Anayasa Hazırlıyor Birileri II

Arkadaşlar ben bu yazı dizisini yazıp bırakmıştım ( 1 yıl evvel). Bu sebeple bu yazıyı tekrar düzenleyip yeni çıkan raporlar ile beraber sunacağım. Başlayalım;

Bir önceki yazımızda dünyada basın özgürlüğü sıralamasında orta doğu seviyesinde bağımsız medya mensuplarımıza sahip olduğumuzu ve hızla çok daha aşağılara doğru indiğimizi anlatmıştım. Şimdi size benzer şekilde uluslararası yargı sıralamalarını ve adalet verilerini masaya yatıracağım.

Aslında bunları bir ara anlatmıştım galiba geçen sene ama üstünkörü geçmiştik. Burada temel alacağımız site http://worldjusticeproject.org/ adresi. Bu siteden dünyadaki bir çok ülke ile ilgili ayrıntılı yargı raporları alınabiliyor ve verilen raporlara göre değerlendirmeler yapılabiliyor. Biz hem geçen seneki hemde yeni çıkan rapor üzerinden konuşacağız.

Site ne yazık ki Türkçe değil. Ama zaten belirtilen şeyleri basitçe bile olsa anlayabiliyorsunuz. Buradan ayrıntılı ülke raporlarını indirebileceğiniz gibi malum biz Türkiye kısmı ile ilgileneceğiz.

Adsız

Basitçe tabloyu açıklarsak; Daire etrafında yargı ve etkileyecek/etkilenen şeyler bulunmakta. Size verilen puan ne kadar yüksek ise o kadar iyi durumdasınız demektir. Yani mümkün mertebe size içeride mor renk ile çizilen yargı çizelgesinin daireye yakın olması gerekmekte. Sizin mor daireniz ne kadar küçük ise siz adalet sistemi olarak olarak bir o kadar kötü ülkesiniz demektir.

Tabloya gelir isek görüldüğü gibi ülkemiz yaklaşık olarak doğu Avrupa ve Asya standartlarının bile altında bağımsız bir yargı indeksine sahip. Aşağıda vereceğimiz tablolar ile biraz daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bunlar 2015 ve 2016 yılları için verilen Dünya Yargı sıralamalarımız;

sm2
2015 Yılı Türkiye Yargı İndeksi
Adsız1.jpg
2016 Yılı Türkiye Yargı İndeksi

Burada yine basitçe anlatırsak bizim ülkemizin puanı 0.46 gibi düşük bir değerden 0.43 değerine düşmüş olduğu görülüyor. Dünyadaki diğer ülkeler ile kıyaslanır ise 2015 yılında 102 ülke arasında 80. olmuşken 2016 yılında ise 113 ülke arasında 99. sırada kendimize yer ediniyoruz.

Bundan daha vahimi ise ayrıntılarda gizli. Çünkü ülkenin yaşanabilir bir yer olması için başta gelen mekanizma adalet olmak ile beraber başka bazı faktörlerde devreye girmekte.

Şöyle ki; Hemen dünya ve bölge sıralamalarımızın altında bahsettiğimiz bu faktörleri görmektesiniz. Bunlar sırasıyla hükümetin kısıtlamaları, yolsuzluğun engellenmesi, hükümetin açık olması, insan hakları, güvenlik ve düzen, düzenleyici uygulamalar, sivil yargı ve son olarak da adalet sistemi olarak isimlendirebiliriz.

2015 yılı raporlarını incelediğimizde ülkemiz hükümet baskıları, yolsuzluk ve temel insan hakları alanlarında büyük bir düşüş sergilerken, 2016 yılında “ben niçin diğer alanlarda da düşüş sergilemiyorum ki?” diyerek iç güvenlik ve düzenleyici önlemler alanında da büyük düşüş sergilemektedir.

Bu sıralamada en önemli maddeler (elbetteki hem demokrasi hem de yaşanabilir bir ülke olması adına); Birincisi İnsan Hakları, ikincisi Bağımsız Bir Adalet ve üçüncüsü de Hükümetin Gücünü Kullanmasıdır.

Batı Bizi Kıskaniyooer

Raporu burada çok uzun bir şekilde yorumlayabilirim aslında ama gerek görmüyorum. Önem arz eden son maddelerde gördüğünüz gibi 2016 raporlarında (113 ülke arasında) İnsan Haklarında dünyada 105. Hükümetin Gücünü Kullanarak Baskı uygulamasında 108. ve Bağımsız Yargı kısmında da 75. sırada bulunmaktayız.

Adsız12.jpg
2016 Yılı Türkiye Yargı İndeksi Alt Katagoriler

Bunların ayrıntılarını raporu incelerseniz görebilirsiniz. Fakat yine rapordan dikkat çeken noktalar şunlar;

Hükümetin gücünü kötüye kullanması ile ilgili;

  1. Hükümet gücünü kullanarak bağımsız bir denetim uygulamıyor (0,29 puan)
  2. Hükümet gücünü kullanarak kendisinin denetlenmesini engelliyor (0,23 puan)
  3. Hükümet resmi görevleri kötüye kullanıyor (0,27 puan)
  4. Yasama alanında yolsuzluk (0,27)
  5. Sivil kuruluşun/kişinin hükümeti denetlemesi (0,24)

İnsan Hakları ile ilgili;

  1. İfade özgürlüğü kısıtlanıyor (0,23 puan)
  2. Din özgürlüğü kısıtlanıyor (0,18 puan!!)
  3. Özel hayata saygı duyulmuyor (0,24 puan!!)
  4. Örgütlenme özgürlüğü kısıtlanıyor (0,26 puan)

Bağımsız Yargı ile ilgili;

  1. Zamanında ve doğru yargılama yapılmıyor (0,32 puan)
  2. Yargıda ayrımcılık yapılıyor (0,25 puan!!)
  3. Yargı sistemi hükümetten veya siyasetten bağımsız karar veremiyor (0,13!! puan yuh)

Batı Faşizmi Bırak Ki Biz Devam Ettirelim

Arkadaşlar gördüğünüz gibi zaten bildiğimiz şeyler de ısrarla ülkenin daha demokratik bir noktaya geldiğini savunan ve yargıda yapılan uygulamaları görmeyen/görmek istemeyen kişilere bu yazdıklarım çok iyi ve istatistiksel verilerdir.

Rapora göre ülkemiz, Brezilya, Kamboçya, Macaristan, Makedonya, Sırbistan, Nikaragua ve Uganda ile beraber en çok yargıda gerileme eğilimi gösteren ülkeler arasında.

Bunlardan en önemlisi sanırım Adaletin Bağımsızlığı ve İnsan Hakları. İnsan haklarında 113 ülke arasında 105. olan bir ülkenin vatandaşı olarak açıkçası geldiğimiz bu noktadan utanıyorum.

Ve yargı sistemine karışan, kendinin denetlenmesine müsaade etmeyen, din ve mezhep ayrımcılığı yapan, ifade özgürlüğünü/protesto eylemini şiddetle tehdit ile bastıran bir hükümet hangi hakla “Özgür Bir Anayasa” girişiminde bulunuyor? En çok oyu alıp iktidara oturmak farklı şeydir özgür ve sağlıklı bir devlet kurmak çok farklı şeydir.

Uzattık son kısımda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde verilen bazı kararların (yukarıda ki “İnsan Hakları” maddelerinde bahsettiğimiz bazı şeyleri) ülkemize nasıl uygulanmadığını anlatacağız.

Hoşçakalın

Anayasa Hazırlıyor Birileri I

Bildiğiniz üzere hükümetimiz “darbe anayasası” diye üstüne basa basa yeni bir anayasa hazırlığının çalışmalarını hızla yürütmeye devam ediyor. Herkese de kapıları açıkmış. Sen teklifini yapıyorsun onlar reddediyor zaten ama kapısı açık mı açık. Bakalım ülkede yönetimin “Bağımsız Bir Anayasa” yapması için gerekli olan kriterler ne durumda?

Mecliste 40 çocuğun tecavüzünün incelenmesi için verilen önergeyi sırf muhalefet verdiği için reddeden adamlar “Biz herkesin değerlerine saygılıyız ve öyle olmaya devam edeceğiz. Bunlar işte batının oyunları efendim” diyerek bize anayasa yapmaya yelteniyorlar. Şimdi “senin yaptığın anayasaya güvenilmez” diyeceğim hop “vay darbe anayasası mı kalsın”. Bunlar işte hep deve kuşu gibi yaşamaktan kaynaklanıyor. Çok ilginçtir bir de şehirlere getirilen hükümet sözcüleri bize anayasayı değiştirmenin ve başkanlık sisteminin nimetlerini falan ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Şehrime gelen Burhan Kuzu’yu dinlemeye gitmedim. Aslında gidip “Hocam dünya yargı sıralamasında 80. sıradaydık 2015 yılında Uganda bizden daha bağımsız bir yargıya sahip iken hangi özgür ve bağımsız fikirlerle bu anayasayı yapacaksınız?” diye sormak isterdim. Gerçi onu kabul etmezler. Az sonra vereceğim tablo verilerini ise götleri sıkıştığı için “faiz lobisinin bilmem neyi” diye bağlayacaklarından adım gibi eminim. Ama yok öyle. Bütün dünyanın saygı duyduğu sıralamalar ve uyarılar bize gerçek durumu göstermekte.

İlk olarak basın özgürlüğü konusunu ele alacağız. Bu konu hakkında bazı bağımsız rapor veren kuruluşlar olmak ile beraber benim izlediğim ve saygı duyulan https://freedomhouse.org sitesinin verilerini ele alacağız. Aşağıda tablo resimlerini koyuyorum.

son.jpg

Merak edenler için ayrıntılı hemde türkçe bir anlatım olmakla beraber bildiğimiz basın saldırıları ve son yıl içerisinde yapılan hukuksuz uygulamalar ile neden bu puanın verildiğinden bahsedilmiş.

Görüldüğü üzere Avrupa devletleri açısından basın özgürlüğünde en yakın rakibimize 9 puan fark atarak 71 puan ile sonuncu olmayı başarmışız. Dünya sıralamasında ise 156 puanlık başarılı bir baskı rejimiyle hedefimiz olan Orta Doğu hamlemizi gerçekleştirerek onların seviyelerine kadar düşmüşüz. Bu düşüşün haricinde çok daha vahim bir tablo daha önümüzde durmakta.

düşş

Basın özgürlüğünün son yılda düştüğü ülkeler bazında -6 puan ile Nauru (artık neredeyse) ve Bangladeş’in hemen arkasında Gambiya ve Burundi beraber kardeşçe en gerileyen ülke durumunda bulunmaktayız.

Yani ne anlatıyor bu tablolar? Özetle diyor ki; Arkadaşım senin Avrupa ile gelişmiş ülkeler ile her hangi bir bağın bulunmamakta. Sen Orta Doğu kıvamında bir basına sahipsin. Hatta sen bu gidişle Afrika kabilesi kıvamına geleceksin diyor.

Bu raporları neden veriyorum? Çünkü modern demokratik devletlerde bağımsız basın ve yayın organına sahip olmayan ülkeler hükümetlerini denetleyemez, özgürce haber alamaz, tarafsız basın organlarına sahip olamadığı için de propaganda/yalana sıkça maruz kalır. Adaletli bir devlet yapısı için bağımsız ve yorumsuz bir basın şarttır. Otokrat ve denetimden kaçmak isteyen, eleştiriden yoksun hükümetler her zaman ilk etapta bağımsız medyaya saldırır ve suçlamalarda bulunur.

Sonuç olarak ilk yazımızda Türkiye’de basının bırakın Avrupa’yı, Gambiya seviyesinde olan bir basın özgürlüğünde bulunduğunu görmüş olduk. Habertürk televizyonunda yayınlanan, Fatih Altaylı’nın sunduğu konuk olarak belkide ülkemizin en iyi 10 uluslararası hocasından olan Prof.Dr.Celal Şengör ve Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın katıldığı “Teke Tek Özel” programına bile tahammül edemeyerek bizi dünyaya rezil eden baskıcı bir anlayışa da başka türlü bir rapor verilseydi şaşırırdık sanırım.

Yazımızı daha fazla uzatmadan ikinci kısımda uluslararası yargı raporlarını masaya yatırıp ayrıntılı değerlendirmesini yapacağız arkadaşlar.

Hoşça kalın

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Bilal’e Anlatır Gibi Anlatıyorum

Laikliği ısrarla “Dinsizlik” veyahutta yumuşatarak söylersek “Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak lanse eden arkadaşlar anlamı bu demek değildir.

Laiklik; “Devletin bütün din/ırk ve mezheplere eşit şartlarda yaklaşması, birisini diğerinden üstün tutmamasıdır”. Yani her hangi birisine torpil geçmemesidir.

“Torpil geçmiyor da madem neden Türklüğü övüyor?”. Bahsettiği Türklük kan bağından gelen manasıyla söylemiyor. “Türkçe konuşan, örfü geleneği benzer olan ve bu topraklarda yaşayanlara Türk denir” diyor. Irksal üstünlük değil geçmişe bir atıf var yani ve bunu övüyor. Niye övüyor? Çünkü Osmanlı çok dinli/kökenli bir yapıda. Bize kalanda bu yapıyı ayrım yapmadan tutmak. Sebebi de bu.

Hah bu anlaşıldığına göre ki size “Bilal’e anlatır gibi” anlattım (ki olayın Bilvador Dali ile hiç bir ilgisi yoktur).

İki üç gündür bir tartışma var. Beyefendinin biri “Laiklik zaten 3-4 ülkede geçiyor efendim” demiş. Mal bulmuş mağribi gibi üstüne atlamış zatı muhterem millette. “Zaten geçmiyor yani nedir bu kafa yapısı?” gibi.

Bu kişiler Kadir Mısıroğlu’nun Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp kendisinin İngiliz Ajanı olduğunu itiraf ettiğine inandığı gibi ne denirse buna da tabi inanıyor.

Arkadaşım, kardeşim, güzel hemşerim….

Tanım yukarıda. İllaki anayasasında “kelime” olarak geçmesine gerek yok. Almanya veya İsveç veya Kanada veya Avustralya vb. ülkelerin anayasasında geçmiyor ise (ki hiç araştırmadım çoğu modern devletin en azından Avrupa için söyleyeyim geçer mutlaka) kelime tanımı olarak bu hak mutlaka yazıyordur.

Modern demokratik hukuk devletin temeli “kişisel hak ve hürriyet” kavramında gizlidir. Kişinin ırk ve inanç hürriyeti sorgulanamaz, bir kısmı veya gurubu ötekinden üstün tutulamaz.

20120820023201-5719-big.jpg

Bu kadar basit bir argümanı hala “neler yaşadı muhafazakarlar” diyerek içeriği saptırmak ve geçmiş hükümetlerce yapılan demokrasi dışı hareketlerin suçunu “Laik Cumhuriyet sistemine” atmak akla mantığa sığmaz. Yani ben hükümeti eleştiriyorum. Hükümet kendini dindar tanımlıyor. Ben o zaman İslam dinini mi suçlayacağım?

Yukarıda basitçe anlattığım temel hakları ilgilendiren bir konunun neyini tartışıyoruz arkadaşlar hala? Ne istiyorsunuz? Zaten devlet Sünni İslam geleneğine göre yönetilmekte. Din dersleri, camiler, müezzinler, imamlar, imam hatipler vs. hep siz çoğunlukta olduğunuz, seçimleri kazandığınız için diğerleri neredeyse yok sayılarak isteğiniz doğrultusunda düzenlendi. Laik devlet olsaydı senin din hocasının maaşını devlet öder miydi sanıyorsun? Yada cami yapımına para ayrılır mıydı? Nedir ya daha istenilen?

1940’larda camiye askerler girmişte onun acısıymış falan. Arkadaşım bazı şehirlerde isyan ediyorlar diye ilk kurulduğu dönemde binlerce kişiyi öldürmüş askerler ne ahırı ne camisi? O yıllarda Hitler yaşıyor, Mussolini çıkıyor Stalin büyüyor. Sen bunlara dua et bir şey olmaz üzülme bu kadar.

“Laik devlet başörtülü kızları okula almadı, imam hatipleri kapattı”. Eleştirdiğin baskıcı yönetimi sen yapıyorsun şimdi hemde “İslami adaletimizle” falan diyerek. İslamı bilmeyen az buçuk kenarında olan adamlar dinden uzaklaştı be kardeşim.

Bu kavramları iyi düşünmek ve mantık çerçevesinde özgürce değerlendirmek her beyni olan bireyin mutlaka yapması gereken şeydir sanırım. Beyin bedava!

Saygılarımla..

Yakın Siyasi Tarih – XIV – Adalet Partisi İle Yeni Bir Dönem 1965 Demirel Yılları

Bir önceki yazı için buradan

Ordu mücadele etmeye çalıştığı kah iç hesaplar, kah ülke yönetimi falan derken 1965 yılına kadar geliniyor. 1965 seçimleri ile yeni bir dönem başlıyor;

1) 10 Ekim 1965 genel seçimleri AP %53 ile açık ara kazanırken CEHAPE %28,7 TİP ise %2,9 oy alabiliyor. Yani bir kısmı eski Demokrat Partili olan yeni bir parti aynı oyları alarak yeniden iktidara geliveriyor. Yani abi “nasıl oluyor ya halkın yarısı oy veriyor bunlara” sorunuzun cevabı burada. 1950 seçimlerinden beri (eğer başka bir sağ parti oyları bölmez ise ve kuvvetli bir lider var ise) oyları alıyor ve ülkeyi yönetiyor. “Ahhh o yıllar yok mu ekmek kuyruklarıııı” dönemi çook eskiden II.Dünya Savaşı veyahutta ABD’ye kafa tutulan Ecevit/Erbakan hükümetinin yediği ambargodan dolayı olmuştur. ABD’ye kafa tutan ambargoyu yemiş, kredi alamamış, ekonomisiyle oynanmıştır. Ülke 65 yıldır bu adamlar tarafından yönetilmektedir lakin bütün kötü yönetimin suçu karşı taraftadır. İktisadi politikalarda açacağım buraları.

20151106_161130

2) Ekonomik canlanma oluyor hemen (dikkat edersek ABD yanlısı orta sağ parti iktidara gelince hep ekonomik canlanma görülür. Bu yurt dışından akan paralar ile sağlanan sahte rüşvet paralarıdır) Dünya ekonomik ilişkilerde bir yumuşama yaşanıyor. Yurt dışlarında “ooow sayın Demirel” manzaraları falan. Ulan ne oldu da birden kucak açtınız ülkeye? Montaj üretimin artması ile tıpkı DP ilk yıllarındaki gibi halkın adamı “Çoban Sülo” imajı seviliyor. Fakir bir aileden gelen köylü Çoban Sülo alıyor şapkasını ve geziyor meydanları. “Ben köylünün yanındayım, ben yol, baraj, hastane, cami yapacağım eski dinsiz günler geride kaldı” diyor. Tabi bizim İslam Köylü fakir bir ailenin müteahhit çocuğu Sülo öyle değil ileride çıkacak bunlar. Amerika’da okuyan, Morrison şirketlerinin Türkiye sorumlusu olan Sülonun daha sallayacak çok şapkası olacak. Ama komik adam canım. Merak edenler için geniş özeti bir başka yazımda. Ha birde “bu adamlara kim oy verdi, bunlarda %50 almışlar nasıl oluyor?” diye sorarsanız kimseyi bulamazsınız karşınızda. Hepsi bunlara küfürler eder. Ama gider yine benzeri %50’yi bulur. Bu tarihin tekerrürüdür başka bir şey değildir.

3) Karşı cephe muhalefet edenler baraj/yol değil daha çok sosyal adalet ve özgürlük talep ediyor bu yıllarda. Halkta bunları istiyor ama ilk önce ekmek/su onlar için daha önemli. Hele barajlar yapılsın, hastaneler açılsın da sonra bakarız demokrasi falan.

4) CEHAPE bu hezimetten sonra kendi içinde yeniden bir yapılanmaya gidiyor. Yeni başkan Bülent Ecevit olurken partiyi ilk defa ortanın solu olarak nitelendiriyor (Şimdide Kılıçtaroğlu var benzerler aynı tas aynı hamam)

5) Türkiye İşçi Partisi ilk defa meclise girerken mecliste özellikle toprak reformunu, imzalanan ikili anlaşmaların iptalini, petrol/madenlerin millileştirilmesini, yabancıya teşvik kanunun iptalini vs. istiyorlar. Elbette Süleyman Demrel “böyle isteklerin ülkeyi ancak komünistliğe götüreceğini” söyleyerek tınlamıyor. “Büyük Türkiye” palavrasını ilk ortaya atan Süleyman Demirel oyunu görüyor yani! 1971 yılındaki askeri muhtırada TİP partisinin başkanı Behice Boran ve bir çoğu komünistlikle suçlanıp 6-15 yıl hapis cezası alıyorlar. Dönem komünist avı yani.

20151106_161517

6) CKMP yani Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi şimdiki MHP’nin eski versiyonudur. Küçük toprak sahipleri ve esnafın çıkarları için hareket eden CKMP sonradan beklediği desteği bulamayarak küçülüyor. 1961 darbesinin radikal subayları (14 veya 15 adet) sürgün edilmişti ya. İşte bunlar geri geldiği zaman destek alıp MHP oluşumuna zamanla giriyorlar.

7) MHP kapitalizm/komünizme karşı, %100 yerli milli özgür bir Türk toplumu (Dokuz Işık) ile yeniden dünyaya egemen olan bir yapıyı istiyor (auuuuuuuu) Çoğunluğu vatansever, milliyetçi, gözünü kırpmadan canını feda edecek kadar yürekli ama biraz çabuk gaza gelen genç bir Anadolu tayfasından oluşuyorlar.

8) MNP yani Milli Nizam Partisi ise Anadolu’daki orta/küçük iş yeri sahiplerini temsilen kuruluyor. İTÜ öğretim üyelerinden Erbakan hoca efendinin partisi “Müslüman Türkiye” iddiasıyla yola çıkıyor. Mülkiyete karşı, helal kazançlı ama özel teşebbüse yönelik bir yapı bu. Ağır sanayi hamlelerini destekleyen, Avrupa Ortak Pazarına girmek istemeyen, özgür müslüman bir devlet isteyen kişilerden oluşuyordu. Parti kurulduktan birkaç yıl sonra Laikliğe aykırı olduğu için kapatıldı. (vay sen misin özgür müslüman yapı isteyen yani)

9) 60-70 yılları arasında işçi sendikaları ve özerk üniversiteler sayesinde sivil siyasette bu yapı içerisinde bulunmakta. Bunlar daha çok özgürlükçü/bağımsızlık hayaliyle hareket eden yine vatanını milletini seven gençlerden oluşmakta. İlerleyen yıllarda bazı grupları Leninist/ Maozist yapının denetiminde hareket edeceklerdir.

10) ABD karşıtı eylemler ve sivil örgütlenme, iktisadi hayatta Demirel ile gelen rahatlamaya rağmen yinede kırılamamıştı. İşte geçen 5 yıl sonunda 12 Mart 1971 yılında ordu bir muhtıra yayınladı. Görünüşte iktidardaki AP ve Demirel’e yönelik olan bu muhtıra aslında farklı bir yere darbeyi indirecekti.

11) Tıpkı Menderes zamanında olduğu gibi ordu içerisinde kapitalizm karşıtı özgür Türkiye isteyen genç askeri örgütlenmenin palazlanmasına karşı dönemin genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları bu sefer beklemeden harekete geçerek yönetime el koymuşlardır. El koyuşun peşinden işte bu özgürlükçü çerçevedeki 5 paşa, 1 amirali ve 35 albayı ordudan atıyorlar. (muhtemelen ABD bunu planlamıştı). Bu ordudan atılan ve sadece özgür bir Türkiye isteyen vatansever adamlara sivil hayatlarında bütün kapılar kapanmış çoğu işsiz güçsüz sürgün hayatı gibi bir ülkenin kayıp hayaletleri olmuşlardır.

12) Peşinden yapılan bu müdahalenin amacı ülkede artık gittikçe palazlanan kapitalizm karşıtı, yeni devletçi, milli kalkınma yolundaki aydın, gazeteci, yazar, hoca vb. kişileri ya “komünist” ya “Atatürk düşmanı” ya da “Turancı” diyerek içeri atmaktı. (İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu mesela atıldı çok var). Yani özetle 60 sonrası ülke düşünmeye başladı. Özgürlük hakkı talep edilmeye başlandı ve buda ABD’nin işine gelmedi. İstediğiniz tarafa yaslanın. İster Erbakan ile “bağımsız bir müslüman ülke” ister Türkeş ile “bağımsız bir türk ülkesi” ister de Ecevit ile “bağımsız bir sosyal ülke” kısmında yer alın aynı sonuca ulaşırsınız; Milli sermayeye dayalı, yerli malına önem veren, markalaşan, dışa mümkün olduğunca az bağımlı olan, milli madenleri/fabrikaları/şirketleri olan bir ekonomik politika istiyorlar. Düşünsel olarak ise ayrım dindar/türkçü/sosyal olmak üzere farklılaşıyor. Lakin temelde aynılar bu partiler aslında. Kim değil? Onuda anladınız siz..

20151106_161809

13) 17 Mayıs 1971’de İsrail başkonsolosu THKP-C tarafından kaçırılınca kadim dostumuz İsrail’e çok ayıp edildiğini düşünen paşalarımız bunu bahane ederek sayısız kişiyi tutuklattı. Artık kim varsa “sen teröristmişsin gel bakayım” diyerek içeri alındı (Beyaz toroslara selam olsun)

14) Bakın bu askerlerin yaptıklarını dikkatli okuyun lütfen. AP-CHP’nin temsil ettiği tarafsız bir başbakan (oda Nihat Erim anasını satayım) tarafından yönetilen 14 kişilik teknokratlar kabinesi ülkeyi yönetmeye başladı. (Kabileye dönüş yani bir nevi)

15) Fakat 1961’in özgürlükçü anayasası ile tekrar başlatılan toprak, eğitim, bağımsız adalet, milli enerji ve maden reformlarının hepsi durduruldu. (parlamentoda)

16) CEHAPE başkanı Bülent Ecevit “bu nedir lan sirk yaptınız” diyerek istifa etti. TİP söyledik kapatıldı vekilleri 5-16 yıl hapis yedi, MNP laiklikten kapatıldı, ABD/NATO karşıtı sözler söyleyenler tutuklatıldı ve yargılandı (İşte ben buna darbe derim)

17) Krizlerde anayasaya saldırma modası değişmedi. “Biz aslında var ya süper şeyler yapacağız ama anayasa izin vermiyor abi” diyenleri destekleyerek çok güzel ve özgürlükçü olan 1961 anayasasının 3/4’ünü değiştirdiler. Gözaltı süresi 15 güne çıkartılırken, hükümet kontrolünde DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) kuruluyor. Yani bir nevi hükümetin yargısı lan ne güzel. (Hayırlısıyla 2015 seçimlerinden sonra başkanlık sistemiyle yeniden kurulur belki elleri ovuşturarak bekliyorlardır)

18) Sendikalar yasaklanıyor. DİSK, DEV-GENÇ, DDKO vb. yasal olarak kurulan sendika ve öğrenci dernekleri gizli örgüt kabul edildi. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş bu dönemde silahlı örgüt olarak görüldü ve yargılandı.

Bir sonraki yazıya buradan

1 Kasım 2015 Seçimleri

1147349_1625ab28326ad45dfed72c69af3c24e6

Son seçimlerde az önce sonuçlandı gibi arkadaşlar. Aslında siyasi bir partiyi desteklemesem de yazılarımdan hükümetin demokrasi katliamlarını eleştirdiğimi biliyorsunuzdur. İstediğim daha kültürü yüksek, insanlığa saygılı, ırk/din/mezhep ayrımı yapmayan, kin tutmayan efendim bir ülke işte. Yani bu çok zor olmuyor olmayacakta galiba. Açık bir şekilde AKP zaferiyle biterken yine beklemediğimiz gibi bir seçim sonucuyla karşılaştık.

Elbette beklemediğimiz derken çok önemli bir noktayı atladık. Ben hep seçim sonrası değerlendirmelerimde iktidarın MHP kesimine sürekli milliyetçilik kavramlarıyla saldırdığını fark etmiştim. En büyük baskıyı PKK’yı meclise sokma argümanıyla yapmakla beraber, geçmişteki ülkücü kimlikten uzaklaşma, şehitlere sebep olma, solcularla beraber olma, Bahçeli’nin pasifliği ve zaafları vs. konular sürekli ortaya atıldı. Karşı olarak yine bunlardan oy almak için milli duyguların yüceltilmesi, marşlara şiirlere törenlere dönüşler, bayraklara sarılma, PKK’ya bol bol tehdit savurmalar, şehitliğe saygı vs. argümanları konuşuldu.

İşte bunları değerlendirirken hep MHP kesimini tutmaya çalışan Bahçeli’ye fazla kızmadım. Çünkü ortalık karışık olduğundan yaparsın sert açıklamalar tehditler oyu korursun. Neye dikkat etmedik diye düşündüm. Sonradan anladım. 1 Haziran seçimlerinde MHP oyları nereden aldı? AKP’den aldı. Neden aldı? Muhtemel yapılan açılım sürecinden dolayı rahatsız olduklarından daha milliyetçi duruş sergileyen MHP kanadına kaydılar. Yine %5-6 kesim muhafazakar kürt oyu HDP kanadını destekleyince AKP oyları neredeyse %10 eridi.

Yani MHP tarafından AKP’ye geçiş aslında olmadı. Zaten AKP kanadında açılımın rahatsız ettiği kesim AKP sert çıkınca geri döndü. Biz sandık ki bu MHP tarafına geçenler artık AKP teknesine binmez ve onlara inanmaz. Hiç alakası olmadığını üzülerek hatta bir tokat yiyip uyanarak şahit olduk.

Sonuçta ne oldu? Ülke başkanlık ve anayasa değişimi için AKP ve Tayyip Erdoğan’a yetkiyi vermiş oldu. Cumhuriyet bu gece itibariyle bağımsız, kuvvetler ayrılığına dayalı laik demokratik düzenden, kuvvetlerin tek elden kontrol edildiği başkanlık sistemine geçmiş oldu. Asya ve orta doğu toplumlarının bu tip sistemler ile yönetilmesi çok daha kolay ve verimlidir aslında. Lakin endişemiz şudur; demokratik düşünce ve tarafsızlığın tam anlaşılamaması dolayısıyla dinsel/mezhepsel/kökensel baskıların bozulan devlet düzenlerinde artması. Bu hep böyle olmakla beraber zamanla tek kişinin eleştiriden yoksun halk ve baskıcı politikaları sonucu gittikçe içine kapanması kaçınılmaz olmakta.

Ne diyelim seçimini yaptıysa ülkemiz bizde karşı görüşlerimizi söylemeye ve eleştirmeye devam edeceğiz. Ta ki susturulana ve üzerimiz çizilene kadar. Geri dönüşü olmayan bu tek adam dönemi bizi umarım karanlık çıkmaz sokaklara ve iç karışıklıklara götürmez.