Bay Pipo – Soner Yalçın

Eski bir kitap olan bay pipo ben üniversiteye başladığım zamanlarda çıkmıştı. O zamanlar siyasi kitapları okumadığım için pek ilgimi çekmemiş anlatılan, MİT’in içine girmiş olan bilmem nerenin ajanları hiç umurumda olmamıştı. İşte  o zamanlar bilim adamı olmak vatanıma milletime yararlı bir yurttaş, mühendis, asker, öğrenci, basketbolcu vs. olmak istediğim yıllardı. Varsa yoksa “Newton’un hayatı” veya “Kosmos Evrenin Gizemli Yıldızları” veyahutta “Dr.Ecco Bunu Nasıl Çözer?” tarzı bilim/zeka kitaplarına ilgim vardı.

Şimdi geri dönüp bakınca ne güzel yıllarımmış. Zaman sonra artık bu ülkenin niçin bu kadar şerefsiz ve yalancı insanlar tarafından dolu olduğunu merak etmeye başlayıp şöyle bir yakın tarihe ve sonra da uzak tarihe de bakmaya başladım.

Anladım ki bizim yakın siyasi tarihimiz çok partili dönem ile beraber (hadi tek partili dönemin son ucunu da ekleyelim) meğerse bildiğimiz satılmışmış. Çok ayrıntıya girmeden yazdığım Yakın Siyasi Tarih yazılarımdan siyasi, iktisadi ve kültürel hareketin iktidarda kalmak uğruna nasıl sağa sola satıldığını (evet ağır laf gibi de karşılıksız kredi ve paralardan bahsediyoruz) anlatmıştık. Herkese de okumasını tavsiye ediyorum.

Evet ne diyorduk. Açık artırmayla satılan ülkenin alıcısı da çok oluyor elbette. ABD’nin yüzü gülmüş, biraz İsrail’in hatta. İşte bu yakın siyasi tarihin MİT ayağını Bay Pipo isimli kitapta bulabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı bir dönem “Darbe Yapacaklaaaağr” diyerek Fettullah Cemaat’i tarafından içeri atılan yazarlardan Soner Yalçın. Bazı ek notlar ile beraber yeni bir basımını Kırmızı Kedi yayınlarından temin edebilirsiniz. Ayrıca kitap içinde MİT mücadelelerinin merkezine öldürülen ajan Hiram Abas’ın konduğunu da söyleyelim. Aslında Hiram yan rolde dururken MİT ve ülke çekişmeleri anlatılmış.

Özetle Yakın Siyasi Tarih’i merak edenlerin biraz dönem iktidarları ve partileri hakkında bilgi aldıktan sonra (benim yazılar mesela) okuyabileceği tamamlamalı bir eser.

Bu ülkedeki siyasetçilerin “Hibe Para” diyerek ABD’nin İsrail’in daha doğrusu emperyalizmin köpekliğini yaparken aldıkları paralar, milletin ağzına hurma tıkıp krallar gibi yaşamları, dün kol kola her türlü hırsızlığı vicdansızlığı şerefsizliği ve hukuksuzluğu yaparken, ertesi gün sanki siz yapmışsınız gibi ortaya çıkmaları falan bildiğimiz şeyler aslında.

Ha bu arada kitapta muhtemel MİT ajanı olan bazı önemli kişiler ile ilgili bilgiler de bulacaksınız.

Bu topraklarda yakın siyasi tarihimizin mutlaka öğrenilmesi ve bilinmesi gerekmektedir. Kitabı bütün genç ve orta kuşak arkadaşlarımıza öneriyorum.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

Devlet Sırrı

Yakın tarih kısmında anlatmıştım. 1950’li yıllarda Adnan Menderes döneminde yardım ayağıyla ülkeye tam anlamıyla yerleşen ABD, ülkemize bol bol yol yaptırıp borç paralar vermekle beraber bir çok noktada üsler kurmuştur. İşte 1960 darbesinden sonra tekrar yerli ekonomi ve milli kalkınma modeline geçmek için harekete geçen askeri komite yönetimden fiilen çekilse de seçim sonuçları beklendiği gibi gitmedi. Menderes’in vekil kadrolarının bir bölümü ve destekçileri Süleyman Demirel’in kurduğu yeni AP’ne geçmişti. Halkta hemen koşa koşa onlara oy verince askeri yönetim perde arkasında durarak 5-6 yıl daha ülke yönetiminde etkili olmaya devam edecekti.

Menderes’in MİT’e ve artık nereye soktuğu belli olmayan yerlere yerleştirdiği ABD varlığı denetlenemiyordu bile. 1950-1960 yılları arasında “ya MİT içinde ABD ajanları varmış, üslere karışamıyormuşuz efendim nedir aslı?” diye sorduklarında Menderes halktan aldığı oylara güvenip bunları hiç kaale almıyordu. Neyse darbe sonrası dönemde bunlar araştırılırken şöyle bir olay cereyan etmişti;

1963 yılında 3.Ordu komutanı Refik Tulga paşa Adana’da bulunan İncirlik amerikan üssünü kontrole gider. İçeride ordu komutanına kafeteryaları, yemekhaneleri, çeşmeleri falan gezdiriyorlar. Paşa etrafı tel örgüler ile çevrili olan gerçek üssün içine girmek isteyince “hoop dur bakalım” diyorlar. Ordu komutanı şaşırıyor. ABD’li albay “buraya ancak Amerikan uyruklu askerler girebilir giriş yetkiniz yok” diyor. Paşa “bu bizim hükümranlık haklarımızı ihlaldir biz ülke topraklarındaki her noktaya girmeye yetkiliyiz” deyince albay “imzaladığımız ikili anlaşmalar gereği girme yetkiniz yok efendim” diyerek ordu komutanını içeri sokmuyor.

92170

Yaşanmış bu gerçek olaydan da anladığımız üzere pek muhterem sayın Adnan Menderes efendinin hiç kimseye sormadan gizlice yaptığı ikili anlaşmalar neticesinde ülkemizdeki ABD üsleri kesin ve net suretle ABD toprağı olarak kabul edilmiştir. Bunun ile ilgili bazı yerlerde bahsini açmıştım. Yani bu ne demektir? İncirlik hava üssüne ABD’nin izni olmadan hiç bir şekilde “giremezsiniz” demektir. Ne konulduğu, ne yapıldığı, nasıl davranıldığı vb. durumlara karışamazsınız demektir. Bu olaydan 10 yıl evvel bunların doğruluğu sorulduğunda kimseyi iplemeyerek bildiğini okuyan Menderes “Devlet sırrı” demiş ve halktan çoğunluk oyları alınca umarsızca hareket edilmiş ve bu duruma gelinmiştir.

İkinci bir örnek 1976 yılında yaşanmıştır. Kamu oyunda ABD-Sovyetler gerilimi konuşulurken ABD üslerinin içinde hangi silahlar olabileceği tartışılmaya başlanmıştır. ABD üsleri içerisinde nükleer füzelerin olduğu şüphesi üzerine dönemin başbakanı Süleyman Demirel sıkıştırılmıştır. Demirel ilk başlarda “devlet sırrı” kelimesinin arkasına sığınmış ve sonrada gazetelerin ve televizyonların önünde “şerefi ve onuru” üzerine konuşarak kesinlikle nükleer füzelerin bulunmadığını açıklayıp milletimizi rahatlatmıştır. Çünkü insanlar olası ABD-Sovyetler savaşında ilk vurulacak noktaların buralar olduğunu beklemektedirler. Fakat Süleyman Demirel bu iddiaların asılsız ve bunu söyleyenlerin “kökü dışarda ajanlar” olduğunu dile getirmiştir. Bunu iddia edenler vatan hainliği mertebesine kadar indirilmiştir.

Uğur Mumcu bu açıklamanın peşini bırakmamıştır. Adım adım araştırmalarını yaparak ABD üslerinde farklı şehirlerde kesin olarak nükleer başlığa sahip füzeler olduğunu yazmıştır. Mumcu yazılarında “Devlet Sırrı” kavramını da irdelemiştir.

Sonuçta yıllar sonra Sovyetler dağılmış, ABD eski defterleri açarak hangi ülkelerde savunma için neler yaptığını anlatmıştır. Ülkemizde Mumcu’nun “füze var” dediği, Demirel’in “onur ve şeref sözüyle yok” dediği “nükleer füzelerden” tam 16 adedinin bu tesislerde bulunduğu resmi olarak açıklanmıştır.

top-secret-rubber-stamp.jpg

Devlet sırrı; ulusun güvenliği ve çıkarları doğrultusunda yapılan eylemler bütünüdür. Fakat kimin çıkarları doğrultusunda yapılır bu eylemler? Özgür ve tam bağımsız bir devlet yapısının yaptığı gizli şeyler olabilir. Bunlar ajanlar, özel savunma dosyaları, görüşmeler vs. olarak kabul edilecek şeylerdir. Kimin çıkarları doğrultusuna hizmet ettiği tam belli olmayan, ülkenin şimdiki ve gelecekteki konumunu tehlikeye sokabilecek hal ve hareketler ise “devlet sırrı” kapsamına girmemektedir!

Sap ile samanı birbirine karıştırmamakta yarar vardır. Seçilmiş her hangi bir hükümet “devlet sırrı” güvencesine sığınıp hiç kimseye söylemeden; parsel parsel bir yerleri başka bir ülkeye satamaz, başka bir ülkenin iç içişlerine karışamaz, hükümetini yıkmaya çalışamaz, her hangi gayri meşru bir sivil/askeri örgüte dolaylı/dolaysız destek olamaz vs. Bu yaptıkları ancak bağımsız yönetimsel ayakların tartışmaları ve karşılıklı fikir alışverişleri göz önüne alınarak yapılabilir. Bunlar kayıt altına alınır ve ileride işler boka sarar ise meclise hukuksal olarak hesap sorulur. Demokratik hukuk devletleri böyledir böyle olmakta zorundadır.

Öyle görünüp yukarıdaki şeyleri el altından veya alenen yapan devletler “terör” devletleri olarak adlandırılır. Bu hükümetler ve başkanların yaptıkları ülkelerinin üzerlerine yapışır. En büyük örnekleri Rusya, ABD ve İsrail devletidir. Yıllardır her yerdeki hükümetleri devirmeye çalışır, terör örgütlerine kaynak sağlar, ürettiği silahları satar, savaş çıkartır, darbe yaptırır, sivilleri öldürür anlat anlat bitmez.

Türkiye’nin çizgisi ABD veya Rusya veya her hangi kapitalist devlet düzeyinde değildir ve olmamalıdır. Biz komşu devletlerimiz ile savaşmamayı öncelik kabul eden, barışçıl amaçlarla savunma temelli bir cumhuriyet kurduk. Agresif yapı ve orta doğu karmaşası Osmanlı devletini parçaladı. Bundan dolayı ayrı bir devlet sistemi ve dünya görüşü üstüne inşa edilen devletimizin seçilmiş hükümetleri öyle her istediğini yapamaz.

Ve kusura bakmayın PKK terör örgütüne başta ABD olmak üzere Irak, İran, Ermenistan, Yunanistan, Suriye yataklık ve yardım yaptığını unutmadık. Onlara bunu yaptıkları için küfür ettik ve terörden beslendiği için bu ülkeleri lanetledik. ABD’nin bir çok kez PKK örgütüne silah verdiği ortaya çıktı. Ama ne oldu bir şey olmadı.

Sen seçilmiş ülkenin cumhurbaşkanı; üzerinde “yiyecek ve ilaç” yazan tırlar ile MİT personellerini kullanarak ister Türkmenlere, ister Papoa Yeni Gine’lilere silah gönder farketmez bunu öyle “Devlet Sırrı” kisvesine sokarak yapamazsın! Hadi gizli işler çevirdin “kim çevirmedi ki?” dedin gerçi “kim çalmıyor ki?” diyen halkta arkanda ya hadi böyle diyerek hareket ettin. Bu ortaya çıkınca “neden yaptığını” açıklayıp halkı ikna etmen gerekirken sen “neden ortaya çıkartıldığını” açıklayıp gazetecileri içeri tıktın.

Tutuklamak için seçimi bekleyip kazandıktan sonra emirle Can Dündar’ı tutukladılar ve uzun süre de çıkamayacak gibi görünüyor. Çünkü henüz dava bile açılmadı. Direk vursaydınız aslında fazla uğraşmayıp. Fakat siyasi tarihimizde bu gibi bir çok olay yaşandı ve bir çok büyük gazeteci bu şekilde hapislerde yıllarını geçirdi. Onlar tarihte büyük gazeteci olarak kaldı. Kaybeden siz olacaksınız yani.

mit tirlari.png

Bu ülke cumhurbaşkanının ve çevre bakanlarının kişisel egolarını tatmin ve duyarsızlıkla hareket etme yeri değildir. Yapıyor isen yakalanmayacaksın bu kadar basittir.

Son olarak “bu devlet sırrı efendim elbette yayınlayanmayacak ülke çıkarları bık bık” diyen arkadaşlara söyleyelim o zaman; Ne zamandan beri gizlice yapılan uluslar arası silah kaçakçılığı ülke çıkarları içerisine sokuldu? Sen ABD misin İsrail misin? Kimsen sen? Terörist misin? Silah tüccarı mısın? Dün söylediğinin bugün tersini söyleyen hükümetin açıklamasına mı inanıyorsun? Dün böyle bir tır yok diyen adam bugün “gidiyor ne var lan göndeririz sana mı soracağız?” diyor dün “türkmenlere gitmiyordu vallahi ve billahi” diyen adam bugün “vallahi ve billahi Türkmenlere gidiyor” diyor geçmiş AKP sıralarına.

Ama bunları da tarih yazıyor. İstediğiniz kadar satın alın basın yayını. Yine yazacak yine yazacak yine yazacak. Vekil transferlerinizi, yolsuzluklarınızı, kadrolaşmalarınızı, soygunlarınızı yazacak yazacak yazacak. İstersen %99 oy al öleceksin ve öyle bir tokat yiyeceksin ki Allah katında hakkını yediğin insanların ellerinden nasıl kurtulacaksın bakalım. Senin kişisel egoların ve fevri davranışların yüzünden ölen her insanın kanının hesabını vermeyeceğini mi sanıyorsun?

Yakın Siyasi Tarih – XVI. – 1977 Genel Seçimleri

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür TarihiYakın İktisadi Tarih

Yakın Siyasi Tarih yazıları 16 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Siyasi Tarih I, Yakın Siyasi Tarih II, Yakın Siyasi Tarih III, Yakın Siyasi Tarih IV, Yakın Siyasi Tarih V, Yakın Siyasi Tarih VI, Yakın Siyasi Tarih VII, Yakın Siyasi Tarih VIII, Yakın Siyasi Tarih IX, Yakın Siyasi Tarih X, Yakın Siyasi Tarih XI, Yakın Siyasi Tarih XII, Yakın Siyasi Tarih XIII, Yakın Siyasi Tarih XIV, Yakın Siyasi Tarih XV

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1) Genel seçimlere büyük bir Kıbrıs Gazıyla giren Ecevit belkide o zaman için doğru olanı yaptı ama seçimler istediği gibi gitmedi;

CHP %41,4, AP %36,9, MHP %6,4, MSP %8,6 oy aldı.

2) Ecevit en fazla oyu aldığı halde tek başına iktidar olamıyordu. Kimse CEHAPE ile koalisyona girmek istemiyor ve işi yokuşa sürüyordu. 1978 Ocak ayında II.Milliyetçi Cephe hükümeti gen soru ile düşürülerek (ülkede istikrarsızlık, çatışma ortamı dolayısıyla) Ecevit tarafından yeni bir hükümet istemsiz kuruluyor.

20151106_165407

3) Ecevit ABD ile görüşmelerde bulunsa da ambargo kaldırılmıyor. Oda “eeeh o zaman Sovyetlerle kanka olurum bundan sonra” diyor. İşte bu hareketi sonrası ipler kopuyor. Malatya belediye başkanına bombalı bir paket gönderiliyor ailesiyle beraber parçalanıyor. 22 Aralık 1978 Maraş’ta tarihe “Maraş Katliamı” olarak geçen bir mezhep saldırısı yaşanıyor ve 109 kişi ölüyor 176 kişide ağır yaralanıyor.

4) Halk baktı devletin bir şey yapacağı yok kendisi mahallelerde direniş komiteleri kurarak kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Halkın polise ve askere fazla güveni yok artık. Komünistlik ve faşistlik adı altında çatışmalar, ölümler gırlar gidiyor.

5) Bu arada “neden bu kadar gerilim” diyorsunuzdur. Çünkü ABD’nin ülkede gerçek müttefiki kalmıyor. Ambargonun kaldırılmasını isteyen Milliyetçi Cephe hükümeti ABD’den yine red cevabı alınca ABD üstlerini kapatıyor! İnanılmaz karardan sonra işte ülke yangın yerine dönüyor aslında. ABD bu tarihten sonra MHP-CHP ekseninde halk katliamını içlerine 1950 yıllarında yerleştirilen MİT ajanlarını kullanarak gerçekleştiriyor. Elbette darbe yıllarına kadar. Olayların darbe sonrası bıçak gibi kesilmesi bunun bir kanıtıdır gerçi çok kanıt var. Günümüzde devlete güvensizliğin sebebi yine MİT içerisindeki ajanlardır. Artık kim kimdir bilemiyoruz onun için Adnan Menderes ve devamı olduğunu iddia edenlere soracağız öbür dünyada.

20151106_165434

6) 14 Ekim 1979 yılında hükümeti tekrar kuran Demirel IMF’nin manyak para politikalarını ülkeye uygulamaya başladı. Ülkenin bu politikalar ile ilerlemeyeceğini mantıklı insanlar biliyordu da işte bunu sunan kimdi? Adını duymuşnuzdur; takunyalı kardeşlerden birincisi Turgut ÖZAL

7) Sonunda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülke yeni bir anayasa ile ABD ve onun hükümetlerinin ekseninde daha rahat yönetilmeye başlandı. Süleyman Demirel sonraki yıllarda bazı yazı ve röportajlarında “kendisinin çok fazla kullanıldığını, demokrasi ve insanlık için daha fazla şeylerin yapılması gerektiğini” söylemiş ve geçmişte yaşanan bazı şeylerden dolayı pişman olduğunu dile getirmiştir. Gerçekten Süleyman Demirel özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı bir lider haline gelmiştir. Artık anayasayı veya insan hakları bildirgesini mi yuttu bilemiyoruz.

8) Demirel’in son kullanma tarihinin bitmesiyle meydanlarda anti ABD ve anti komünist gençlerden oluşan karmaşık ortamın temizlenmesi, yeni bir Türkiye gençliğinin bilinçli inşasına başlanması gerekiyordu. Nasıl ki 1960 darbesiyle sendika kurma, sivil toplum kuruluşlarına özgürlük, yeniden bağımsız üniversite ve bilimsel eğitim, özgürlükçü bir anayasa ve örgütlenme, anaysa mahkemesi falan getirilip halk hareketi devam ettirilmeye çalışıldıysa, 1980 darbesinden sonra da tam tersi “fazla düşünmeyen, etliye sütlüye karışmayan, dini ve eleştirisiz sorgusuz eğitim” sistemi yaratılarak 1960 yıllarının yarattığı gençlerin oluşması engellendi. Çünkü bu gençler farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da geçmişten gelen din/kültür yapısından dolayı ister “dindar” ister “solcu” veya ister “milliyetçi” olsun her zaman özgür ve tam bağımsız bir ülkenin yaşamasının hayalini kuruyorlardı. Emperyalizme karşı durmaya çalışan bu gençler ABD güdümüne giren ordu vesayeti yüzünden işkenceler gördüler, hapis yattılar, sürgün edildiler.

20151106_162743

9) Çoğunun sol görüşlü aydın olması dikkate değer bir tespit olacaktır. Bunun en büyük sebebi ise çoğu aydın, yazar, şair, düşünür ve gazetecinin “solcu” veyahutta “komünist” olarak damgalanmasından ötürüdür. Ülkenin izlediği emperyalist yolu dile getiren, petrollerini, madenlerini, şirketlerini, bankalarını vs. “yabancı teşebbüs yatırımcısı yatırım yapıyor” diyerek onları satan/devreden, sattığı için müdürlükler, evler, arsalar, şirketler alan böyle bir siyasi/askeri çıkar çevresini eleştiren insanlara takılan yaftadır. Yapılan yolsuzlukları, vurgunları, birden zengin olan siyasetçileri ile yine ve sürekli aynı çerçeveye kandırılarak oy veren eğitimi düşük bir halk kitlesi ve elbette bundan nemalanan işini gören orta/üst tabaka kesimin iktidarlarına sahne olmuştur. Bu rastlantısal değildir. Yani 1955 yılında “ABD emperyalizmine karşı duralım” diyene “ne yani komünist mi olalım” cevabı, 1975 yılında “yeğeninizin hayali ihracatı için devletten haksız kredi verilmiş sayın Demirel” diyene “vermişsek biz vermişizdir” cevabı, 2015 yılında “yolsuzluk yapılıyor” diyene “yol yaptık beğenmiyor musunuz?” cevabı verenler değişmiş midir?

10) Yakın siyasi tarih çok yakına gelmeden bitirilir arkadaşlar. Ben 1990 yılına kadar yazmayı düşünüyordum ama ne bileyim. Şimdi siyasi olarak etkileri bu yıllara dayanacağı için pek girmek istemiyorum. Ama Demirel sonrası darbe ile yerleştirilen “Ilımlı İslam” yapısının sonuçlarını şimdi yaşıyoruz işte. Uğur MUMCU’nun taaa 1977 yıllarındaki yazılarında sivriltilen Korkut ve Turgut ÖZAL kardeşlere değinmesinin nasıl 1990’lı yıllarda ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Neden diyorum? Çünkü sivriltilen bu kardeşler 1977 yılında mal varlıklarının kısıtlı olduğunu kendileri açıklamışlardı Uğur MUMCU’nun yazısından biliyorum. 1977 yılında “iki evim ve otomobilim var başkada Allah’a hesap veririm” diyen bu “takunya kardeşliği” gelişen 15 yılda yani 1992 yılında sadece gayrimenkul servetlerini 50 katına çıkarttıklarını açıklamışlardı (154 ev!). İşte onlar bunu açıklarken benzer yıllara yakın tarihlerde Tayyip Erdoğan’da parmağındaki yüzüğü çıkartarak “bütün servetim bu yüzük” dedikten bir kaç yıl sonra “Eğer duyarsınız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir” diyecektir. 1999 yılında söylediği bu sözden ne tesadüftür ki 15 yıl sonra yani 2014 yılında ülkenin en şatafatlı binasına daha doğrusu sarayına geçmiş bize sırıtmaktadır. Mal varlığı tam bilinmemektedir elbette ama gelen gideni aratırmış.

20151106_165641

11) Bir diğer ilginç nokta orta doğu ile yakın ilişkiler kuran ülkemizin başbakanlarının enerji bakanlıklarına kendi tanıdıkları veya mümkünse yakın akrabalarını özellikle geçirmeleridir. Korkut ÖZAL darbe sonrası hemen Enerji Bakanlığını almış ve birden ailecek zenginleşmiştir. Akabinde Tayyip Erdoğan’ın damadını Enerji Bakanı yapması şaşırtıcı mıdır? Bunun takdirini de size bırakıyorum. Bildiğimiz bir şey varsa dünya petrol şirketleri ve onun ile yakın ilişkiler kuran bu adamların zenginleşmesi ve yapılan anlaşmalarla neler döndüğünün saklı kalmasıdır. Enerji Bakanları ve devlet başkanlarının şirket/ailesel ilişkileri 1977 yılından itibaren ÖZAL ailesi için ortaya konulmuştur. İlişkiler genel olarak Orta doğu petrollerinin Türkiye’ye taşınması ve buradan İsrail ortaklığında diğer ülkelere satışını kapsamaktadır. Petrolün gelişi ve taşınma izinleri işte bahsettiğimiz “aile şirketleri” tarafından organize edilmekte ve kaymağını yemektedirler. Bu halk tarafından bilinmekte midir? Ders alınmış mıdır? Halk “nasıl oluyor da petrol şirketlerinde yöneticilik yapanlar her zaman ülkede enerji bakanlığına oturuyor aile zenginleşiyor” demiş midir? Bu ülke sormayacak ama Allah soracak hesabını kaçış yok. 

12) Yani… yani değişen bir şey yok. Aziz Nesin’in ünlü “Zübük” tiplemesi vardır. Halkı kendi çıkarları doğrultusunda “cami yapacağım baraj açacağım ey müslümanlar” diyerek kandıran Kemal Sunal’ın da filminde oynadığı ünlü bir kitaptır. Onun gibi siyasi yaşamımız. Zübük sürekli değişiyor. Gelen mal varlıklarını kat be kat artırarak siyasette yüzünüze gülüyor, onu asgari ücrete eşek gibi çalışan adam savunuyor. Bu böyle devam ediyor çok partili yaşantımızda. Ayrıntılarına girmediğim siyasi haritada konuşulan gündem maddeleri de aynıdır. İşte “bor maden rezervinin yüzde bilmem kaçı bizde” den tutun “Ayasofya’yı cami yapalım” tartışmasına kadar boş beleş muhabbetlerle gündem geçiyor onlar zengin oluyor ve ülke borca batıyor. Diğer nokta ise sürekli bir “dünya liderliğine” soyunmamız! Dünyanın bizim yönetimimize, adaletimize, dinimize ihtiyacı varmış havası yaratılarak yaratılan aşağılık kompleksinde mutlu olan boş tartışmalarla geçen ömürler. Sürekli bir gösterişte İsrail/ABD düşmanlığı fakat perde arkasında petrol şirketleriyle ortaklıklar/yöneticilikler ve İsrail/ABD dostluğu. Ne diyelim uzatmadan siyasi durumu burada noktalıyorum. Belki 1990 yıllarını sonradan ekleyebilirim. Eline Kuran alıp kent kent “Allah’ın kitabından ayetler okuyan” darbeci bir paşayı anlatmak lazım yanide çok yakın. Şimdi tekrar cumhuriyet başlangıcına gidelim ve Osmanlı devletinin iktisadi yapısını, cumhuriyetin ekonomik kalkınma hamlelerini, çok partili rejim döneminden sonra yapılan düzenleme/yatırımları anlatalım. Ondan sonra da kültür/sanat atılımlarını aynı sırayla anlatarak bahsettiğim Siyasi/İktisadi/Kültür tarihi serimizi sonlandıracağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – XIII – 27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir önceki yazı için buradan

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan TÜRKEŞ radyodan “Dikkat dikkat…” diye başlayan cümleler ile darbeyi millete haber vermiş ve beklenen darbe yapılmıştı. Ünlü Yassı Ada’da mahkeme kurulmuştur. Yalnız darbeyi anlatmadan evvel şunu belirtelim bu darbe son derece olumlu bir darbedir. Hani olumlu olduğu kadar. Çünkü DP iktidarı muhalefetteyken söz verdiği hiç bir şeyi yapmadığı gibi bir önceki yazıda anlattığım o kadar çok baskı ve anti demokratik hamleler yapıyor ki buna çoğunluğu gençlerden oluşan subaylar engel olmak istiyorlar. Öyle “darbe yaptım artık askeri rejim devam edecek” durumuna devam etmeden çok partili demokrasinin adımlarını ve kurumlar ayrılıklarını, özgür bir anayasayı ve koruyucusu anayasa mahkemesini kurarak ABD’nin üzerimize atmaya çalıştığı kementi çözüyorlar bir nevi. O kıskacı aslında kullanılan Adnan Menderes’te görüyor yıllar sonra. Ama işte güç zehirlenmesi ve bunalım sonu oluyor. Devam edelim;

1) Mahkeme 592 kişiyi tutukluyor. 3 idam, 418 kişiye 6 ay ile 20 yıl arası hapis cezası, 123 kişiye beraat verilirken 5 kişi mahkemeden düşürülüyor.

20151106_155001

2) Bu cezalar çok gibi görünmek ile beraber aslında bir nevi “uyarı” cezalarıydı. Nasıl yani derseniz şöyle açıklayayım. 1961 yılında ceza alan bu kişilerin hepsini kapsayan bir genel af çıkartılmıştır. Yani bir nevi “bakın bir bk yediniz kulağınızı çekiyoruz akıllı olun” cezası diyebiliriz. Yine 1966 yılında DP vekillerin kamu hakkı verilirken, 69-74 yılları arasında siyasal hakları da geri iade ediliyor. Peki siyasete geri dönen bazı kişiler kimin partisine katılıyor? Evet cevapları duyar gibiyim eveeet. Gidip komunist partisine üye olacak halleri yok arkadaşlar. Elbette Menderes partisinin devamı olduğunu her fırsatta dile getiren Süleyman”Çoban Sülo”Demirel’in yanında saf tutuyorlar hızla.

3) Darbe yapanlar kendi içerisinde çatışmaya giriyor. Darbe girişiminde geç kaldığı düşünülen, darbe yapmayan ama sesini de çıkartmayan bir çok subay emekli ediliyor. Aslında bu paşa ve subayların büyük kısmı Demokrat Partinin kadrolaştırdığı adamlardan oluşuyor. Hani yasayla 25 yılını dolduranları emekli ediyorlar ya bir önceki yazıda anlattım. İşte emekli olanın yerine kendi adamını getiriyor hemde her yere. Yargı, polis, asker, memur her yere. Askerler bu paşaları bildiklerinden bunları emekli ediyorlar. Peki konuşuyoruz ama biz bunu nasıl ispatlayacağız? Ya bu paşalar vatansever adamlar ise ve darbeciler ABD uşağıysa? Şuradan anlıyoruz kimin ne olduğunu; Emekli edilen bu paşalar hemen akabinde ki yıllarda bankaların, ABD/İngiliz petrol şirketlerinin yöneticisi veya müdürü, olmadı Süleyman Demirel’in partisinde vekil olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bunları yıllarca araştırıp isim isim adres adres veren ve öldürülen büyük yazar Uğur Mumcu abimizin ellerinden öpüyorum.

20151106_154822

4) Keza üniversitelerde de kadrolaştırılan hocalardan 147 tanesi atılıyor. Bunu bazı hocalar protesto etmiştir. Gerçi bu kişilere 1962 yılında tekrar af çıkıyor.

5) Darbe yapan elemanlar bu kadroları tekrar temizleyip seçime yöneliyorlar. 1961 genel seçimlerinde CHP %36.7 oy alıyor. Yeni kurulan Adalet Partisi %34.7, YTP %13,9, CKMP %13.7 oy alıyorlar. Seçim sonuçları CHP oylarında düşüşü işaret ediyor. Seçim halk kitlelerinin CHP’yi darbeyle ilişkilendirdiği gözlemlenerek sonuçlanıyor. Halk arasında bu seçim “Menderes Zaferi” olarak adlandırılıyor. Yani ne yapsan boş hacı. Diğer yandan darbe yapanlar için yapacakları şeylerde sınırlı. Ya seçime hile katarak oyları hep yüksek tutacaklar ki bu çok zor. Ya da oyların bölünmesini sağlayarak bir denge yaratabilmek.

6) Ordu baskı uygulayarak CHP-AP hükümetini kurdurtuyor. Fakat yıl sonunda CHP oylarında erime daha da artıyor. Cumhurbaşkanı olarak eski kuvvet komutanı Cemal Gürsel yine baskıyla seçiliyor.

20151106_155038

7) 1962 yerel seçimlerinde AP %45,87 oy alıyor, CHP ise %36.9 oyda kalıyor. Yani eski Menderes kesimi aynı oyunu yakalıyor anlayacağınız.

8) Oylar artınca Adalet Partisi erken seçim için diretiyor. Fakat bunu istemeyen İsmet İnönü Kıbrıs sorununu da kullanarak koalisyon hükümeti kurdurtarak durumu idare etmiştir.

9) Elbette Kıbrıs’ta yaşananlara sessiz kalmayan ülkemize ABD başkanı Johnson sert bir mektup gönderiyor. Kısaca “Sakın Kıbrıs’a falan gireyim, yardım edeyim demeyin akıllı olun, dün gtünüzde don yoktu biz para verdik aldınız. Silahlarınızı, gemilerinizi, yollarınızı biz yaptırdık. Bizim dediğimizi yaparsanız müttefikliğe devam yoksa siz bilirsiniz” diyor. İnönü buna cevaben “yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de yerini alır” diyerek dik duruşunu sergiliyor (elbette bu duruşun sözde kaldığını ileride göreceğiz)

10) Elbette bu duruş ambargoyu peşinden getirdiği gibi iktisadi olarak dışa bağımlı hale getirilen politika sebebiyle (teşekkür ederiz Adnan Menderes ve saz arkadaşları) fazla dikte olamamıştır. Fakat ülkemize açık bir şekilde yapılan “skerim belanızı” çıkışını gururuna yediremeyen halkta bir “anti amerikancılık” görülmeye başlanmıştır. Sapanca sokaklarında “neymiş lan ne Amerikası kimsin lan sen conimisin konimisin nesin?” tepkileriyle bir hareketlilik ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi ise bu durumu ABD yanında daha ılımlı açıklamalar ile kullanmaya çalışacaktır.

20151106_161109

11) Bu karışık 5 yıl içerisindeki ülke durumunu anlattıktan sonra yönetim kesiminin ve ordu kesiminin neler düşündüğünü iyi bilmemiz lazım. Bir kesim bu yaşananlardan sonra toplumun tam anlamıyla batılı demokrasiye geçemeyeceğini daha doğrusu anlayamayacağını dile getiriyor. Bu sebeple toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi gereken zamana kadar tam anlamıyla demokrasi sistemine bağlı kalınmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yani diyorlar ki “bu toplum mal hacı. Bunlara devrimi anlatırsan anlamazlar, demokratik sisteme geçersen kullanılırlar, sorgulamadan uzaklar, sağ kolunu göster desen yarısı gösteremez vs.”

12) Bir kesim ise demokrasi için köklü reformların yapılması gerektiğini 50-60 yıllarını örnek göstererek dile getiriyorlar. Onlara göre artık yeni demokrasi anlayışı yani ikinci cumhuriyet işletilmelidir. Yani “yabancı yatırımcının teşvik edildiği, hızlı büyüme içeren, toplumun değerlerinin batılı anlamda demokrasiyi kabul etmeyeceğini, dini yapıdan yürünmesi gerektiğini vs.” düşünenler

13) İki grubun düşüncesinden partilerini de oturtmuşsunuz dur zaten. CHP reformlara yönelik, tek partiye yakın ve devletçi iken AP/DP gibi partiler ise daha muhafazakar, çok partici ve kapitalizm yanlısı politikayı destekliyor.

14) Ülkedeki solcu aydınlar bu zamanlarda birincisini yani toplumun demokrasiye hazır olmadığını söylemişler. Bu demokrasi türüne hatta “cici demokrasi” diye isimde takmışlar. Diğer adı “Afrika Sosyalizmi” olarak belirtilen bu tür demokraside halk aslında egemen gücün doğrultusunda özgür seçim yaptığını zannediyor ama aslında madenleri, limanları, iktisadi yatırımları, şirketleri satılıyordu. Afrika silme böyleydi mesela keza Mısır ve Cezayir gibi. Aydınlar ülkenin eğitimini tamamlamadan yapılacak seçimlerde kandırılıp bu tür bir devlet yapısına gideceğinden emindiler 1963

20151106_161008

15) Bu sebeple 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963 yıllarında iki askeri ayaklanma olmuştur. Talat Aydemir paşa isimli solcu subay böyle düşündüğünden askerin iktidarda kalması gerektiğini, yoksa ilerde emperyalizmden kurtulunamayacağını dile getirmiştir. Tabi yargılanıp asılmıştır.

16) Ordu 1960-70 yılları arasında kendi içerisinde bir mücadeleye sahne olmuştur. Yönetimi darbeyle ele geçirmek isteyenler ile istemeyenler arasında geçen mücadelede genelde istemeyenler daha aktif rol oynamıştır. Hükümete darbe yapmaya çalışan askeri hareketler ordu içinde durdurularak engellenmiştir. Ordunun bu tarihlerde artık ABD’nin kucağına düşmeye başladığını görmekteyiz. Satın alınan Paşalar ve ordu mensuplarıi ordu içerisindeki aydın ve milliyetçi komuta kademesini yok edecekler bir süre sonra. Bu tarihler zaten ABD/SSCB arasındaki soğuk savaşta müttefikimiz olan ABD’nin hemen her ülkeye yaptığı baskılardan bir tanesidir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XI. – Demokrat Parti Dönemi Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

1950 seçimleriyle iktidarı kazanan demokrasi arayışındaki partimiz Demokrat Parti hedefleri doğrultusunda çalışmalara hızla başlıyor. Çok güzel yazdım birazcık uzun ama bu şekilde bölüm bölüm anlatmak lazım yoksa akılda kalmaz;

1) ABD müttefikliği ile beraber başlayan çok partili siyasi çizgimiz iktisadi olarak büyük bir ilerleme ile başlamaktadır. ABD’nin verdiği destek kredileri ve yardımlar ile traktör ve tarım aletlerinin satışı artırıldı (neredeyse 10 kat). Yeni ekilebilir alanlar açıldı.

2) 1950 yılında Güney Kore savaşı dolayısıyla dünyada büyük bir hammadde ihtiyacı doğmuştu. Bu fırsat değerlendirildi ve ekonomik büyüme gerçekleşti.

H.Truman

3) 1952 yılında aslında açık konuşmak gerekirse Sovyetlerin bir saldırısına karşı yastık olarak kullanılmak maksadıyla NATO’ya alındık.

4) ABD bu tarihten sonra daha da yakınlaştı. Marshall planı çerçevesinde hükümet ülkenin bir çok yerine uzun şeritli yollar yaptı (duble yol yapmadı onu sonradan yine dışarıdan alınan borçla başkası yapacaktı). Adnan Mendere’se elbette gazeteciler ve sanatçılar “hacı daha dün toprağı belleyecek aletimiz yoktu nasıl oluyor bunları yapıyoruz bu para nereden geliyor, kimse karşılıksız para vermez bakın bu işin sonu iyi değil” diye uyarılarda bulunuyorlardı. Menderes hükümeti bu uyarıları “bir kaç kendini bilmez komünist” diye nitelendirerek onlara savaş açtı.

5) DP muhalefetteyken söylediği demokrat sözleri unutmuştu. Büyük bir toprak reformuna götürecek olan köy enstitüleri ve halk evlerini 1951 ve 1954 yılında ödeneklerini kıstı ve sonra tamamen kapattı. 1954 yılında çıkartılan bir yasayla CHP’nin bütün mal varlığına el koydurdu.

Marshall Planına Alınan Ülkeler

6) Basın eleştirileri artırınca onlara karşı ağır cezalar çıkarttı. Suçlananın iddiayı ispat etme hakkından yoksun bırakıldığı saçma sapan bir yasa çıkartılıverdi. Gerçi çok yasa vardır ama bu çok komiktir. Yani bir haber yayınladın “şu kişi şurada yolsuzluk yapmıştır” diye veya hukuksuzluk ortaya koydun. Hooop mahkemeye gidiyorsun yiyorsun hapis cezasını. “Yahu dedim ama bakın elimdeki deliller bunlar” diyemiyorsun bunu demen yasak! Hatta bunu diyenlerle yani İspat Hakkını kullanmak isteyenlerle “nasıl İsmail Hakkı mı? eheheh” diye dalga geçerlermiş.

7) İşte bu durum DP içerisindeki bazı milletvekillerini rahatsız etmiş ve Menderes’i eleştirmişlerdi. Bu eleştirilere Menderes sert yanıt vermiş. İçlerine yerleşmiş olan bu gizli CEHAPE’lileri partiden attırmaya çalışmış ve istifa ettirmişti.

Bu Traktörlerin Ülkemize Gelişinin Hazin Bir Hikayesi Vardır Sonra Anlatacağım

8) DP hükümeti en demokratik partinin kendisi olduğuna inanıyordu. Köy enstitülerini kapatan, seyyar kütüphaneleri yok eden, meslek ve teknik liseleri değil imam hatipler açıp tekrar dini eğitime geçen ve bunu sürekli mitinglerde “ahhh neler neler yaptılar dinimizi yok ettiler” diyerek dile getiren DP hükümeti kendilerine rakip olarak gördükleri (dönemin Erbakan’cıları diyebileceğimiz) Millet Partisini’ni “Laik demokratik hukuk devletine aykırı olduğu ve dini siyasete alet olarak kullanıp Atatürk devrimlerine tehlike oluşturduğu” için! 1953 yılında kapattırdı (Bu tip şeylerin amacı oyları artırmaktır çünkü DP dindarlara sesleniyordu ikinci parti oyunu bozardı)

9) İşte böyle bir 4 yıl geçiren DP iktidarı 1954 yılı seçimine girdi. Savaş sonrası sahte tarımsal büyüme, yine ABD destekli yardımlar ile yapılan sahte alet ve traktör yardımları, yine aslında olmayan borç parayla yapılan yollar, barajlar, fabrikalar, hastaneler vs. sonucunda 1954 seçimlerini DP %57 oy alarak kazandı. 

20150731_172259

10) Ekonomik büyüme üzerine propaganda yapan DP iktidarı yargı, yürütme, ahlak, yolsuzluk, demokrasi, üniversitelerin özerkliği vb. şeyleri bir kenara bırakmış, yurt dışından gelen parayla sürekli yol, hastane ve baraj inşaatlarına başlayarak sahte bir dış destekli büyüme yaratmıştı. İktisadi yapısını ilerde anlatacağım bu büyüme süreciyle beraber 1954 seçimlerinde tulum çıkartmış CEHAPE’yi sandıktan silmiştir.

11) İktidarı tekrar daha çok oyla ele geçiren DP “yahu o kadar gırtlağa bastık daha çok oy aldık ne duruyoruz daha çok basalım” diyerek yargı, polis ve memur kadrolarındaki bir çok noktaya kendi kadrolarını getirmek için bir yasa çıkartmıştır. Yasaya göre “25 yılını dolduran kişiler ihtiyaç duyulursa hemen emekli edilecektir”. Haliyle henüz belki 45’inde olmayan kişiler emekli edilerek kadrolaşmaya başlandı.

12) Ekonomik sarsıntıların sinyalleri gelmeye başlamıştı ama halk daha anlayamıyordu. 1955 yılında ki olayı da anlatalım bu arada. Ünlü Taksim olayları yani. Olay 1955 yılında hükümetin desteklediği gazeteler ve yayın organlarından yayılmaya başlıyor. “Selanik’te Atatürk’ün evini komünistler bombaladı” şeklinde yayılan haber halkı galeyana getiriyor. Taksim başta bir çok büyük şehirde yağmalar ve kundaklamalar meydana geliyor. Gayrimüslimlerin evleri ve kiliseler yakıldı. Taksim komple yağmalanırken ülkemiz bir utanç tablosuyla daha yüz yüze kalmıştı.

13) Hadi bilgi verelim madem öyle bakın iyi okuyun başka yerde bulamazsınız olm bunları. İşin aslı; Saldırdığı söylenen bu kişiler aslında evi yakamıyorlar. Daha doğrusu bombalar ile Yunanistan’da yakalanıyorlar. Tutuksuz serbest bırakılan bu iki kişi hemen ülkeye firar edip izlerini kaybettiriyorlar. Bu kişilerden bir tanesi daha sonra 1 Mayıs 1977 yılında Uğur MUMCU tarafından da bahsedildiği üzere tekrar ortaya çıkıyor. Şöyle özetleyelim yine; 1 Mayıs 1977 yılında Taksim meydanında bulunan kişilere Sular İdaresi Binasından ateş açılıyor (görgü tanıkları ifadesi böyledir) İşte bu karmaşa dolayısıyla bir çok kişi ölüyor falan. Basında sonradan “solcular birbirlerini vurdu” olarak anlatılsa da 1977 yılında ilginç bir detay gözden kaçmıyor. 1 Mayıs günü Sular İdaresi Binasının emniyet sorumlusu kim? O kişi işte 1955 yılında Atatürk’ün evinde bombayla yakalanan kişi olan Oktay ENGİN’dir. 1955 yılındaki Taksim olaylarında Beyoğlu kaymakamı olan Hayrettin Nakipoğlu daha sonra Oktay ENGİN’i emniyete dahil etmiştir. Peki 55 yılında yırtan, 77 yılında yırtan bu adamı ileride yine siyaset sahnesinde göreceğinizi söylesem yok artık dersiniz değil mi! Oktay Engin yakın bir zaman önce ölen rahmetli Süleyman “çoban sülo” DEMİREL’in Nevşehir valiliğini de yapmıştır. İşte bu bağlantılı kişiler daha sonra “derin devlet” adı altında çalıştığı söylenmekle beraber, Adnan Menderes 1955 yılı için darbeden sonraki mahkemede suçlanmış “olayın MİT tarafından tasarlandığını” söylemiştir. Olabilir ama olay günü evveli hükümet yanlısı gazatelerin 5 katı basım yaparak bedava dağıtılması, olayın çok önceden haber alınmasına rağmen bir şeyler yapılmaması bunun Menderes ile de bağlantılı olduğunun göstergesidir. Muhtemel bir MİT ajanı olan (belkide ABD) Oktay ENGİN sonradan emniyet içine alınmış, 77 Taksim olaylarında da kullanılmıştır (muhtemelen 80’li yıllardaki karışıklığın körüklenmesi ve darbe maksadıyla). İleriki yıllarda Süleyman Demirel’in vali olarak ataması ise bana göre kimin tarafında olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan