Öğretmenlere

Bugün öğretmenler günü. Bütün öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun. Öğrenmek ve eğitim belkide toplumların gelişimi açısından en önemli mesele. Bunun bilincinde olması gerekenler ise yine öğretmenlerimiz olmalıdır. Öğretmenleri iyi olan toplumlar, öğretmenlere yatırım yapan toplumlar çok daha başarılı bir kalkınma ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

Burada öğretmenlerimize çok daha fazla iş düşüyor. Bildiğimiz gibi üniversite sınavlarında öğretmen ve branşları fazla yüksek puanlar alamıyor. Birinci sebebi para. Ülkenin en çalışkan öğrencileri gün boyu oturmaktan başka bir iş yapamayan eczacılık gibi boş mesleklere yöneliyorlar. Halbuki ülkenin en değerli mesleği öğretmenlik olmalıdır. En zeki, çalışkan ve azimli kişiler öğretmen olmalı ki yeni nesillere bunları aşılasın.

151120151556132460122_2

Ne yazık ki bu kesimin bir kısmını daha ilk etaptaki saçma üniversite sınavında kaybediyoruz. Peki sonraki dönemde öğretmen arkadaşlarımız düzgün bir eğitim sisteminde yetiştiriliyorlar mı? Öğretmenlik fakültelerindeki öğrencilerin bir çoğu “nasıl daha iyi bir öğretmen olurum” diye değil “nasıl atanırım da işe girerim” diye düşünüyor. Ezberci ve boş üniversitelerde yine kalitesiz öğretmen-öğrenci ilişkilerinden dolayı yetersiz kapasitede öğretmenlerimiz ortaya çıkıyor.

Öğretmenler bana kızmasınlar. Kusura bakmasınlar ama kitap okumayan, dergi kurcalamayan veya sanatsal/sporsal bir etkinliğe sahip olmayan bir öğretmen gerçekten bir öğretmen olabilir mi? Elbette hayat mücadelesi ve imkanlar dolayısıyla bazı eksiklikler olacaktır. Fakat samimi olarak öğretmenlerin kendisini geliştirmesi ve özellikle kitap okuması gerekmektedir.

Ataturk_Istanbul_universitesinde
“Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir” M.Kemal Atatürk

Dostoyevski’den okuduğunuz Raskolnikov’un içsel azabını, Victor Hugo’dan okuduğunuz Jean Valjean’ın hayatı suçlamasını, Jose Mauro De Vasconcelos’dan okuduğumuz küçük Zeze’nin portakal ağacıyla arkadaşlığını ve daha nicelerini bilmeden öğretmen olabilir misiniz?

Aylık bilimsel gelişmeleri, edebiyat tartışmalarını, coğrafi keşifleri, uzay araştırmalarını, yazarları, şairleri takip etmeyen, en azından bir ressamı veya besteciyi sevmeyen kişi öğretmen olabilir mi?

Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okumadan Anadolu öğrenilebilir mi? Bir Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Turgut Uyar gibi efendim şairlerin ne dediğini hissetmeden. İlk önce ülkeni tanıyacaksın yurdunu, vatanını, kültürünü, dinini… En önemlisi tarihini bilmeden öğretmen olabilir misiniz?

Osmanlı devletinin nasıl yok olmanın eşiğine geldiğini, hangi şartlarda savaşıldığını, ne tür kültür hareketleri yapıldığını bilmiyor iseniz.. Mustafa Kemal’e “İngiliz ajanı” diyene mal mal bakıp iki üç hakaret cümlesinden öte bir cevap veremiyorsanız nasıl öğretmen olacaksınız?

24-Kasim-Ogretmenler-Gunu-Ataturk

Öğretmenler gününüz elbette kutlu olsun. Fakat bu genel olarak kutlanan bir gün olup bunun ötesine geçecek olan öğretmenlerdir. Öğretmen günlerinde çiçekleri koklamak ile sorumluluk bitmez. Siz ilk önce bilinçleneceksiniz, öğreneceksiniz, okuyacaksınız, bileceksiniz ki sorulan sorulara tereddütsüz tokat gibi cevabı yapıştırabilesiniz.

Öğretmenlik diploma ile değil, bilgi ile kazanılır..

Yazıyı daha fazla uzatmadan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kütahya’da 1923 yılında yaptığı konuşmayı buraya koymak istiyorum müsaade ederseniz. Sadece bu konuşma bile zamanının ne kadar ilerisinde bir kişi olduğunun ispatıdır zaten. Lütfen etrafınızdaki öğretmenlere bu yazıyı okutun arkadaşlar ve sizde bir zahmet okuyun. Öyle “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeyle olmuyor işte. Söylediklerini okumak lazım.

Saygılarımla. Bütün öğretmenlerimin ellerinden öpüyorum;

“….Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.

Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.

Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.”

Reklamlar

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi

Yazmayayım yazmayayım diyorum ama arkadaş o kadar çok duyuyorum ki bu lafları çevremden. İster istemez bunların anlatılmasının gerekliliğini hissediyorum artık. Son günlerde ne yazık ki iki üç kişinin sosyal ortamda tehdit ve saldırısına maruz kaldım. Saldıranların yazdıklarımı yanlış anlaması veya tam okumadan hakaret etmesi ortak özellikleri oldu.

Aslında bir tanesi sonradan özür diledi ama bu genel bir sorun halinde. Neyse ya konu bu değil aslında. Saldırıda bulunanların yakın çevrede yaşaması ve “islami muhafazakarlıklarının” yukarıda olması ortak noktaları. Yani arkadaşlar muhtemelen cumaları kaçırmayan, selam veren alan, içki içmeyen ve aslında büyüğe veya olaya saygılı insanlar. Fakat son zamanların gergin ortamından kaynaklanmasının yanında eğer istedikleri cevap ve yorumları alamazlar ise oldukça sert tepki gösterip saldırabiliyorlar insana. Bunu genellemeyelim falan diyeceğim ama yok kusura bakmayın ama saldırgan bir yapıya sahipler.

36679

İslami hoşgörü diyerek sürekli dile getirilen ve bu temeller üzerine inşa edilmek istenen “İslami Devlet” yapısı işte bu tezatı da içinde barındırmakta. Benim anladığım islami veya dini diyelim değerleri hayatın önüne koyan insan dünya malına ve hayatına önem vermeyen, karşısındakini kırmadan konuşan, saldıranı Allah’a havale eden kişidir. İntikam ve cezalandırma tanrıya bırakılarak adalet için mücadele edilir. Başka dinden/mezhepten/ırktan olanlara saygı gösterilir. Baskı yapılmaz, aşağılanılmaz “ben dinim ile gurur duyuyorum” denilebilir ama “benim dinim doğru sen cehennemde yanacaksın şerefsiz köpek” denmez. Çünkü müslümanlığa göre gayri müslim her insan potansiyel bir müslüman adayıdır ve ona göre yaklaşım sergilenmelidir. Bu sebeple bir lafınız ile dininize belkide kalben yakın olan bir kişi uzaklaşır bunun sorumlusu da siz olursunuz.

Elbette bu yukarıda anlattığım işin kağıt üstünde olanı veyahutta benim için kişisel bazda kalanını teşkil etmektedir. Ne yazık ki iş uygulamaya gelince kişiler hiçte yukarıdaki hoşgörü ve saygıyı sergilememekte, karşısındakine hakaret etmeye ve hatta saldırıya geçmekte bir sakınca görmemekteler. Yaşadığımız çevremizde (toplumda) ve yönetilen dini devletlerde (her hangi bir din) de ne yazık ki böyledir. Burada halktan bazıları kendi inanışının yapay iyi niyetindeki aldanmacılığa kapılarak yukarıda belirttiğimiz hoşgörü devletinin kurulacağına inanmaktadır. Bunu samimi bir şekilde kalbinden söylemektedir. Peki söylediğimiz bu hoşgörü tarihsel süreçte yapılabilmiş midir?

Geçmiş dönem İslam odaklı devletlerdeki yönetim ve devlet anlayışları kutsal kitabın hoşgörüsü ve dirayetinden ziyade çok daha sert ve baskıcı iktidarlar ortaya çıkartmıştır. Bunun sebebi bir çok noktayı içermesiyle beraber ana hatlarıyla karşımıza iki unsuru çıkarmaktadır; Eğitim ve İnsanın Doğal yapısı.

islam-hosgoru

Bu tarz Dini devlet yapısını isteyen ve gerçekten yukarıda belirttiğimiz tarzda yaşayan iyi niyetli insanların bir kısmı kurulacak devlet yapısının zamanla daha iyi bir toplum yapısına doğru kayacağını ve bunun da dini eğitim ile sağlanacağını düşünmektedirler. Diğer kısmı ise mevcut laik eğitim sisteminin zaten islama aykırı olduğunu söyleyerek her türlü değişikliğin şimdiki yapıdan iyi olacağını belirtmektedirler.

Elbette kendi düşüncelerine saygı göstermek ile beraber bu söylenenlere katılmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü elimizdeki en büyük örneklemeler tarihte bulunmaktadır. Bir kere bahsi geçtiği gibi yönetilen bir devlet yapısı tarihte hiç bir zaman kurulmamış ve uygulanamamıştır. Ne İslam ne Hristiyanlık ne Yahudilik ne diğer dinler hiç biri bunu uygulayamadığı gibi dini devlet yapısı zamanla iktidarın halkı sömürüde ve ezmede kullandığı bir araç haline gelerek toplumun dinden uzaklaşmasına, dinin yıpranmasına, dinin amacından uzaklaşmasına ve iç karışıklıklara yönelmesine sebep olmuştur. 

Yukarıda yaptığım saptamaların ayrıntılarını zaten tarih yazılarımda bulabileceğiniz için onlara çok girmeyeceğim. Fakat yine belirttiğim gibi iktidarını dini yönetimsel sisteme geçirerek halkı geçmişteki gibi kandırıp siyasete alet etmek isteyen çevreler, günümüz iyi niyetli müslüman toplumunu kandırmak için bir çok yola başvurmaktalar;

Bunlardan en önemli argümanları elbette “Yeni Bir Tarih” yazıcılığı. Türkiye devlet tarihinin laik temelle kurulduğunu ve geçmiş yazılanların yalan olduğunu bazı “doğru örneklemeler” ile anlatarak kendilerine uygun bir tarih yazma girişimleri en büyük silahları. Bunun için hükümete yakın kolların sivil toplum örgütleriyle çalışarak kendi neferlerini üretme çabalarını görmekteyiz.

cuma-hutbesi-tövbe

İkinci büyük argümanları ise laik demokratik hukuk devletinde olmaması ve yapılmaması gereken gerek tek parti gerekse çok parti döneminde muhafazakar kesime yapılan baskılar ve engellemeler. Yine bunları tekrar tekrar dile getirerek propaganda ekseninde beyinler yıkanmaktadır. En çok anlatılanları örneğin; asılan İskilipli Atıf, Harf Devrimiyle cahil kalma, evlerin basılıp kuran yakılması/toplanması, camilerin ahıra çevrilmesi, laikliğin dinsizlik olarak tanımı, din derslerinin eğitimden çıkartılması, başörtüsü ile okumanın engellenmesi vb. bazıları doğru bazılarının yalan olduğu şeyler…

Üçüncü argüman ise ilki gibi “Yeni Bir İslam” anlayışı. İslam tarihini yeniden yazmaya cesaretleri olmadığından (çünkü ilk 500 yıla yakın dönem kalıplaşmış ve artık öyle kabul edilmiştir) kendilerinin çıkarları doğrultusunda yaratılan dini yapıdır. Bu dini yapıda İslamın bütün değerleri aynen kabul edilir fakat bazı şeyler görmezden gelinir veya öne çıkartılmaz. Bir nevi kendi kendini kandırmaktır aslında. Bu yapı düzeni Osmanlı Devletini bitirmiş ve yıkılışa giden sürece sebep olmuştur. Nasıl anlatayım? Adamın biri banka soydu diyelim ve 10 milyon doları çaldı. Çaldığı bu para ile kendine ev alıp birde fabrika açtı hemen yanına da cami yaptırdı. Fabrikaya insanları aldı onlara ekmek verdi geçimlerini sağladı iş adamı oldu. İşte bu durum için bana göre müslüman bir kişi “helal olmayan yolla” kazanılan bu parayla yapılan işin doğru olmayacağını düşünmeli ve bunu yapanı cezalandırmalıdır. Fakat yaratılan “Yeni Bir İslam” anlayışı çerçevesinde bu olay yadırganmaz hatta tebrik edilir. Bunun açıklaması da “müslümanlara hizmet” ile veyahutta “dinsizliğe karşı savaşta yapılanların kabul edilebileceği” düşüncesine doğru kayar. Bunu sadece banka soygunu ile düşünmeyin; avanta, rüşvet, ihalenin bağlanması, yine bir ihale almaya karşılık vakfa bağış vs. hepsini tabii olarak kapsamaktadır. Bu iddiaların temellerini ise yaratılan yeni “Osmanlı Devletine” atıf yaparak çözmeye çalışıyorlar.

ottoman_jerusalem

Yazdığım üç argümanın kullanılmasıyla beraber aslında olmayan bir tarihsel süreçte, aslında uygulamada bazı yanlışlıkları olan olmayan bazı tarihi şeylerin kullanılmasıyla, aslında dinde olmayan şeylerin “varmış tabi” denilerek “İslami Devletin” temelleri atılmaya çalışılıyor. Hakikat halktan gizlendiği gibi kamuflaj olarak da sürekli “İslamın Kardeşliği” argümanı kullanılıyor.

Aslında sürekli bahsedilen “İslam Kardeşliği” tarihini okursanız öyle olmadığını çok iyi anlayacaksınız. Başta söylediğim İnsan Doğası sanırım İslam Tarihinde devreye girmekte. Neden bu tarihi anlatıyorum? Çünkü kendini müslüman olarak gören arkadaşlarımın bana göre bunlara dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne diyorduk İslam Tarihi okullarımızda Hz.Muhammed’in ölümünden sonra hızlıca geçilen, kısa iki üç paragraf ile hemencecik Anadolu’ya Türklerin girişiyle müslümanlığı keşfetmesi şeklinde anlatılır. Hani diyorlar ya “Laik cumhuriyet bize tarihi yalan anlatıyor” diye. Aslında “Laik Cumhuriyet” tarihi anlatmıyor(eksik anlatıyor daha doğrusu). Osmanlının ayrıntılarını ve müslümanlık dönemini anlatsa ne vatanseverler ne dindarlar belki itikatlarını yitirir bundan çekiniyor belkide. Neyse bu başka konu şimdi. İslam, Hz.Muhammed’in ölümünden sonra ballandıra ballandıra anlatılan dört halife döneminin iktidar mücadeleleri, suikastler, katliamlar, köle/cariyelik sisteminin kullanımı ve zulüm dönemine giriyor. Kısa bir sürede yaşananlar ve tarihi gelişim anlatılan ütopik anlayışın olmayacağının çok iyi bir kanıtı aslında.

Çok ayrıntılarıyla anlatmamakla beraber özetle  ikinci bölümde Halifelik zamanında gerçekleşen olayları anlatacağım. Hoşçakalın efendim…

Bir sonraki yazıya buradan

Askere Yuhalama

Silvan’da uzun süren sokağa çıkma yasağından sonra bu görüntülerde yaşanmış. Olayın analizine hiç bir şekilde girmeyeceğin çünkü orada ne olduğunu bilmiyoruz.

Bunu neden koyuyorum? Çünkü 12 günlük ve muhtemel seçim öncesine kadar uzanan bir süreçte çatışmalarla adını duyuran PKK destekçisi muhtemel kişilerin yoğun bulunduğu bir yer burası. Evler harap olmuş, yollar kalkmış, dükkanlar patlamış, yeraltı sistemleri rezalet bir durumda vs.

Sonra bir askeri birlik sokak ortasında tekli düzende şehrin göbeğinden geçiyor. Tekli düzen bir kere arkadaşına bir koşuda ulaşabileceğin mesafede olmalı. İkinci olarak böyle çatışmalara girdiğin ve malum gelecekte olabilecek bir yerin göbeğine askerler tekli düzende neden gönderiliyor? Bakın bu çok ilginç arkadaşlar.

Geçen askerlere yuh çekip hakaret ederken askerlerin kalabalık tarafından tacizi devam ederken insanın içi sızlıyor. 20-25 yaş arası muhtemel olan bu askerlerden bir tanesi çekse tarasa kalabalığı ne olacak?

Hayatımız ülkemizde paranoya şeklinde geçiyor biliyorsunuz. Fakat bu tip bir hareketin gelişimi ve sonucu bana başka bir plan var gibi geldi. Televizyondan görenlerin oradaki halka ana avrat küfür ettiğini tahmin ediyoruz. Karşı cephe ise şehirde çatışma sonrası daha gövde gösterisine daha fazla kin beslemişlerdir. E peki kime neye yaradı bu restleşme?

Devlet insan değildir bunu unutmayın. “Böyle yaptınız şimdi sinirlendim” falan diyerek hareket etmez. Hukuksal doğrularda askerini ve polisini kullanır. Ferdi hareketler devleti kapsamaz fakat devlet içindeki organlarda bunu en aza indirmek için mücadele eder.

Yani devlet halkı tahrik etmez, tahrik olan halkı sakinleştirir. Ana görevi budur normal olarak. Kürt ve Türk kesiminin kutuplaşmasına sebebiyet vermemek gerekir. Bana göre bu olay göründüğü kadar masum bir olay değildir ve araştırılmalıdır.

Kinden ve nefretten beslenenlere lanet olsun bitmediniz..

Avrupa Ve Muhafazakar Çizgi

13 kasım 2015 tarihinde Paris’in çeşitli noktalarında gerçekleştirilen terör eylemlerinde ölenlere rahmet dileyerek yazımıza başlayalım. Gerçi biz alıştık bombaların patlamasına yada birilerinin öldürülmesine ama tabi konu Avrupa’ya taşınınca açıkçası işin ciddiyetini onlarda anlamış oldular.

Dün gece şehrin farklı noktalarında yaşanan saldırılar ve patlamalar sonucu neredeyse 160 kişi hayatını kaybetmiş görünüyor. Saldırıları IŞID üstlenirken bu olayın bazı şeyler için milat olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı yazıyorum.

paris-teki-teror-saldirisinin-ilk-goruntuleri-7874655_1370_m

Hep yazıyoruz ve söylüyoruz ya muhafazakar çizgi ve sosyal demokratlık diye. Ben şahsen sosyal demokrasinin en iyi çözüm olacağını düşünüyorum ama ne yazık ki ülkemiz muhafazakar eksende yaşamını sürdürmekte. Sürdürebilir elbette fakat bunun eksileri bana göre daha çok. Her neyse ya konu o değil. Diğer ülkelerde de bu çizgide gezen guruplar bulunmakta. Sosyal demokrat yani sol kanat dediğimiz çizgi daha özgürlükçü, serbest ve farklı ırktan/dinden olanlara daha fazla hoşgörülü kesimi ifade eder aslında. Avrupa bu bağlamda liderleriyle sosyal demokrat grupların genelde yönetiminde bir anlayış sergiler.

Lakin son zamanlarda artan terör olayları, Avrupa’da dönem dönem yaşanan küçük tartışmalar ve toplu tepkiler onları bu sosyal demokrat kimlikten daha içine kapalı ve muhafazakar çizgiye doğru sürüklemekteydi. Artan muhafazakarlık bizde “ne güzel dindar oluyoruz” gibi saçma bir kavram ile anlaşılsa da Avrupa için durum pek öyle değil. Çünkü muhafazakar kanat kesimi ülkelerinde yaşayan müslümanları tehlike olarak görmeye ve ülkelerinde istememeye başladılar. Evet sabaha kadar “IŞID bizim ile ilgili değil” deseniz bile toplum algısı farklı bir şey.

Üzülerek görmekteyiz ki yapılan terör eylemlerinin hemen hemen hepsi kendisini müslüman olarak gören ve din adına yapılan saldırılardan oluşmakta. Öyle ki bu saldırılar ülkelerin askeri veya polis kuvvetlerine değil masum halka yönelik yapılmakta. Müslüman kesim yapılan saldırıları kınamak ve yarım ağız sürekli “onlar zaten müslüman değil abi” açıklamasını yapmaktan başka bir şey yaptığı da görülmüyor. Müslüman coğrafyası artık şapkayı önüne alıp neyi yanlış yaptığını iyi analiz etmelidir.

Elbette batının laik sosyal yapısına sahip liderleri bunun müslümanlığa mal edilemeyeceğini, ülkelerindeki çeşitliliği dile getirerek halkı sükunete davet edeceklerdir. Ama nereye kadar? Avrupa toplumları da kabul etmek gerekir ki yapılan bu saldırılardan dolayı gittikçe artan bir öfkeyle kapıları etnik ve din ayrımcılığı ile yaşayan gruplara kapatabilirler.

paris-teki-teror-saldirisinin-ilk-goruntuleri-7874655_6814_m

Her konuşmada ve yazıda din ve ırk ayrımcılığının ne kadar yanlış olduğunu dile getiriyoruz. Sorunca halkımıza taziye ve üzüntülerde mangalda kül bırakmıyoruz ama yine eleştirdiğimiz batı toplumları gibi iki yüzlü değil miyiz? Batıyı kendi halkına demokrat olduğu dünyada ki diğer insanlara aynı mesafede olmadığı için eleştirirken biz ne durumdayız?

Daha seçimden 2 ay önce Ankara’da patlayan ve neredeyse Paris katliamlarında ölenler kadar insanın ölmesine halk tepkisi ne oldu? Milli maçta ölenler için yapılan saygı duruşu ıslıklandı! Bomba patlatıp öldürenlerin terörizmine değil “kimin öldüğüne” baktı insanlarımız. Başbakan ülkede canlı bombaların kimliklerinin belirlendiğini ama daha bomba patlatmadığı için bir şey yapılamadığını açıkladı iyimi. Şaka gibi lan ülke…

Anlayamıyorum bazı şeyleri. Biz Ermenistan ile savaşta olsak diyelim tamamen farazi konuşuyorum. Onların bir alışveriş merkezinde bomba patlatarak 200 kişilik sivili öldürmemize sevinmeli miyiz? Hani nerede müslümanlığın hoşgörüsü? Nerede insanlığımız? Devletinin yaptıklarının sorumlusu masum siviller midir? Sinemaya parka giden aileler çocuklar mıdır? Buna sevinilebilir mi?

“İyi oldu parçalanmışlar” diye düşünmek doğru bir yaklaşım mıdır? Hepsini öldürmek, herkesi katletmeyi düşünmek tarihte hep görülen manyaklığın tekrarı. Böyle düşünceye sahip olanların tespit edilip tedavisi şarttır kanaatimce.

Dallandırıp budaklandırdık iyice. Artık tahmin ediyorum ki Avrupa hem farklı köken hemde farklı dinden olan kişilere karşı yaptırım ve vatandaşlık kavramlarını tekrar gözden geçirecektir. İzlanda maçını seyretmeye gelmiş bir İzlandalı milli maçta saygı duruşunun yuhalandığını duyduğunda ne demiştir? Ne düşünmüştür? Bunları o zaman kendime sormuştum. Şimdi artık Avrupa duyuyor görüyor ve harekete geçme vakti geldi belkide.

Diğer yandan tırlarla kamyonlarla gizlice silah sevkiyatları ortalara saçılan ülkemizi yurt dışı basını bir çok yer ve adres vererek suçlamıştı hatırlarsanız. Hah işte bu uluslararası mahkemelerde delillerle ortaya konulur ve IŞID’e desteğimiz ortaya çıkarsa Allah korusun ne olur düşünmek bile istemiyorum.

Yakın Siyasi Tarih – XIII – 27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir önceki yazı için buradan

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan TÜRKEŞ radyodan “Dikkat dikkat…” diye başlayan cümleler ile darbeyi millete haber vermiş ve beklenen darbe yapılmıştı. Ünlü Yassı Ada’da mahkeme kurulmuştur. Yalnız darbeyi anlatmadan evvel şunu belirtelim bu darbe son derece olumlu bir darbedir. Hani olumlu olduğu kadar. Çünkü DP iktidarı muhalefetteyken söz verdiği hiç bir şeyi yapmadığı gibi bir önceki yazıda anlattığım o kadar çok baskı ve anti demokratik hamleler yapıyor ki buna çoğunluğu gençlerden oluşan subaylar engel olmak istiyorlar. Öyle “darbe yaptım artık askeri rejim devam edecek” durumuna devam etmeden çok partili demokrasinin adımlarını ve kurumlar ayrılıklarını, özgür bir anayasayı ve koruyucusu anayasa mahkemesini kurarak ABD’nin üzerimize atmaya çalıştığı kementi çözüyorlar bir nevi. O kıskacı aslında kullanılan Adnan Menderes’te görüyor yıllar sonra. Ama işte güç zehirlenmesi ve bunalım sonu oluyor. Devam edelim;

1) Mahkeme 592 kişiyi tutukluyor. 3 idam, 418 kişiye 6 ay ile 20 yıl arası hapis cezası, 123 kişiye beraat verilirken 5 kişi mahkemeden düşürülüyor.

20151106_155001

2) Bu cezalar çok gibi görünmek ile beraber aslında bir nevi “uyarı” cezalarıydı. Nasıl yani derseniz şöyle açıklayayım. 1961 yılında ceza alan bu kişilerin hepsini kapsayan bir genel af çıkartılmıştır. Yani bir nevi “bakın bir bk yediniz kulağınızı çekiyoruz akıllı olun” cezası diyebiliriz. Yine 1966 yılında DP vekillerin kamu hakkı verilirken, 69-74 yılları arasında siyasal hakları da geri iade ediliyor. Peki siyasete geri dönen bazı kişiler kimin partisine katılıyor? Evet cevapları duyar gibiyim eveeet. Gidip komunist partisine üye olacak halleri yok arkadaşlar. Elbette Menderes partisinin devamı olduğunu her fırsatta dile getiren Süleyman”Çoban Sülo”Demirel’in yanında saf tutuyorlar hızla.

3) Darbe yapanlar kendi içerisinde çatışmaya giriyor. Darbe girişiminde geç kaldığı düşünülen, darbe yapmayan ama sesini de çıkartmayan bir çok subay emekli ediliyor. Aslında bu paşa ve subayların büyük kısmı Demokrat Partinin kadrolaştırdığı adamlardan oluşuyor. Hani yasayla 25 yılını dolduranları emekli ediyorlar ya bir önceki yazıda anlattım. İşte emekli olanın yerine kendi adamını getiriyor hemde her yere. Yargı, polis, asker, memur her yere. Askerler bu paşaları bildiklerinden bunları emekli ediyorlar. Peki konuşuyoruz ama biz bunu nasıl ispatlayacağız? Ya bu paşalar vatansever adamlar ise ve darbeciler ABD uşağıysa? Şuradan anlıyoruz kimin ne olduğunu; Emekli edilen bu paşalar hemen akabinde ki yıllarda bankaların, ABD/İngiliz petrol şirketlerinin yöneticisi veya müdürü, olmadı Süleyman Demirel’in partisinde vekil olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bunları yıllarca araştırıp isim isim adres adres veren ve öldürülen büyük yazar Uğur Mumcu abimizin ellerinden öpüyorum.

20151106_154822

4) Keza üniversitelerde de kadrolaştırılan hocalardan 147 tanesi atılıyor. Bunu bazı hocalar protesto etmiştir. Gerçi bu kişilere 1962 yılında tekrar af çıkıyor.

5) Darbe yapan elemanlar bu kadroları tekrar temizleyip seçime yöneliyorlar. 1961 genel seçimlerinde CHP %36.7 oy alıyor. Yeni kurulan Adalet Partisi %34.7, YTP %13,9, CKMP %13.7 oy alıyorlar. Seçim sonuçları CHP oylarında düşüşü işaret ediyor. Seçim halk kitlelerinin CHP’yi darbeyle ilişkilendirdiği gözlemlenerek sonuçlanıyor. Halk arasında bu seçim “Menderes Zaferi” olarak adlandırılıyor. Yani ne yapsan boş hacı. Diğer yandan darbe yapanlar için yapacakları şeylerde sınırlı. Ya seçime hile katarak oyları hep yüksek tutacaklar ki bu çok zor. Ya da oyların bölünmesini sağlayarak bir denge yaratabilmek.

6) Ordu baskı uygulayarak CHP-AP hükümetini kurdurtuyor. Fakat yıl sonunda CHP oylarında erime daha da artıyor. Cumhurbaşkanı olarak eski kuvvet komutanı Cemal Gürsel yine baskıyla seçiliyor.

20151106_155038

7) 1962 yerel seçimlerinde AP %45,87 oy alıyor, CHP ise %36.9 oyda kalıyor. Yani eski Menderes kesimi aynı oyunu yakalıyor anlayacağınız.

8) Oylar artınca Adalet Partisi erken seçim için diretiyor. Fakat bunu istemeyen İsmet İnönü Kıbrıs sorununu da kullanarak koalisyon hükümeti kurdurtarak durumu idare etmiştir.

9) Elbette Kıbrıs’ta yaşananlara sessiz kalmayan ülkemize ABD başkanı Johnson sert bir mektup gönderiyor. Kısaca “Sakın Kıbrıs’a falan gireyim, yardım edeyim demeyin akıllı olun, dün gtünüzde don yoktu biz para verdik aldınız. Silahlarınızı, gemilerinizi, yollarınızı biz yaptırdık. Bizim dediğimizi yaparsanız müttefikliğe devam yoksa siz bilirsiniz” diyor. İnönü buna cevaben “yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de yerini alır” diyerek dik duruşunu sergiliyor (elbette bu duruşun sözde kaldığını ileride göreceğiz)

10) Elbette bu duruş ambargoyu peşinden getirdiği gibi iktisadi olarak dışa bağımlı hale getirilen politika sebebiyle (teşekkür ederiz Adnan Menderes ve saz arkadaşları) fazla dikte olamamıştır. Fakat ülkemize açık bir şekilde yapılan “skerim belanızı” çıkışını gururuna yediremeyen halkta bir “anti amerikancılık” görülmeye başlanmıştır. Sapanca sokaklarında “neymiş lan ne Amerikası kimsin lan sen conimisin konimisin nesin?” tepkileriyle bir hareketlilik ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi ise bu durumu ABD yanında daha ılımlı açıklamalar ile kullanmaya çalışacaktır.

20151106_161109

11) Bu karışık 5 yıl içerisindeki ülke durumunu anlattıktan sonra yönetim kesiminin ve ordu kesiminin neler düşündüğünü iyi bilmemiz lazım. Bir kesim bu yaşananlardan sonra toplumun tam anlamıyla batılı demokrasiye geçemeyeceğini daha doğrusu anlayamayacağını dile getiriyor. Bu sebeple toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi gereken zamana kadar tam anlamıyla demokrasi sistemine bağlı kalınmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yani diyorlar ki “bu toplum mal hacı. Bunlara devrimi anlatırsan anlamazlar, demokratik sisteme geçersen kullanılırlar, sorgulamadan uzaklar, sağ kolunu göster desen yarısı gösteremez vs.”

12) Bir kesim ise demokrasi için köklü reformların yapılması gerektiğini 50-60 yıllarını örnek göstererek dile getiriyorlar. Onlara göre artık yeni demokrasi anlayışı yani ikinci cumhuriyet işletilmelidir. Yani “yabancı yatırımcının teşvik edildiği, hızlı büyüme içeren, toplumun değerlerinin batılı anlamda demokrasiyi kabul etmeyeceğini, dini yapıdan yürünmesi gerektiğini vs.” düşünenler

13) İki grubun düşüncesinden partilerini de oturtmuşsunuz dur zaten. CHP reformlara yönelik, tek partiye yakın ve devletçi iken AP/DP gibi partiler ise daha muhafazakar, çok partici ve kapitalizm yanlısı politikayı destekliyor.

14) Ülkedeki solcu aydınlar bu zamanlarda birincisini yani toplumun demokrasiye hazır olmadığını söylemişler. Bu demokrasi türüne hatta “cici demokrasi” diye isimde takmışlar. Diğer adı “Afrika Sosyalizmi” olarak belirtilen bu tür demokraside halk aslında egemen gücün doğrultusunda özgür seçim yaptığını zannediyor ama aslında madenleri, limanları, iktisadi yatırımları, şirketleri satılıyordu. Afrika silme böyleydi mesela keza Mısır ve Cezayir gibi. Aydınlar ülkenin eğitimini tamamlamadan yapılacak seçimlerde kandırılıp bu tür bir devlet yapısına gideceğinden emindiler 1963

20151106_161008

15) Bu sebeple 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963 yıllarında iki askeri ayaklanma olmuştur. Talat Aydemir paşa isimli solcu subay böyle düşündüğünden askerin iktidarda kalması gerektiğini, yoksa ilerde emperyalizmden kurtulunamayacağını dile getirmiştir. Tabi yargılanıp asılmıştır.

16) Ordu 1960-70 yılları arasında kendi içerisinde bir mücadeleye sahne olmuştur. Yönetimi darbeyle ele geçirmek isteyenler ile istemeyenler arasında geçen mücadelede genelde istemeyenler daha aktif rol oynamıştır. Hükümete darbe yapmaya çalışan askeri hareketler ordu içinde durdurularak engellenmiştir. Ordunun bu tarihlerde artık ABD’nin kucağına düşmeye başladığını görmekteyiz. Satın alınan Paşalar ve ordu mensuplarıi ordu içerisindeki aydın ve milliyetçi komuta kademesini yok edecekler bir süre sonra. Bu tarihler zaten ABD/SSCB arasındaki soğuk savaşta müttefikimiz olan ABD’nin hemen her ülkeye yaptığı baskılardan bir tanesidir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XII – Demokrat Parti Sarsılmaya Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

14) Yunanistan ile bu yıllarda Kıbrıs sorunu çıkıyor. İngiltere hakemliğinde bağımsız bir garnizon kurularak kriz atlatılıyor.

15) 1957 seçimlerine bozulan ekonomik yapı ve anti demokrasinin gittikçe kuvvetlenmesiyle giriliyor. Fakat seçmen yine %48 oy vererek DP iktidarını devam ettiriyor.

20151106_152742

16) Buhran çok büyük olduğu için IMF/Dünya Bankası politikaları uygulanmaya başlanıyor 1958. Fakat bu politikaların uygulanması elbette pek mümkün değil.

17) “Kriz yok yahu bunlar CEHAPE’nin oyunları” diye dolaşılırken 4 Ağustos 1958 yılında dolar 2,8 tl’den 9tl’ye hafif bir sıçrama yapıyor! Elbette bu dolar artışı ithalata dayalı ve dış borçlarla kurulan ülkede krizi körüklüyor. Mecburen yerli üretimin hamleleri yapılmaya çalışılıyor. Aklı başına geliyor gelmesine Adnan beyin ama geç kalmış artık.

18) ABD ile ilişkileri eskisi gibi olmayan ve batıdan aradığını bulamayan Adnan Menderes yüzünü orta doğuya doğru çeviriyor. 1958 yılında yaşananlar kendisi için çok kritiktir. Irak kralı II.Faysal ile yakın ilişkileri olan Menderes 14 temmuz 1958 sabahı uyanınca Irak’ta askerlerin krala darbe yaptığını ve cumhuriyeti kurduğunu öğrenmesin mi? Başlıyor “bana da darbe yapacaklar” demeye..

20151106_154020

19) Artık iktidarındaki yanlış hamlelerin ve ekonomik buhranın ambele ettiği Menderes yakın çevresine sürekli “ordu bana darbe yapacak” diye söylenmeye başlıyor. CHP içinde bazı kişilerin “yapılan anti demokratik eylem ve bozuk iktisat politikalarının sonunda olacak şeyin darbe olduğunu” söylemesi üzerine Menderes iyice köpürüyor. “Darbeyi ve darbeciliği desteklemekle” suçladığı CEHAPE’yi “demokratik yapıyı bozmaya teşebbüs” kanunu ile suçluyor ve “sonunda darağacına gidersiniz ha ip hazır” diye tehdit ediyor.

20) “Orta doğunun lideri olacağız inşallah” diyerek yola çıkan, iktisadi ve ekonomisi Osmanlı zamanındaki gibi dış borca batmış olan ithalata dayalı ekonomik mimarın sahibi sayın Menderes’in hayalleri başka tabi. Bu sıralar Fransa’da 1958 yılında De Geulle seçimi kazanıyor. “Parlamenter sistemin yavaşlığını” eleştiren De Geulle “ülkenin başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçerek hızla yol katedeceğini” belirterek “Cezayir sorununu çözeceğim” diyor ve destek istiyor. İşte bizim Menderes kendisinin anti demokratik eylemlerine, çıkardığı yolsuzluğu suçlamayı kaldıran yasaları, muhalefetin mal varlığına el koymaları, basına uyguladığı sansür ve cezalar, 1954 seçiminden sonra yargı, ordu, polis ve memur bölümlerinde çalışanları emekli ederek yaptığı kadrolaşmalar, laik mesleki teknik eğitimden dini eğitme geçmesi, dini kullanarak oy toplaması, kendisi yaptığı halde “dini kullanıyorlar” diyerek rakip partiyi kapatması vs. çok var o kadar çok varki neyse bunları unutup sanki burası Fransa’ymış gibi “bende başkanlık sistemine geçeceğim” diyor ve ortaya atılıyor (Bizim ülkenin balık hafızalı olduğunu söylemiş miydim arkadaşlar?)

21) Adnan Menderes daha da ileri giderek “ülke zaten oldukça demokratik durumda, daha fazla baskı yaparsanız demokrasiye paydos deriz haa” diyerek bir tehdit daha savuruyor. “Vatan Cephesi” adı altında sivil bir örgüt kurdurtuyor. Bu örgüte üye olanların isimleri tek tek akşam radyodan okunuyor.

20151106_154247

22) İnönü artık bir çok gezisinde sorun yaşamaya başlıyor. 4 Mayıs 1959 yılında yolu kesiliyor. Trafik müdürü arabasıyla alandan kaçırılıyor ki o zamanlar İsmet İnönü 75 yaşında.

23) 12 Nisan 1960 tarihinde CHP “darbe yapmaya teşebbüs etmek, silahlı ve tertipli ayaklanma düzenlemek” ile suçlanıp kurulan Tahkikat Komisyonunda yargılanması için işlem başlatılıyor.

24) Hepsi DP vekilinden oluşan 15 kişilik tahkikat komisyon başlıyor tahkikat yapmaya. İsmet İnönü bu durumu eleştiren “artık ihtilal döneminden çok partili demokrasiye geçildiğini ve yapılanın yanlış olduğunu” belirten bir konuşma yapıyor. Veriyorlar İnönü’ye soruşturmayı. Adnan Menderes “Bizi halk seçti ancak halk indirir” diyor. “Atatürk Orman çiftliğine şöyle görkemli bir de saray mı kondursam yahu?” demiş midir bilemiyoruz elbette. Darısı başkasına o projenin artık.

25) 28 Nisan 1960 tarihinde protesto yürüyüşleri gerçekleşiyor. Emekli K.K.Komutanı Cemal GÜRSEL durumun vahametini açıklayan bir uyarı mektubunu Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e (evet akrabası çok mu şaşırdınız?) veriyor. Tabi Menderes güç bunalımında bu sıralar. 21 Mayıs tarihinde Harp Okulu öğrencileri de bir protesto yürüyüşü yapınca okul tatil ediliyor.

26) 27 Mayıs 1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından beklenen darbe yapılıyor. Bir çok kişi tutuklanıyor ve 14 idam cezası veriliyor.

20151106_154321

27) Milli Birlik Komitesi demokratik yapıyı tekrar inşa etmek ve seçime hızlıca girmek için çalışmalara başlıyor. Komite içerisindeki bir grup ise bazı devrimler yapıp iktidarda durmak istiyorlardı. Komite çoğu genç milliyetçilerden olan Alparslan Türkeş ve 14 kişiyi yurt dışı görevlerine göndererek bunları uzaklaştırıyor.

28) Anayasa yerleştiriliyor ve seçimi kazananın kafasına göre yasa çıkartmaması için bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kuruyor. 1965 yılına kadar karma bir hükümet ülkeyi yönetmiştir. Darbe ayrıntılarına önümüzdeki yazıda gireceğiz. Çünkü darbe sebepleri, yapanları ve sonuçları çok farklıdır. Genel olarak aynı gibi lanse edilir lakin 27 Mayıs 1960 darbesi artık güç zehirlenmesi yaşayan ve kontrolünü kaybetmeye başlayan Menderes’e karşı yapılan ve demokratik uygulamalar ile tekrar dizayn edilip askerin kenara çekildiği oldukça “Demokratik” bir darbedir.

Darbe demokratik olur mu? Yerine göre olur sanırım. Bazen çıkar yol kalmaz ise gerekli gibi. Burada sorulması gereken soru şu aslında; Darbe olduktan sonra toplum liderlerin yaptığı hatalardan ders alıp doğru seçeneklere yönelmiş midir? Anlatacağız ki yönelmemiştir. Yani askeri darbe bir çözüm değildir. Halkın özgür ve çağdaş birey olması adına ekonomik bağımsızlığının ve eğitiminin yükselmediği ortamlarda ne yazık ki çok çabuk kandırılıp emperyalizmin kucağına oturduğunu söyleyebiliriz. Bunu kırmak ancak bilimsel kaliteli bir eğitim ve ekonomik bağımsızlık ile mümkündür. Fakat içinde bulunduğumuz kısır döngü iktidarlar (İşte dün Menderes, Demirel bugün Erdoğan) bilimsel eğitimdense dogmatik ve şükür üzerine kurulu sahte bir tarihi eğitim vererek modern köleler yetiştiriyorlar. Eleştiri bilmeyen, sorgulamayan, okumayan, sanattan anlamayan kesim bu döngüyü kıramıyor. Yeniden gerçekten demokratik bir otokratik lider ile yönetim şansımız tek seçenek gibi duruyor. Uzatmayalım zaten iktisadi tarihimizi anlatırken nasıl köle haline getirildiğimizi daha iyi anlayacaksınız. Hoşçakalın..

Sonraki yazı için buradan