Sağaa Dön!

Askerdeyim bölük komutanı çağırdı. Gittim odasına. “Şeker asteğmenim çavuş seçeceğiz 12 tane. Ben şunları çavuş seçtim diğerlerini sen seç bana bildir” dedi. Aldım elime listeyi bakıyorum bölük komutanının seçtikleri zaten lise mezunu. Geriye kalan listenin tümü orta okul veya ilkokul mezunu hatta ilkokula gitmeyenler bile var.

Gelen kısa dönemleri zaten çavuş yaptık ama yetmiyor haliyle. Askerlere haber gönderdim yarın sınav var askerin el kitabına çalışın diye.

Ertesi gün çavuş seçimi için arazide toplandık. Rast gele emirler veriyorum. “Bölük hizaya geel” veya “uçak sağdan yaklaşıyor yatın” veyahutta “kama düzeninde toplan” vb. Emri veriyorum ama yapabilen yok ve ciddi anlamda sıkıntı yaşıyoruz. Ne yapacağım bilemiyorum. Çünkü çavuş yapacağımız adam askerleri nöbet yerine götürecek az çok bir şeyler bilmesi lazım.

Sanırım Volkan astsubay veya Alper astsubaydı beni kenara çekti. “abi hiç kastırma direk sağını solunu soralım yapabilenleri seçeriz” dedi. Bende yüzüne baktım olur mu lan öyle der gibi ama başka çaremiz yok.

Emir verdim; “Sağaaa Dön” ve tekrar “Solaa dön” ve bir tane daha “geriyeeee dön” ve tekrar “solaaa dön”…

asker0002

1 dakika içerisinde veridğim bu komutları hatasız yapabilen 7 kişiyi çavuş yaptık!

O zaman çok genç olduğumdan bizim bölüğe türkiyenin en eğitimsiz ve cahil askerleri gönderiliyor zannederdim. Çünkü babamın bölüğü en az lise mezunları ile dolu olurdu iyi hatırlıyorum.

Yıllar sonra babamın askerleri alaya gidip kendi elleriyle seçtiğini, kendisine verilen ilkokul veya orta okul mezunu askerleri değil daha eğitimli ve gözü açıklarıyla değiştirdiğini öğrendim.

Neyi Anlatıyorum?

Amacımız ordunun nasıl bir organizasyon bozukluğunda olduğunu anlatmak değil. Onun sonucunu zaten son yılda gördük. Amacımız o seçtiğim askerlerle ilgili yada seçemediğimiz diyelim. 2015 yılı Türkiye istatistik kurumu (TUİK) verilerine göre 15 yaş üstü nüfusun eğitim dağılımı şöyle;

Doktora Bitiren 168.211 kişi

Yüksek Lisans Bitiren (5-6 yıllık fakülteler dahil örneğin Eczacılık-Doktorluk gibi) 641.210 kişi

Yüksek Okul veya Fakülte Biren 8.340.145 kişi

Lise-Meslek veya Dengi 12.990.847 kişi!

Orta Okul İlköğretim Bitiren 15.616.415 kişi!

İlkokul Biren 14.937.011 kişi!

Hiç Okul Okumamış 6.051.260 kişi!

554.580 kişinin ise ne olduğundan haberimiz şu an yok!

Kafanız Karışmasın

Sayılar ile verdiğim oranlar TUİK‘ten aldım arkadaşlar laf olmasın diye. Rakamlar ile aranız çok iyi değil ise size % olarak bir pasta yapayım.

adsiz

Ben grafikte pek okuyamam diyorsanız size şöyle anlatayım;

Ülkenin 15 yaş üstü yaşayanların %62’si Orta okul mezunu ve altında eğitim görmüşler. Bunların %25’i İlkokulu bitirmişken ülkenin %10’u hiç bir okul okumamış durumda. Keza bilinmeyen dediğimiz kişilerde muhtemelen hiç bir yerde kaydı olmayan ve okul okumayan kişilerden oluştuğunu kabul eder isek %63 yani rahat rahat 3 kişiden ikisi orta okulun altında!

Şaka değil arkadaşlar bu grafik oyunu falanda değil. Bazılarınızın gerçekten şaşırdığını “yahu nasıl olur benim arkadaşların hepsi liseyi bitirdi” falan dediğinizi duyar gibiyim. Tam tersine liseyi bitirdiyse etrafınız şanslısınız.

Yine lise ve dengilerin uluslararası standartların çok altında olduğunu kabul erdersek (gidip OECD raporlarına bakabilirsiniz) onlarında katılımıyla ülkenin %85’i şu an baya baya eğitim olarak eksik durumda. Hatta dağa taşa üniversite açıldığını kabul edip üniversitelerin diploma çöpüğüne çevrildiğini de eklersek durum çok çok vahim gibi gözükmekte.

Ki bu durum daha kağıt üstünde olanı ha. Yoldan çevirdiğimiz üniversite öğrencisine “Orta Doğu’dan ülke söyle” desek yüzümüze Yeni Zelanda diyeceğinden adım gibi eminim.

Bize cahil diyurlar! E cahilsin bilader..

Geliyorum sadede. Kusura bamayın arkadaşlar. Kağıt üzerinde oldukça eğitimsiz, cahil, kalitesiz bir toplumumuz var. Hiç kimseyi eğitim alamadığı veya az aldığı için suçlamıyorum lakin tablo ortada veriler gözümüzün önündeyken bu toplumun uzaya çıkmasını, bu toplumun Montesque okuyup “evet dikta rejiminin tehlikesi hakkında size katılıyorum Şeker bey” demesini veyahutta “islam toplumu niçin batı medeniyetinin gerisinde kalıyor?” diye düşünmesini beklemek hayaldir!

20120820023201-5719-big

Aslında mesele eğitim değildir. Eğitim hayattır ve öğretidir.Amacımız eğitim almayan veya alamayan kişileri aşağılamak değildir. Bir kişi elbette okula gitmediği halde kendisini geliştirip dediğimiz öngörülere sahip olabilir. Fakat kaç kişi sayılabilir? Üstelik kitap okuma oranlarımız da benzer şekilde yerlerde seyrederken bu tezi ne kadar savunabiliriz?

Bir diğer sıkıntı ise 30 yıl evvel üniversite mezunu görünce önünü ilikleyen insanların özellikle bilinçli eğitim katliamından sonra bazı sığır yöneticilerden de destek alarak üniversite mezunu kişileri aşağılaması hor görmesidir. 1970 yılında üniversiteye girmek büyük bir azim ve çalışma gerektirirken artık hemen her yerde açılan fakülteler sebebi ile kalitenin düştüğünü kabul etmek ile beraber halktaki bu “okumuş ama sen kimsin?” modundaki aşağılık bakış artık gına getirtmiştir.

Hayatında bir konu hakkında merak veya şüphe duymadan yaşamış, söylenene/okuduğuna/seyrettiğine körü körüne inanmış, dünya iktisadi/kültürel/siyaset konjektürlerini dizi filmlerden öğrenmiş, yaşadığı topraklarda uygarlıklar yaratmış olan ünlü düşünürlerin fikirlerine bakmamış, sığındığı ve anlamını bilmediği ırksal/dinsel/mezhepsel ön yargılarıyla en çok konuştuğu değerlerin ne olduğunu araştırmamış kişi veya kişiler bize gelip “sen kimsin ki?” diye bir şey söylemesin yeter artık. Bilgisilik veya yarı/çarptırılmış bilgiyle kuş beyinli insanların “bize cahil diyorlar” açıklamaları sadece kendi cehaletlerini örtmek, eğitim alamamalarının burukluğuna bürünerek bize laf sokmaya çalışmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Bu sebeple ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha iyiye gideceği hayali emin olun hayal olarak kalacaktır.

Peki ümitsizliğe kapılmak mı gerekir? Hayır!

Ülkenin ayağa kalkması için toplumsal eğitimden ziyade belki %5 oranında yakalayacağımız kaliteli üniversite kuşağı ile bunun belki sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Büyük bilim insanları ve bilimsel kalite artışı bizi belki medeniyetin kıyısında bir süre daha yaşatacaktır.

Benim tek ümidim toplumun eğitim seviyesinden ziyade evrensel düzeyde üniversite eğitiminin sağlanabileceği umududur. Gerçi eğitimi dünyada kabul görmüş hocalarımızın ekranlara bile çıkmasına tahammül edemeyen odun kafalı, hayatında iki kitap okumamış, tarihini tıpkı dini gibi efsanelerden hadislerden öğrenmiş cahil cühela yönetimlerle bunun oluşması da hayaldir ya..

Yine de umudumuzu kaybetmeyelim ve mücadeleye devam edelim arkadaşlar.

Saygılarımla.

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde

 

Arkadaşlar lütfen yayalım ve herkeze duyuralım;

Ülkemizin mağduriyetin sorumlusu 65 yıldır muhalefet partileri olan MHP ve CHP’nin omuzlarında olmak üzere bütün aydın, entellektüel ve okumuş kesimindir!

Ne demiş ünlü bir düşünür? “Ben en çok okuyan adamdan korkarım, okudukça bana afakanlar basıyor. Bize ilkokul mezunu lazım hatta onu bile okumamış adam lazım…” Ne de güzel demiş..

Hükümet verdiği tecavüz yasa tasarısını tekrar değerlendirip yürürlüğe sokarak Hüseyin Üzmez gibi namazında niyazında, kandırılıp gazozuna ilaç atılarak küçük kızları taciz ettikten sonra madur olan kişileri korumalı, madden ve manen büyük bir yıkım yaşayan bu kişilere ve ailesine tazminat ödemelidir.

Ayrıca defalarca tacize uğrayan küçük kızın muhtemelen defalarca gazozuna ilaç katılarak safça kandırılan Hüseyin Üzmez gibi hayırsever, vatansever, hacı ve en önemlisi örnek bir müslümana karşı ufacık tacizlerinden dolayı hemen yargıya başvurması manidardır!

Kamuoyu bu bağlamda bilinçlendirilmeli, benzer maduriyeti tadan tecavüz ve tacizciler ile ilgili olan yasanın tazminat eklenerek tekrar kanunlaştırılmasının sağlanması gerektiğini kabul etmek gerekmektedir.

Orta çağın en güzel günlerini yaşadığımız bu günlerde artık bunun gibi gündem maddelerinin değil hangi ülkeye, hangi atlı ve topçu birlikleriyle saldıracağımız konuşulmalı, oyuna gelinmeyerek yahudi Almanya’nın büyük oyunu bozulmalıdır.

Avrupa’yı biz beklersek çok bekleriz bunu unutmayın!

Yarından tezi yok sefer hazırlıklarına başlanarak Avrupa’nın fethine geçilmesini, böylece artık dünya standartlarının üzerinde olan eğitim, yargı, ulaşım, enerji, sağlık vb. alanlarda yakaladığımız bu üstünlüğün kullanılarak yaratılan büyük askeri ve ekonomik devimizi yani Yeni Türkiye’mizin tutulmamasını/tutulamayacağını bildirmek istiyorum!

Son 10 yılda sürekli cari fazla verdiği için elinde bulunan ihtiyaç fazlası parayı bildiğiniz gibi IMF olsun, Dünya Bankası olsun, ihtiyacı olan Güney Kore, Almanya, Kanada, Norveç vb. ülkelere aktarmaktaydık.

Artık başlanması gereken Avrupa ve devam eden Orta Doğu’nun tekrar fethiyle beraber sarkacağımız Güney Afrika kıyıları, oradan uzanacağımız Samoa adalarının ele geçirilmesi sebebiyle verilen bu cari fazla paranın artık verilmemesini temenni ediyorum.

Ülkemizin şaha kalkarak sürekli büyüdüğü, kişi başı milli gelirin tam 128 bin dolar seviyelerine gelecekken yapılmaya çalışılan hain darbe sebebiyle birden 7 bin dolara düşmesi tartışılması gereken diğer bir konudur!

Türk halkı unutulmamalıdır ki en zor gününde bile hiç kimseye boyun eğmeyip gerekirse araya soktuğu adamlarla oğlunu işe sokturmaya, ihtiyacı olmadığı halde beleş kömür almaya, hayatında Ankara’nın doğusuna gitmediği ve askeriliği parayla yaptığı halde her daim PKK olsun veya IŞID olsun veyahutta BRAZZERS olsun çatışmaya her zaman hazırdır!

M.Ö.1071 yıllarında Anadoluya gelen Osmanlı Devleti’nde bir tek bira içilmemiş, tek bir zina yapılmamış, sadaka verecek tek bir kişi bulunamamıştır! Sadece balık tutmaya gittiği yerde güneşi görünce mayışan ve tarihteki ilk astronot olan Sektiri Sıpace Paşa göl kenarında uyuya kaldığı için cuma namazını kaçırmıştır. Bunun dışında devlet erkanında tek bir cum-a namazı kaçıran kişi yoktur!

Tarihimiz Padişahlarının hükmettiği dönemlerde ortalama olarak %68 at üstünde, %26 namazda, %5 yemek yemekte geriye kalan %12’lik kısmında ise uyudukları hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir (Üstat Kadir Mısırlıoğlu bunu padişahların ruhlarını tek tek çağırarak sormuş ve istatistik olarak bulmuştur). Peki soruyorum size bu yüzdelerin arasında sevişmek var mıdır?

Utanmadan padişahlarımızın seviştiği kamu oyunda anlatılmakta bu büyük insanların sanki normal canlılar gibi yaptıkları söylenmektedir! Bu şanlı tarihimize atılan büyük bir iftiradır! Padişahların böyle bir şey yaptığı bir fani kul tarafından bile görülmemiştir. Hepsi uydurmadır…

Son olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde yukarıda anlattığım olayların iyi analiz edilmesi, büyük oyunun bozularak gavurlara fırsat verilmemesi, yok efendim dolar pahalıymış yok efendim enflasyon varmış gibi hayali iddiaların hızla kınanması (gerekirse AKP internet trollerine hedef gösterilmesi) önemle duyurulur.

Zaman birlik beraberlik zamanıdır!

 

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Bir önceki yazı için

13) Mesleki eğitime çok önem vermiştir. Fakat ölümünden sonra bu alana yatırım zamanla azalmış. Meslek okulları imam hatip okullarına dönüştürülerek dini eğitim temelli yapıya dönüştürülmüştür.

14) 1950 yılından sonra cumhuriyet “bütünsel kalkınma” yani Siyasal/İktisadi/Kültürel modernizasyon hamlesini terk etmiştir. Kalkınmanın arap coğrafyası gibi sadece inşaat, köprü, yol ve fabrika kurmak değil, eğitimsel ve kültürel hamleler içeren bir olgu olduğu kavranamamıştır. Kültür ve eğitim alanına yatırım yapılmadığı gibi modern eğitim sistemine giriş olarak yapılan hamleler engellenmiş hatta bilerek geriletilmiştir.

15) Ülke yöneticileri (kim olduğunu tahmin ediyorsunuzdur artık) yol, köprü, hastane, baraj vb. yapmayı sürekli dile getirip bunu halka dikta etmişlerdir. Bunun yanında resim, heykel, beste yapmak vb. diğerlerine nazaran daha değersiz gösterilmiş ve önemsenmemiştir. 1950’li yıllardaki toplumda sanattan uzaklaşma hala bu şekilde devam etmektedir. Pikniğe gidince doğanın güzelliklerine bakıp beste veya resim yapmak değil de yiyip içip yediğimiz şeyleri sağa sola atmamızın temeli de sanatın ne olduğunu bilmemizden kaynaklanır.

dem

16) Yurt dışından getirilen kendi alanında uzman bilim adamlarıyla oluşturulan modern eğitim ve kültür adımlarının 1950’li yıllardan sonra terk edilmesi aniden zenginleşen insanları/siyasetçileri ortaya çıkartmıştır. Yine toplumda eğitim ve sanatın eksikliği kendini ahlaki bozulma ve her zaman dinin kullanılarak farklı bir sömürü düzeni kurulmasına yol açmıştır. Bu yola giren toplumlar mutlaka yok olmaya mahkumdur. Tarih affetmez çünkü.

17) Hümanist/evrensel/pozivitist eğitim politikası daha sonraları daha milli ve dini bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür. Topluma milliyetçiliği ve dindarlığı bilerek çarptırarak anlatarak kavram karmaşası içerisinde boş bir milliyetçilik, islami değerlerden uzak ve yine boş bir muhafazakar nesil yetiştirilmiştir. Yetiştirilen nesil emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda “ben” merkezli, kendini ve kuracağı çekirdek aile yapısını düşünen, rüşveti/hırsızlığı veya haksızlığı normal karşılayan, eleştirmeden yoksun ve söylenene inanan bir yapıdadır. Çok ilginç bir şekilde bu şekilde yetiştirilen nesil bütün bankalarını, şirketlerini, markalarını satan emperyalist destekçilerini destekleyip benim gibi bunları dile getirenlerin söylediklerine inanmamaktadır. Bu bahsettiğim uşaklığın sebebini Mustafa Kemal göstermektedirler. Ne diyeyim ne söyleyeyim bilemiyorum.

18) Eğitim sistemi bilerek ezbere dayalı, test ve diploma düzeneği üzerinden yaratıcılığı, eleştiriyi ve anlama yeteneğini kaybettirici yapıda şekillendirilmiştir. Bu biraz Kemalist ve laik eğitim sistemine tepkiden, bir miktarda bilinçli olarak eğitimsiz/itaatkar bir dindar neslin yetişmesi istendiği içindir.

19) Üniversiteler bilerek özerk yapılarından arındırılarak niteliğini kaybetmiş ve kalitesini düşürmüştür. Keza giriş sınavları neticesinde gençler heves ettikleri ve ilgi duydukları bölümlerdense ya para kazandıran yada yeni çıkan bir mesleğe rastgele yerleşip kendilerini köreltmektedirler.

Ali-Demir-Tatminatör1.jpg

20) Ülkede yetişen en zeki kişiler bu sistem çerçevesinde doktor veya mühendislik mesleğine yönelmişlerdir. Kendisini yönetim veya eğitim alanında kontrol edecek olan sosyal bilimlere ise yeterince yatırım yapılmamıştır. Felsefe dersini bile eğitim alanından çıkartarak okumayan ve sorgulamayan toplum yeniden şekillendirilmektedir.

Arkadaşlar uzun soluklu bir yazı dizisi olan Yakın Türkiye Siyasi/İktisadi ve Kültürel hamlelerini bazı yerlerini ayrıntılı bazı yerlerini hızlı geçerek anlatmaya çalıştım. Yazılarımı ve kaynaklarımı uluslararası geçerliliği olan kişilerden seçmeye gayret ettim. Yine arada yaptığım yorumlarda kendi düşüncelerimi yazıya ister istemez eklemek ile beraber mümkün olduğunca tarafsız yazmaya ve olayları açıklamaya çalıştım.

Bütün yazıları okuduysanız kurulan cumhuriyetin temel anlamda bağımsız bir eksende yeniden yapılanmaya çalıştığını ve bunda şehirsel anlamda başarılı olduğunu görüyoruz. Lakin sonraki süreçte ki özellikle Mustafa Kemal’in ölümü ile bu ilerleme hareketi tam anlamıyla devam ettirilmeyerek ülkemiz yeniden eski bataklığına çekilmiştir.

Burada birey olarak yapacağınız en önemli şey Osmanlı Devletinin son yıllarında düştüğü ekonomik parangaların  sebeplerini bilmek olmalıdır. Ekonomisi borçlar ile ipotek altına alındıktan sonra özgür bir siyaset güdemeyince dünyada yaşanan milliyetçi akımlara boyun eğerek yıkılmıştır. Boşuna suçu yahudide, İngilizde aramaya gerek yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed İtalya’nın en büyük sanatçılarını ülkeye davet edip resimler heykeller yaptırıp, mühendislerle ve bilim adamlarıyla sohbetler etmesiyle devlet yükselişe geçtiyse, sonraki dönemde bilimden sanattan uzaklaşıldığı için aynı şekilde çökmüştür.

01532210.jpg

Biz yeniden tarihimizde belki de ikinci bir Sultan Mehmed bularak Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşuma girdik. Fakat olmadı çünkü modern devlet adımlarında kültürel ve sanatsal hamleler sivil halktan gelmedikçe yürümedi. Bize düşen görev bilinçli olmak ve çocuklarımız var ise onlara bunları anlatmaktır. Hiç bir yazımda reklam veya beğeni değerlerimi düşünmedim. Lakin bu yazıları okuyor iseniz kendi paylaşım pencerelerinizden bu tarih yazılarını lütfen paylaşın. Lise/üniversite dengi çocuğunuz arkadaşınız var ise yazıları kısa bölümler halinde okutun. Muhtemelen kendinize de yalan söylemeyin sizde bilmiyorsunuz sizde tekrar okuyun. Özellikle eğitim sistemi çok kötü durumda ve daha kötüye gitmekte. Tarihinizi bilmek ve bunu gençlere doğru bir şekilde anlatmak sizin görevinizdir. Yukarıda ki resme bakın ve yüzüne “anlatmayı beceremedik deyin” bakalım ne diyecek?

Tarihi yazıları okuyan ve eleştiride bulunmak isteyen/düzeltme isteyen arkadaşlar mesaj atabilirler. Yanlış yazdığımız yerler (yorumlarım hariç) olabilir. Eleştiriye açık bir blogdur 🙂

Türkiye bundan sonraki dönemde aynı 100 yıl evvel cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği gibi cehalet ile savaşmak zorundadır bunu aklınızdan hiç çıkartmayın.

Bundan sonraki dönemde yarım kalan Osmanlı Tarihi kısmına yazılar yazmakla beraber farklı konular ile yerimizi güzelleştireceğiz inşallah.

Saygılarımla.

Yakın Tarih Genel Değerlendirme – I

Bir önceki yazı için

Fetöydü darbeydi derken yazılarımın genel değerlendirmesini yazamadım arkadaşlar. Zaten uygun bir ortamda olmadığından kusura bakmayın artık. Uzun bir yakın tarih değerlendirmesinden sonra genel olarak toparlarsak;

1) Kısaca bakarsak Osmanlı Devletinden bize; Saltanat ve Halifelik ayaklı bir yönetim şekli, kısmen bir ümmetçi anlayış, ipotek altına alınmış bir ekonomi, sınırlı yetişen insan gücü, modern hukuk ve eğitim ile bağdaşmayan hukuk/eğitim anlayışı kalmıştır. Yine altyapı yetersiz, sanayi gelişmemiş, tarım verimsiz ve ilkel bir şekilde uygulanıyordu.

2) Osmanlı tarihi kısmında son dönemlerinde ayrıntılarıyla anlatacağım zaman göreceğiniz gibi Osmanlı Devleti padişahları sorunun ne olduğunu biliyorlardı. Bazıları yapmak istedikleri reform hareketleri sebebiyle öldürüldü veya tahtını kaybetti. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar dünyada biten tarım/din imparatorluğu ve bilim karşısında geride kalınacaktı. Çöküşün kaçışı yoktu yani.

3) Yakın Siyasi Tarih bölümünde anlattığım gibi. Bu zor durumdan kurtulmak için kimisi padişahlık sisteminin devamını arzu ederken, kimisi ümmetçi bir anlayışı seçmiştir. Mustafa Kemal ise verilen mücadelede baş rolde olduğundan gençlikteki fikirleri doğrultusunda devleti modern batı normlarına göre düzenlemeyi uygun görmüştür. Bunu anlamak için Mustafa Kemal gibi düşünmek gerekmektedir.

osmanlida-egitim-yili-nasil-baslardi-h1410880858.jpg

4) Mustafa Kemal’in gençliği bir bunalım içerisinde geçmiştir (1900’lü yıllar). Siyasal düşüncelerini ülkenin nasıl ve ne şekilde düzeleceğine, emperyalizmin eline düşmüş olan Osmanlı Devletini nasıl tekrar özgür ekonomik/siyasal bir yapıya kavuşturacağını araştırarak geçirmiştir. Siz bakmayın Mustafa Kemal’de bir şeyler aramaya çalışanlara. Kendisinin genç subayken el yazmaları ve günlükleri bile ortadadır. Maaşının neredeyse yarısıyla kitap alıp okuyan genç bir teğmen düşünün yurt dışı görevlerinde ve sürgünlerinde (4000 kitaptan bahsediyoruz abartı değil en az bu). Gerçekten büyük bir dahinin piyangosudur diye boşuna demiyoruz. Bu şartlar altında yaratmaya çalıştığı sistem eleştirilir tartışılır. Lakin “Ajan” falan demek aşağılık yalancı insanların söyleyeceği şeylerdir.

5) Mustafa Kemal yaşamı süresince Fransız İhtilali (ki size kısa bir yazı yazacağımı Yakın Fransa Tarihi ile ilgili söyledim mutlaka okuyun), Namık Kemal, Pozitivizm, ulusalcılık gibi kavramlardan etkilenmiştir. Kurulan cumhuriyeti de Kemalist Devrim adımlarıyla kendi doğrularıyla şekillendirmiştir.

6) Araplardan hoşlanmamıştır (Görev yaptığı yerlerdeki tecrübelerine dayanarak ve elbette I.Dünya savaşındaki ayaklanmalar dolayısıyla). Osmanlı devletinin geri kalmasının suçunu bozulan arapçılık/ümmetçilik eksenindeki müslümanlık anlayışı sebebiyle bağnazlaşma ve bilimden uzaklaşma olarak tanımlamıştır. (Yine bunun ile ilgili yani Anadolu Selçuklu Türk/Müslüman Toplum yapısı, Osmanlı devletindeki Müslüman Toplum yapısı ve bozulmasını anlatacağım daha iyi anlayacaksınız. Yani Mustafa Kemal şunu soruyor kendine; Osmanlı neden büyük bir dünya imparatorluğundan bu hale düştü ve nasıl çıkabilir? Neden emperyalizme köle oldu?)

7) Dediğimiz gibi oldukça çok kitap okuyan Mustafa Kemal Osmanlı Devletini modern devletler düzeyine taşımak için fikirler geliştirmeye çalışmıştır. Uzun süredir dinin dogmatik değerlerine ve batıl inançlara sarılmış, kitap okumayan ve her söylenene inanan bu toplum için tek çıkar yolun laik demokratik bir hukuk devleti kurmak olduğu sonucu ulaşmıştır.

maxresdefault.jpg

8) Muhtemeldir ki (notlarından ve yazılarından çıkarttığım) söyledim Mustafa Kemal “deist” bir inanca sahiptir. Fakat kendisi toplumdan dini yok etmekten ziyade, inanılan dinin aslında sanıldığı gibi olmadığını gösterme çabası içerisindedir. Mustafa Kemal’e göre din bir inanç meselesidir ve kesin olarak kanıtlanamaz dogmatik yapıdadır. Bu sebeple yetişecek yeni toplum bu yolda değil, mantığı bilimsel verileri takip eden eleştiri gücü yüksek bir yönde eğitilecektir. Boş hurafelere hiç bir zaman inanmamış, inanılmaması içinde sürekli telkinler vermiştir. Kendisi mantıksal olmayan ve bilime dayanmayan bir şeyi kabul etmemiş, kendisine göre boş ve kesin olmayan bazı değerlerin takibini sakıncalı görmüştür.

9) Yani Mustafa Kemal toplumu dinsiz bir yer mi haline getirmeye çalışıyordu? Elbette ki hayır. Kendisi (dini görüşünü kimse bilemez elbette kesin olarak) öldüğünde müslüman usüllere göre gömülmüştür. Tanrının varlığına inanan fakat yaşanılan müslümanlığın böyle olmadığını düşünen bir kişiydi. Daha doğrusu tarihte sıklıkla görüldüğü üzere kral/padişah/beyler kendilerine yönetebilecekleri tarzda bir din yaratıyorlar ve buna isimler veriyorlardı. Bu çarpık ve hurafelerle süslenmiş dinsel dogmalar modern gelişime engeldi. Engel “Din” değil “Dinin yönetimde kullanımıydı”.

10) İşte kısaca yaşam görüşlerini anlattığım Mustafa Kemal saltanatı cumhuriyete, ümmeti millete, kulluğu yurttaşlığa, mecelle kanunlarından laik demokratik kanunlara, kadını siyasal/toplumsal yaşama almayan bağnaz kapalı toplumdan kadını insan olarak kabul edip eğitim/siyasal ve hukuksal hak veren yapıya geçişi sağlamaya çalıştı.

11) Tekrar söyleyeyim Mustafa Kemal “dine” karşı değildir. Dogmatik ve bilimsel olmayan değerler üzerinden boş laflar üreterek toplumun yönetilmesine karşıdır. Çünkü bu değerler eğilip bükülerek yaşanılmakta ve ortada bahsedilen din anlayışı kalmamaktadır. Bu sebeple yöneticilerin halkı boş dini atıflarla kandırmasına kesinlikle karşı durmuştur. Halkın ise dini öğrenmesi maksadıyla kutsal kitapları türkçeye çevirmiştir.

12) Dini yapılara yatırımdan ziyade okul, sanat, müze, kütüphane, opera, müzik veya spor aktivitelerine yatırımlar yapmıştır. Böylece eğitim seviyesini yükselterek farklı/farkında bir toplum yaratmak tek arzusudur. Din düşmanlığı ile ilgili diğer argüman budur. “Neden cami yaptırmamıştır da kütüphane yaptırmıştır?” Sen sor diye…

Sonraki yazıya buradan

Aramıza Yeni Askerler Katılmış..

Ülkemiz yakın siyasi tarihinde “en fazla Atatürkçü” görünen kişi kim diye sorsanız değişik görüşler ortaya atılır;
 
“İsmet Paşa efendim” der bazısı Mustafa Kemal tarafından meclisin son yıllarında memleketine gönderildiğini bilmeden.
 
Birisi çıkıp “Bülen Ecevit ve CHP tabii ki” diyebilir. Evet Bülent Ecevit sonraki dönemlerde sürekli bazı devrimlere değinmiş ve organizasyonunu bu şekilde yapmıştır. Fakat geçmiş ve şimdiki olsun CHP örnek bir Atatürk partisini temsil edebilmiş midir?
 
CKMP yeni adıyla MHP ve Alparslan Türkeş temelini İslami Türkçülük ve Mustafa Kemal’den alır. Ne yazık ki bu temel bir miktar ırk faşizmine ve sorgusuz sualsiz itaat eden milliyetçi gençler yaratmaktan öteye gidememiştir.
 
Yakın siyasi tarihimiz boyunca en çok Atatürkçü olan, en fazla Mustafa Kemal’in yolundan giden, en Kemalist, en devrimci kişi lafta; Süleyman Demirel’dir!
 
Sonuç itibariyle bunu en çok dile getiren ve bu yolda yürüdüğünü iddia eden kişi eğer Mustafa Kemal’i anlayabilseydi haliyle Süleyman Demirel anlardı.
 
Diyeceğim arabalara Türk bayrağı dikme ile “Vatansever”, binalara Mustafa Kemal resimleri asma ile “Atatürkçü”, kafaya sarık bağlayıp sakal uzatma ile de “Dindar” olamazsınız.
 
İlk önce neyin ne olduğunu öğrenmeli buna göre fikirleri ve anlayışları tartışmalısınız. Geçmişten ders almıyorsan istersen dağı taşı Atatürk resmi ile donat bir anlam ifade etmeyecektir.

Dünyayı Yok Etmek

Ünlü piyanist Ludovico Einaudi “Antartika İçin Ağıt” isimli bu güzel bestesiyle insanlığa sesleniyor. Eriyen kutuplar oradaki doğal hayatı yok etmesinin yanında küresel su devinimi açısından da gelecek için tehlike yaratıyor. Elbette küresel şirket sermayesi bunlardan çok o bölgedeki petrol yataklarına gözünü dikmiş durumda.

Ben olaya biraz daha farklı bir boyuttan bakmak istiyorum izin verirseniz. Duyarız ya çevrecilerden falan “Dünyayı yok ediyoruz” diye veya “Dünyayı yok etmeyelim” söylemlerini. Çöplerimiz, sıktığımız kokular, kullandığımız araçlardan ve fabrikalardan çıkan zehirli sera gazları, tüketim çılgınlığı sebebiyle ihtiyacımız olandan fazlasını talep etmek yeni telefonlar, bilgisayarlar falan işte. Ne dersiniz? Dünyayı yok mu ediyoruz?

Aslında işte bu söz yanlış bir kere. Dünyanın sırf bizim için yaratıldığına ve bizden sonrası da pek umurumuzda olmadığına göre doğru gibi geliyor bazılarımıza. Çoğu büyük din Dünya’dan başka yerde yaşam olmayacağını ve insanlar için tanrı tarafından yaratılmış bu yerin kıyamet günü yok olacağını söylemektedir. Yani adam diyor ki “abi zaten geçmiş 5-6 bin yıl yani çok takılma kıyamete ne kaldı zaten”. Kime diyor bunu? Sahilde kendisi güneşlenirken etraftaki pet şişelerini, plastikleri, camları toplayan bana. Hatta iki küçük çocuk “abi sen salak mısın başkası atıyor sen neden topluyorsun?” diyor.

Bilimsel düşünce ile dini temelli düşünce zaman zaman ayrılır derler. İşte buda onlardan bir tanesi mesela. Laf yine dine geldi ama ne yapayım ya geliyor getiriyorlar. Dindar adam temiz olur, çevresine, doğaya ve hayvanlara zarar vermez. Elbette yine bu lafta kalıyor gerçek anlamda. Bunu söyleyince “Doğru böyledir” diyen arkadaş tüfeği sırtlayıp ördek avlamaya çıkıyor sonra. Veya sahilde ki amcam gibi mesela bir tartışmaya girişiyoruz.

Benim topladığım boş pet şişelerin “kaç yılda yok olacağını” soruyor. Tarih tartışmasına da girmiştik. Mustafa Kemal kesin olarak “Deccal” ona göre başka yolu yok çünkü dinsiz bir ülke kurdu. Bunun dışında pet şişenin kaç yılda yok olacağından ise emin değil. “Sence kaç yılda amca?” diye tuzak bir soru atıyorum. Düşünüyor amca “hmmm olsun olsun 50 yılda yok olur yaw” diyor. Bakıyorum amcaya “Amcacım 400-500 yıl kalır bu doğada hatta kalın plastikler 1000 yıl kalıyor yaklaşık” diyorum. Amca benim söylediklerimi çok buluyor. “Hadi olsun olsun 100 yıl olsun be kardeşim 1000 yıl olmaz olamaz” diyerek cevap veriyor ama mühendis olduğumu söyleyince aklı yatıyor. Sonra başka bir savunma gelmesin mi peşinden “ya zaten kıyamete ne kaldı oğlum 100 yıla kopar bir şey olmaz” diyor. Buna cevap verip sahil güneşini kaçırmamak için havluya doğru gidiyorum çünkü son soruyla sıcaklık 3-4 derece daha yükseldi sanırım.

dunya-nin-uzaydan-cekilen-muhtesem-fotograflari-nasa-dunya-1513803.jpg

Hep sorardım kendime “yahu bizim bu insanımız neden eline geçen çöpü yere atıyor? Entelektüeli de dindarı da böyle arkadaş. Nedir bunun cevabı?” diye. Entelektüellerin sığır olduğuna karar verdim bu net. Dindar arkadaşların ise eğitimli olsun olmasın buna dikkat etmesi gerektiği kanaatindeydim. Kimle de konuşsam en baştaki örnek yaşayış modelini anlatıyorum katılıyor ama yok. Adam geziyor çekirdeği önüne atıyor, pasta yiyor sahilde kutuyu taşlara bırakıyor, kola içiyor bardağı kuma sallıyor, bira içiyor göle fırlatıyor.. Ya arkadaş neden yaşadığınız çevrenin içine sçmaya bu kadar meraklısınız cidden cevap verir misiniz?

Galiba amcanın ki gibi bir inanışta var ha ciddi ciddi. “Zaten bu Dünya bize yaratıldı amman vur dibine gitsin” tarzı yaşantı hayat felsefeniz mi oldu lan sizin yoksa? Aman sakın ha gidin hocaya falan sorun iki araştırma yapın. Doğaya zarar da büyük günahtır arkadaşlar sakın ha.

Bilimsel bakış açısıyla hayata bakmak işte bu sebeple tercihim. Birisi yukarıda ki gibi bir düşünceyi bilimsel temele hiç bir surette oturtamayacaktır. Çünkü bilim, insanı evrende ve elbette Dünya’da merkeze oturtmaz. Sıradan bir canlı yaşantısı gibi değerlendirir ve eleştirir. Bilimsel araştırmalara göre Dünya bundan 4.3 Milyar yıl önce oluşmuştur. Geçmişten günümüze bu sürede arkeolojik, paleontolojik ve jeolojik araştırmalar neticesinde eminiz ki bir çok canlı/cansız türü yaşamıştır. İster dinen evrime inanın veya inanmayın bu türlerin kesin olarak yaşadığı ve belli bir süre sonra yok olduğu ve yeni canlıların yaşamaya başladığı gözlenmiştir. İster gökyüzünden indirin bunları isterseniz de evrimle açıklayın böyledir. Görülen canlı türlerinden bazıları yaşadıkları dönem boyunca Dünya’ya hükmetmişlerdir. Bilinen düşmanları olmayan bu devasa canlılar 100 veya 200 veya daha fazla Milyon Yıl yaşamış fakat sonunda Dünya’daki değişimlere ayak uyduramadığı için veya başka bir felaketten yok olmuştur.

64290.adapt.768.1.jpg
Yucatan Krateri

Tyrannosaurus yani kısa T-Rex isimli ünlü dinozor günümüzden 150 ile 65 Milyon yıl aralığında yaşamıştır ve muhtemel döneminin en güçlü dinozorlarından birisidir örneğin. Gök taşı düşmesiyle çok büyük bir neslin yok olmasından sonra o da payına düşeni alarak hayata devam edememiştir. Peki büyük gök taşının düşmesiyle Dünya yok olmuş mudur? Dünya paleontoloji araştırmalarına göre 4.3 Milyarlık hayatında kaç toplu yok oluş yaşamış biliyor musunuz? Tam 5 kere! Bunu iyi düşünmek gerekiyor sanırım. Sonraki yok oluşu muhtemelen biz kendi kendimize yapacağız.

Lafı şuraya getireceğim. Biz yani Homo Sapiens türü bilinen zaman olarak sadece 200 bin yıldır Dünya’da yaşamaktayız. Ondan eski olarak bir çok insan türü olmakla beraber en eskisi bile sadece 2.5 Milyon yıl önce bildiğimiz Dünya’da yaşamıştır. Bunlar arasından sadece biz kaldığımıza göre bilimsel olarak şu sonucu ortaya çıkartmaktadır; Dünya yok olmuyor, sadece üzerinde yaşayan canlılar yok oluyor!

Biraz evrimi ve sürecini anlattığımın farkındayım ama gördüğünüz gibi Allah’ın bizi 200 bin yıl önce yarattığını düşünsek bile geçmişte yaşayan canlıların sonları sonumuzun hiç hayra alamet olmadığının göstergesi oluyor sanırım. Attığımız çöpler, tükettiğimiz kaynaklar ve bu şımarık yaşantımız Dünya’nın “Bizim İçin” sonunu getirecek gibi görünüyor.

4276fe9a8430f1513d8e2dc644d6b0d4.jpeg

Bilim adamları terk edilmiş evler ve kentler üzerinde yaptıkları araştırmalarda doğanın oldukça acımasız bir şekilde oraları içine alarak yok ettiğini gözlemlemişlerdir. Hani yürümediğiniz yolların ot bağladığını görmeniz buna güzel bir örnektir. Amcaya söylediğim pet şişe, plastik hadi en babasından 4000 yılda yok olacak olan cam şişe Dünya’nın çok umurunda değil arkadaşlar. Şu an insanlar çoğul olarak yok olur ve medeniyetlerini kaybeder ise 5-10 bin yıl gibi oldukça küçük bir jeolojik zamanda çoğu malzeme ve yapı yok olacaktır. Attığınız çöpleri denizler ve toprak temizleyecektir emin olun. Zehirli gazlarınızla ısıttığınız hava normal seyrine gidecek, kesilen amazon ormanları tekrar çıkacak hemde kaç katıyla (Elbette Dünya’yı geri dönülemeyecek bir şekilde ısıtıp suyu buharlaştırır isek buda gerçekleşmeyecek Venüs gibi olacak gezegenimiz).

Yani toparlarsak; Bilimsel süreçte attığımız her çöp, kestiğimiz her ağaç ve harcadığımız her kaynak Dünya’yı değil bizi yok oluşumuza götürmektedir. Bunun iyi anlaşılması sağlanmalı hem kendimizi hem de var ise çocuklarınızı bu şekilde eğitmeli ve çevremizdeki kişileri dikkatli olmaları konusunda uyarmalıyız.

Saygılarımla..