Orhan Veli Kanık

Orhan Veli cumhuriyet tarihi başlangıcı ile şiirlerini halka yönelik yapan büyük şairlerimizdendir . Yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile beraber Garip isimli kitabı yazarak şiirde yeni bir ufuk açmış ve ünlü Garip akımının doğmasını sağlamıştır. Sürekli yenilik arayışı içinde geçen kısa sayılabilecek hayatında ürettiği eserler, genel itibariyle eleştiriye ve alaya alınmasına sebep olsa da ilgi gördü. Belki bir iki nesil ile ancak değişecek  olan edebiyat akımını sadece bir iki yıl içerisinde değiştirmeyi başaran, günümüzde ne yazık ki tarihimizin derinliklerinde yatan bir çok sanatçı gibi sessiz sedasız bekleyen ünlü şairimiz..

13 Nisan 1914 yılında İstanbul’un Beykoz semtinde gözlerini dünyaya açan Orhan Veli sanatçı genlerini Osmanlı Devleti’nde klarnetçi olan (ki sonraki dönemde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında çalan) babası Veli Bey’den almış olmalıdır.

Beşiktaş ve Cihangir dolaylarında geçen çocukluk yıllarında ilk tutkusu futbol olmuştu. İlkokulda ise arkadaşı Halim Şefik Güzelson ile beraber tiyatroya merak sarmıştı. Evlerinin bahçesinde portakal sandıkları üstünde minik ellerini sağa sola savurarak çalışmalar yapıp mahalle sakinlerine gösteriler düzenliyorlar, daha o yaşlarda karakter tiplemeleri ve oyunlar yazıyorlardı.

7 yaşındayken Yıldız Sarayı’nda Halife Abdülmecid’in düzenlediği tören ile sünnet edildi. 1925 yılında ise babası Veli Bey’in işi dolayısıyla okulundan ayrılıp Ankara’ya taşınmak zorunda kaldılar. Ankara Erkek Lisesi’nde zaman sonra okumaya başlayan Orhan Veli burada en yakın dostları olacak iki arkadaşıyla tanıştı; Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday.

Tiyatro ile yine ilgilense de bu alanda yetersiz olduğunu düşünüyor ve kendini verimli görmüyordu. Şiir üzerine daha derin çalışmaları bu döneme denk gelmiştir. Edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’ında etkisiyle şiirle yaşamaya başladı. Ders teneffüslerinde yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile şiirler üzerinde tartışıyorlardı. Çok iyi derecede Fransızca bilen üçlü sürekli fransız şairlerin şiirlerini inceliyor ve bu şiirleri dönemin türkçe metni halinde derlemesine kafa yoruyorlardı. Fransız şairlerin şiir yöntemleri ve vurgu tekniklerinin farklılığı çevrilen dilde apayrı bir tarzın ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti.

1932 yılında liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe bölümünde okumaya başlasa da bu eğitimine devam etmeyip üniversiteyi 3 yıl sonra bıraktı ve Ankara’ya geri döndü. Burada eski lise arkadaşlarıyla tekrar buluşan Orhan Veli, arkadaşlarıyla veraber çeşitli şiirler yayınlayarak ilgi toplamaya başladı.

Kuralsızlığın Kural Oluşu

Orhan Veli önderliğindeki üç şair geçmişten gelen dar kalıpların, hecelerin, uyakların karmaşası ve kısıtlı edebi dilinden farklı bir anlatım istiyorlardı. Değişik dergi ve yayınlarla şiirlerini paylaşan fakat tam olarak söylemek istediklerini anlatamayan şairler sonunda eski şiirlerine bazı eklemeler yaparak “Garip” isimli şiir kitabını meydana getirdiler.

Mayıs 1941 yılında yayınlanan Garip kitabı o güne kadar yazılan şiirler ve kurallar hakkında düşüncelerini belirttikleri bir önsöz içeriyordu. Edebiyat ile ilgili düşüncelerin yanında Ahmet Haşim ve Faruk Nafız Çamlıbel gibi sanatçıları hatta Nazım Hikmet gibi oldukça kuvvetli bir şiir üstadının toplumcu-gerçekçi eserlerine yaptıkları eleştiri büyük bir tepki topladı.

Kitabe-i Seng-i Mezar

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
HAklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
“Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.”

Orhan Veli Kanık

Şiirlerin dörtlük, uyak, ölçü vb. kavramlardan uzak, olduğu gibi ve bağımsız yazılması gerektiğini savunan üç kafadarın ek olarak şiirlerine basit halk dilini sokması alaya alındı. Lakin hem büyük eleştiriler alırken, hemde şiirin halk diliyle yazılarak sokağa inmesini sağladığından dolayı övgüler de aldı. Bu iki kanadın didişmesi ve karşılıklı eleştiriler Orhan Veli’nin ünlenmesini sağladı.

“Eskiye ait her şeye karşı çıkmak ve her şeyden önce şairanenin aleyhinde bulunmak..”

Garip Kitabı Önsöz

Orhan Veli’nin ünlenmesinden sonra bazı şairler bu tarzın takipçiliğini yapmaya başladı. Bu tarz o kadar kuvvetli ve etkili oldu ki takipçileri kendilerini “Garip Akımı” olarak lanse etti.

Orhan Veli askerlik hizmetini 1945 yılında tamamlayıp Milli Eğitim Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Dönem eğitim sisteminde devrimsel bir hareket olan Köy Enstitüleri projesinde tercüman olarak çalışan ve eğitimin fakir köy çocuklarına ulaşması için çaba gösteren bir çok sanatçıdan bir tanesi olmuştu.

Ünlü milli eğitim bakanı ve projenin mimarcısı Hasan Ali Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu’nda bir çok kitabın çevrilmesinde yardımcı oldu. 1948 yılında “La Fontaine’nin Masalları”başta bazı şiirleri/oyunlarıu türkçeye çevirdi.

Fakat değişen devlet geleneği ve Hasan Ali Yücel’in görevden alınması sonucu anlaşamayarak Tercüme Bürosu’ndan istifa etti. Kendisi gibi benzer zorluklar yaşayan yakın arkadaşları ile bir dergi çıkartmaya karar verdi. Elbette can dostları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday yanında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı gibi büyük sanatçılar beraber çalışacaklardı.

Eskiler Alıyorum

Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musikî ruhun gıdasıdır
Musikîye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikîler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam

Orhan Veli Kanık

1 Ocak 1949 yılında bin bir güçlükle satışa çıkartılan Yaprak isimli dergide bahsi geçen yazarlara ek olarak kimler yoktu ki? Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi..

Ne yazık ki dergi maddi imkansızlıklardan dolayı sadece 1,5 yıl yayın hayatını sürdürebilmiş ve 10 Haziran 1950 günü 28. sayısıyla sayfalarını okuyuculara son kez göstermişti.

Aynı yıl 10 Kasım günü Ankara’da belki de yayınına maddi imkansızlıklar gereği son verdiği dergisini düşünerek yürürken belediyenin açık bıraktığı rögar deliğine düşüp yaralanmıştı. Peşi sıra İstanbul’a gitmiş 14 Kasım’da arkadaşı ile yemek yerken fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Doktorların alkol zehirlenmesi teşhisi koydukları Orhan Veli, ne yazık ki yanlış teşhisten dolayı kısa süre sonra hayatını kaybetmiştir.

Henüz daha 36 yaşındayken ölen Orhan Veli’nin ölümüne dostları ve sanat camiası inanamamıştı. Bu sebeple yapılan otopsisinde düşmeden sonra beyin kanamasından dolayı ölümünün gerçekleştiği anlaşılmıştır.

Hem çok eleştirilen hem de çok sevilen bu yenilikçi şair hızlı yaşadığı hayatına ne yazık ki çok erken bir yaşta veda etmiştir. Bir çok arkadaşı ölümü sonrası şiirler yazmış ve derlenen eserler Son Yaprak ismiyle 1 Şubat 1951 yılında yayımlanmıştır.

Cu6wRPAW8AA0JSN.jpg

FOTOĞRAF

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Babası daha ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz

Melih Cevdet Anday

Kısa süren hayatında yeni kurulan cumhuriyetin devrimsel hamleleri gibi yeni bir şiir akımını kazandırmış, tepki çekse de ödün vermeyerek şiirde ve sanatta yeniliğin önder isimlerinden bir tanesi olmuştur. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’e yapılanlardan dolayı (sadece düşünce özgürlüğünü destekledikleri için) arkadaşlarıyla beraber 3 gün oruç tutacak kadar insan haklarını savunan (ki o dönem komünist bir şaire destek olarak yine büyük bir tepki çekmişlerdir ve unutmayalım Nazım Hikmet’in en büyük eleştirmenlerindendir), yayınını yapacağı Yaprak dergisini matbaada çıkartmak için kışlık paltosunu satacak kadar da şiire sanata aşık bir entellektüeldir.

Yakın arkadaşlarından Halim Şefik otopsisine girip darbeye bağlı beyin kanaması raporunu okuduktan sonra arkasından onu uğurlayacak bir şiiri yazmıştır.

Bizde bu büyük şairimizi ölümünün 77. yılında kendisini tekrar saygıyla anıyor ve Allah’tan rahmet diliyoruz

Otopsi

 

Morgda açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince tenkafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar

Halim Şefik Güzelson

 

 

Lüzumsuz Adam

Cumhuriyet tarihinin en büyük öykücülerinden olan Sait Faik Abasıyanık’ın eseri Lüzumsuz Adam’ı aslında uzun süre evvel bitirdim. Okuduğum kitapların hepsini yazmadığım için kenarda kalmıştı. Aslında açıklayacak ve anlatılacak çokta fazla bir şey yok.

Sait Faik gerçekten kaliteli bir öykü yazarı. Ele aldığı konular ve kuvvetli gözlem yeteneğini edebi bir dille eserlerine yansıttığı gibi bu gözlemlerini sıradan halk ile iç içe yapıyor. Bazen hüzünlü bir at arabacısı bazen haberi peşinde koşan basit bir muhabir veya ipsiz serseri olabiliyorsunuz.

Yaşadığı dönemde yazdığı öykülerin kalitesini fark eden Sait Faik, bu kaliteye oranla çok az okunduğunu düşündüğü için kederle gezerek sokaklarda dolaşırmış. Kısa öykülerini mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın..

 

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – IV

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi yazı dizisi 4 (yazıdan) oluşmaktadır;

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-I

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-II

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-III

Hemen önceki yazımızın sonunda Müslüman coğrafyasının İslam Aydınlanmasından bir süre sonra gözleme dayalı felsefi biliminden inanca dayalı hayali bilime geçtiğinden bahsetmiştik. Bunun ayrıntılarını dediğimiz gibi Seküler Devlet Tarikat-Vakıf-Ticaret yazılarımızda bulabilirsiniz. Şimdi biraz özetleyelim;

Arap halkları 11.y.y. itibari ile İmam Gazali’yi felsefe olarak daha çok benimsemiş, açıklayamadığı doğa olaylarını akıl ile değil vahiy veya hadis yoluyla öğrenmeye çalışmıştır. Bilmediği şeyler için örneğin “gökyüzü neden mavidir?” diye düşünmüş sebebini araştırmaktansa “fazla kurcalamayalım dinden çıkarım” düşüncesini hayatına yerleştirmiştir. Gazali modern bilimlerin kısmen öğrenilmesi, dahasının dinden çıkmaya götürebileceğini söyleyerek gelişen bilimsel metotların öğrenilmesini de engellemiştir.

Gazali’nin 16.y.y.’da Osmanlı Devleti’nde artan etkisine şaşırmamak gerekmektedir. Medreseler Türk-İslam sentezinden bu ekollere kaydığı için 1550’li yıllardan itibaren Matematik, Coğrafya, Modern Bilimler, Astronomi, Fizik vb. dersler tümden kaldırılarak içi boş din derslerine geçilmiştir. Doğa ve gözlemden uzaklaşan bilim tarikatların amacını saptırmış dini şimdi de gördüğümüz haline getirmiştir. Bu sebeple uygulamalı bilimlerden uzak bir dini inanışın yetiştireceği gençlik gördüğüne inanan, yapılan yanlışı sorgulamayan, hırsızlığa/cinayete/tecavüze sessiz kalan ve zamanla dini yaptırımları çarptırarak kendi dini kanunlarını dinmiş gibi yaşayan insanlara dönüşmüştür. Zaten 400 yıl evvelki hadiseler günümüzde de gözlerimizin önündedir.

Neyse dönelim 1554 yılına. Öldürülen Piri Reis’in yaptığı coğrafya araştırmalarının değerlendirilmemesinin, bir adım daha atılmamasının asıl sebebi budur. Piri Reis cinayetinden sonra Osmanlı Bilim’i ikinci darbeyi hemen peşi sıra ünlü bir astronoma yapacaktır.

Medreselerden modern bilim dersleri günah diye çıkartılırken geçmişten gelen bilimsel tecrübeleri ile büyük bir matematikçi ve astronom olan Taküyiddin Bin Maruf-i sahneye çıkmıştır.

Dönem padişahı III.Murad’ın şehzade iken lalası olan Hoca Saadettin ve büyük veziri Sokullu Mehmed Paşa dönüştürülen medreselerin aksine modern bilimi destekliyorlardı. Bu sebeple sarayda müneccim olarak çalışan Taküyiddin Efendi’nin gökyüzünü incelemesi için büyük bir rasathane yapılması konusunda padişahı ikna ettiler. Aslında ikna etmenin en büyük sebebi namaz vakitlerinin, ramazan zamanı, günlerin ölçümü ve gelecek hakkında bilgi verilme vb. konularının tam anlamıyla tekrar kontrol ve ölçülmesinin istenmesiydi. Daha doğrusu padişaha bu şekilde anlattılar ve köstek olanlara da bu şekilde durumu naklettiler. Padişah ana amacın bu olması yanında araştırmalarında destekçisi olarak rasathane kurulması için tam 10 bin altını Taküyiddin Efendi’ye verdi.

Taküyiddin Efendi bütün parayı harcayarak 1577 yılında o zaman için dünyanın en büyük gözlem evini inşa ettirdi ve çalışmalara başladı. Taküyiddin Efendi sadece gelecek ile ilgili atıp tutan bir adam değildi. Mühendis ve mucitti…

Mekanik saat, gönye, kum saati, gök küreleri, pergel ve cetvel gibi mesleki araçlarla doldurduğu rasathane aletlerini bizzat kendisi imal ettiği gibi içine güzel de bir kütüphane yaptırmıştı. Trigonometri alanında bir çok çalışma yapmış, şimdi bile kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını verdiği gibi ispatlarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır. 10’lu sistemle çarpma, bölme, karekök alma yollarını ortaya koydu. Gezegenleri, ayı, meteorları ve güneşi izliyor güneş sistemi ile ilgili çalışmalar yapıyordu.

Evet Osmanlı Devleti dönem içinde bu tip çalışmaları bireysel gayretler ile devam ettirirken ne yazık ki medreselerde uygulamalı dersler günah olduğu için kaldırılırken kafamızı batıya çevirelim şimdi. Taküyiddin efendi niçin rasathane kurdurup araştırmalarını buna yoğunlaştırmak istiyor cevabını bulacağız;

kopernik-1-.jpg
Nicolaus Copernicus (Kopernik)

1543 yılında Nicolaus Copernicus “De revolutionibus orbium coelestium” (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli yapıtıyla “Güneş Sistemini” tanımlamış yer yerinden oynamıştır. Copernicus (Kopernik) uzun süre önce bir çok kez kanıtlamaya çalıştığı teorisini büyük bir tepki çekeceği için yayınlamaktan korkmuş, dine karşı geleceği için aforoz edilmekten endişe etmiştir. Bu sebeple ancak tam öleceği zaman kitabını basım için teslim etmiş, 70 yaşında kitabı bastırıp hayata veda etmiştir. Bilim dünyasında eleştirel düşünce “yoksa Dünya evrenin merkezinde değil mi?” noktasına kayarken doğuda 1577 yılında Taküyiddin bu çalışmaların devamını getirmek istemektedir. Çünkü batıda ki dini yobazlık bu çalışmaları “Kutsal kitaba aykırı” diyerek kabul etmek istememiştir. Devamını getirmek isteyen bilim adamının adı; Taküyiddin Bin Maruf-i’dir!

Getirmektedir ama yobazlık, cahillik ve ikiyüzlülük ne yazık ki söylemek istemiyorum lakin tarikat adamları yüzünden araştırmaları engellenmiştir. Olayların başlangıcı Kasım 1577 tarihi başlarında yaşanan bir dizi olaydır. Gökyüzünde izlenen yıldız kaymasını yorumlayan Taküyiddin Efendi bunu “hayra olacak, güzel günler göreceğiz” şeklinde sallamış lakin peşi sıra veba salgını başlamıştır.

Taküyiddin Efendi’nin en büyük destekçisi Hoca Saadettin ile dönem şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi kavgalıydı. İşte bu iki olay dolayısıyla yeni yapılan rasathane hakkında “Rasathanede meleklerin bacakları gözlendiği” için bunların olduğu halk arasında konuşulmaya başlandı. Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi padişaha sürekli yapılan bu araştırmaların günah olduğunu, modern bilimlerin ancak felaket getireceğini telkin etmiştir. (Anlattığımız Tarikat yazılarımızda ayrıntılı bir şekilde bu dönemi işledik arkadaşlar)

“Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.”

Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi

Böyle mücadeleler ile geçen kısa bir süre zarfında yapabildiği kadar araştırma yapan Taküyiddin Efendi’ye son darbeyi 1580 yıllarında yaşanan küçük bir deprem yaşatmıştır. Depremin “Rasathanedeki gözlem aletleriyle meleklerin bacaklarını dikizledikleri yüzünden” olduğuna inananın halk galeyan ile ayaklanmış ve saray önünde gece yarısı toplanmıştır. Yine hamile bir kadının rasathane önünden geçtikten sonra düşük yapması da bu galeyanın etkilerindendir.

III.Murad sonunda ikna olarak Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya emir vererek gecesinden top atışlarıyla rasathaneyi yıktırtmıştır. Bütün araştırma aletleri yok edilmiştir. Taküyiddin ise dışlanmış zaten kısa bir süre sonrada kahrından 1583 yılında ölmüştür.

36290_08_1024.jpg
Galileo Galilei

Bilim işte bu tarihte Osmanlı Devleti için tam anlamı ile biterken batıda ünlü bilim adamı Galileo Galilei 1500’lü yılların sonunda Taküyiddin’in yaptığı çalışmaların üzerinden devam etmiş ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü kanıtlamıştır! Sadece Galilei değil hep bahsediyoruz artık Avrupa (yani batı) kısmi bağımsız üniversiteler ve aristokratlar sayesinde bağnazlığa karşı mücadeleyi kazanıyordu. Copernicus bir rahipti ve kiliseden korktuğu için çalışmalarını saklamak zorunda kaldı. Fakat bir çok yerde bu araştırmaları bulup okuyan ve devamını getiren bilim adamları vardı. Almanya’da Johannes Kepler, İngiltere’de Thomas Digges ve Oxford Üniversitesinden Thomas Harriot, İspanya’da Dieogo De Zuniga, İtalya’da bahsettik Galileo Galilei ve Giordano Bruno.. ve daha ismini yazmadığım niceleri özellikle Alman bilim adamları bu görüşe sahip çıktılar.

Günümüzde bile hala modern uygulamalı bilimlerin önemi ve halk tarafından benimsenmemesinin sebebi işte bu Gazali ekolünün hayatın içine sokulmasından kaynaklanmaktadır. Etrafınızda duyduğunuz “fizikteki dalga hareketi ne işime yarayacak?” veyahutsa “sinüsü öğrenip ne yapacağım araba mı aldıracak?” tarzı düşünce yapısı bu sakat zihniyetten kaynaklanmaktadır. Gazali ekolü modern bilimleri öğrenmeyi gereksiz kıldığından  (Elbette Gazali’yi öyle anlama isteği) İslam devletleri 1000 yıldır bilimde, teknolojide, coğrafyada, tıpta ve dolayısıyla sanatta geri kalmıştır ve geri kalmaya da mahkumdur!

Copernicus’in teoremini bağımsız üniversitelerde tartışıp cesurca “evet doğrudur” diyen bilim adamları sebebiyle Almanya büyük bir devlet olmuş, bu sebeple son 200 yılın en başarılı bilim adamları bu yörelerden çıkmıştır. Yani “Alman yapıyor işte yauw” deyip fırsat bulunca da batıyı her aşağılamamızdaki iki yüzlülük o rasathanenin yıkılmasında gizlidir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretimiz neticesinde bilimsel bir teorem bile çıkartamayacak, söyleyeceğimiz tek şey “batı bize engel oluyor” dan öteye gidemeyecektir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde üreteceğimiz tek şey zikirmatikler, hacca giden robotlar, papaz eriklerinin imam eriğine çevrilme projeleri olacaktır.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde felsefeyi bilmeden öğrenilmeye çalışılan dinin gittiği yer kadercilik, hurafe, sorgulamadan üzerine atlanan hadisli ezbercilikten öteye gidemeyecektir.

1550’li yıllarda terk edilen modern bilimsel eğitimlerin yeni kurulan cumhuriyet ile bir miktar tekrar canlanırken (Yakın Kültür Tarihi) şu anda artık terk edildiğini görüp kahrolmamak, ülkemizin geleceği hakkında endişe duymamak elde değildir. Hep söylediğimiz gibi tarih tekerrürden ibaret olup ülkenin seçtiği bağnaz yoldan hayır gelmeyeceğini söylüyor ve bu yazı dizisini de sonlandırıyorum.

Bilim ile kalın hoşça kalın.