar kabinesi ülkeyi yönetmeye başladı. (Kabileye dönüş yani bir nevi)

15) Fakat 1961’in özgürlükçü anayasası ile tekrar başlatılan toprak, eğitim, bağımsız adalet, milli enerji ve maden reformlarının hepsi durduruldu. (parlamentoda)

16) CEHAPE başkanı Bülent Ecevit “bu nedir lan sirk yaptınız” diyerek istifa etti. TİP söyledik kapatıldı vekilleri 5-16 yıl hapis yedi, MNP laiklikten kapatıldı, ABD/NATO karşıtı sözler söyleyenler tutuklatıldı ve yargılandı (İşte ben buna darbe derim)

17) Krizlerde anayasaya saldırma modası değişmedi. “Biz aslında var ya süper şeyler yapacağız ama anayasa izin vermiyor abi” diyenleri destekleyerek çok güzel ve özgürlükçü olan 1961 anayasasının 3/4’ünü değiştirdiler. Gözaltı süresi 15 güne çıkartılırken, hükümet kontrolünde DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) kuruluyor. Yani bir nevi hükümetin yargısı lan ne güzel. (Hayırlısıyla 2015 seçimlerinden sonra başkanlık sistemiyle yeniden kurulur belki elleri ovuşturarak bekliyorlardır)

18) Sendikalar yasaklanıyor. DİSK, DEV-GENÇ, DDKO vb. yasal olarak kurulan sendika ve öğrenci dernekleri gizli örgüt kabul edildi. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş bu dönemde silahlı örgüt olarak görüldü ve yargılandı.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – IX

Önceki yazı için buradan

32) Bir ay sonra valiler daha serbest olması için CHP il başkanlığından alındılar ve devlete bağlandılar.

33) Yapılamayan devrim hamlelerini uygulamak için Köy Enstitüleri planlandı. Köydeki gençleri eğitip orada değerlendirilecek bir sistem (ileride anlatacağım eğitim bölümünde)

34) 17 Nisan 1940 köy enstitüleri kanunu kabul edildi. Baya bir grup buna karşı çıktı (çünkü bunlar yöredeki cahil halkın içinden okumuşun çıkıp öğretmenlik yapmasını istemiyordu. Çoğu ağa olan veya ticaret yapan bu adamların en büyük düşmanı eğitimdi). Yine halk odaları ile kütüphaneler gezdirilip kültürel birikim artırılacaktı. Amaç genel olarak toprak reformu yapmak ve bir bilinç oluşturarak ekonomik kalkınma yaratmaktı. Feodaliteyi kırmak için işte

20150731_172028

35) 1945’lerde 21 olan köy enstitüleri 25 bin öğretmen yetiştirdi. Fakat bakım ve diğer ihtiyaçları köylüden alınıyordu. Cahil köylü kız/erkek çocuklarını buna göndermek istemiyor, gereksiz para kaybı görüyor, feodal ağaların satın alınan dini üfürükçülerin gazına geliyorlardı. Güya bu okullarda fuhuş yapılıyordu, millet çıplak geziyordu, karı satılıyordu falan. Mal olma inanma dicem ama yapacak bir şey yok. 1950’lerde Adnan Menderes döneminde yavaş yavaş bitirileceklerdi

36) Başbakan Refik Saydam ölünce başbakanlığa Şükrü Saraçoğlu geliyor. 1942

37) Savaş zamanı ekonomik bunalım çok zorluyor ülkeyi. Şehirlerdekiler için “varlık” köylü için ise “toprak mahsülleri vergisi” alınıyor. Fakat uygulama denetimsizlikten dolayı çok adaletsizdir. Gayri müslimlerden toplam gelirlerin %55-60 arası toplanıyor

38) Celal Bayar bunu eleştiriyor. 1939 yılında siyasetten uzaklaşıyor. Uygulamanın adaletsizliği bozuk ekonomi ve savaşa endeksli olmasının yanında denetimsizlik ve bozuk siyasi düzen etki ediyor.

39) 1943-44 yıllarında medyada “ırkçılık” hareketi canlanıyor (Hitler zamanı). Bir grup Turancılık yaptığı için tutuklanıyor. Bir çok muhalif yerde yine kapatılıyor. Yine hükümet eleştirisi tutuklanma için yetiyor.

20150731_172131

40) Dünya’da düzen çok partili hayata kaymakta artık. CHP ekonominin düzelmesi ve dışa açılım dalgası dolayısıyla muhalefet baskısına uğruyor.

41) II.Dünya savaşı döneminde türk siyaseti savaşa girmeyen batı yanlısı tutum sergilemişti. 1945 yazında parti içinde bazı vekiller demokrasi talebinde bulunmuşlar bunlarda sonradan partiden çıkartılmışlardı. Celal Bayar 28 Eylül’de bu gelişmeler olunca istifa etti.

42) İsmet İnönü 1 Kasım 1945 yılında bir muhalefet partisi kurulmasını dile getirdi ve Bayar ile görüştü. 7 Ocak 1946 yılında Celal Bayar Demokrat partiyi kurdu ve parti tüzüğünü açıkladı. CHP ile çok benzer olan parti tüzüğü genel olarak daha özgürlükçüydü;

*Temel hak ve özgürlüklere saygılı

*Ekonomide özel girişime fırsat tanıyan

*Seçim güvenliğini isteyen

*Laikliği dinsizlik olarak görmeyen

* Çalışan haklarına sahip çıkan…

43) 21 Temmuz 1946 ilk seçim yapıldı. 395 vekili CHP, 66 vekili DP aldı (4 bağımsız). Demokrat parti bu seçime itiraz etti ve usulsüz seçim olarak tanıdı (gerçekten öyledir)

Celal Bayar

44) DP bu anti demokratik hareketlerin bitmesini, tek adam rejiminin kaldırılmasını, cumhurbaşkanının partiler ile ilişkisinin bitirilmesini istiyordu. Bu sert tartışmalar yaşanınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker ve Celal Bayar’ı köşke çağırdı. Bu görüşme ortamı bir miktar yumuşatmıştı.

45) Tabi çok kısa bir süre sonra tek parti rejimini isteyen Recep Peker ve CHP’nin bir kısmı İsmet İnönü’nün bu hareketini eleştirdiler. İsmet İnönü buna karşı durdu.

46) CHP içerisindeki “gençler grubu” daha ılımlı bir siyaset istiyordu. İnönü onları destekledi ve baskılara dayanamayan Recep Peker 9 Eylül günü istifa etti. Böylece tek parti rejimi destekçisi Peker ve son CHP grubu partiden ve siyasetten tasfiye edildi.

47) DP cephesi ise benzer bir çatışma içerisindeydi. Sertlik yanlısı olanlar ve ılımlı olanlar çatışıyordu. Bunu da yine ılımlılar kazandı ve sertlik gurubu tasfiye edildi.

48) Daha uzlaşmacı politikacılara sahip olan iki parti 14 Mayıs 1950 yılında seçime girdi. %89,3 oranında katılımla gerçekleşen seçimleri DP %53,3 oy alarak rahatlıkla kazandı. CHP ancak %39,9 oy alabilmişti. Toplam seçmen sayısı 8,9 milyondur.

Sonraki yazı için buradan

Milliyetçilik

Bir önceki yazımızla arayı soğutmadan milliyetçilik ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Siyaseten hırpalanan diğer bazı kavramlar gibi milliyetçilik aslında nedir? Kimler aslında milliyetçi olur? Milliyetçiliğin sınırlarını ülkemizde kimler belirler? Bu ve benzeri konuları masaya yatıracağız. Aslında, ara ara yatırdığımız masada daha derinlere ineceğiz belkide.

Milliyetçilik ve benzeri bir çok kavra ülkemizde farklı dallarıyla gelişmiştir biliyorsunuz. Türkçülük, turancılık, atatürk milliyetçiliği, ulus devlet düşüncesi vb. bir çok dal ile bağlantılıdır aslında. Dünyada da benzer düşünce sistemlerini kendi vatanları için savunanlar yine bildiğimiz gibi resmi tarih olarak verirsek 1789 yılı fransız devrimiyle başlamıştır. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda toplumlardan bazıları bu milliyetçilik akımına sarılarak kendi ulus devletlerini kurmuşlar, özgürlükleri için mücadele vermişler ve büyük savaşlar yapmışlardır. Hep belirttiğimiz ezilen insanların baş kaldırısının yanında bu milliyetçi uyanışların etkisi göz ardı edilemez.

Zamanla bu milliyetçilik kavramının sınırları değişmiştir. Kimisi bu kavramı kendi din ve mezhebi dahilinde, kimisi kendi dili dahilinde ve çoğunlukla kimiside kendi ırkı dahilinde tekrar şekillendirmiştir. Fransız devriminden önce milliyetçilik akımları var mıydı peki? Elbetteki vardı. Lakin, dediğimiz gibi içine kattığınız değerler değişti, neyin milliyetçiliğe girip neyin girmediği de bir tartışma konusu oldu.

Yalnız milliyetçiliğin farklı değerlerden esinlenerek yeniden şekillendirmesi farklı bir şeydir, ırkçılık, kafatasçılık, din ve mezhep ayrımcılığı yaparak bunu “milliyetçilik” adıyla ortaya atılması farklı bir şeydir. 1800’lerde değişen ve özgürlük/hak arayışına giren ezilmiş halk tabakasının örgütlenmek için başvurduğu milliyetçilik anlayışının değiştirilerek bir karşı devrim aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Günümüz modern yönetici sınıfı 1789 devrimiyle haklı bir uyanış içinde kendi özgürlüklerini arayan insanların milliyetçi duygularını kullanarak, kendilerinin ve sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek örgütlenmeler sağlamışlar, seçimler kazanmışlar ve kandırılarak savaşlara sürüklenmişlerdir.

Tarihteki en büyük utanç manzaralarından birisi, yine benzer milliyetçilik akımı adı altında kandırılan ve yanlış yönlendirilen alman halkının ikinci dünya savaşı sırasında yahudi insanlara yaptığı soykırımdır. Sadece yahudilere değil, kendi ırkından olup sakatlananlara, özürlülere, sakat doğanlara ve bir çok yazmadığımız sebepten bütün “kendinden” olmayanlara yapılan bu soykırımı insanların akıllarından silmek kolay olmayacaktır.

Ülkemizde ise milliyetçilik akımlarının gelişimi bir hitler faşizmine gitmeden, genel eksende türkçülük üzerinden başlamıştır. 1900 lü yıllarda yavaş yavaş gelişen ve şekillenen akım İttihat ve Terakki kadrolarıyla zirveye ulaşmıştır diyebiliriz. Vatan sever ve korkusuz insanlardan oluşan bu grup, kendi düşünce felsefesi doğrultusunda doğru yanlış eylemlerde bulunmuşlar (konu dışı olduğu için pek ayrıntıya giriyorum), dünya savaşında ve milli mücadelede de etkili rol oynamışlardır. Günümüzde bazı kesimin oldukça karaladığı bir grup olsalar da, ben kendilerinin vatan ve millet sevgilerinden şüphe etmemekle beraber attıkları yanlış adımlardan ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber “turancılık” akımının engellendiğini, daha doğrusu bu tanımın farklı bir “türkçülük” tanımına çevrildiğini görüyoruz. Bunun önderliğini de yine eski turancılardan Ziya Gökalp yapmıştır zaten. Zaman ilerledikçe, yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada ırkçı ve faşist liderlerin yönetim kademelerinde yükselmesi ve ikinci dünya savaşının başlangıcına gelinmesiyle bu anlayış biraz daha rağbet göresine yol açmıştır. Tabi bu palazlanma, ikinci dünya savaşının bitimiyle beraber biraz Amerika ve İngilterenin de itelemesiyle ülkedeki turan ve türkçü insanların tutuklanmasına ve yargılanmasına yol açmıştır.

Buraya bir çentik atalım. 1944 yılında günümüz MHP teşkilatınında kurucusu Alparslan Türkeşin’de bulunduğu sanıklar türkçü-turancı düşüncelerinden dolayı yargılanıp tutuklandılar hatta işkence gördüler. İçlerinde mesela Nihal Atsız gibi “ırkçı söylemleri” olan insanların yanında kim var ise yargılandı.

Daha sonra 1950’lerde ülkemiz artan Rus tehlikesine karşı Nato ve Amerikan tarafına doğru iyice yönelince, 10 yıl önce kendilerini “siz türkçülük ve turancılık yapıyorsunuz” diyerek yargılayan adamların yanlarına geçerek anti-komunizm safının karşısında yer aldılar! Aslında alınmasında sorun yoktu. Sorun yanlarında yer aldıkları kişilerin savunulan “özgür ve tam bağımsız ülke” sıfatlarını ne kadar taşıdığıydı.

Değişen dünya düzeninde kapitalizmin en büyük korkusu 1970 yılında Uğur Mumcu’nun yazdığı gibi “milliyetçi uyanışlar”dır. Bu sebeple ilk yapacakları iş ülkedeki milliyetçi ve dindar kesimi ele geçirmeye çalışmaktır. MHP’li ve milliyetçi kanadından olan arkadaşlar kızmasın ama Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının doğru yanlış fikirleri sebebiyle, 1944’te Amerika ve İngiltere baskısıyla mahkemeye çıkartılıp işkence görmesi ve tutuklanmasından sonra yaşananlar bana garip gelmektedir. Aslında garip değildir, çünkü hepsi planlanmış programlanış hamlelerdir. Vatansever ve milliyetçi liderlerin tespit edildikten sonra kullanılması da ilk defa yapılamaktadır. Alparslan Türkeş daha sonra Orduya geri alınmış, harp okulundan mezun olmuş, Amerika ve Avrupa’da eğitimler görmüş bir insandır. İşte, ülkemizdeki MHP daha doğrusu milliyetçi teşkilatımızın aslında Amerikan destekli olmasının asıl sebebi bence budur.

Ülkedeki milliyetçi grubun sırtını belki Amerika’ya vererek yaşatılmaya çalışılmasına da şaşırmamak gerekmektedir. Sovyetler birliğinin de sol adı altında faaliyetlerini kabul etmek gerekiyor. Ha sonra neler oldu? Orduyu, devleti ve milliyetçi kesimi ele geçiren ve artık söyleyelim kullanan Amerika ve saz arkadaşları, onları asıl tehlikenin “komünizm” olduğunu salık verdiler. Belki bir tehdit olarak gösterilse bile ülkemizin dini, kültürü ve geçmişi göz önüne alındığında hiç bir zaman komünist bir devlet olamayacağını söylemek zor olmasa gerek. Peki yaratılan bu düşmana karşı; bir yanda (haydi komünistleri ayıralım) bütün gerçek Atatürkçülerin, devrimcilerin, aydınların bu torbaya atılıp damgalanacağını tahmin edebiliyor musunuz? Ediyorsunuz, çünkü başka ülkelerde de benzer şeyler yapıldı.

1960-80 arası yaratılan sahte komünizm akımlarında sağ-sol diyerek ellerine silah verilen gençler öldürüldü. Bunların sebeplerini bilen ve ülkeyi yavaş yavaş kemiren kapitalizm yandaşları ise zengin oldu. Ülkemizde, şu an AKP karşısında olan ve vatan severliğinden şüphe duymayacağım insanlara sormak istiyorum; Bizim, yani “kurtçu” veya “anarşist” diyerek öldürülen insanların cesetlerine basarak zengin olan bu insanların neden arkasında durdunuz? Demirel ve ailesinin zenginleşmesini, bakanların yolsuzluk ihalelerini, mafya ve şiddet olaylarını göremediniz mi?

Süleyman Demirel’e ağız dolusu küfür eden arkadaşlarımıza bu yılları da hatırlatmak gerekiyor sanki. Suçlamak değil demek istediğimiz, ama doğrusuyla bunları analiz edip gelecekte yapacaklarımıza karar vermeliyiz. Geçmişte atılan yanlış adımları değerlendirip, ilerde bu adımları tekrar atmamalıyız.

Arkadaşlarımla geçen günlerde yaptığım güzel bir tartışma ortamı yazıyı yazma sebebim. İstiyorum ki, milliyetçilik dediğimiz zaman bunu bir etnik temele oturtmadan yapalım. Tartışılması, konuşulası gereken konu kimin kürt, kimin laz, kimin abaza veya kimin türk olduğu değildir. Milliyetçiliği, milli değerlerimizin sömürülmesinde aramamız gerekiyor. Satılan, hor görülen, eşşek gibi çalıştırılan, öldürülen, dövülen, hakkı verilmeyen insanların hepsi bizim insanımız. Hırsızlığa uğramış insana “sen nerelisin” denmez, öldürülen masum çocuğa “sen hangi millettensin” diye sorulmaz. Bir kişinin hakkı yeniyorsa, o adamın hangi dili konuştuğunun, hangi ırktan olduğunun veya hangi dinden olduğunun bir önemi var mıdır? İşte bizim sahiplenmemiz gereken milliyetçilik anlayışı bu milliyetçilik anlayışı olmalıdır.

Kapitalizm dediğimiz düzenin soygunlarını ve sömürülerini örtmek için kullandığı yöntem işte bu sebeple ırk, mezhep ve din ayrımına dayanmaktadır. Sömürülen insanların konuşması gereken şey kendilerinin nasıl soyulduğu, yolsuzluklar, ihalelerle yaratılan haksız kazançlar, üç kuruşa satılan devlet şirketleri, köprüleri, yolları vs. olmalıdır. Fakat, milliyetçilik/dindarlık/atatürkçülük/solculuk gibi kavramların içi bilerek boşaltıldığı için bunlar adına ataya çalıştığınız adımlar hep akıllara başka şeyler getirecektir. Milliyetçilik faşistlik, dindarlık yobazlık, solculuk anarşistlikle beraber anılmaya başlanmıştır.

Yazının sonunu yine Uğur MUMCU’dan alıntı yaparak kapatmak istiyorum;

“Milliyetçilik, tarih boyunca üzerinde en çok söz edilen kavramlardan birisidir. Siyasal ve ekonomik gelişmeler yeni aşamalara doğru tırmanırken, kimlerin milliyetçi oldukları gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Çünkü “kaderde, tasada, kıvançta” ortak olması gereken insanların yaşam kaderleri başka başka koşullarla oluşmaktadır. Bir ülkede kırk bin köy yolsuz, okulsuz ve ışıksızsa, insanlar hastane kapılarında kıvrana kıvrana ölüyorsa, işçiler batı ülkelerinin ışıklı kentlerinde sokak süpürüyorsa, kimlerin milliyetçi oldukları çok ama çok önemlidir.

Milliyetçilik, ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Yoksa, sömürücü toprak ağalarıyla, yabancı şirketlerin, kafataslarında seçim sandığı taşıyan siyasetçilerle Mıgırdıç Şellefyanların ve Konya müftülerinin düzeni değildir. Çünkü sömürücülerin milliyeti olmaz. Onlar için önemli olan sadece ve sadece sınıfsal ve kişisel çıkarlardır.

Kapitalizm gerçek bir enternasyonalizmdir. Bugün dünya ekonomisi uluslararası sermaye örgütlerine bağlıdır. Avrupa ekonomisi bile şirket payları yoluyla Amerikan kapitalizminin eline geçmiştir. Bir dolar ya da mark krizinin bütün dünya ekonomilerini etkilediği bir siyasal dönemde, kapitalizmin gerçek gücünü çok yakından izlemek gerekir. Bu gücün, milliyetçi değil enternasyonal bir dayanışma yarattığı, bir ekonomik olgu olarak kabul edilmektedir. Asıl kökü dışarıda olanlar, uluslararası sermayeden güç alan siyasal çevre ve örgütlerdir, demek gerekir.

Milliyetçilik, ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. Halkçılık ise, milliyetçiliğin toplusal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçı olamaz. Ancak, halkçı olmayan bir milliyetçiliğinde söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bir siyasi dolandırıcılık konusudur ve adı da “faşizm”dir!

Halk, birçoklarının sandığı gibi marksizmin bir kavramı değildir. Marksizm, sınıf kavramına dayanır. Halk, marksizmde bir anlam taşımaz, çünkü bir sınıfı tanımlamamaktadır. Halk, ulusal kurtuluş savaşlarının terminolojisinin ürünüdür. Halkçılık, dış sömürüye dayanan  bir düzende, milliyetçiliğin dayandığı sosyal düzendir.

İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi? Bu uluslar arası sermayenin açık pazarında, yabancı sermaye işportacılığı yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi?

Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Milliyetçi düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır. Bu memleket, yabancı sermaye uşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil; Türk halkınındır. Milliyetçilik ise sömürgecilerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır.

Ortam, 20 Eylül 1971″