Anayasa Hazırlıyor Birileri III

Bir önceki yazıya buradan

Son yazımızda, Türkiye’de yaşayan aleviler ile ilgili 2 yıl içerisinde çıkan önemli kararları ve uygulamalarını anlatacağız. Yasal zeminde alınan kararların hukuki olarak uygulanma koşulları ile serimizi sonlandıracağız. Başlayalım;

Bazı dernek ve vakıflar aracılığıyla alevi vatandaşlar devletten ibadet özgürlüğü ve yardım talep etti. Konuyu hukuki terimlerden ziyade yorum bazında ele almak ile daha okunur bir yazı olacağını düşündüğümden bu şekilde anlatacağım.

Aleviler diyor ki; “Devlet sünni İslam ağırlıklı din dersini temel eğitim derslerinde vermektedir. Bu inanca ve mezhebe dahil olmayanların derse ve peşi sıra gelecek sınava girmesini istemiyoruz” ve diyorlar ki “Devlet demokratik hukuk şartları gereği nasıl ki sünni İslam anlayışlı İmam Hatip Okulları açıyor ise nüfusunun bir kısmını oluşturan aleviler için de kendi inancımıza göre din okulları açmaları (Dede okulları galiba) gerekmektedir. Yöresel olarak bunlar tespit edilerek 1000 İmam Hatip var ise hiç olmazsa 200 adet bu okullardan açılmalıdır” ve son olarakta diyorlar ki “Nasıl ki devlet cami yapıp buna ve din görevlilerine bütçe ayırıyor ise bizimde ibadetimize uygun yer yapıp din adamlarımıza bütçe ayırmalıdır”.

İşte toparlanmış haliyle laik demokratik hukuk sisteminde yaşayan insanların haklı olarak taleplerini bakanlığa iletiyorlar. Gerçi laik demokratik hukuk sistemi cümlesine de gerek yok aslında. Devlet İslam Devleti kimliği ile tanımlanıyor ise bile bütün mezheplere aynı şekilde eşit davranmalı zaten. Elbette bakanlık dikkate bu isteği yıllardır dikkate almıyor. Bunlarda diyanete başvuruyor. Diyanet işleri başkanımızın sürekli “Efendim devletimiz bütün dinlere ve mezheplere yakındır” diyor. Devletimizin bu dinsel ve mezhepsel eşitliği çok iyi biliyoruz tabi. Bu dinler ister sünni İslam olsun, ister sünni İslam olsun veyahutta sünni İslam olsun fark etmez. Devletimiz bütün mezheplere eşit mesafededir ve ayrım gözetmez!

Tabii bunun ile tatmin olmayan alevi vakıflarından bazıları yargıya giderek demokratik haklarını talep ediyorlar. Yargı kararı istekleri kabul etmiyor, temyize gidilince onlarda kabul etmiyor. Türkiye’deki hukuki süreç sonuçlanınca yaklaşık 2 bin alevinin başvurusuyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyorlar.

AİHM karar alıp yukarıda bahsettiğimiz üç temel isteğin hepsinde normal olarak alevi vatandaşları haklı bularak bunun düzeltilmesini istiyor. Kararlar 2015 yılı şubat, mayıs ve sanırım haziran ayında alınmış bulunmakta.

Yani ne oluyor? AİHM diyor ki devlete “Siz laik demokratik bir ülke olarak dini inançları veya mezhepleri farklı olan vatandaşlarınız azınlıkta olsa bile bu kişileri zorla din dersine sokamazsınız” ve diyor ki “Demokratik toplumlarda 1 kişinin bile farklı olması bu hakkı alamayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki Anadolu ve çevresinde bu inanca sahip bir çok alevi vatandaş bulunmakta. Siz devlet olarak nasıl sünni vatandaşlara İmam Hatip Okulları açıyor iseniz aleviler için de benzer din okullarını açmak zorundasınız” ve son olarak diyor ki “Demokratik devletler bahsedilen kişilerin ibadetlerine yardımcı olmak zorundadır. Nasıl ki cami yapımı için yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırıyorsanız cem evleri için de yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırmak zorundasınız”.

Ne zaman karara bağladı bunu AİHM? 2015 yılının başlarında yani 2 yıl geçti. Bildiğiniz gibi AİHM’de en çok dava açılan ve tazminata mahkum olan ülke çok büyük bir fark ile bizim ülkemiz. Neden böyle? İnsanlar vatanını sevmiyor mu? İngiliz ajanı mı da gidip sürekli mahkemeye veriyor senin kararlarını? Nedenini biliyorsunuz söylemeye gerek yok. Çünkü ülkemizde adalet yok! En önemli nokta ise “Laik Demokratik Hukuk Devleti” görünümünde olan fakat kafalarda kalın bir sünni İslam devleti görünümüyle ambalajlanmış içi boş bir posa.

Hazır laiklik tartışmaları ve anayasa konuşulurken bu konunun ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasını istiyorum. Yukarıdaki aslında temelde basit olan “hak ve adalet” ikileminin temeli olan “Laik Demokratik Hukuk Devleti” anlayışına sahip anayasalarla garanti altına alınmıştır.

Siz eğer ki anayasanızdan “Laiklik” ilkesini çıkartırsanız dikkat edin; yukarıdaki hukuksal arayışların hiç bir tanesini gerçekleştiremezsiniz. Bunun ötesi AİHM kararlarına uymamaya kadar gider. Çünkü uluslararası benzer mahkemeler devletin kişilere karşı eşit mesafede olmasını ister ve demokrasi üzerinden haklarını korumaya çalışır. Zamanla demokrasi toplumundan uzaklaşıp mezhepsel din toplumunun bağnazlığına doğru yuvarlanırsınız.

Tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun veya Roma’nın veya başka büyük bir imparatorluğun uzun yıllar ayakta kalmasının sebebi dini, ırkı veyahutta tenin rengi değildir. Yerleştirilen “Adalet” sistemi insanların özgürce ticaret yapmasını ve yaşamalarını garanti altına almasını sağlamıştır. Avrupa’lı olan (aslen Alman) ve bir şekilde Osmanlı Devletinde köle olarak 3 yıl yaşayan Michael Heberer anılarında; Avrupa devletlerini kıyaslarken “Farklı dinden olanlara bile adaletli davranıldığı” konusunu bir çok kez dile getirir buna övgülerde bulunur ve “Niçin Avrupa toplumu böyle değil?” diye de medeniyet eksikliğini, mezhep savaşlarını sorgular. Modern devletin, çağdaşlaşmanın yönü adalet mekanizmasının bağımsız işlemesinde gizlidir. Günümüzde bunun övünülecek bir noktada olduğunu söyleyemiyor isek bunun suçlusu yönetim kadrolarıdır.

Yani yazıyı toparlarsak hala bir kesimin ısrarla laikliği dinsizlik olarak görmesi bir yana konunun özü demokrasi kültürünün kaybedilmesidir. Adı “Laik Demokratik Hukuk Devleti” olan bir ülkede “Sünni İslam” dayatmasına maruz kalıyor isek bunun olmadığı bir yerde nelere maruz kalacağız kim bilir?

Laik devlet yapısının geçmişte İmam Hatiplerin okuma hürriyetini kısıtlaması ve haksızlıklar yapması ise yönetenlerin kendi beceriksizliği ve kaprisleriyle ilgilidir. Nasıl ki İslami hoşgörüyü ve nefis kontrolünü Allah’a şükür Tayyip Erdoğan’dan veya Binali Yıldırım’dan öğrenmiyor ve bunları örnek kabul etmiyor isek “Laiklik” adına yapılanlarda örnek kabul edilmemelidir. Ülkemiz bu süreç içerisinde çok sıkıntı yaşayacağı ve beklediğim büyük bir iç karışıklığa yönelecek gibi duruyor. Bizim ise duracağımız yer adaletin yanı olacaktır elbette.

Bahsettiğim üç yazı boyunca ülkemizin adalet, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kişisel hak ve eşitlik, din/ırk/mezhep bağımsızlığı vb. konularda örnekler ve raporlamalar ile durumunu ortaya koymaya çalıştık. Belkide cumhuriyet çok partili hayatı boyunca hiç bir zaman bu kadar kötü bir noktada olmamıştı.

Ülkeyi bırakın daha yaşanılabilir bir ülke yapmayı hızla alt taraflara sürükleyen, eleştiriden yoksun, adalet ve polis mekanizmasını kendi çıkarları için kullanan, bakanları hatta başbakanı bile kendi çıkarları için koltuğundan eden, basını susturan, gazetecileri tehdit eden bir hükümetin bağımsız bir anayasa hazırlayacağına inanmak çölde sopayla su aramaya benzeyecektir.

Ülkemiz elbetteki bağımsız ve sivil bir anayasa özlemi içerisindedir. Lakin bunun çalışmasını otokratik ülke yönetimi isteyen mezhepçi AKP hükümetinin yapamayacağı gün gibi ortadadır.

Saygılarımla…

Mufazakar Sağ

Bundan yaklaşık 2 yıl evvel Avrupa Ve Muhafazakar Çizgi isimli bir yazı yazmıştım. Dönem terör saldırılarını ve Avrupa Toplumu’nun hızla muhafazakar sağ kanada doğru geçtiğinden bahsetmiştim. Zamanınız var ise o yazıyı tekrar bir gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

Geçen 2 yıllık süreçte son yaşanan siyasi krizler ve restleşmeler göstermekte ki gözlemlerimizde haklıyız. İlk önce Almanya’nın ve henüz bu öğlen Hollanda’nın Türkiye siyasi hükümetine karşı takındığı sert tavır başka türlü açıklanamaz bana göre.

Devletlerin verdiği tepkiler salt AKP hükümetinin istenmemesinden ziyade (AKP her zamanki gibi “herkes bize karşı demek ki dünyanın en iyi ülkesi biziz çekemiyorlar” diyor elbette) Avrupa ülkelerinin muhafazakar sağ çizgiye artık gittikçe kaydığının kanıtlarıdır.

Ülkemiz büyük çoğunluk olarak kendisini muhafazakar çizgide gören, genelde mezhebiyle ve diniyle gurur duyan, kapalı bir toplum yapısına sahip, batıyı düşman gören (özellikle yahudiliği ve İsrail devletini), geçmişiyle övünmeyi seven (elbette abartılı ve yanlış bilgisiyle) bir topluluktan oluşmakta. Biz genel itibariyle kendi dinsel öğelerini öne çıkartan ve bunun ile hayatına yön veren kişilere muhafazakar sağ kanat diyoruz.

berlin_irkcilar_aa1.jpg

Yine ülkemiz, çok uzun bir süredir muhafazakar sağ kanat dediğimiz topluluğun seçtiği siyasi partilerin yönetiminde sürekli yönetime geçtiği parlamenter sisteme çomak sokan, bazen mezhepçi, bazen ırkçı, bazen de cinsiyetçi açıklamalarıyla gündemini geçirmekte.

Açın rastgele bir arşiv gazetesini inceleyin ya İsrail’in yahudiliğine, ya kadının ikinci sınıf yapılmasına, ya çocuk gelinlere, ya “eyyy İrlanda … ” tarzı haberlere rast geleceksiniz.

Muhafazakar sağ kanada sahip siyasi partilerin bu açıklamaları genel itibari ile popülist yani kendi oy kitlesine hitap eden açıklamalardır. Ucunun nereye gideceğini bilmeden kürsüye çıkıp “Ya Putin kimsin sen? Zaten komünistsin geeeel kuran oku biraz dine döööön” deyip şakur şukur alkışlanan ve gülüşen kalabalıktan güç alan yönetim sınıfı bir bakarsınız ertesi gün Rusya’ya gidip Putin ile kek yiyor falan.

Uzaktan baktığınız zaman olayın saçmalığı veya salaklığını değerlendirmeye çalışırken bu açıklamaların kendi seçmen kitlesine verilen mesajlar olduğunu anlıyoruz artık.

Bahsettiğimiz bu “Muhafazakar Sağ” siyasi kanadın destekçileri işte artık Avrupa’da yaklaşan seçimlerle beraber gittikçe kuvvetleniyor. Daha doğrusu şöyle açıklayalım durumu; Avrupa genel itibari ile “Sosyal Demokrat” çizgi partilerin iktidarlarında yönetilmekte. Yani bu partiler ırk, din, mezhep ayrımı yapmadan bireyleri dünya vatandaşı görme ve ona göre davranma eğilimi gösteren partilerden oluşmakta.

16137766_303.jpg

Fakat yakın zamanda artan müslüman terör saldırıları, ortadoğudan kaçan büyük çoğunluğu Suriye’li göçmen kesim, yine muhafazakar sağ kanat siyasi partilerin propagandaları ve yaratılan korku ortamı neticesinde artık iktidarda bulunan “Sosyal Demokrat” çizgi partilerine güven kalmamış görünüyor.

Nasıl ki ülkemiz “ben müslümanım kardeşim Yunanlılar bana el sallıyor sallamasın defolsun gitsin hebelehüb..” diyen kesimlerin etkisi altına girmeye doğru kayıyorsa onlarda da bu tarz etkiler görülmeye başlanıyor.

İtalya, Polonya, Almanya, Hollanda, İngiltere, Yunanistan başta olmak üzere yakın seçimlerde mutlak bir muhafazakar sağ iktidarların hükümetleri ele geçireceği görülüyor hatta bazılarında ele geçirdiler diyebiliriz.

Dolayısıyla sen nasıl “eyyy Esad akıllı ol!” diyorsan bunların muhafazakar sağ çizgi kanadı da sana benzer açıklamalar ve uygulamalar ile tepkiler gösterecektir.

Peki Almanya ve Hollanda iktidarı muhafazakar sağ iktidarı değil neden böyle davranıyor derseniz tahminim iç siyasetten oy almak ve iktidarlarını kurtarma telaşında oldukları içindir.

Ne diyelim bir yanda “müslümandan komşu olmaz bunların geçmişi belli” diyen muhafazakar sağ iktidarlar diğer yanda din ve ırk ayrımını yapmamaya çalışan sosyal demokrat partiler..

Avrupa hızla muhafazakarlaşırken yarın bir gün Almanya başbakanından şöyle bir açıklama duymamız olasıdır;

“Eyyyy Tayyip düzgün konuş sen kimsin yeaa?”

Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde

 

Arkadaşlar lütfen yayalım ve herkeze duyuralım;

Ülkemizin mağduriyetin sorumlusu 65 yıldır muhalefet partileri olan MHP ve CHP’nin omuzlarında olmak üzere bütün aydın, entellektüel ve okumuş kesimindir!

Ne demiş ünlü bir düşünür? “Ben en çok okuyan adamdan korkarım, okudukça bana afakanlar basıyor. Bize ilkokul mezunu lazım hatta onu bile okumamış adam lazım…” Ne de güzel demiş..

Hükümet verdiği tecavüz yasa tasarısını tekrar değerlendirip yürürlüğe sokarak Hüseyin Üzmez gibi namazında niyazında, kandırılıp gazozuna ilaç atılarak küçük kızları taciz ettikten sonra madur olan kişileri korumalı, madden ve manen büyük bir yıkım yaşayan bu kişilere ve ailesine tazminat ödemelidir.

Ayrıca defalarca tacize uğrayan küçük kızın muhtemelen defalarca gazozuna ilaç katılarak safça kandırılan Hüseyin Üzmez gibi hayırsever, vatansever, hacı ve en önemlisi örnek bir müslümana karşı ufacık tacizlerinden dolayı hemen yargıya başvurması manidardır!

Kamuoyu bu bağlamda bilinçlendirilmeli, benzer maduriyeti tadan tecavüz ve tacizciler ile ilgili olan yasanın tazminat eklenerek tekrar kanunlaştırılmasının sağlanması gerektiğini kabul etmek gerekmektedir.

Orta çağın en güzel günlerini yaşadığımız bu günlerde artık bunun gibi gündem maddelerinin değil hangi ülkeye, hangi atlı ve topçu birlikleriyle saldıracağımız konuşulmalı, oyuna gelinmeyerek yahudi Almanya’nın büyük oyunu bozulmalıdır.

Avrupa’yı biz beklersek çok bekleriz bunu unutmayın!

Yarından tezi yok sefer hazırlıklarına başlanarak Avrupa’nın fethine geçilmesini, böylece artık dünya standartlarının üzerinde olan eğitim, yargı, ulaşım, enerji, sağlık vb. alanlarda yakaladığımız bu üstünlüğün kullanılarak yaratılan büyük askeri ve ekonomik devimizi yani Yeni Türkiye’mizin tutulmamasını/tutulamayacağını bildirmek istiyorum!

Son 10 yılda sürekli cari fazla verdiği için elinde bulunan ihtiyaç fazlası parayı bildiğiniz gibi IMF olsun, Dünya Bankası olsun, ihtiyacı olan Güney Kore, Almanya, Kanada, Norveç vb. ülkelere aktarmaktaydık.

Artık başlanması gereken Avrupa ve devam eden Orta Doğu’nun tekrar fethiyle beraber sarkacağımız Güney Afrika kıyıları, oradan uzanacağımız Samoa adalarının ele geçirilmesi sebebiyle verilen bu cari fazla paranın artık verilmemesini temenni ediyorum.

Ülkemizin şaha kalkarak sürekli büyüdüğü, kişi başı milli gelirin tam 128 bin dolar seviyelerine gelecekken yapılmaya çalışılan hain darbe sebebiyle birden 7 bin dolara düşmesi tartışılması gereken diğer bir konudur!

Türk halkı unutulmamalıdır ki en zor gününde bile hiç kimseye boyun eğmeyip gerekirse araya soktuğu adamlarla oğlunu işe sokturmaya, ihtiyacı olmadığı halde beleş kömür almaya, hayatında Ankara’nın doğusuna gitmediği ve askeriliği parayla yaptığı halde her daim PKK olsun veya IŞID olsun veyahutta BRAZZERS olsun çatışmaya her zaman hazırdır!

M.Ö.1071 yıllarında Anadoluya gelen Osmanlı Devleti’nde bir tek bira içilmemiş, tek bir zina yapılmamış, sadaka verecek tek bir kişi bulunamamıştır! Sadece balık tutmaya gittiği yerde güneşi görünce mayışan ve tarihteki ilk astronot olan Sektiri Sıpace Paşa göl kenarında uyuya kaldığı için cuma namazını kaçırmıştır. Bunun dışında devlet erkanında tek bir cum-a namazı kaçıran kişi yoktur!

Tarihimiz Padişahlarının hükmettiği dönemlerde ortalama olarak %68 at üstünde, %26 namazda, %5 yemek yemekte geriye kalan %12’lik kısmında ise uyudukları hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir (Üstat Kadir Mısırlıoğlu bunu padişahların ruhlarını tek tek çağırarak sormuş ve istatistik olarak bulmuştur). Peki soruyorum size bu yüzdelerin arasında sevişmek var mıdır?

Utanmadan padişahlarımızın seviştiği kamu oyunda anlatılmakta bu büyük insanların sanki normal canlılar gibi yaptıkları söylenmektedir! Bu şanlı tarihimize atılan büyük bir iftiradır! Padişahların böyle bir şey yaptığı bir fani kul tarafından bile görülmemiştir. Hepsi uydurmadır…

Son olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde yukarıda anlattığım olayların iyi analiz edilmesi, büyük oyunun bozularak gavurlara fırsat verilmemesi, yok efendim dolar pahalıymış yok efendim enflasyon varmış gibi hayali iddiaların hızla kınanması (gerekirse AKP internet trollerine hedef gösterilmesi) önemle duyurulur.

Zaman birlik beraberlik zamanıdır!

 

Sen Kimsin?

Ülke kendi aşağılık kompleksinden AB düşmanı oldu iyi mi..
 
Çocuğu olsa, imkanı olsa akşamından tası tarağı toplayıp İsveç’e yerleşecek olan adamlar “AB bizi beğenmiyor o zaman defolsunlar” veya “AB bizi oyalıyor asıl onların bize ihtiyacı var” diyor. “AB teröre destek oluyor” muş. Bak bak.. Yeni mi destek oluyor AB teröre? Sen AB teröre destek olduğu için mi reste giriyorsun?
 
Ülkemiz AB için sokak köpeğinden öteye gidemez bu ayrı şeydir, AB kriterlerini uygulamamak ayrı şeydir. AB’nin iki yüzlülüğü, teröre desteği ayrı şeydir, senin eğitim ve bilim seviyeni onların mertebesine getirmeye çalışman ayrı şeydir.
 
AB’nin ihtiyacı stratejik nokta bakımından. Diğer yanda elbette ki 1000 yıldır Avrupa’lı olan bir medeniyetin yönü de Avrupa olmalı zaten. Siz AB olsanız Türkiye’yi kendinize yakın tutmaya çalışmaz mısınız?
 
Fakat istediği kriterleri gerçekleştirmeniz gerekiyor bu birliğe girmek için. Sizi almaları veya almamalı çok önemli değil. Medeni yargı, eğitim, sağlık, özgürlük, insan hakları vs. kriterlerinde başı çeken ülkeler Avrupa ülkeleri genel itibariyle.
 
Biz kendimizi ne sanıyoruz? Kimsiniz ne olduğunuzu zannediyorsunuz arkadaşlar? Ben Hamburg’ta otururken kendi ülkesinde hala 15 yaşından küçük kızların evlenmesine sesini çıkartmayan adamı sokağımda görmek ister miyim? Yargı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü bırak kırmızı ışıkta geçmeyeceğini bilmeyen bir insan benimle neden aynı iş yerinde çalışsın? Kadını ikinci sınıf insan olarak kabul eden, yahudiye dinen düşman olan, mezhep ırk ayrımıcılığını bilen uygulayan bir kişi ile benim çocuğum beraber yaşayabilir mi? Karmakarışık etnik kökenlerin, teröristlerin arasında yaşamış, şiddeti sıradanlaşmış, tecavüzleri bile affetmeye çalışan hükümete ses çıkartmayan insanlar ile ben nasıl aynı masa da yemek yerim?
 
Sen kimsin yeaaaa? demeyle olmuyor. En güzel din benim, en büyük mezhep bende, en yakışıklı ırk bizimkisi diyerek ahlakı sıfıra inmiş, hükümet yolsuzluklarına “sen olsan sende çalarsın kim çalmıyor ki?” diye cevap veren bir ümmetin AB’de işi nedir?
 
“AB bizi almıyor çünkü çekemiyor..” gibi salak açıklamalardan evvel girin iki üç uluslararası kriteri kontrol edin?
 
Venedik yargı kriterlerinde Dünay’da son sıralara inmiş, medya bağımsızlığı ve din özgürlüğünde artık son sıraya demir atmış, eğitimde Avrupa düzeyinin sonunda olan bir ülkenin vatandaşı olarak soruyorum?
 
Sen kimsin arkadaş? Kendini ne sanıyorsun? Sen “bugünde çarşıda bomba patlamadı Allah’a şükür” diyen Orta Doğu ülkesisin artık. Sen köprü yapıldığı için Almanya ekonomisinin yıkılacağına inanan salak cahil bir topluluksun. Danimarka’da bir kişi her yıl 12 kitap okur iken sende 15 kişi yılda bir kitap zar zor okuyor.
 
Cahil sürüsüsün, bir boktan anlamayan ve anladığını sanan, kendi tarihini ve siyasetini televizyon dizilerinden öğrenen güruh olarak nesin sen?
 
AB “Avrupa normlarına uygun insanları” alıyor içine. Sen insan değilsin ki arkadaşım.
 
Sen kimsin yeaaa? diyor birde.
 
Daha kendinin ne olduğunu bilmiyor sağa sola tükürük saçarak saldırıyor.

Modern Fransa Tarihi – III

Bir önceki yazıya buradan

1830 Temmuz Devrimi

Yeni kralımız X. Charles ülkenin tozunu attırmaya kararlıydı. Muhalefet sansürün azaltılmasını, seçimin genişletilmesini falan isterken birden meclisi kapattı. Seçimler iptal edilmşti. 30 milyon Fransa vatandaşının 100 bini oy kullanıyordu ya işte onu 25 bine düşürttü. Basına inanılmaz sansürler ve yasaklar getirdi. Elbette halk bu kararları kabul edemezdi ve tepkiler tekrar alevlenmeye başladı.

27 Temmuzda Paris’e barikatlar kuruldu. Halk tekrar ayaklanmıştı. 28 Temmuzda meclis öğrenci ve işçilerin eline geçti. 2 gün sonra ise kral tahttan indirildi ve yerine Orleans hanedanında  Louis-Philippe tahta geçti. Böylece uzun süren Bourbon hanedanlığı Fransa için sona erdi.

Yeni gelen hükümdarın 1830 yılından sonraki 18 yıllık dönemine ise Temmuz Monarşizmi adı verilir. Yani kısaca şöyle diyebiliriz. Eski kral gücünü kullanarak zıvanadan çıkıp nalıncı keserini kendine yontmaya başlayınca halk bir hareketle kralı tahttan indiriyor. Yenisi geliyor ama oda tozutuyor 4-5 yıla. Sağ ve sol denilen kişilerle anlaşmaya giderek bir nevi denge politikasını bulmaya çalışarak geçen ilk yıllarından sonra bürokrasiyi ele geçiriyor. Kendi adamlarını yerleştirip gücü ele geçirince muhalefet edenlere baskıya ve zulme başvuruyor elbette. Bir çok ayaklanmayı bastırıyor. Suikast ve öldürülme girişimleri peşi sıra geliyor. Tıpkı II.Abdülhamid’e saldırılar gibi bu krala da suikastler düzenleniyor devrimciler tarafından. II.Abdülhamid’in bir benzeridir diyebiliriz.

Baskı rejimi bir çok defa ucuz atlattığı isyanları 1846 yılındaki büyük ekonomik buhranla beraber bastırmakta zorlanıyor. Avrupa’da sanayi devrimi tamamlanmış ve ticari işletmeciler ve şehir halkı nispeten ekonomik olarak toparlanmıştı. Lakin alt/orta tabaka nispeten düşük maaş alıyor ve günde 15 saate yakın eşek gibi çalışıyordu. Oy kullanma haklarının olmaması, şikayetlerinin hiç sallanmamaya başlanması, en küçük isyanın kürek mahkumluğu ile sonuçlanması falan derken yine hafiften kıpırdanmalar arttı.

classicalmarxism1 (1).jpeg.png

Halk bu zenginlikten yararlanamadı dedik. Başka neler vardı peki yine büyük bir isyanı teşvik edecek? 1845 yıllarına kadar Fransa nüfusu oldukça artmıştı. Sanayi devrimleri fabrikaların sayısının artmasıyla çalışacak insanlara ihtiyaç duyuyordu. “Çocuk yapın ki zenginleşelim” diye nasihat veren krala uyan halkta yaptı çocukları çoğaldı. Zenginleşen tüccarlar ve patronlar olurken fakir kalan ve zenginleşemeyen halk ne olduğunu anlamaya başlıyordu artık. Birde üstüne Avrupa’da ekinlere bulaşan patates hastalığının vurması fakirlerin sabrını taşırdı. Parayı geçtim kıtlığın baş göstermesi insanları öfkelendirdi. İnsanlar yolları kesmeye milleti soymaya başladı.

Yine 1848 yıllarında  Karl Marx ve Friedrich Engels‘in birlikte yazdığı  Komünist Manifesto adlı yazısı Avrupa’da konuşulur olmuştu. Özel mülkiyeti ve sınıf ayrımlarını kabul etmeyen devletsiz bir toplum yaratma düşüncesi bu fakir halk tarafından destek görmeye başladı.

1848 Büyük Avrupa Devrim Hareketi

1848 yılında Rusya hariç neredeyse Avrupa’nın her yerinde özellikle zanaatkarlar yani mesleki işçiler başta olmak üzere fakir halk, öğrenciler ve köylüler harekete geçti. Paris, Berlin, Prag ve Viyana’da gösteriler ve isyanlar patlak vermeye başladı. Devrim temsilcileri parlamentoda kendilerini temsil ve haklar talep ediyorlardı. Özellikle Paris halkı buna top yekün destek olmuştur. Bunu tahmin eden fakat aniden gelişmesi sebebiyle tam önlem alamayan kral yinede sert önlemlere başvurmuştur. Halk silahlarla güvenlik kuvvetlerine sokaklarda karşı koymuş kanlı çatışmalar yaşanmıştır.

Ayaklanan işçi kesimi genel olarak; asgari bir ücretin belirlenmesini, günlük 10 saat çalışmayı ve haftada bir gün tatil yapmayı, oy kullanmayı, parlamentoda temsili istemişlerdir. Bu istekler elbette kabul edilmemiş direnişte devam etmiştir. (Yani kçını kaşıyıp kazanılan hakların nasıl kazanıldığını bilmeyen mal arkadaşlarımıza örnek olsun)

barricades in Berlin with Black red Gold flag.jpg

Uzatmayalım Fransa’da sonunda kral tahttan çekilmiştir. Gerçi bir çok yerde (Almanya mesela önemlidir) parlametolar ve yasalar değişti. Almanya’da bu devrimin en önemli önderi mesela büyük bir sanatçıdır; Richard Wagner. Avusturya-Macaristan ise çok zorlu bir sürece girmiştir. Çünkü bu kesim oldukça faklı etnik kökene sahip bölgeden oluşmaktadır. Bu hareket o bölgelerde bağımsızlık taleplerine de sebep olmuştur (Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar, Slovenler, Çekler vs.). Avusturya İmparatoru uzun süre bu etnik bölünmeyi baskı ve basın sansürü ile durdurmaya çalışmıştır. Çünkü gelecekte bu özgür parlamento ve basın yöneliminin sonunda imparatorluğunun dağılmasını kaçınılmaz görmektedir. Beklendiği gibi yapılan bu hareketler imparatorluğu gerçekten dağıtmıştır. Benzer şekilde yakın bir tarihte amcasının darbeyle  indirilmesi sonucu tahta geçecek olan II.Abdülhamid (1876) yine benzer bir baskı ve sansür ağı ile Osmanlı İmparatorluğunu kaybetmemek için uğraş verecektir. Avusturya imparatoru gibi düşünmekle beraber kaçınılmaz olarak dağılma sürecine girilmiştir. Bazı şeyleri engelleyemiyorsunuz yani efendim. Monarşi yıkılmaktadır artık. Fakat kurulacak “Cumhuriyet” yapısı ile hemen demokrasiye geçiş sağlanamayacak. Çünkü insanları yönetim anlayışında demokratik cumhuriyeti tam bilmediği için hükümetleri ele geçirenlerin nasıl tekrar monarşiye geri dönme özlemlerine şahit olacağız.

Bir sonraki yazımız ile devam edeceğiz. Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Avrupa Ve Muhafazakar Çizgi

13 kasım 2015 tarihinde Paris’in çeşitli noktalarında gerçekleştirilen terör eylemlerinde ölenlere rahmet dileyerek yazımıza başlayalım. Gerçi biz alıştık bombaların patlamasına yada birilerinin öldürülmesine ama tabi konu Avrupa’ya taşınınca açıkçası işin ciddiyetini onlarda anlamış oldular.

Dün gece şehrin farklı noktalarında yaşanan saldırılar ve patlamalar sonucu neredeyse 160 kişi hayatını kaybetmiş görünüyor. Saldırıları IŞID üstlenirken bu olayın bazı şeyler için milat olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı yazıyorum.

paris-teki-teror-saldirisinin-ilk-goruntuleri-7874655_1370_m

Hep yazıyoruz ve söylüyoruz ya muhafazakar çizgi ve sosyal demokratlık diye. Ben şahsen sosyal demokrasinin en iyi çözüm olacağını düşünüyorum ama ne yazık ki ülkemiz muhafazakar eksende yaşamını sürdürmekte. Sürdürebilir elbette fakat bunun eksileri bana göre daha çok. Her neyse ya konu o değil. Diğer ülkelerde de bu çizgide gezen guruplar bulunmakta. Sosyal demokrat yani sol kanat dediğimiz çizgi daha özgürlükçü, serbest ve farklı ırktan/dinden olanlara daha fazla hoşgörülü kesimi ifade eder aslında. Avrupa bu bağlamda liderleriyle sosyal demokrat grupların genelde yönetiminde bir anlayış sergiler.

Lakin son zamanlarda artan terör olayları, Avrupa’da dönem dönem yaşanan küçük tartışmalar ve toplu tepkiler onları bu sosyal demokrat kimlikten daha içine kapalı ve muhafazakar çizgiye doğru sürüklemekteydi. Artan muhafazakarlık bizde “ne güzel dindar oluyoruz” gibi saçma bir kavram ile anlaşılsa da Avrupa için durum pek öyle değil. Çünkü muhafazakar kanat kesimi ülkelerinde yaşayan müslümanları tehlike olarak görmeye ve ülkelerinde istememeye başladılar. Evet sabaha kadar “IŞID bizim ile ilgili değil” deseniz bile toplum algısı farklı bir şey.

Üzülerek görmekteyiz ki yapılan terör eylemlerinin hemen hemen hepsi kendisini müslüman olarak gören ve din adına yapılan saldırılardan oluşmakta. Öyle ki bu saldırılar ülkelerin askeri veya polis kuvvetlerine değil masum halka yönelik yapılmakta. Müslüman kesim yapılan saldırıları kınamak ve yarım ağız sürekli “onlar zaten müslüman değil abi” açıklamasını yapmaktan başka bir şey yaptığı da görülmüyor. Müslüman coğrafyası artık şapkayı önüne alıp neyi yanlış yaptığını iyi analiz etmelidir.

Elbette batının laik sosyal yapısına sahip liderleri bunun müslümanlığa mal edilemeyeceğini, ülkelerindeki çeşitliliği dile getirerek halkı sükunete davet edeceklerdir. Ama nereye kadar? Avrupa toplumları da kabul etmek gerekir ki yapılan bu saldırılardan dolayı gittikçe artan bir öfkeyle kapıları etnik ve din ayrımcılığı ile yaşayan gruplara kapatabilirler.

paris-teki-teror-saldirisinin-ilk-goruntuleri-7874655_6814_m

Her konuşmada ve yazıda din ve ırk ayrımcılığının ne kadar yanlış olduğunu dile getiriyoruz. Sorunca halkımıza taziye ve üzüntülerde mangalda kül bırakmıyoruz ama yine eleştirdiğimiz batı toplumları gibi iki yüzlü değil miyiz? Batıyı kendi halkına demokrat olduğu dünyada ki diğer insanlara aynı mesafede olmadığı için eleştirirken biz ne durumdayız?

Daha seçimden 2 ay önce Ankara’da patlayan ve neredeyse Paris katliamlarında ölenler kadar insanın ölmesine halk tepkisi ne oldu? Milli maçta ölenler için yapılan saygı duruşu ıslıklandı! Bomba patlatıp öldürenlerin terörizmine değil “kimin öldüğüne” baktı insanlarımız. Başbakan ülkede canlı bombaların kimliklerinin belirlendiğini ama daha bomba patlatmadığı için bir şey yapılamadığını açıkladı iyimi. Şaka gibi lan ülke…

Anlayamıyorum bazı şeyleri. Biz Ermenistan ile savaşta olsak diyelim tamamen farazi konuşuyorum. Onların bir alışveriş merkezinde bomba patlatarak 200 kişilik sivili öldürmemize sevinmeli miyiz? Hani nerede müslümanlığın hoşgörüsü? Nerede insanlığımız? Devletinin yaptıklarının sorumlusu masum siviller midir? Sinemaya parka giden aileler çocuklar mıdır? Buna sevinilebilir mi?

“İyi oldu parçalanmışlar” diye düşünmek doğru bir yaklaşım mıdır? Hepsini öldürmek, herkesi katletmeyi düşünmek tarihte hep görülen manyaklığın tekrarı. Böyle düşünceye sahip olanların tespit edilip tedavisi şarttır kanaatimce.

Dallandırıp budaklandırdık iyice. Artık tahmin ediyorum ki Avrupa hem farklı köken hemde farklı dinden olan kişilere karşı yaptırım ve vatandaşlık kavramlarını tekrar gözden geçirecektir. İzlanda maçını seyretmeye gelmiş bir İzlandalı milli maçta saygı duruşunun yuhalandığını duyduğunda ne demiştir? Ne düşünmüştür? Bunları o zaman kendime sormuştum. Şimdi artık Avrupa duyuyor görüyor ve harekete geçme vakti geldi belkide.

Diğer yandan tırlarla kamyonlarla gizlice silah sevkiyatları ortalara saçılan ülkemizi yurt dışı basını bir çok yer ve adres vererek suçlamıştı hatırlarsanız. Hah işte bu uluslararası mahkemelerde delillerle ortaya konulur ve IŞID’e desteğimiz ortaya çıkarsa Allah korusun ne olur düşünmek bile istemiyorum.

Batılı Olmak

Tanzimattan bugüne dek, üzerlerinde en çok tartışılan kavramlar batı ve batıcılıktır. Ancak iki kavram, sadece üzerlerinde tartışılan basit kavramlar olmaktan çıkmış, devletin temel niteliklerine bağlı genel yönelişlerin ve siyasal seçimlerin gerçekler olmuşlardır. Buna karşın, bu kavramlar toplumsal ve ekonomik nedenleri ile gereğince incelenmemiş, türk kamuoyu günlük olayların gündelik izlenimlerine göre etkilenmiştir. Türkiye cumhuriyetinin bağımsızlığı ve ekonomik gelişmemiz büyük ölçüde bu kavramların ve ilişkilerin gerçek anlamları ile gün ışığına çıkarılmasına bağlıdır. Sanırız türk milliyetçiliğinin gerçek anlam ve bilinci bundan böyle bilimsel gözlemlere dayanarak, gerçekçi doğrultusuna oturacaktır. Çeşitli siyasal endişeler ile siyasal kavgada yerlerini yanlış seçmiş olanlar, bu kavramları kendi aralarında yorumlayarak Milliyetçi Cepheyi güçlendireceklerdir. Önce batıyı uygarlığın tek temsilcisi, özgürlük ülkeleri ve küfür diyarı saymadan, batının uygarlık sürecini kısaca tanımak gerekecektir.

Dün-Bugün

Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi yapıları içerisinde sanayi devrimini tamamlamış, temel sanayilerini kurmuş olan ülkeler topluluğudur. Önce İngiltere’de başlayıp sırayla öteki batı ülkelerinde de tamamlanan sanayi devrimi sonucu, batılı ülkeler hammadde deposu olarak kullanacakları, mamul maddeleri satacakları ve insanları çalıştıracakları Asya ve Afrika ülkelerini bir bir ele geçirmişlerdir. Avrupa kıtasında, toprak büyüklükleriyle sömürdükleri ülkelerin en küçük illeri büyüklüğünde olan batılı devletler, tarih içerisinde Asya ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca egemenliklerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Bu ekonomik ve siyasal ilişki sonucu, yoksul Asya ve Afrika’ya karşı, zengin ve uygar Avrupa gerçeği doğmuştur. Bugünkü kıtalar arası sömürme ve çelişme, kökleri tarih içerisinde doğu-batı ilişkilerinde yatan sürekli ilişkilerin sonucudur. Gerçekten, güneşin topraklarında batmadığı imparatorluklar, güçlerini bu sömürme olayından almışlardır. Bu yüzden batı uygarlığı sürekli bir sömürmenin tarihidir.

Bu sömürme ilişkileri sadece bugünkü uygarlığın utanacağı sömürme sabıkaları olarak kalmamış, iki büyük dünya savaşından sonra, uluslar arası antlaşmalar ve dev şirketler eliyle, bugün yeni sömürgecilik olarak tanımlanan en son aşamasına erişmiştir.

Batı Ve Biz

Batı, sanayi devriminden sonra, ekonomik gelişme kuralları gereğince, büyük toprak zenginliklerine sahip Osmanlı İmparatorluğu ile de ekonomik ve siyasal ilişkiler kurdu. Bu ilişki kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu, ya kendi bünyesi içerisinde sanayi devrimini yapacak yada batı ekonomisine teslim olacaktı. Daha önce kapitülasyon ayrıcalıklarını ele geçirmiş olan batı, kısa zamanda türk el sanatlarını da çökerterek, Galata’daki gayri müslim bankerler ve sırmalı Osmanlı paşaları aracılığıyla, Osmanlı ekonomisini denetimi altına aldı. Kırım savaşı ile yoğunlaşan, batı ilişkileri sonucu, denetimsiz ve koşulsuz batı ekonomisine teslim oldu. Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri bu sömürü ağları örülürken yaşandı. Yirminci yüzyıl başlarında ise, Osmanlı imparatorluğu padişahlar eliyle batıya karşı teslim bayrağını çekiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı İmparatorluğunu teslim almıştı.

Büyük Atatürk’ün önderliğindeki kurtuluş savaşı emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusal başkaldırıştı. Üç yıl kan ve ateşle savaşılarak, Tanzimat ve Mütareke dostları süngü ucu ile vatan topraklarından kovuldu. Ancak kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak, ikinci dünya savaşından sonra bir kez daha batı ekonomisi ile ilgi kuruldu. Ve yirmi yıl, bu ilişkilerle bugüne kadar gelindi. Bugünkü ahval ve şerait ise, her türlü yorumun dışında gözler önündedir.

Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürmekte olan batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün batı televizyonlarında köpek maması yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır.

Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmişse  bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri sadece kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, batı için sadece emeği çalınacak, yeraltı zenginliklerine el konulacak sömürü kaynağıdır. Batı kültürünün beşiği sayılan Fransa’da en ileri akımlar tartışılırken, Fransız askeri, Cezayir milliyetçilerini kurşuna diziyor. Sartre’lar, Camus’ler, Russel’lar uygarlık üzerine kitap yazarken, müstemleke albayları Asya’da ve Afrika’da kırbaç sallıyorlardı. Eğer uygarlık büyük binaların, geniş yolların ve makinelerin adı değilse, yoksul ülke topraklarından müstemleke askerlerinin çizme izleri silinmeden batı bir uygarlık öncüsü sayılamaz.

Sonuç

Toplumsal yapılar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalar arası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır. Türkiye yerini bu temel çelişmeye göre bulmak zorundadır. Gerçek uygarlık, insancıl ülküler, tüm yoksul ülkelerin bağımsızlık savaşlarına bağlıdır. Ve de, Türkiye tarihsel koşulları ile, kapitalist ve komünist dünya devletlerine karşı, üçüncü dünyanın liderliğini yapacak tek ülkedir. Türk aydınına düşen görev, sanırız ki bu ülküyü devletimizin temel yönelişi olarak benimsetmektir. Unutulmasın ki, iki yüzyıllık doğu-batı ilişkilerinde, bağımsızlığımıza sahip olduğumuz tek devre, batıya karşı kurtuluş savaşı verdiğimiz Atatürk Türkiye’si dönemidir. Bu dönemin dışındaki batı dostluğunu, türk halkı çok pahalı ödemiş ve ödemektedir.

Akşam, 25 Şubat 1968