Devlet Sırrı

Yakın tarih kısmında anlatmıştım. 1950’li yıllarda Adnan Menderes döneminde yardım ayağıyla ülkeye tam anlamıyla yerleşen ABD, ülkemize bol bol yol yaptırıp borç paralar vermekle beraber bir çok noktada üsler kurmuştur. İşte 1960 darbesinden sonra tekrar yerli ekonomi ve milli kalkınma modeline geçmek için harekete geçen askeri komite yönetimden fiilen çekilse de seçim sonuçları beklendiği gibi gitmedi. Menderes’in vekil kadrolarının bir bölümü ve destekçileri Süleyman Demirel’in kurduğu yeni AP’ne geçmişti. Halkta hemen koşa koşa onlara oy verince askeri yönetim perde arkasında durarak 5-6 yıl daha ülke yönetiminde etkili olmaya devam edecekti.

Menderes’in MİT’e ve artık nereye soktuğu belli olmayan yerlere yerleştirdiği ABD varlığı denetlenemiyordu bile. 1950-1960 yılları arasında “ya MİT içinde ABD ajanları varmış, üslere karışamıyormuşuz efendim nedir aslı?” diye sorduklarında Menderes halktan aldığı oylara güvenip bunları hiç kaale almıyordu. Neyse darbe sonrası dönemde bunlar araştırılırken şöyle bir olay cereyan etmişti;

1963 yılında 3.Ordu komutanı Refik Tulga paşa Adana’da bulunan İncirlik amerikan üssünü kontrole gider. İçeride ordu komutanına kafeteryaları, yemekhaneleri, çeşmeleri falan gezdiriyorlar. Paşa etrafı tel örgüler ile çevrili olan gerçek üssün içine girmek isteyince “hoop dur bakalım” diyorlar. Ordu komutanı şaşırıyor. ABD’li albay “buraya ancak Amerikan uyruklu askerler girebilir giriş yetkiniz yok” diyor. Paşa “bu bizim hükümranlık haklarımızı ihlaldir biz ülke topraklarındaki her noktaya girmeye yetkiliyiz” deyince albay “imzaladığımız ikili anlaşmalar gereği girme yetkiniz yok efendim” diyerek ordu komutanını içeri sokmuyor.

92170

Yaşanmış bu gerçek olaydan da anladığımız üzere pek muhterem sayın Adnan Menderes efendinin hiç kimseye sormadan gizlice yaptığı ikili anlaşmalar neticesinde ülkemizdeki ABD üsleri kesin ve net suretle ABD toprağı olarak kabul edilmiştir. Bunun ile ilgili bazı yerlerde bahsini açmıştım. Yani bu ne demektir? İncirlik hava üssüne ABD’nin izni olmadan hiç bir şekilde “giremezsiniz” demektir. Ne konulduğu, ne yapıldığı, nasıl davranıldığı vb. durumlara karışamazsınız demektir. Bu olaydan 10 yıl evvel bunların doğruluğu sorulduğunda kimseyi iplemeyerek bildiğini okuyan Menderes “Devlet sırrı” demiş ve halktan çoğunluk oyları alınca umarsızca hareket edilmiş ve bu duruma gelinmiştir.

İkinci bir örnek 1976 yılında yaşanmıştır. Kamu oyunda ABD-Sovyetler gerilimi konuşulurken ABD üslerinin içinde hangi silahlar olabileceği tartışılmaya başlanmıştır. ABD üsleri içerisinde nükleer füzelerin olduğu şüphesi üzerine dönemin başbakanı Süleyman Demirel sıkıştırılmıştır. Demirel ilk başlarda “devlet sırrı” kelimesinin arkasına sığınmış ve sonrada gazetelerin ve televizyonların önünde “şerefi ve onuru” üzerine konuşarak kesinlikle nükleer füzelerin bulunmadığını açıklayıp milletimizi rahatlatmıştır. Çünkü insanlar olası ABD-Sovyetler savaşında ilk vurulacak noktaların buralar olduğunu beklemektedirler. Fakat Süleyman Demirel bu iddiaların asılsız ve bunu söyleyenlerin “kökü dışarda ajanlar” olduğunu dile getirmiştir. Bunu iddia edenler vatan hainliği mertebesine kadar indirilmiştir.

Uğur Mumcu bu açıklamanın peşini bırakmamıştır. Adım adım araştırmalarını yaparak ABD üslerinde farklı şehirlerde kesin olarak nükleer başlığa sahip füzeler olduğunu yazmıştır. Mumcu yazılarında “Devlet Sırrı” kavramını da irdelemiştir.

Sonuçta yıllar sonra Sovyetler dağılmış, ABD eski defterleri açarak hangi ülkelerde savunma için neler yaptığını anlatmıştır. Ülkemizde Mumcu’nun “füze var” dediği, Demirel’in “onur ve şeref sözüyle yok” dediği “nükleer füzelerden” tam 16 adedinin bu tesislerde bulunduğu resmi olarak açıklanmıştır.

top-secret-rubber-stamp.jpg

Devlet sırrı; ulusun güvenliği ve çıkarları doğrultusunda yapılan eylemler bütünüdür. Fakat kimin çıkarları doğrultusunda yapılır bu eylemler? Özgür ve tam bağımsız bir devlet yapısının yaptığı gizli şeyler olabilir. Bunlar ajanlar, özel savunma dosyaları, görüşmeler vs. olarak kabul edilecek şeylerdir. Kimin çıkarları doğrultusuna hizmet ettiği tam belli olmayan, ülkenin şimdiki ve gelecekteki konumunu tehlikeye sokabilecek hal ve hareketler ise “devlet sırrı” kapsamına girmemektedir!

Sap ile samanı birbirine karıştırmamakta yarar vardır. Seçilmiş her hangi bir hükümet “devlet sırrı” güvencesine sığınıp hiç kimseye söylemeden; parsel parsel bir yerleri başka bir ülkeye satamaz, başka bir ülkenin iç içişlerine karışamaz, hükümetini yıkmaya çalışamaz, her hangi gayri meşru bir sivil/askeri örgüte dolaylı/dolaysız destek olamaz vs. Bu yaptıkları ancak bağımsız yönetimsel ayakların tartışmaları ve karşılıklı fikir alışverişleri göz önüne alınarak yapılabilir. Bunlar kayıt altına alınır ve ileride işler boka sarar ise meclise hukuksal olarak hesap sorulur. Demokratik hukuk devletleri böyledir böyle olmakta zorundadır.

Öyle görünüp yukarıdaki şeyleri el altından veya alenen yapan devletler “terör” devletleri olarak adlandırılır. Bu hükümetler ve başkanların yaptıkları ülkelerinin üzerlerine yapışır. En büyük örnekleri Rusya, ABD ve İsrail devletidir. Yıllardır her yerdeki hükümetleri devirmeye çalışır, terör örgütlerine kaynak sağlar, ürettiği silahları satar, savaş çıkartır, darbe yaptırır, sivilleri öldürür anlat anlat bitmez.

Türkiye’nin çizgisi ABD veya Rusya veya her hangi kapitalist devlet düzeyinde değildir ve olmamalıdır. Biz komşu devletlerimiz ile savaşmamayı öncelik kabul eden, barışçıl amaçlarla savunma temelli bir cumhuriyet kurduk. Agresif yapı ve orta doğu karmaşası Osmanlı devletini parçaladı. Bundan dolayı ayrı bir devlet sistemi ve dünya görüşü üstüne inşa edilen devletimizin seçilmiş hükümetleri öyle her istediğini yapamaz.

Ve kusura bakmayın PKK terör örgütüne başta ABD olmak üzere Irak, İran, Ermenistan, Yunanistan, Suriye yataklık ve yardım yaptığını unutmadık. Onlara bunu yaptıkları için küfür ettik ve terörden beslendiği için bu ülkeleri lanetledik. ABD’nin bir çok kez PKK örgütüne silah verdiği ortaya çıktı. Ama ne oldu bir şey olmadı.

Sen seçilmiş ülkenin cumhurbaşkanı; üzerinde “yiyecek ve ilaç” yazan tırlar ile MİT personellerini kullanarak ister Türkmenlere, ister Papoa Yeni Gine’lilere silah gönder farketmez bunu öyle “Devlet Sırrı” kisvesine sokarak yapamazsın! Hadi gizli işler çevirdin “kim çevirmedi ki?” dedin gerçi “kim çalmıyor ki?” diyen halkta arkanda ya hadi böyle diyerek hareket ettin. Bu ortaya çıkınca “neden yaptığını” açıklayıp halkı ikna etmen gerekirken sen “neden ortaya çıkartıldığını” açıklayıp gazetecileri içeri tıktın.

Tutuklamak için seçimi bekleyip kazandıktan sonra emirle Can Dündar’ı tutukladılar ve uzun süre de çıkamayacak gibi görünüyor. Çünkü henüz dava bile açılmadı. Direk vursaydınız aslında fazla uğraşmayıp. Fakat siyasi tarihimizde bu gibi bir çok olay yaşandı ve bir çok büyük gazeteci bu şekilde hapislerde yıllarını geçirdi. Onlar tarihte büyük gazeteci olarak kaldı. Kaybeden siz olacaksınız yani.

mit tirlari.png

Bu ülke cumhurbaşkanının ve çevre bakanlarının kişisel egolarını tatmin ve duyarsızlıkla hareket etme yeri değildir. Yapıyor isen yakalanmayacaksın bu kadar basittir.

Son olarak “bu devlet sırrı efendim elbette yayınlayanmayacak ülke çıkarları bık bık” diyen arkadaşlara söyleyelim o zaman; Ne zamandan beri gizlice yapılan uluslar arası silah kaçakçılığı ülke çıkarları içerisine sokuldu? Sen ABD misin İsrail misin? Kimsen sen? Terörist misin? Silah tüccarı mısın? Dün söylediğinin bugün tersini söyleyen hükümetin açıklamasına mı inanıyorsun? Dün böyle bir tır yok diyen adam bugün “gidiyor ne var lan göndeririz sana mı soracağız?” diyor dün “türkmenlere gitmiyordu vallahi ve billahi” diyen adam bugün “vallahi ve billahi Türkmenlere gidiyor” diyor geçmiş AKP sıralarına.

Ama bunları da tarih yazıyor. İstediğiniz kadar satın alın basın yayını. Yine yazacak yine yazacak yine yazacak. Vekil transferlerinizi, yolsuzluklarınızı, kadrolaşmalarınızı, soygunlarınızı yazacak yazacak yazacak. İstersen %99 oy al öleceksin ve öyle bir tokat yiyeceksin ki Allah katında hakkını yediğin insanların ellerinden nasıl kurtulacaksın bakalım. Senin kişisel egoların ve fevri davranışların yüzünden ölen her insanın kanının hesabını vermeyeceğini mi sanıyorsun?

Üs mü tesis mi?

Amerikan üsleri ile ilgili zamanla ekleyerek yazacağımız yazılarımızın ilk dokunuşlarını yapalım artık isterseniz. Bildiğiniz gibi ülkemizde Amerika ve Nato’ya ait birçok yer bulunmakta. Bunların en ünlüsü Adana/İncirlik olmakla beraber, İzmir’de ki yerleşkeyi de duymuşsunuzdur. Bunların dışında ülkenin dört bir köşesinde stratejik noktalarda depolar, silahlar, yakıt ikmal noktaları vs. bilinen şekliyle bulunmaktadır.

Yine devletimiz resmi olarak kabul etmese de görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda Tekirdağ, Kars, Urfa, Ankara, İzmir, Balıkesir dolaylarında da üslerin bulunduğu söylenmekte. Veya vardır kesin olarak bilemiyorum. Bildiğimiz kesin bir şey var ise oda ülkemizin NATO tesisi adı altında ikili antlaşmalarla başka ülkelere bölgesel silahlı/silahsız yerler tahsis ettiğidir.

İlginçtir devlet içerisindeki “bir takım cuntacıları, şantajcıları, gladiocuları yakalayacağız” diyerek tespit edilen kişiler tutuklanıp yakalanırken. Bunların haricinde, bu bahsettiğimiz üsler ve tesisler konusuyla alakalı yapılan antlaşmalarda ise hükümetimiz hiç sesini çıkarmamaktadır. Gerçi şimdiki hükümet değil, geçmiş hükümetler de benzer tepkisizliği sergilemediler mi?

“Özgür ülke” naraları atarak sağımızı solumuzu gaza getirmekten ziyade kendi silahlı kuvvetleri olan bir devletin, başka bir devlet askerinin koruduğu ve içini kontrol edemediği yere izin verebilir mi? Vermeli mi? Bu sağlıklı bir bakış açısı mıdır? Halkımızın bunu nasıl yadırgamadığını görebiliyor muyuz peki?

Mesela bir Hindistan üssü olsa Hatay’da garip olmaz mıydı? Bizim Çin’de üssümüzün olması keza…

Çok önemsiz gibi gösterilen bu üsler aslında tampon bölge açısından o kadar önemlidir ki bu ülkeler adına hükümet devirir darbe bile yaptırır diyebiliriz. Geçmiş siyasi hayatımızda bu üslere kafa tutan Ecevit-Erbakan ikilisinden sonra Süleyman Demirel’in bile!!! evet yanlış duymadınız Demirel’lin bile ipi kısa sürede çekilmiştir. Bunları yavaş yavaş belirteceğiz ilerde.

1954 yılında Menderes zamanında konuşlandırılmaya başlanan bu üslerin bizim için en tehlikeli yanının üzülerek söylemeliyiz ki içinde neler döndüğünü bilemememiz olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi ülkemizin meclis dışından anayasaya aykırı biçimde yaptığı anlaşmaların bir bölümü bunlar ile ilgili. Üslerde hangi silahlar var? Tahrip güçleri nedir? Herhangi bir silahlı çatışma durumunda hangi durumlarda bulunabiliriz? Bunlar ile ilgili bilgimiz kısıtlı veya hiç yok denecek kadar az ne yazık ki.

Düştüğümüz bu durum ile ilgili geçmişte birçok benzer tartışma yapılıyor. Zaten günümüz siyasi tartışmaların yarısı geçmişte dillendirilmiş şeyler. Lafı fazla uzatmadan Mumcu’nun bir başka yazısına kalemi bırakalım isterseniz. Daha devamını da zamanı gelince yazacağız.

Amerikan Üsleri

1963 yılında 3.Ordu Komutanı olan Org. Refik TULGA, Trabzon’daki Amerikan üssüne gider. Üs komutanı Amerikalı albay orgeneralimizi üsse sokmaz. Olayı 1969 yılında şu sözlerle açıklamıştır;

Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

– Giremezsiniz, buraya ancak ameikan uyruklu yetkililer girebilir…

– Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz..

– Emir böyle

– Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

– Ama ikili antlaşmalar var..Bir viski almaz mısınız paşam?

– Hayır…

– Kıtayı denetleyecek misiniz?

– Hayır…”

Sayın Tulga’nın bu anıları bizlere şunları düşündürdü; Türkiye’de Amerikan üslerinin ulusal bağımsızlığımızı kısıtlayıp kısıtlamadığı yukarıda yazdığımız olayla anlaşılmaktadır. Türkiye’de Amerikan üslerinin yaratacağı sakıncalar üzerinde bu günlerde bir kaç satır yazmayı da gerekli görmekteyiz. Sanırız Kıbrıs bunalımı hareketi, bazı gerçeklerin de iyiden iyiye anlaşılmasını sağlayacaktır.

İkinci dünya savaşından bu yana “klasik savaş” öğretilerinde büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1960’lardan sonra Pentagon generalleri, roket stratejisine göre savaş planlarını saptamaktadır. İki büyük dünya devi arasında çıkacak bir savaş artık nükleer silahlarla yapılacaktır.

Sovyet bloğu bu nükleer savaş için gerekli askeri hazırlıkları yapmaktadır. Amerika ve Rusya arasında şimdi bir nükleer denge kurulmuştur. Her ülkede de herhangi bir savaş anında birbirlerinin üslerini dakikalara sığacak bir süre içerisinde yok etme olanağına sahiptir.

Nükleer savaşın bu özellikleri ortadayken, Amerika’nın denizaşırı ülkelerde bulunan üslerinin varlığı sadece askeri amaçlara bağlanmaz. Bu üsler, Amerika’nın denizaşırı ülkelerdeki askeri ve siyasal etkinliğini sürdürmek amacı ile korunmaktadır. Amerikan üsleri, sadece bir sıcak savaşın stratejik bölgeleri değil, daha çok soğuk savaşın psikolojik ve siyasal kuruluşları olarak kullanılmaktadır.

Üslerin Türkiye’ye ne zararı olabilir? Askeri tehlike olarak şunlar söylenebilir;

Sovyetler ile Amerika arasında bir savaş çıktığında, Sovyet roketlerinin ilk hücum edeceği bölgeler Türkiye’deki amerikan üsleridir. Amerikan savaş planına göre, savaşın ilk anında Türkiye bir hedef tahtası olacak ve Amerika, saldırı darbelerinden bir süre korunmuş olacaktır.

Öyleyse?…

Türkiye ulusal savunmasını ancak kendi ulusuna güvenerek yapabilir. Askeri güvenliğimiz, tek yanlı bir saldırı olasılığına ve NATO stratejilerine göre sağlanamaz. Bunu en yakın örneği kıbrıs çıkartması dolayısıyla görmüş bulunuyoruz. Kıbrıs sorunu, yeniden ulusal kaynaklarımıza dönüşü gerektirmiştir. Türkiye’deki amerikan üsleri sorunu zaman geçirmeden ele alınmalıdır. Türk generalini Türkiye’deki amerikan üssüne sokmayan gerçek, başımızı gömdüğümüz kumlardan çıkarmanızı gerektirecek kadar acıdır ve ciddidir herhalde…

Yeni Ortam 9 Ağustos 1974″

Son olarak yıllar sonra soğuk savaş yıllarında ülkemizdeki ABD üslerinde nükleer bombaların bulunduğu ortaya çıkıştır. Yani 30-40 yıl evvel gerçekten sıcak bir savaş olsayış ülkemizin atış tahtası kıvamında işlem görmesi kaçınılmazmış bunu anlıyoruz. Peki bundan hükümetlerimizin haberleri var mıydı? Var ise ülkeye hesap vermek zorundadır bana göre. Yok ise durum daha da vahimdir sanırım.

Şuna da değinmekte fayda var. Hükümetlerin her şeyi halka açıklamasından taraf değilim. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor olabilir. Sorun şu; bizim çıkarlarımız mı bunu gerektiriyor, yoksa başka ülkelerin çıkarları bizim çıkarlarımız gibi mi gösteriliyor? Bunları iyi analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz. Hep dediğimiz gibi bu üslerin ülkenin değil, birilerinin çıkarlarına daha çok katkı sağladığı gerçeği kabak gibi meydanda duruyor sanki. Peki neden konuşulmuyor? Neden bu kadar normalleştirilmiştir bu olay onuda okuyanın takdirine bırakıyoruz.

İlerki dönemlerde tekrar değineceğimiz bu üs meselesine Demirel’in sözleri damga vuracak. Ve bu üslerin bizi nasıl dolaylı yoldan 12 eylül darbesine götürdüğünü öğreneceğiz.