ORTADOĞULULAR’DAN NİÇİN NEFRET EDİYORUM

Güzel bir bakış açısı takip edilesi

Düşlere ,suya ve gölgeye düşen herşeye dair..

ortadogu_etnik_yapisi

Bu başlık için çok düşündüm. Çoğu insanı kızdıracak bir başlık. Ama olsun. Yalan yazmıyorum.

Dürüstüm…
Herkesten önce kendime…

Bir yaz sıcağında bütünleme sınavlarına hazırlanıyordum. Yanımızdaki daire boyanıyordu. İçindeki işçiler durmadan gülüyorlar, alaycı bir şekilde bağırıyorlardı. Gürültüleri yüzünden ders çalışamıyordum. Yanlarına gittim. Ortalarında bir kişi çaresiz bir şekilde bana bakıyordu. Ötekilerin hepsi ona alaycı bir şekilde gülüyordu.

“Ne oluyor burada? İki saattir gürültünüzden ders çalışamıyorum.” dedim. Alaycı bir şekilde o adamı gösterdiler. Durumu anlamadığımı gösterir şekilde kafa salladım.
“Romanyalı” dediler.
“Ne olmuş?” dedim.
Güldüler, “Yabancı”dediler.

Ertesi günde aynı adamla yine dalga geçiyorlardı. Yanlarına gittim, bu sefer kızgındım.
“Adamla derdiniz nedir? Birşeyi yanlış mı yapıyor?” dedim.

“ Yooo, Romanyalı, yabancı” deyip gülmeye devam ettiler.

Kızdım ve biraz sert sesle. “Adam adam gibi çalışıyor, niye durmadan kafa buluyorsunuz?”dedim.
Ustabaşlarına “Bu adam kim? Yanlış birşey mi yapıyor?” dedim.

Ustabaşı “Romanya dağılınca buraya gelmiş çalışmaya. Biz de iş verdik, acıdık” dedi.

Acıyıp iş verdikleri adam…

View original post 1.687 kelime daha

Sevgilim Ben Şimdi…

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
O gülün yüzü gülmüyor sensiz
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bu günlerde
Gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye
Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen – derbeder ve pis
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz
Halılar tozlu
Giysilerim gardropda ve şurda burda
Memo’nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyalardan çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi

 

Cemal Süreyya

İdam

İki gün evvel bildiğimiz gibi insan olan herkesin içini burkan ve tüylerini diken diken eden bir olay yaşandı. Hani bir sürü olay yaşanıyor da işte bu biraz daha öne çıkarıldı ve toplumumuzda haklı tepkilere vesile oldu.

Olayı yeni duyanlar için kısa okulundan evine gitmek için akşam 7 gibi bir dolmuşa binen Özgecan, otobüsün şoförü tarafından kaçırılıp tecavüze yeltenilmiş mücadele edince bıçaklanıp yumruklanarak öldürülmüş. Sonradan cesedi yok etmek için arkadaşını ve babasını çağıran şahıs öldürdüğü Özgecan’ı yakmış ve bir yere atmıştır. Sonradan cesedin bulunması, tutuklanmaları ve itirafları olduğu söyleniyor. Peki haberleri takip etmesem de muhtemelen suçlular bunlar gibi görünüyor.

Elbetteki bu ülkemizdeki diğer bir çok kadın cinayetinden sadece bir tanesi. Bunun gibi öldürülen bir çok kimsesiz insan ve elbette daha savunmasız olan kadın/çocuklar en büyük tehlikede olan grup. Ülkemizde toplumumuz dediğim gibi çok solcu, çok milliyetçi ve çok muhafazakar ama değerlerimiz kağıt üzerinde olduğu için çakma insancıklığımızla övünmekten öteye gidemiyoruz. Okuma araştırma çok olmadığı için de “nasıl oluyor neden yapıyorlar?” gibi sağa sola sorular sorduktan sonra unutuyoruz gidiyor.

Hani sanırsın aylardır bir kadın ölmüyordu, birisi tecavüze uğramıyordu veya aşiret tarafından sokak ortasında öldürülmüyordu da yeni bir olay oldu. Bunlar her gün zaten olmakta arkadaşlar yapmayın etmeyin. Medyada biraz üstüne gidince sesimizi çıkartıyoruz hafiften ki oda sahte bir ses oluyor. Çünkü ölene insan olarak değil, hangi dinden mezhepten kökenden veya cinsiyetten ise ona göre tepki gösteriyoruz. İdeolojiyi de elbette bunun içine rahatlıkla koyabiliriz.

Yani birisi yaralandı, öldürülüyor bakıyor bizim insanımız medyada yada çevresinde. “Adamın birisi ölmüş vah yazık kimmiş transeksüelmiş. Heaaa sktiret o zaman ya” diye tepki veriyoruz. Birisi sokakta silahını çıkartmış tak tuk ateş ediyor öldürüyor dükkanda birisini yoldan geçen olay ile hiç alakasız biriside yaralanıyor. Adamın kimden, ölenin kimden ve olayın ne olduğu üzerinden birde haklı çıkarılıyor. “Borcunu vermediyse demek ki” diye ateş etme yetkisi oluyor. Daha önceden tekrar tekrar yazdığımız; insanlar toplumsal adalete güvenmezler ise kendi adaletlerini uygulamaya başlarlar.

Bir insanın ölmesi, tecavüze uğraması, işkenceye maruz kalması, kaçırılması, yakılmasına üzülmek için illaki sizin renginizden mi olması lazım arkadaşlar? Başörtülü kadın “benim ktüme ellediler” deyince ortalığı ayağa kaldırıyoruz ama mini etekli kadın tecavüze uğrayınca ise “ee hacı azdırmayacaksın insanları” deyiveriyoruz. Kendi dininden adam başka dinden birisi tarafından öldürülünce “hesap verecekler” diyoruz ama kendi dininden adam alışveriş merkezinde bombayı patlatıp milleti öldürdüğü zaman “ya onlar zaten bizden değil” deyip sıyrılıyoruz aradan. Ne güzel değil mi kendi değer yargılarıyla dünyaya bakmak ve herkesi mal zannetmek? En güzeli de kendini haklı zannediyor olmak ama insanlığın ne olduğunu bilmemek. Tayyip Erdoğan’ın hep söylediği bir söz vardır; hiç kimse kusura bakmasın diye. İşte hiç kimse kusura bakmasın “insan” olmak ile “insan gibi görünmek” farklı şeylerdir. Bizimki “insan gibi görünmek” bölümünde. Birisi ölünce çakma bir “protesto” yapılır o da kendi ideolojisinde falansa yoksa umursanmaz. Ya bir bırakın arkadaş soğutmayın kendinizi bu kadar…

Diğer bir konu son yaşanan olaylar ile ilgili internet ortamında ve çevremde beliren tepkiler. Dikkat edin lütfen; Herkes üzgün neredeyse, birbirlerine “bunu bir insan nasıl yapar?” veya “ben kan göremem bunlar yakmışlar inanamıyorum” vs. dedikten ve toplu olarak şoke olup anlayamadıktan sonra verilebilecek cezalardan bir bahsediyorlar ki akıllara zarar. Artık adamı vites koluna yağsız oturtup türkiyenin bir ucundan bir ucuna seyahat edenden, direğe bağlanıp toplu tecavüzden sonra canlı canlı yakılmalarına kadar… Vallahi pes dedim.

Aramayın ve nasıl olduğunu sormayın sakın. Canilik ve vahşet insanın genetiğinde var zaten. Kendi isteklerinizle belkide imkan olur ise yapılabileceklerden bahsetmek ürkütücü. Tabii bu bir tepki ile söylenmiş ve “hadi yapalım” dense yapamayacak olanları çoğunlukta ama yinede ürkütücü. Ve istenen idam talebi. Yakın bir zaman da bu konu ile ilgili bir yazı yazmıştım daha doğrusu bir kitap Victor HUGO’nun; Bir İdam Mahkumunun Son Günü diye Sefiller yazımın içinde

İdam ve uygulamaları ile ilgili tarih boyunca bir çok uygulama vardır. Araştırılmanın olmadığını bildiğim için ben araştırdım. Eskiden “olm asıcaksın ikisini bak yapıyorlar mı!” ekibindendim. Lakin araştırmamdan sonra ve tarih bilgim geliştikçe öyle asmanın, kesmenin veya işkence etmenin bir anlam ifade etmediğini görmüş oldum. Tarih boyunca son derece sert yönetimler gösteren ve ağır işkence/idamlar gerçekleştiren liderlerin gerçekten de belli bir süre bu tip hırsızlık/tecavüz ve adam öldürme olaylarını azalttıklarını görüyoruz. Ama sadece belli bir süre kontrol edebiliyorlar fazla değil. Ve bu liderin peşi sıra bu sefer tepki gibi daha fazla tecavüz/hırsızlık veya cinayet gerçekleşiyor.

Yani öyle boş kafayla “eskiden asarlarmış kimse yapmazmış hacı” diye bir şey yok. Osmanlı devletinde misal “ibreti alem” cezası verilirdi. “Hırsızın eli kesilirdi!” kısmı zurnanın son deliğidir. Korsanlık ve haramilik yapanlar meydanda ucu sivriltilmiş kazığa yağlanarak bildiğiniz canlı canlı oturtulurdu ve öyle bırakılırdı. Bir çok var; kafası kesilip koltuk altına verilerek kahvehanede bırakılan, meydanda asılıp bırakılan vs. idamların yanında isyan çıkaranların diri diri toprağa gömülmesi (kendi mezarı kazdırılarak), yine sapık görülen mezhep mensuplarının canlı canlı yakılması, isyanlara katkısı olduğu düşünülen köylerin yakılması, ihanet eden Karamanlıların bir şehrine toplu tecavüz edilmesi falan ohhoo. Sonra işkenceler var konumuz değil yazmıyorum. Ha mesela bir idam çeşidi var işkence tarzında büyük kesik bir ağaç kökü içi oyulur ve mahkum ne ayakta dikilebileceği nede tam oturabileceği derinlikte bırakılığı içine konulduktan sonra üstten zincirlenir. Mahkum bol su ve yemek ile beslenir. Zaman ile mahkum kendi pisliği içerisinde yavaş yavaş çürüyerek ölür…

Nasıl adam öldürme deyince ceddimizi hafife almamak lazım. Elbette asyayı ve bir ödül verilmesi gerekiyor ise Vatikan klisesini unutmamak lazım bu ceza ve işkenceler adına. Peki ne olmuş en azından bizim için Osmanlı devletinde korsanı veya haramiyi bağırta bağırta yağlı kazığa oturtmuşlar, isyan edeni canlı canlı gömmüşler de Devleti Cihanda artık korsanlık bitmiş, kimse cinayet işlememiş, hırsızlık yapmamış veya tecavüze yeltenmemiş midir? Yani daha ne yapılabilir bir insanı caydırmak için? Cevabı ben vereyim; Caydırmamıştır!

Bunun sebebi ise yine insanın doğasındaki açgözlülük, para ve mevki hırsıdır. Bunu elde etmek için yani gücü elde edebilmek için en yakınlarına ihanet etmekten, kendi kardeşlerini öldürmekten veya bebekleri boğazlamaktan vazgeçmemişlerdir ve hiç bir zaman bazı insanlar vazgeçmeyecektir…

Toplumsal statü şu şekilde işlenmektedir; Bir hırsız, tecavüzcü, katil, rüşvetçi vs. yakalanır ve öldürülür. İbret için bunları yapmamaları için halka idamlar seyrettirilir. Lakin bu başka katil veya rüşvetçi davranışları engellemez. Çünkü önlerindeki muhtemel rakiplerinden bir tanesi gitmiş yeni bir mevki boşalmıştır. Yani mahallenin hırsızı ölür ise muhtemelen kolay yoldan zengin olacak başka bir hırsız yerini alacaktır. Özellikle devlet görevlerinde gücün ve paranın çekiciliğini hiçbir güç engelleyememiştir. Bu sebeple soygun girişimleri ve koltuk sevdası siyasetçilerimizde hala görülmektedir. Hayatları boyunca kazanamadıkları paraları kazandıkları halde o güç ve ihtirası terk edemezler. Bu insanın doğasıdır ve açgözlülüğüdür.

Bu sebeple demokratik toplumlar ve bilim adamları tarihsel veri ve bulgulara dayanarak suç işleyen ve suça meyilli insanları öldürmeyip rehabilite etmeye çalışmaktadır. Ne yapalım adamları serbest mi bırakalım? Hayır öyle bir şey demedim. Son derece caydırıcı cezalar ile bu durumu düzeltmeye çalışmalıyız. Bilimsel araştırmalar bize göstermiştir ki; Büyük caydırıcı cezalar ve yakalanma korkusu bu tip olaylarla mücadelede çok daha etkili olmaktadır. Daha doğrusu olayın sonucuna değil, gelişimine ve sebeplerine odaklanmalıyız. Gerçi toplumumuzda bu sebep algısı genelde kadınlıktan tabir ettiğim sebeplere gidiyor ne yazık ki. İşte mini etek, kot pantolon, tayt artık aklınıza ne gelirse sebep olarak gösterilebiliyor..

Kadına yönelik şiddet ve daha doğrusu şiddetin toplumda yerleşkesi çok eskiye dayanıyor bizim kültürümüzde. Kadın türk kültüründe ve müslümanlık algısında “bacı” kavramında görülse de ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz kalmakta. Arkadaşımla konuşurken içinde bulunduğumuz toplumsal algıların değişkenliğini konuşmuştuk. Mesela kadına şiddet vardır ülkemizde lakin sokakta tartıştığınız ve tanımadığınız bir kadına vurmak kolay değildir. Çünkü kadına yönelik bu saldırı tepki çeker bu bilinir. Fakat tartışan kişi kendi kızı, karısı veya aileden birisi ise bu fiziksel şiddete büyük ihtimal karışılmaz. Bunun aile içerisinde olduğu kabul edilir. Diyeceğim toplumumuzun doğası gereği kadın ikinci sınıftadır ve belli tabu/kültürler üzerinden bu tip olaylar değerlendirilir.

Gelişme döneminde kendi ailenizden de gördüğünüz kadının ev içerisinde hizmete odaklı yaşaması (temizlik, yemek, çamaşır, çocuk bakımı, çalışmamak vs.) ve kapalı toplum yapısına uygun bir şekilde erkekten daha aşağıda görülmesi tarihimizden ve kültürümüzden gelen bir anlayışın ürünüdür. Bunun kırılması ve erkek egemen toplumun değişmesi son derece zordur. Son olaydaki gibi toplumsal tepkilerin, eğitim hayatında, dini ve siyasi hayatta söz sahibi kişiler tarafından tekrar tekrar dile getirilmesi ile bu yapı değiştirilmeye çalışılmalıdır.

Siz ne aile yapısını, ne kültürel kalıtımı, ne dini gelenekleri, nede eğitim yapısını değiştirmeye çalışmadan bu şiddet olaylarını engelleyemezsiniz. İster idamı getirin, ister kazığa oturtup çıkartın değişmeyecektir. Şiddet yüklü toplumlarda zayıf olan kanattaki kadınların daha çok ezilmesi de son derece normal oluyor haliyle.

Balık baştan kokar derler. Siyasi arenadakiler her gün hakaret ve küfürler ile kavga eder, içindeki stresi atmak için seyredilen futbol maçında kavga ve küfür edilir, ailesinde anne baba sokakta çocuklar kavga eder, okula gider hocası döver falan yani ne bekliyorsunuz?

Bir insana tecavüz edilmesi sebep değil sonuçtur. Bu sebeplerin ortaya konulması ve bilimsel çözüm yollarıyla sonuçların değiştirilmesine çalışılmalıdır. Kolay değildir fakat takip edilmesi gereken yol kesinlikle budur.

Germinal

20150125_144329

Artık denk geldi herhalde geçtiğimiz dönemde yaşadığımız maden kazasıyla beraber Emile ZOLA’nın Germinal kitabı. Romanı yine eskiden okumuştum tekrar kafa rahatlatma adına geri dönüş yaptığımdan okuyorum. Açıkçası zaten pek hatırlamadığımı fark ettim 🙂

Kitap 1985 yılında Fransa’da çalışan maden işçilerinin yaşantılarını, hayat standartlarını, çektikleri eziyeti, Fransa burjuvasının hafif gözler önüne serilmesini vs. anlatıyor. Roman kahramanımız daha önceki işinde usta başına kafa atan Etienne isimli genç bir eleman. İş ararken madenlerde şans eseri çalışmaya başlıyor. Orada bir kızdan hoşlanıyor, onların yaşantılarını görüyor. Fakirliklerine acıyor falan işte. Yine bu alt seviyede yani karın tokluğuna hayvan gibi çalışan insanların yaşantılarını anlatıyor ayrıntılarıyla. İyi bir gözlemci olan yazar alt seviye insanların ahlaki olarak daha serbest yaşadıklarını daha doğrusu açlığın ahlakı bastırdığını da güzelce anlatmış kitapta.

20150125_143805

Yaşam standartları çok düştüğü için yemek yiyebilmek için para karşılığı fuhuş yapanlar, yine mal karşılığı dükkan sahibiyle yatanlar, 12-13 yaşlarında henüz adet göremeden daha iyi hayat ayağına kandırılıp bekaretini kaybeden ve gebe kalan kız çocukları vs. örneklemeler ile mevcut. Çok fakir oldukları ve karınları doymadığı halde çok çocuk yapıyorlar yine. Daha doğrusu kurulan zengin sınıf hakimiyetinin proleteryasını temsil ediyorlar. Yani; az para kazanıp, çok çalışan ve çok çocuk yapan cahil kitle bir nevi..

Kitapta burjuva hayatından da hafif de olsa bahsetmiş. Açlık, ısınma vb. dertleri olmayan ve genelde çalışmayan bu soylu insan grubunun dertleri çok daha farklı elbette. Karşılıklı tezatlıklar ve yaşam biçimleri etkileyici bir şekilde ortaya konmuş diyebiliriz.

Fakat yazar öyle zengin burnu havada burjuvanın karşısına ezilen emekçiyi koyup duygu sömürüsünü dayamamış. Tam tersine az paraya hayvan gibi çalışan alt sınıf ile beraber, karından kesintiye uğramak istemeyen veyahutta ayakta kalmaya çalışan soylu sınıfını da karşılıklı anlatmış.

Etienne yaklaşık bir yıl madende eşek gibi çalışıp orada tanıştı bir makinecinin da yardımıyla kitaplar okudukça emek/sermaye adaletsizliğine odaklanıyor. Başkaldırının hakkını, insan gibi yaşamı ve adaletin savaşının verilmesi gerektiğini düşlüyor. Bunun için adımlar atmaya fırsat kollarken 1800’lerin sonralarında dünyayı sarsan kriz dolayısıyla ekonomik buhrana şahit oluyor. Buhran sebebiyle işçilerin maaşlarını kesen şirkete karşı madencileri örgütleyip genel greve çıkılmasını sağlıyor.

20150125_143919

Yukarıdaki sayfaları okuyun. Ömrü boyunca madende sadece kendisi değil, babası, dedesi, onun babası ve onun dedesi çalışmış… hatta hepsi ölmüş veya sakat kalmış bir maden işçisinin sözleri. Hayatında bir kez olsun görmediği patronları için 50 yıl çalışmış, akciğerleri iflas etmiş, bacakları romatizmadan tutmayan, aldığı ücret ile ancak o ay geçinebilen bir işçi işte. Hayatında muhtemelen ömrü boyunca para kazandırdığı adamı göremeyecek olan bir işçi ve hayatında muhtemelen ömrü boyunca kendisine para kazandıranı göremeyecek olan bir iş veren garip değil mi? Şimdi okumayanlara anlatmayalım diyeceğim ama neyse kitap boyunca madencilerin adım adım hak adalet arayışlarının nasıl açlık ile beraber cinnet mertebesine ve çılgınlığa kayışını göreceğiz. Aralarından bazıları madene “ne yapalım çoluğum çocuğum aç mı kalsın?” diyerek girmeye çalışınca onları tartaklayıp kovuyorlar. İçlerinden şirket tarafından satın alınanlar madencilerin direncini kırmaya çalışıyorlar vs. Merak ettiyseniz uzun mücadeleler ve ölümleri getirecek direnişin devamını okuyuverin bir zahmet artık…

Elbette çocuk işçileri de anlatıyor. Madene henüz 8-9 yaşlarında girip çalışmaya başlayan, az yemek yiyen ve bu sebeple gelişimini tamamlayamayan çocuklardan da bol bol bahsetmekte. Günümüzde hala bu işçilik devam etmek ile beraber gelişmiş ülkelerde elbette söz konusu bile olamaz. Bizde var mı peki? Sizce yok mu? Bu konu ile ilgili bir yazı planlıyorum aslında çünkü Afrika’daki pırlanta sektörü bu köle madencilerden beslenmekte. Hani sevgilinizin, karınızın falan çok sevdiği şarkısı falan da olan pırlantalar için kim bilir kaç Afrikalı çocuk o madenlerde ölüyor veya eziyet görüyor. Sözü başka bir yazıya bırakıyorum.

Gelelim ne anlatılmak istendiğinde. Malum okumadığımız gibi ne yazık ki ne anlatılmak istendiğini de anlatmamızı istiyorlar artık anasını satayım. Şimdi Avrupa’daki ilk büyük çaplı halk ayaklanması olan 1789 Fransa devrimi, ilk önce Fransa toplumunu daha sonra sırayla bütün Avrupa’yı ve dünyayı sarsmıştır. Soylu sömürücülüğüne ve bunu kullanan kiliseye karşı ateş püsküren halk hareketi önüne geleni parçalayarak ilerlemiş, artık kuru yaş kim gelirse giyotinde kafaları alıvermiştir. Kaçabilen Fransız soyluları yan krallıklara sığınmışlardır falan.. Ortaya çıkartılan Fransız milliyetçiliği ekseninde demokratik cumhuriyet yapısı diğer ülkelerde de ayaklanmalara ve iç/dış savaşlara yön vermiştir. Çok girmeyelim o konulara şimdi sonradan o devrim sonucu oluşan cumhuriyet yıkılmış, tekrar krallık kurulmuş cart curt işte. Sonradan 1850’lerde yine halk ayaklanmaları sonucu Avrupa da birçok kral tahtı bırakıyor. Efendim “yani nedir ne anlatıyorsun sen?” diyorsanız şunu demek istiyorum “Öyle hadi demokrasiyi getireyim hoop demokrat olalım toplum olarak” olmuyor hacı zaten hiç bir ülkede olmamış. Hani “ezildik biz yasakladılar” diyenlere söylüyorum. Yasaklarlar, sustururlar, okutmazlar, konuşturmazlar, döverler veya öldürürler. Bunlar patronların götünü koruyan asker veya polis de olabilir, onların güdümünde alıklaşan ve algısal kör kitleler de olabilir.

Emin olduğumuz bir şey var; Acı olmadan, zafer kazanamazsınız! Bu halk hareketi dediğimiz adaletsizliğe, fırsat eşitliğine, açlığa, hukuka kavuşmak adına yapılan eylemler bütününü temsil etmektedir. Eylemi yaparak, ölerek, protestolar ile de hemen kazanamazsınız bunları. Demokratik hukuk devleti olmak çok sancılı bir süreçtir. Pes etmeden istemeye devam edilmeli ve peşi bırakılmamalıdır bunu unutmayın…

Ve kitap 1885’te işte eşek gibi çalışan dediğimiz işçilerin direnişinin kaçınılmaz olduğunu da anlatıyor birazcık. 1850’lerde 13 saat çalışmaya karşı başkaldıranların kazandığı günde 11 saat çalışmanın da fazla olması belki ya da kazanılan paranın yine yetmemesi yada başka bir şey anasını satayım halk dayı bu etkileniyor işte. Bu kitleleri belki bir grevin kazanılamaması yada hareketin bastırılması ümitsizliğe düşürse de pes ettirmiyor. Tam tersine ilk ateşi yakıyor toplumda veya o kesimde. Korlaşıyor yavaş yavaş bu unutulmasın. Ettien’in maden işçilerinde ateşlediği o duygu. Germinal (yani tohumdur anlamı) kitabın adının manası. Yavaşça filizlenecek bir adalet arayışı, bir eğitim filizlenmesi, birikim ve bilginin ürünlerini temsil etmekte..

Bakın avukat Selçuk KOZAĞAÇLI Soma faciasından sonra olayı anlatıyor bir muhabbet ortamında;

İyide kim harekete geçecek arkadaşım? Benim geçecek halim yok. Alt tabakası kimse ülkenin onun harekete geçmesi gerekiyor bu eylemler için. Kıçını kaşıyarak “yaw mazotta çok pahalı emmi” diyen tarım işçisi, “bize maske vermiyorlar can güvenliğimiz yok” diyen maden işçisi, “sigortamız yok köle gibi çalıştıriler” diyen inşaat işçisi harekete geçecek ülkemizde. Sonra dayağı yemiş avukat bey 🙂

Ama bakıyorum arkadaşlarının öldüğü maden için açılan davada adamlar gidip ifade değiştiriyorlar! Bir çok sektörde olduğu gibi özellikle madendeki ölümler için yapılabilecek bir çok şeye karşı haklarını aramaları gerekiyor. Ama yok arkadaş ne yapabiliriz? Bu düzenlemeler ancak alt seviye çalışanların bilinçlenerek arayacakları haklar olabilir.

Ben İş Güvenliği Uzmanı olarak işçiye “kask takın yoksa kafanıza bir şey olur delinir” diyorum adam “delinsin ya sıcakta takılmıyor” diyor. Anlatıyoruz anlatıyoruz anlatıyoruz ancak. Konuşuyoruz yazıyoruz ne yapayım? Gidip fabrikatör gibi yaşayamazsınız elbette ama daha iyisini alabilirsiniz ülkemizde bunu da görüyorum. Milli hasıladan pay alanların oranı belli zaten. Neyse efendim dağıtmadan yine kitabımız bu işte. Varsa maden işçisi tanıdığınız verin okusun. Haaa anlamaz muhtemelen buranın linkini verin okusun bari.

Birde “küresel para babaları, faizciler, sömürgeciler” diyen ve taşeron işçiliğine ses çıkartmayan çok değerli hükümet mensuplarımıza da buradan selamlarımı gönderiyorum. Kimin hangi tarafta olduğunu biz biliyoruz hacı rahat olun..

Yeni Bir Tarih II

Diğer yazımdan devam edeyim. Kafalarda bir Osmanlı yaratılmak isteniyor. Zaten tam olarak bilinmeyen bazı şeyleri dediğimiz gibi “aslında böyle ecdadımız hey gidi” denilerek ütopyaya yerleştiriyorlar. Zamanında hayal ürünü tarihsel örneklemeleri kusura bakmasınlar ama Mussolini ve Htiler yapmıştır. Düşlerindeki Osmanlı yabancı gelmeyecek şöyle bir şey olduğu anlatılıyor bir iki maddeyle yazarsak;

1) Osmanlı devleti 700 yıl Dünya’ya hükmetti (doğrusu; yaklaşık 1400-1600 yılı arası bilinen Avrupa ve kuzey Afrikadaki hakimiyettir. Bilinmeyen Güney Amerika ve Asya elbetteki ulaşılamaz olduğundan söz konusu olamazdı. Ama kendi çevresinde ağırlıklı bir yönetim elbetteki vardır bu küçümsenemez. Dünya hakimi ise baya abartıdır)

2) Osmanlı devletinde herkese eşit davranılır, din mezhep ayrımı yapılmazdı (doğrusu; eşit davranılmaz gavura gavur denir, fazladan vergi verilir, gerekirse dini yerlere el konulur, ibadethane yapmasına son zayıflama dönemleri hariç izin verilmez, ata binmeleri ve yüksek bir binada oturmaları yasaktır, vs.. yani ikinci sınıf vatandaştırlar)

3) Osmanlı devleti çok adaletli olduğundan savaşmadan adamlar teslim olmuştur (doğrusu; Ortadoks olan doğu roma imparatoru ve balkanlarda ki devletler uzun süredir zayıfladıkları için katoliklerin katliamlarına maruz kalıyorlardı. Osmanlı komutanları bunu çok iyi bir politikayla kullanarak şehirleri savaş yapmadan ele geçirdi)

4) Osmanlı devletinde kati surette içki içilmezdi karı kız falanda olmazdı (doğrusu; şehirlerde ve yollarda meyhaneler vardı. Burada müslümanların içki içmesi yasaktı resmiyette. Gavurlar içki içebilirdi. Eğer müslümanın birisi burada içeren yakalanırsa veya şikayet edilir ise falaka falan ceza yerdi. Osmanlı devletinde içki olarak Şarap içilirdi. Dünyanın en iyi şarapları ege ve kıbrısta üretilirdi. Gavurlar için domuz çiftlikleri bulunduğu gibi gizli genelevlerde faaliyetteydi)

5) Osmanlı devleti şeriat ile yönetiliyordu (doğrusu; nah şeriatla yönetiliyordu. Karma ve kendine özgü bir devletti Osmanlı devleti. Devlet temel yapısı doğudan gelen Türk boyu ile batıdan gelen roma hukuku arasında şekillenmiş düzgün işleyen bir çarktan oluşmaktaydı. Şeriat devleti bu kadar farklı mezhebin, dinin ve nufuzun olduğu yerde düzgün uygulanamazdı zaten)

6) Osmanlı devleti bir bozulma sürecine girmiştir. Sebebi ahhh o Hürrem yokmu yani kadındır (doğrusu; bozulmanın sebebi yavşak basiretsiz idareciler, üçkağıtçılar, rüşvet, adaletsizlik neticesinde teknolojiye ayak uyduramama ve fransa devriminin sonucudur)

7) Aslında Osmanlı devleti son zamanlarında borçlarını ödüyordu ve toparlanmıştı. İttihatçılar vatanı sattı (doğrusu; İttihatçılar vatanı satmadı, devlet borçlarını falanda ödeyemiyordu atma. İlk borç 1830’larda alınmış 1881 yılında fazileri bile ödeyemeyecek duruma gelindiği için Diyinu Umumiye kurulmuş (5 farklı yabancı devletin ülkede vergilerin toplanmasını üstlenmesi ve borçlarını alması iflas yani) bunun üzerine tam bir vatansever lakin odun kafa düyebileceğimiz İttihatçılar devreye girmiştir. Yanlış kararlar falan başka şeydir vatan hainliği bambaşka şeydir dikkat)

8) Adamlarda kölelik varmış, bizde yoktu mesela ulu ceddime şükür (doğrusu; bizde hiçbir zaman batıdaki gibi bir köle ağı olmadı lakin bu köle olmadığı anlamına gelmiyor. Köle pazarları vardı, yerleri ve köle fiyatları da zaten bellidir. Köle akınlardan ele geçirilen ve müslüman olmayanlardan yapılır pazarda satılırdı. Kızlar zenginlere cariye yapılır, erkekler iş akdiyle (3-5 yıl sonra serbest kalacakları şekilde) çalıştırılırdı. Cariye ile ilişki muhabbetine girmeyelim şimdi merak eden olursa şeyaparız)

9) Padişahlar sabahtan akşama namaz kılar, ata biner veya sefere giderdi. Saray erbabı muhafazakardı. (doğrusu; 3 padişahtan 2’si fırlamaydı. Elinde bir sürü askeri, hocası, cariyesi olan önünde eğilen kalkan adamlar ne yapacağıdı? Saray eşrafı muhafazakar değil di soyluydu. Dönemin modası neyse sarayda onu giyerler, onu yerler, ona göre eğlenirlerdi pis soysuz halk mı lan bu? Bir çoğu içki, karı kız takılsa da yaşlanmaya doğru işte nasıl senin benim dedem babam gibi namaza başlar bunlara tövbe ederdi. Gençliğinden itibaren düzgün bir hayat yaşayan padişah enderdir.)

Neyse ya uzayıp gider. Belirttiğimiz gibi kafalarda başka bir dünya var aslında. Anlatılmak istenen ile olan farklı şeyler elbette. O zamana göre değerlendirmemiz gereken hayat tarzı ise bu söylenenler gibi değil. Elbette amaç, anlatılan ütopya üzerine “hedefimiz ceddimiz oraya gidiyoruz” diyerek propaganda yapmak ve takipçilerini din/milliyetçilik ekseninde kandırmaktır. Bunu anlamak ile beraber Cumhuriyetin çok önemli bir konu olan “Osmanlı devletinin çöküş sebeplerini” unutturmak beceriksizliğine de şahit oluyoruz.

Çünkü Osmanlıyı sürekli savaş ve padişahlar ile anlatanlar, gerçek toplum yapısını, kültürünü ve geleneğini anlatmıyor. Toplum atadan gelen cesaretinin yanında, bozulan düzen ve rüşvet ağlarıyla hiçbir zaman adalete inanmayan, din ve mezhep ayrımcısı yapıya dönüşüm geçiriyor. Zenginler ağa olmaya veya vezirleri/askerleri/kadıları satın almaya başlıyor. Feodalite bu sebeple iyice palazlanıyor. Bunun altında ezilen halk kafasını küçük bir isyanla gösterdiğinde ise çok şiddetli bastırılıyor.

Arkadaşlar yine dikkat ediyorsanız devletin neden yıkıldığının ipuçlarını görüyorsunuz. Okuyun tarihin başlangıcını işte yazılarımdan. Büyük komutanlardan nasıl hainlere para/kadın düşkünlerine geçiş yapıldığını görün. Öyle hani yazardık ya madde madde eskiden. Sktiredin onları şimdi sebebi budur; Çok ayrıntılı yazmıyorum ama sarayda ve dışında artık rüşvetle işler yürümeye başlamış, gerçekten kaliteli devlet adamları hokkabaz üçkağıtçı kişiler tarafından iftiraya uğratılarak yok edilmiştir. Yani “devlet yıkıldı çünkü sebebi matbaaydı veya dindi” gibi saçma sapan sebeplerden yıkılmadı Osmanlı devleti. İşte okuyorsunuz başarılı devlet adamlarını yok edersen, üç kağıtçı rüşvetçi adamları başa getirirsen, onlar kendi rüşvetçi kaypak adamlarını devletin başına getirecekler ve yavaş yavaş toplumda ahlaksızlık, rüşvetçilik, adam kayırma yerleşecektir. İnsanlar şimdiki toplumda yaşadıklarının yeni bir şey olduğunu zannediyorlar. Etrafınıza bakarsanız halkımızın aslında ne kadar yanar döner olduğunu göreceksiniz. Fırsatını bulduğunda nasıl parayı cukka yapmaya meyilli olduğunu fark edecek, nasıl kendi yandaşını istediği mevkilere işlere soktuğuna şahit olacak, ceza falan yediğinde nasıl tanıdık hakim polis aradığını göreceksiniz. Toplumun bu olayları kanıksaması bu yıllarda başlamıştır. Ne yazık ki Cumhuriyet devrimleri ile yeniden tasarlanmaya çalışılan bu “muhafazakar” görünüp üç kağıtçı, fırsatçı yaşayan, hırsızlığa alışkın toplumun değiştirilemediğini görüyoruz.

Bazı arkadaşlarım böyle olmadığını, Osmanlı devletinin adaletin hassas terazisi sayesinde bu günlere geldiğini söyleyeceklerdir. Katılmakla beraber, yaratılan bu sağlam, adaletin temeli üzerine kurulmaya çalışılan yapının nasıl bozulduğunu da görmek gerekiyor sanırım ve en önemlisi şimdi ne yapabileceğimizi görmeliyiz.

Son olarak yolsuzluk ile suçlanan bakanlar ile ilgili konuştuğum kişilerin neredeyse yarısından fazlasının belirttiğim gibi savunmalarının “sen olsan sende çalarsın”, “herkes çalar”, “elbetteki çalacak”, “öncekiler çalmadı mı?” veya “bal tutan parmağını yalar” olması işte bu tarif ettiğim toplumsal çöküşe işaretlerdir.

Çöküntüye uğrayan ve bir türlü düzelemeyip sonunda başka devletler tarafından köle yapılan veya yönetilen büyük devletlerin denge taşı “ahlak” olmuştur. Çünkü ırkı, dini, mezhebi, cinsiyeti veya toplumsal statüsü ne olursa olsun toplum eğer ahlakını yitirmiş, hırsızlık yapmayı, çalmayı, rüşvet vermeyi normal karşılıyor ise yavaş yavaş adalete olan güvenini yitirmeye başlar. Etrafındaki bazı insanların bu rüşvet ve hırsızlık ağından yararlanarak yükseldiklerini ve üst mevkilerde yer edinmeye başladığını görür. Gittikçe devletin koruyucu bütünsel yapısından uzaklaşır kendi başına hareket etmeye başlayarak “bencilleşmeye” başlar.

Bencilleşir ise ne olur? Yanında yardıma muhtaç bir insana yardım etmez, dövülen insanı görmezden gelir, sokakta korkarak dolaşır, güvenlik kuvvetlerinden nefret etmeye başlar, vs.. Ve zamanı geldiğinde ya bu devlet yapısı iç karışıklıklar sonucu çeşitli parçalara ayrılarak yada bir dış kuvvetin silahlı baskısı sonucu yok olur. Çünkü bunları engelleyecek ahlaki toplumsal yapıştırıcısını kaybetmiştir, çünkü rüşvetçi yöneticilerin çocuklarının savaşa gitmediğini fark etmiştir umursamaz…

Dikkat ederseniz ekranlarda sürekli “yedi ceddimizin kudretinden” veya “dünyaya saldığımız korku rüzgarlarından” bahsederler de bu koskoca imparatorluğun neden/nasıl yıkıldığını bir saat anlatmazlar. İşin sırrı etrafınızdakilerde arkadaşlar. Bakın çevrenize işte. Kendini kurtarmaya çalışan, fırsat geldiğinde rakibini yok eden, müslümanlığına şükredip sürekli övdükten sonra diğer bütün dinlere kötü gözle bakan, muhafazakar kafayla yaşayıp yoldan geçen kadınların bacaklarını kesen, üçkağıtçı ve rüşvetçiliği, hırsızlığı normal gören toplumumuz. İşte budur ykılmanın sebebi sorumsuz, sorgusuz, yönetilen ve öyle olan belkide. Geçmişinden ders almayanlar yok olmaya mahkumdur Allah kimseyi hırsız yapmasın, rüşvetçi yapmasın…

Yeni Bir Tarih I

Yakın bir iki yazımda belirttiğim gibi bu farklı tarih anlayışının ne olduğu neden yapıldığı üzerinde durmak istiyorum. Bir cümle vardır “tarih kazananları haklı çıkarır” diye. Doğrudur aslında. Tarih boyunca savaşları kazanan devletler, kendi çıkarları doğrultusunda tarihlerini istedikleri gibi kırpmışlar, eklemeler yapıp bazı şeyleri de çıkartmışlardır. Bir bilimsel araştırma konusu olan “tarih” bölümü bu sebeple sürekli ileri geri çekişmelere sahne olmakta “aslında öyle olmadı böyle oldu hacı” söylemlerine maruz kalmaktadır. Bizim temel araştırma dayanağımız romanlara, ne idiğü belirsiz araştırmacıların yazılarına, efsanelere vs. değil, bilimsel ve akademik kaynakları açıklanmış tarihçilerin çalışmalarına dayanmalıdır.

Belirttiğimiz gibi devletler eğer çıkarları doğrultusunda değil ise kendi iç çatışmalarında ve dış cephe savaşlarında kendi tarihsel gerçeklerini yaratırlar. Bu İngilterede de Fransada da efendim Ugandada da böyledir. Bu tarih anlayışının belirli özellikleri vardır. Bunu anlamanın yolu oldukça basittir. Okuduğunuz tarihsel bilgide eğer bunlar var ise;

1) Sürekli kendi milletinin ırkına yönelik övgüler ve başarılardan bahseder

2) Sürekli kendi dini ile ilgili övgülerde ve başarılarda bulunur

3) Sürekli yapılan savaş ve çarpışmalarda bashedilen ırksal ve dinsel temaları kullanarak anlatımlar yapar

4) Ara bölümlerde yine genelde kendi ırk/din ekseninde ve yine genelde mucizevi şekilde efsaneler yaratır, sürekli gündemde olmasını sağlar

5) Bağımsız araştırmalara, temel kaynaklara, arşiv kayıtlarına ve yurt dışı çalışmalara yönelmez, bahsetmez, yönlendirmez

6) Kendi tarihsel gerçeklerini kabul ettirmek için devlet çıkarları doğrultusunda bazı bilgileri gizler, yok eder veya kabul etmez

7) Genelde yeni devlet oluşumlarında veya kazanılan iç savaşlar neticesinde yenilen veya eskimiş devlet yapısı karalanır, kötülenir ve beceriksizlik ile suçlanır

8) Mevcut olan devlet yapısının ideolojik düşünce ve yapısına uygun olarak tekrar ve tekrar yapılandırılıp, değişikliğe uğratılır.

9) Yayınlar dünyada kabul edilen akademik çalışmalar değil, genelde kendi vatandaşına karşı kullanılmaktadır. Bilimsel olarak bir değerleri yoktur

Yazılacak bir çok şey ile beraber ana hatlarıyla bunlardır arkadaşlar. İngiltere kendi vatandaşına Fransızların nasıl kana susamış bir toplum olduğunu (kendileride öyledir halbuki), venedikliler cenevizlilerin nasıl korsanlık yaptığını (kendileri de korsandır), İspanyollar Katalonların ırkçılıklarını vs. anlatırlar.

Bizim tarafımıza bakar isek Yunanlılar tarih medeniyetlerini kurduklarını ve Türklerin topraklarına yerleştirdiklerini, güvenilmeyen yapımızı ve ihanetlerimizi tarih olarak halkına anlatır, keza Ermeniler benzer şekilde anlatım yapar. İranlılar, Araplar tarihte uzun süre boyunduruğumuz altında yaşadıkları için Türkleri sevmezler, bizde Yunanlıları Kıbrıs saldırılarından, Egede yaptıkları tecavüzlerden veya kurtuluş savaşında ki Ermeni çetelerden veya işte yine I.Dünya savaşında bize ihanet eden araplardan falan bahsederiz.

Bunların aslında garip olanı bir çoğunun doğru olmasıdır. Lakin olayların gelişimi ve bakış açısını ise devletler kendi ideolojileri doğrulusunda şekillendirirler. Mesela Arapların bağımsızlık hayalleriyle Osmanlı devletine karşı ayaklanmaları normal değil midir? Sizce kapısına domuz yağı sürülen, bir müslüman ile aynı şartlartda çalışmasına rağmen sırf gavur olduğundan az para alan ve ikinci sınıf vatandaş görülen Ermenilerin bazı yerlerde çeteleşmesi normal değil midir? Tepesinde dikilip onları yönetip, muhtemelen bir şekilde ırksal/dinsel çatışıp ezenlerin altındaki bu ırksal azınlıklar elbette kendi tarihlerinin peşini bırakmıyorlar ve ilk fırsatta size karşı da bunu kullanıyorlar.

Neyse konumuz bu değil şimdi. Türkiye cumhuriyeti savaşı kazandıktan ve meclisini falan kurduktan sonra Dil ve Tarih kurumunu kurdu. Yapılan devrimler neticesinde yeni oluşturulan devlet haliyle Osmanlı devletinin içinde bulunduğu kötü ekonomik yapısını, padişahların kötü yönetimini, bozuk düzeni gözler önüne sererek onları halkın gözünde karaladı ve yeni kurulan demokratik hukuk düzeninin bunları geride bırakacağını vatandaşına anlattı. Kurulduğu 1923 yılından 1940 yıllarına kadar bu yapının eski devlet yapısı özleminde olanlar ve fırsatçı çete/beyler tarafından çatışmalar ile iç içe olduğunu ise anlatmadı. Çıkan isyanların devlet düzenini bozmaya yönelik olduğunu söyleyerek çok sert tedbirler ve önlemler aldı. Ermenileri mesela tehcir etti, isyanların kanlı bastırılmasının önüne geçemedi vs.

Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti kendine has yapısı ile kendi vatandaşına Cumhuriyetin kurulması için bazı yalanlar söyledi. Örneğin kurtuluş savaşının halk ile hep beraber yapıldığını (aslında anadolunun bir kısmı ve bazı doğu illeri), son padişahların vatan haini olduklarını (aslında devletin dağılmasını engellemeye çalışan baskıcı II.Abdülhamit ve umutsuzluk sebebiyle İngiliz mandası olmanın en iyi yol olacağına inanan Vahdettin), halkın yapılan cumhuriyet devrimlerini coşkuyla karşıladığını (aslında ne yapıldığı hakkında en ufak bir fikirleri yoktu ve büyük çoğunluğu halifeliğin ve padişahlığın neden kaldırıldığını anlamıyordu) vs. anlatıp kendi ekseninde yaratmak istediği türk ulusu yapısında yaşatmaya çalıştı. Nasıl ki II.Abdülhamit dünyadaki milliyetçilik akımlarının ve özgürlükçü düşüncelerin devletin sonu olduğunu düşünmüştü (elbette kaçınılmazdı buda engelleyemedi), Cumhuriyette kendi içinde bulunan bir çok ırk ve mezhebi tekelleştirmeye çalıştı. Kendi kökenlerini değil Türklük kökenini öne çıkartarak, ilerde yaşanacak ırksal ayrılmaları engellemeye çalıştı.

Ha gidip köy bastı, isyanlarda bkunu çıkardı falan ama buydu vizyonu ve son derece doğru görünüyor o şartlar altında. Kafasını çıkaranı ezdi falan. Akademik olarak yapılan çalışmalar ise yine yapılmak ile beraber, vatandaşını ise türk milliyetçiliği ekseninde neredeyse tek mezhep üzerinde bir yapı doğrultusunda yetiştirmeye çalıştı. Geçmişte yaşanan isyanların üstünü örttü, yaptığı bazı yanlış uygulamaları ise hiç anlatmamayı tercih etti. Fakat bunlar ile beraber bilimsel çalışmalara yöneldi, toplum bilimi, madencilik, tarımsal faaliyet, havacılık vs. ne var ise bilimsel araştırmalarda dünyanın en iyi okullarına bursla öğrenciler yetiştirmek için kadın erkek demeden gönderdi. Yiğidi öldürüp hakkını verelim elbette.

Peki devletler bunu neden yapıyor? Söylediğimiz gibi genelde kendi çıkarları doğrultusunda oluşturulur bu yapılar. Yeni kurulan Cumhuriyet ne diyecekti mesela? Osmanlı devletinin 1500’lü yıllardaki bilimsel başarılarını, ünlü padişahların cesaretlerini, devlet düzenini mi övecekti? Elbetteki bunları çok anlatmadan son dönemin çağ dışı kalmışlığını fazla kurcalamadan anlattı. Ama dikkat edin öyle beyaza kara demedi. Haliyle son iki üç padişaha patlasa da geçmişi bir facia gibi göstermedi. Kurulan yapının bozulduğunu ve kendi cumhuriyet düzeninin tek çıkış yapısı olduğunu anlatmaya çalıştı. Çünkü böyle yapmasaydı bizim gibi bir çok etnik kökene sahip halkları bir arada tutamazdı.

Cumhuriyetimizin 1940’lı yıllardan sonra akademik tarihçiliğe önem verdiğini görmekteyiz tıpkı diğer bilimsel araştırma alanlarında olduğu gibi. Büyük bir asker ve en önemlisi büyük bir devlet lideri olan Atatürk bir çok alanda araştırmalar, revizyonlar ve değişimler gerçekleştirdi. İnsanlar çayın cumhuriyet ile beraber içilmeye başlandığı bilmiyorlar, veya limanların Fransızlardan satın alındığını.. Demir yolları Almanlardan, madenler İngilizlerden geri satın alındı. Yabancılar ile sanayi alanında rekabet edilemeyeceği için yerli üretime destek olundu onları teşvik edildi markalar ve yeni yerli zenginler yaratıldı.

İşte bu düzen içerisinde yeni toplum yapısında gerekli olan çoşkulu, devrimci, yeni bir nesil için bunlar anlatıldı. Ve elbette yapılacak bir savaşta kullanılmak üzere milliyetçiliği ve dindar gençlere ihtiyaç doğrultusunda eğitim verildi. Bu sandığınız gibi kötü bir şey değildir aslında. Yani şekillendirmek bütün devletler tarafından yapılır neredeyse. Eğer Osmanlı devletinin cariye ve seks hikayelerini merak ediyorsanız gidip akademik yazıları okuyabilirsiniz. Fakat bunun halkın bütün kesimine verilmesine gerek yoktur bilmem anlatabildim mi? Çünkü değişen zaman ve yaşam standartları sebebiyle eğitim seviyesi belli bir düzeyin altında olan halk tabakası bazı şeyleri anlamayacak, yanlış yorumlayacak ve milli yapısından uzaklaşacaktır. Kusura bakmayın ama savaş olursa savaşacak insanlara ihtiyacı vardır devletin. Fazla bilinç iyi değil yani 🙂

Mesela ben bir sürü şey yazıyorum okuyor iseniz zaten buraları belli bir merakınız veya eğitiminiz vardır. Birisinin çocuğu “ben testis kanseriyim” diyor diğeri parayı basıp askere gitmiyor ise beni kimse savaşa götüremez artık. Lakin herkes bunu görür ise kimse askere gitmez pek anlatmadım ama böyle işte.

Peki şimdi yaşadığımız nedir? Günümüzde farklı bir tartışma ortamı, farklı bir algı yaratılmak isteniyor. Bu anlayış 2000’li yıllarda başlayıp 2005’li yıllarda oldukça planlı ve programlı bir şekilde yerleştirilmeye çalışılıyor. Şu an yapılan şeye “cumhuriyet bize tarihi yanlış anlattı bakın aslında böyle” denilerek tamamen yalan, çarptırma üzerine kurulan, hiç bir akademik değeri olmayan, bilimsellikten uzak ve beş para etmez yorumcuların uzman olduğu bir kesim tarafından yapılıyor. Bu yapılanlar, yeni kurulan bir devletin iç/dış savaşları neticesinde uygun gördüğü bilginin verilip verilmemesinden çok farklı gelişmekte. Göz göre göre yalan söylendiği, arşivlerde çok uzun zaman önce bulunduğu halde “yok olmadı” denilen cümleler bunlar. Bu o kadar aleni ve saçma bir şekilde ideolojik bir şekilde yapılıyor ki akademik olarak bir değerleri olmasa da oluşturulmak istenen yapının sürekli içine işliyor.

Bunun bir tek adı var; Siyasi Propaganda! Geçmiş yazımı mutlaka okuyun lütfen. Tarihte daha öncede yazılarımda belirttiğim gibi amaç doğrultusunda toplum mühendisleri tarafından tekrar tarih yazılıyor. “Bu kadar yalana insanlar inanıyor aptal mı?” 🙂

Hitler “Eğer yalan söylerseniz ve hiç kimse kasıtlı olduğundan kuşkulanmaz ise küçük bir yalan söylemeyin. Çünkü yalan olduğu anlaşılır. En büyük ve düşünebildiğiniz en olanaksız şeyi söyleyin. İnsanlar gerçek olabileceğini düşünüp ona inanırlar. Yalanın büyüğü bir silahtan daha etkilidir.” demiştir.

Yeni yaratılan bu tarihsel sistemde aynı büyük diğer otokratik liderler gibi geçmişe özlemi dile getirmektedir AKP. Kafalarında yaratılan Osmanlı devleti, Cumhuriyetin sonlarındaki yapıyı hafif karaladığı şeyin yanında hiç bir şeydir. Kaldı ki yapılanların tasvir etmesek de yapılış sebebini anladığınız 1923’lere göre bu zamanda yapılan şey sadece aşağılık bir yalanlar propagandasıdır. Kafalarda yaratılan Osmanlı devletinin yalanlarını ise ikinci yazımda yazayım uzun olunca okumuyorsunuz 🙂

III.Murad

Önceki yazıya buradan

II. Selim Ve Oğlu III.Murad

1) II.Selim, sefahata düşkün olup pek devlet işleriyle ilgilenmemiştir. Veziri Sokullu Mehmed Paşa’ya işleri bırakmış, kendisi de alemlere dalmıştır. Ordusu başında hiç sefere katılmamıştır. Avdı, karı kızdı dolaşırken bir gün hamamda cariye kovalarken kayıp düşmüş sonrada ölmüştür {ciddiyim ulan ne adammış eheh hayat sana güzel Selim}{ha birde yeni çıktı padişahın aslında hamamda koşarken ölmediği falan resmi kayıtlarda vardır ekranlardaki şarlatanlara bir şey diyemeyeceğim. “Sultan Selim’in tevekkülü” falan anlatıyorlar ama arkadaş adamın tahta çıkmasından yaşantısına kadar karı kız hacı hangi birini hangisini “yok öyle bir şey” diyeceksiniz. Ama onun ile ilgili de bir yazı yazacağım söz en kısa sürede. Neden tarih tekrar yazılıyor? diye}(1574)

2) II.Selim 57 yaşında ölünce, büyük oğlu Murad’a haber salındı. Hızla gelen Murad gereğince kardeşleri Mustafa, Osman, Süleyman ve diğer iki küçük kardeşini bağdurtmuştur. Kardeşlerin öldürülmesi halkı üzmüştür, 29 yaşında başa geçmiştir.

II.Selim

3) Saraya ilk girdiğinde kardeşlerinden birisinin ondan önce geldiğini düşünen Murad, Sokullu’yu görünce elini öpmeye çalışır, fakat Sokullu ayaklarına kapanınca rahatlar. Lakin bu davranışından dolayı sonradan pişman olur. Devlet işlerine lüzumsuzca karışıp, olumsuz sonuçlara sebebiyet verir. Annesi Nurbanu sultan ile kardeşinin annesi Venedikli Bafa ailesinden Safiye Sultanın rekabeti ve tesirinde kaldığı söylenir. Yine alemi seven, her gece değişik kadınlarla beraber olan ve sekse düşkün bir padişahmış.

4) Fas ve dolaylarında Portekizlilerle mücadele ediliyordu. Fas kralı ilk önce babasını, sonrada kardeşlerini öldürmek istemişti. Kardeşleri Osmanlı’ya sığındı. Kralda kah Portekizlilerden, kah İspanyollardan destek alarak gücünü korumaya çalışıyordu. Bir miktar kuvvetle kardeşler Fas’a gönderilip buraları alındı. Portekizlilere sığınan kral, Portekiz kralıyla Fas’a saldırsa da öldürüldüler. Böylece Fas, Osmanlıya bağlandı. Portekiz ise, ilerde kanlı iç çatışmaların yaşanacağı bir döneme İspanyolların kontrolüne girdi, çünkü ölen kralın varisi yoktu. {şunuda dile getirelim, birincisi haritada gördüğümüz büyük topraklar bizde görünse de aslında bir kısmı yabancı dilde vassal dediğimiz durumda artık neyse tükrçesi boyunduruğumu deriz. Yani askerini kontrol ediyorsun, manda devlet gibi birşey. İkincisi daha önce bahsettiğimiz soy meselesi. Kralın çocuğu olmayınca devam etmiyor. Çünkü “seçilmiş” ve “asil” kana sahip değiller}

III.Murad

5) Gelelim ünlü veziri azam Sokullu Mehmed Paşa’ya. Kanuni’den beri işlerin içinde olan Sokullu, zamanla ki özellikle III.Murad’ın hükümdarlığında birçok sorunla uğraşmıştır. Çok başarılı bir vezir olduğundan, çekemeyenler sürekli ona ayak bağı oluyordu. İsimleri İstanbul’a yol olan bu kişilerin amacı tabi ki şerefsizlik, yükselme, para, hırs ve bilimum ibnelikti. Sarayda gittikçe nüfuzu azaltılan Sokullu’nun yinede işleri yürütmeye çalıştığını görüyoruz. Ölümüne yakın habersiz kararlar alınmış, atamalar yapılır olmuştu. Adamları öldürüldü veya azledildi. Örneğin Amcoğlu ki Budin beylerbeyi olan ve Fülek kalesini zapt eden başarılı komutan Mustafa Paşa, Budin sarayına ve barut mahzenine yıldırım düşünce suçlu bulunmuş (?) idam edilmiştir. {tabi bizim için bu olaylar çok saçma gelse de, o zamanlar bu tip olaylar bir ilahi sebebe bağlanıp masum insanların öldürülmesine vesile oluyordu. Hristiyan ve müslümanlarda da benzer şeyler görülmüştür. Ülkenin refah seviyesi yükseldikçe bu tip bağnazlıklar azalmıştır. Yine tarihsel süreçte görülen hristiyan batı toplumunda bağnazlık azalıp refah yükselirken, Osmanlı toplumunda ise bağnazlık artıp refah seviyesi düşmüştür. Çevrenizde eğitimli ve eğitimsiz bir çok örnek görebilirsiniz. Mesela bir arkadaşımdaydım, bulaşık makinasından çıkardığı bardağı durularken bardak çatlayınca “nazarda çatlamış oldu” dedi. Ben “sıcak, soğuk su” ikilemi yapma gereği duymadım mesela. Burada da, yıldırımın düşüşünü buna bağlamışlardır. Tabi buna bağlayanlar dinsel bağnazlıklarından değil, dini araç olarak kullanıp halkı oyalamak, kandırmak, mevki sahibi olmak için kullanıyorlar. Burada Sokullu’nun zayıf düşmesi bir amaçtır. Misal vebanın sebebi avrupada yıkanmanın papa tarafından bir dönem yasaklanması değil, tanrının işidir ve içlerindeki kızıl saçlı cadı kadınların suçudur. Orta çağda, şimdi götümüzle güldüğümüz bu bahanelerle yönetici kesimi kendi beceriksizliklerini örtmüş, halkı oyalamıştır. Günümüzde ise yine benzer, yine insanları kandırmaya yönelik girişimler devlet tarafından halka sunulmaktadır. Mesela ülkemizde çoktan unuttuğumuz tren kazasının sorumlusu, eski trenlerle hız artırımı yapan bunun sonuçlarını değerlendiremeyen, gerekli güvenlik önlemlerini almayan ulaştırma bakanı değil makinisttir. Mesela madenciler içeride göçükten ölürken suçlu orayı denetlemeyen devlet, iş güvenliğini almayan patron değildir, suçlu lambasıyla içeri giren işçidir. İşte bu bahanelere bir Fransız vatandaşı eminimki götüyle gülüyordur, bizde ise mantıklıdır ve yeterli görülür. Refah ve eğitim seviyesinin yükselmesiyle bunlar aşılacaktır. Eğitimi üniversite bitirmek, refahı da kısa yoldan köşeyi dönmek yada kendini kurtarmak olarak gördüğümüz sürecede daha çok yol almamız gerektiği görülüyor. Bu sebeple bazı tartışmalarda insanlar geçmişi veya günümüzü yorumlarken suçluyu “din, ırk, mezhep, atatürkçülük, laiklik vb.” eksenine oturtarak konuşuyor. Asıl suçlu bu söylenen yapıları kendi çıkarları için kullanan insanlardır. Yoksa temel anlamda hiç bir kuram bir diğerini çok fazla tehdit etmez. Kullanılan bu argümanlar kötü niyetli insanlar tarafından sürekli kullanılır ve bu değerlere de zarar verir}. Neyse Sokullu bir ikindi namazı sadaka vermek için eğildiğinde {her zaman sadaka verdiği adama} kalbinden bıçaklanır ve ölür. Ölümüyle devlet başsız kalmıştır, çöküş dönemine yaklaşılmıştır. Soyu iki koldan günümüze kadar gelmiştir Sokullunun

6) Pek bir sefer görmediğimiz bu yüzyılda İran’la didişiyoruz. Oradaki savaşlar falan ayrıntısına girmeyelim, fakat paşalar arasında “sen gitme, ben gideyim” şeklindeki saray oyunları oldukça fazla.

7) Batıda ise 1590 yılına kadar Avusturya sınırında sorun çıkmamıştır. Karşılıklı haydutluklar falan… taki Bosna valisi cengaver Hasan paşa ağır saldırılar yapana kadar. Padişah III.Murad, paşayı uyarsa da onu başka bir yere almamış, olayların büyümesine sebep olmuştur. Avusturya bu ağır saldırılara karşı vergi vermeyeceğini söyleyip, Erdal, Eflak, Boğdan beylerini de el altından isyana teşvik etmiştir. 1593’te Hasan paşa bir kaleye saldırırken birçok beyiyle beraber köprünün çökmesiyle ölmüştür.

8) Sadr-ı azam Sinan Paşa, rakibi Ferhat Paşa İran’da önemli işler yapınca çekemeyerek atılıp batı tarafına sefere çıkılmasını istedi. Fakat saraydan çıkmayan salak herif, Avusturya’nın diğer beylerle birleştiğini bilmiyordu! Ferhat paşaya geçirsinde ne olursa olsundu zaten şerefsiz pezevenk. Papa teşvikiyle Alman imparatoru ve diğer beyler hep beraber haçlılarla birlikte hareket ettiler 1595

9) Aslında haçlılara Osmanlıya bağlı beylerin kaçış sebebi çok ağır vergiler, bozulan devlet düzeni ve rüşvetti. Yine celali isyanlarında anlatıcam. Ölülerden bile vergi alınır olmuştu nerdeyse. Çevredeki müslüman ahali kesilirken III.Murad ölmüş, yerine oğlu III.Mehmed geçmişti. Ferhat paşa İran’da güzel işler yapınca veziri azam olmuş, fakat ona muhalif damat İbrahim paşa sayesinde beş gün sonra azledilip yerine Sinan Paşa veziri azam olmuştur. Nihayet saraydaki bu karmaşa bitince ancak yönler Avusturya taraflarına çevrilmiştir.Voyvoda Mihal üstüne yapılan akında başarılı olunmuş, lakin esir vergisi almak için bir an tedbirsizlik yapılınca baskın yenmiş, ordu gerisindeki akıncıların hemen hemen hepsi ölmüştür. Bundan sonrada akıncı birliği bir daha neredeyse hiç kurulamamış ve kapanmıştır 1595

Sonraki yazıya buradan