Yakın Kültür Tarihi V

Bir önceki yazıya buradan

Diğer Kültür Faaliyetleri

1) Kültür faaliyetleri diğer alanlarda da uygulanmaya çalışıldı elbette. Tek partili dönemde 1932 yılında başlayan Halk Evleri kuruldu. Buralar CHP parti ocağı gibi çalışmaktaydı. Sanat, tarih, edebiyat, müze, sergi vb kollar bulunuyordu. Çok partili dönemde CHP destekli olduğundan 1951 yılında Menderes tarafından kapatıldı.

2) Harf devrimi sanıldığı gibi cumhuriyet devrinde ortaya çıkmadı arkadaşlar. 19.y.y. Tanzimat Döneminde bir çok yabancı kelimeye sahip olan Osmanlıca dediğimiz dilde sadeleştirme için edebiyatçılar nelerin yapılabileceğini tartıştılar. Tabi bunun suçlusu (tabi suç ise) Mustafa Kemal ilan edilir. Kadir Mısıroğlu en son Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp sormuştu bu konuyu. Çok pişmanmış, kabir azabında imiş Mustafa Kemal. Artık hangisi size mantıklı geliyor ise ona inanın. 

3) II. Meşrutiyet zamanında “Latin Harflerine Geçiş” gündeme gelmiştir. Neyse kurulan cumhuriyet “Laik Demokratik” yapıya geçtikten sonra din derslerini okullardan kademeli olarak kaldırdı. Hemen peşi sıra tekkelere/vakıflara yasak geldi ve tekrardan harf değişimi görüşülmeye başlandı. Burada amaç yazımı ve öğrenilmesi kolaydan ziyade dünya gelişmiş medeniyetleri takip eden bir yapı benimsendiğinden daha doğrusu kültür devrim hareketi yapılmak istendiğinden harf devrimi yapıldı. (Tekke ve vakıflara el koyma işini ise uzun uzadıya anlatacağım bir yazıda inşallah)

1Temmuz1927AtaturkIzmirIstasyonKazimOzalp.jpg

4) İlk olarak 1923 yılında İzmir İktisat kongresinde Nazmi Bey latin harflerini teklif eder. Fakat kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa bu teklifi oylamaya bile sunmadan reddeder. Ona göre bu hareket cumhuriyetin kuruluşundan beri yapılması planlanan diğer şeyler gibi batının uyguladığı bir oyundur. Görüşmeye bile tenezzül etmeyecektir.

5) 1924 Şubat ayında mecliste Şükrü Saraçoğlu konuyu “öğrenme zorluğu” olarak tekrar dile getirir. Kuranın latin harfleriyle pek tabi yazılabileceğini, bunun günah olmadığını ise Kılıçzade Hakkı Efendi gazetelerde dile getirir. Saraçoğlu’nun bu görüşü büyük bir tepki çeker.

6) 1926 yılında tartışma yine alevlenir. Bir kısım artık harflerin değişimini isterken diğer kesim harfleri değiştirmek istememektedir. Cumhuriyetin yaptığı diğer devrimleri de istemeyen kesim meclisten zamanla uzaklaştırılınca (yakın siyasi tarihe bakabilirsiniz) 1928 yılında latin harfleri kabul edilir.

7) Bir sözlük kurulu oluşturularak dildeki yabancı kelimeler araştırılıp Türkçe karşılıklarını bulmak için çalışmalara başlandı. Lakin kurulun bu görevinin önemi ve boyutunun ehemmiyeti ortaya çıkınca 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyeti kuruldu.

8) Komple anlaşılabilecek, sade, akıcı bir Türkçe dili için çalışmalar yapılıyor. II.Kurultayda dini dil olan Arapçanın daha az kullanımı için görüşler ortaya atıldı. Artık Kuran yazımı da Türkçeleştirilip halkın anlayacağı bir hale getirilecekti.

Elmalı_35_baskısı.jpg

9) Kuranın Türkçeleştirilmesi için Mehmet Akif’e bu görev verilmiştir (M.Kemal’in isteğiyle). Mehmet Akif bu büyük sorumluluğu almak istememiş (yanlış yapmaktan korkarak) fakat ikna olunca çalışmalara başlamıştır.

10) Lakin Mehmet Akif buna devam edemeyince ünlü ve saygıdeğer bir hoca olan Elmalı’lı Hamdi Yazır yine bizzat Mustafa Kemal tarafından görevlendirilerek türkçe bir tefsir hazırlanmasını istedi. Bu araştırma için parayı da yine Mustafa Kemal ödemiştir.

11) Mustafa Kemal’in Kuran tefsiri için bu kadar istekli olmasının iki ana sebebi vardı; birincisi elbette dünyadaki bir çok dini kitabın ana dili dışında yazıldığını biliyordu. Arapça dışında dini kitabın yazılacağını düşünmesiydi. Arapça okuyarak dini kitaplarında ne yazıldığını bilmeyen papağan gibi bir toplum istemiyordu. (arapça bilen din adamı sayısı bile çok azdır) İkincisi yapılan devrimsel kültür ve kalkınma hareketlerine cahil halkın bilmeden karşı gelmesinden duyduğu rahatsızlıktı (1938 yılında kadar 36 büyük isyan). Çoğunun tekkelerin ve hocaların serbest çalışmasının engellemesi sebebiyle çıktığını bildiğinden onların yönettiği bu isyanlarda peşi sıra gelen halkın Kuran’ı okumasını istiyordu.

12) Elmalı’lı Hamdi Yazır uzun yıllar çalışarak (yaklaşık 10 yıl) tefsiri bitirdi ve bu tefsir basılarak halka dağıtıldı. Yine hocaların baskısıyla bu kuranların kabul edilmeyeceği, okunamayacağı, okuyanın dinden çıkacağı, halkın kuranı tek başına okuyarak anlayamayacağı, bunun gavurların bir oyunu olduğu vs. cahil halka sürekli üstü açık/kapalı telkin edildi (ki aynı şeyleri 1500’lü yıllarda Papa Hristiyanlara söylüyordu hatırlatalım). Bu olayları bir dönem çok ciddiye alan devlet görevlileri evlerde Arapça kuranları toplattırmış ve Türkçe kuranları vermiştir. Günümüze bu olaylar elbette daha değişik versiyonlarla anlatılır ama durum budur.

13) Çok yazı yazdığım için bahsettim mi hatırlayamıyorum ama yeri geldi belirteyim yine. Merak edenler için; Elbette kimsenin dini durumunu veya inancını sorgulayamayız. Fakat muhtemeldir ki bıraktığı bazı notlar ve görüşlere göre bence Mustafa Kemal “deist” dediğimiz kişilerdendir. Yani bir tanrının varlığına inanan ama yaşanan dinin doğru olmadığını kabul eden kişidir veya peygamber olmadığına inanan kısaca. Mustafa Kemal küçükken de dini eğitim almış bir kişi olduğundan sonraki dönem fikirlerinin şekillenmesi ile bu inanca gittiği kanısındayım. Kuran’ın çevrilmesindeki amacı ve sürekli söylenen bazı eleştirel cümleleri bizi bu sonuca çıkartmaktadır. Kurmak istediği ülke ve benimsediği görüş dini toplumdan ziyade “ahlak ve mantık” üzerine oluşan bir toplumdur. Ahlak kavramını geçmiş dönem medeniyetlerinde felsefe/mantık ekseniyle bütünleşmiş dini yapı ile bir ihtimal sağlanabileceğini düşünmekte sanırım. Mesela işte istediği din adamı tarzı felsefeyi, bilim ve ilimi bilen bunu dini alimliği ile birleştiren Elmalı’lı tarzı kişilerdi. Elmalı’lı zaten sonraki dönemde okullarda “Mantık” dersleri vermekte. Gördüğünüz üzere aslında “Ahlak, mantık, felsefe ve din” bir bütünü oluşturan yapı taşları. Yalın bir ifadeleri yok yani. Özetlersek; İçi boş ve felsefe/mantıktan nasibini almamış dini eğitim sonucu sorgulamayan ve kendini geliştirmeyen, geri kalan medeniyetlere ulaşılır. Yaptığı ön gürünün ne kadar doğru olduğunu da zaten günümüz müslüman coğrafyasında görmekteyiz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih IV

Bir önceki yazı için buradan

Korumacı – Devletçi Sanayileşme 1930-1939

1) 1929 yılında bütün Dünya’da yaşanan ekonomik buhran sebebiyle ithal edilen malların ve hammaddelerin fiyatları düşmüştü.

2) Büyük oranda hammadde ihracatçısı olan Türkiye bu durumu kullanarak ithalata karşı cari açığını kapatma ve kara geçme olarak kullandı.

3) Bağımsız siyasi kanada sahip olan ülkemiz 1930 yılı sonrası iktisadi olarak da özgürlüğüne kavuşmuştu. Çıkarılan yasalar ile ithal ürünlerin ticaretine sınırlamalar getirdi. Amaç yerli üretimi artırmak ve ithal ürünler ile rekabetini sağlamaktı.

tmbb.jpg

4) Yerli devlet destekli ve milli bir sanayi kalkınma hareketine böylece başlanmış oldu.

5) Dış sermaye girişi bu tarihten itibaren istenmemiştir. Osmanlı devletinin borçları dolayısıyla sattığı veya el konulan yabancı şirketler tek tek geri alınmaya başlandı. Yine satılan enerji, ulaşım ve haberleşme ağları tekrar millileştirildi.

6) O zaman ki tarım bakanı şimdiki gibi “et pahalı ne yapacağız dışarıdan ucuzunu getireceğiz böylece halkımız ucuz et yiyecek efendim” diye salak saçma açıklama yapmamış, dış ticaret ile ucuza getirilip yerli üreticinin batmasına sebep olan yabancı ithal mallara kotalar ve fiyat sınırları vergiler ile konulmuştur.

7) Ekonomik yük böylece sanayi ve tarım arasında bölüştürüldü. Pamuk, buğday başta tarım ürünleri yaklaşık 10 yıl boyunca sabit fiyatlara satıldı ve dünyadaki büyük buhrana böylece direnebildi.

8) Reel ürünler sabit gibi görünse de sanayinin ve dolayısıyla memur/işçi sayısındaki artış eski işçi maaşlarının yükseldiğini göstermektedir.

ikk 2.jpg

Yani 1929 yılı sonrası devlet Lozan anlaşmasıyla tam olarak destekleyemediği ve kotaları koyamadığı iktisadi politikalarında bağımsızlık kazandığı gibi gerekli hamleleri yapmıştır. Kapitalist ülkeler sanayi devrimlerini yaparak çok ucuza mal edilen emperyalist ürünlerin açık pazarlarda yine çok ucuza satılarak yerli ekonominin çökmesi ve akabinde borçla kendine köle etme ilkesi bu sayede kırılmıştır.

Borç almanın olmadığı, ithal ürünlerin yerli üreticiyi ezmemesi için kotaların konulduğu, yerli üretimi için devlet desteğiyle bir türk burjuvasının yaratıldığı, sanayileşmeyi amaçlayan ama bunun yanında tarıma da oldukça destek verilen 1929-1940 yılları cumhuriyetin altın çağı olmuştur.

Çözüm basittir aslında. Bu yukarıda yapılanların dışında iktisadi olarak ülkeyi borç batağına sürükleyen, “yerli malı neymiş o devirler geride kaldı artık” diyen şerefsizlerin peşinden gidip ithal mallara saldıran, tarımsal alanda üretimi bitirip krizlerde yerli üreticinin sorunlarından ziyade “nereden daha ucuza mal alırım’ın” derdine düşen hükümetlerin gelişiyle bu hale düştük.

“Efendiler, ekonomik alanda düşünür ve konuşurken, sanılmasın ki dış sermayeye karşıyız; Hayır bizim memleketimiz çok geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak şartıyla dış sermayelere gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye, çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için yararlı sonuçlar versin.

…Geçmişte Tanzimat Devrinden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız!”

İzmir İktisat Kongresi

Mustafa Kemal Atatürk

Ülkemizin iktisadi politikalarını anlatmaya devam etmekle beraber Cumhuriyet tarihi hiç bir dönem boyunca 11 yıllık iktisadi büyüme ve kalkınmayı yapamamıştır. Ne acıdır ki ülkemizi, Osmanlı devletini emperyalizmin kucağına düşüren borç alma ve ithal ürün tuzağına takılmaktan yine kurtaramadık. Kurtaramadık derken kurulan çok partili hükümetler döneminde yeniden borç almaya, yeniden ithalata dayalı, markalaşmadan, kaynakları satarak yönetildik ve hala öyle yönetiliyoruz.

İnsanlar “vatan hainliği” kavramının sadece dağda askere, polise veya sivile ateş açmayla oluşabileceğini sanmaktadır. Tam tersine asıl vatan hainliği yukarıda anlattığım iktisadi kalkınma politikalarını terk edip yeniden borca, ithalata, satmaya yönelerek sözde büyüme gerçekleştiren ve ülkenin bütün geleceğini satan yöneticilere biçilecek bir kelimedir. Bu yöneticiler/askeri paşalar yakın siyasi tarihimizde bu yönelmeleri sayesinde amerikan/ingiliz/israil şirketlerine yönetici/müdür/ortak olarak zenginleşmişlerdir.

Genel olarak orta sağ dediğimiz felsefeye ait olan bu düşünce anlayışı aslında liberal ekonomik büyüme kisvesinde görünür. Gerçekte ise kendini ve yakınlarını zengin etme üzerinden ülke insanlarının geleceğini ve geri dönülemez yıllarını satar. Ortak özellikleri genel anlamda muhafazakar geçinen, camii yapan, yeri gelince milliyetçilik üzerinden yeri gelince Atatürk üzerinden prim sağlamaya çalışan, geçmişin etnik/dini/mezhepsel kutuplaşmalarını körükleyerek kendisine yöneltilen suçlamaları karşısındakini dinsizlik/yahudilik/komünistlik/siyonistlik ile suçlayan kişi/grup ve organizasyonlardır. Seslendiği taban genel anlamda az eğitimli, dini muhafazakar, sorgulamayan, itaatkar ve kolay yönlendirilebilir kişilerden oluşmakla beraber bundan nemalanan ve durumu bilen kişilerin üst tabakayı ile beraber yapı tamamlanabilir.

MerinosAtaturk2
Atatürk’ün İktisat Bakanı Celal Bayar Ne Acıdır Ki 1950’li Yıllarda DP İle Savunduğu Milli İktisat Düşüncesini Terk Ederek Ülkemizi ABD’nin Uydusu Yapanlardan Birisi Olmuştur

Yine ortak olarak çocukları askere gitmez ama halkı vatan millet edebiyatı ile savaşa götürür, birden zengin olurlar olamayanı salaklıkla suçlarlar, dindar görünürler, sürekli Allah derler ve islamın takvasından hoşgörüsünden dem vurup ilk fırsatta rakibinin boğazını sıkarlar, yahudileri/ABD veya Rusyayı sevmezler ülkede bir sıkıntı varsa suçu bu “kökü dışarıda dış mihraklara” atarlar ama büyük oranda kendi şirketleri aracılığıyla onlarla ticaret yaparlar, şirketleri/evleri/yatları/rezidansları/çiftlikleri vardır.

Paşalar ise askeri anlaşmalar peşi sırasında yabancı şirketlerde müdürlük veya danışmanlık alırlar, bakanlar ise öncesi veya sonrasında yine yabancı şirketlerde yöneticilik/müdürlük veya danışmanlık alırlar. Bakanlar genel olarak yasal olmayan bu döngüde kolay kullanılması için yakın akrabalardan seçilir.

Bu yazdıklarım neticesinde hala olayı idrak edemeyip ülkemizin şimdi borcunun olmadığını, ithalata dayalı ekonomik büyüme politikasıyla kocaman cari açığa sahip olmadığını, eğitimin düzeldiğini, markalaşmanın arttığını, yabancı şirketlerin geri alındığını vs düşünüyor ise buyur yol senin arkadaşım.

İktisadi politikaları ayrıntılarıyla değil bu şekilde genel olarak yazmayı daha uygun gördüğüm için kısa tutuyorum. Zaten yazılarımız oldukça uzun oluyor.

Sonraki yazıya buradan