Yakın Siyasi Tarih – XIV – Adalet Partisi İle Yeni Bir Dönem 1965 Demirel Yılları

Bir önceki yazı için buradan

Ordu mücadele etmeye çalıştığı kah iç hesaplar, kah ülke yönetimi falan derken 1965 yılına kadar geliniyor. 1965 seçimleri ile yeni bir dönem başlıyor;

1) 10 Ekim 1965 genel seçimleri AP %53 ile açık ara kazanırken CEHAPE %28,7 TİP ise %2,9 oy alabiliyor. Yani bir kısmı eski Demokrat Partili olan yeni bir parti aynı oyları alarak yeniden iktidara geliveriyor. Yani abi “nasıl oluyor ya halkın yarısı oy veriyor bunlara” sorunuzun cevabı burada. 1950 seçimlerinden beri (eğer başka bir sağ parti oyları bölmez ise ve kuvvetli bir lider var ise) oyları alıyor ve ülkeyi yönetiyor. “Ahhh o yıllar yok mu ekmek kuyruklarıııı” dönemi çook eskiden II.Dünya Savaşı veyahutta ABD’ye kafa tutulan Ecevit/Erbakan hükümetinin yediği ambargodan dolayı olmuştur. ABD’ye kafa tutan ambargoyu yemiş, kredi alamamış, ekonomisiyle oynanmıştır. Ülke 65 yıldır bu adamlar tarafından yönetilmektedir lakin bütün kötü yönetimin suçu karşı taraftadır. İktisadi politikalarda açacağım buraları.

20151106_161130

2) Ekonomik canlanma oluyor hemen (dikkat edersek ABD yanlısı orta sağ parti iktidara gelince hep ekonomik canlanma görülür. Bu yurt dışından akan paralar ile sağlanan sahte rüşvet paralarıdır) Dünya ekonomik ilişkilerde bir yumuşama yaşanıyor. Yurt dışlarında “ooow sayın Demirel” manzaraları falan. Ulan ne oldu da birden kucak açtınız ülkeye? Montaj üretimin artması ile tıpkı DP ilk yıllarındaki gibi halkın adamı “Çoban Sülo” imajı seviliyor. Fakir bir aileden gelen köylü Çoban Sülo alıyor şapkasını ve geziyor meydanları. “Ben köylünün yanındayım, ben yol, baraj, hastane, cami yapacağım eski dinsiz günler geride kaldı” diyor. Tabi bizim İslam Köylü fakir bir ailenin müteahhit çocuğu Sülo öyle değil ileride çıkacak bunlar. Amerika’da okuyan, Morrison şirketlerinin Türkiye sorumlusu olan Sülonun daha sallayacak çok şapkası olacak. Ama komik adam canım. Merak edenler için geniş özeti bir başka yazımda. Ha birde “bu adamlara kim oy verdi, bunlarda %50 almışlar nasıl oluyor?” diye sorarsanız kimseyi bulamazsınız karşınızda. Hepsi bunlara küfürler eder. Ama gider yine benzeri %50’yi bulur. Bu tarihin tekerrürüdür başka bir şey değildir.

3) Karşı cephe muhalefet edenler baraj/yol değil daha çok sosyal adalet ve özgürlük talep ediyor bu yıllarda. Halkta bunları istiyor ama ilk önce ekmek/su onlar için daha önemli. Hele barajlar yapılsın, hastaneler açılsın da sonra bakarız demokrasi falan.

4) CEHAPE bu hezimetten sonra kendi içinde yeniden bir yapılanmaya gidiyor. Yeni başkan Bülent Ecevit olurken partiyi ilk defa ortanın solu olarak nitelendiriyor (Şimdide Kılıçtaroğlu var benzerler aynı tas aynı hamam)

5) Türkiye İşçi Partisi ilk defa meclise girerken mecliste özellikle toprak reformunu, imzalanan ikili anlaşmaların iptalini, petrol/madenlerin millileştirilmesini, yabancıya teşvik kanunun iptalini vs. istiyorlar. Elbette Süleyman Demrel “böyle isteklerin ülkeyi ancak komünistliğe götüreceğini” söyleyerek tınlamıyor. “Büyük Türkiye” palavrasını ilk ortaya atan Süleyman Demirel oyunu görüyor yani! 1971 yılındaki askeri muhtırada TİP partisinin başkanı Behice Boran ve bir çoğu komünistlikle suçlanıp 6-15 yıl hapis cezası alıyorlar. Dönem komünist avı yani.

20151106_161517

6) CKMP yani Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi şimdiki MHP’nin eski versiyonudur. Küçük toprak sahipleri ve esnafın çıkarları için hareket eden CKMP sonradan beklediği desteği bulamayarak küçülüyor. 1961 darbesinin radikal subayları (14 veya 15 adet) sürgün edilmişti ya. İşte bunlar geri geldiği zaman destek alıp MHP oluşumuna zamanla giriyorlar.

7) MHP kapitalizm/komünizme karşı, %100 yerli milli özgür bir Türk toplumu (Dokuz Işık) ile yeniden dünyaya egemen olan bir yapıyı istiyor (auuuuuuuu) Çoğunluğu vatansever, milliyetçi, gözünü kırpmadan canını feda edecek kadar yürekli ama biraz çabuk gaza gelen genç bir Anadolu tayfasından oluşuyorlar.

8) MNP yani Milli Nizam Partisi ise Anadolu’daki orta/küçük iş yeri sahiplerini temsilen kuruluyor. İTÜ öğretim üyelerinden Erbakan hoca efendinin partisi “Müslüman Türkiye” iddiasıyla yola çıkıyor. Mülkiyete karşı, helal kazançlı ama özel teşebbüse yönelik bir yapı bu. Ağır sanayi hamlelerini destekleyen, Avrupa Ortak Pazarına girmek istemeyen, özgür müslüman bir devlet isteyen kişilerden oluşuyordu. Parti kurulduktan birkaç yıl sonra Laikliğe aykırı olduğu için kapatıldı. (vay sen misin özgür müslüman yapı isteyen yani)

9) 60-70 yılları arasında işçi sendikaları ve özerk üniversiteler sayesinde sivil siyasette bu yapı içerisinde bulunmakta. Bunlar daha çok özgürlükçü/bağımsızlık hayaliyle hareket eden yine vatanını milletini seven gençlerden oluşmakta. İlerleyen yıllarda bazı grupları Leninist/ Maozist yapının denetiminde hareket edeceklerdir.

10) ABD karşıtı eylemler ve sivil örgütlenme, iktisadi hayatta Demirel ile gelen rahatlamaya rağmen yinede kırılamamıştı. İşte geçen 5 yıl sonunda 12 Mart 1971 yılında ordu bir muhtıra yayınladı. Görünüşte iktidardaki AP ve Demirel’e yönelik olan bu muhtıra aslında farklı bir yere darbeyi indirecekti.

11) Tıpkı Menderes zamanında olduğu gibi ordu içerisinde kapitalizm karşıtı özgür Türkiye isteyen genç askeri örgütlenmenin palazlanmasına karşı dönemin genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları bu sefer beklemeden harekete geçerek yönetime el koymuşlardır. El koyuşun peşinden işte bu özgürlükçü çerçevedeki 5 paşa, 1 amirali ve 35 albayı ordudan atıyorlar. (muhtemelen ABD bunu planlamıştı). Bu ordudan atılan ve sadece özgür bir Türkiye isteyen vatansever adamlara sivil hayatlarında bütün kapılar kapanmış çoğu işsiz güçsüz sürgün hayatı gibi bir ülkenin kayıp hayaletleri olmuşlardır.

12) Peşinden yapılan bu müdahalenin amacı ülkede artık gittikçe palazlanan kapitalizm karşıtı, yeni devletçi, milli kalkınma yolundaki aydın, gazeteci, yazar, hoca vb. kişileri ya “komünist” ya “Atatürk düşmanı” ya da “Turancı” diyerek içeri atmaktı. (İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu mesela atıldı çok var). Yani özetle 60 sonrası ülke düşünmeye başladı. Özgürlük hakkı talep edilmeye başlandı ve buda ABD’nin işine gelmedi. İstediğiniz tarafa yaslanın. İster Erbakan ile “bağımsız bir müslüman ülke” ister Türkeş ile “bağımsız bir türk ülkesi” ister de Ecevit ile “bağımsız bir sosyal ülke” kısmında yer alın aynı sonuca ulaşırsınız; Milli sermayeye dayalı, yerli malına önem veren, markalaşan, dışa mümkün olduğunca az bağımlı olan, milli madenleri/fabrikaları/şirketleri olan bir ekonomik politika istiyorlar. Düşünsel olarak ise ayrım dindar/türkçü/sosyal olmak üzere farklılaşıyor. Lakin temelde aynılar bu partiler aslında. Kim değil? Onuda anladınız siz..

20151106_161809

13) 17 Mayıs 1971’de İsrail başkonsolosu THKP-C tarafından kaçırılınca kadim dostumuz İsrail’e çok ayıp edildiğini düşünen paşalarımız bunu bahane ederek sayısız kişiyi tutuklattı. Artık kim varsa “sen teröristmişsin gel bakayım” diyerek içeri alındı (Beyaz toroslara selam olsun)

14) Bakın bu askerlerin yaptıklarını dikkatli okuyun lütfen. AP-CHP’nin temsil ettiği tarafsız bir başbakan (oda Nihat Erim anasını satayım) tarafından yönetilen 14 kişilik teknokratlar kabinesi ülkeyi yönetmeye başladı. (Kabileye dönüş yani bir nevi)

15) Fakat 1961’in özgürlükçü anayasası ile tekrar başlatılan toprak, eğitim, bağımsız adalet, milli enerji ve maden reformlarının hepsi durduruldu. (parlamentoda)

16) CEHAPE başkanı Bülent Ecevit “bu nedir lan sirk yaptınız” diyerek istifa etti. TİP söyledik kapatıldı vekilleri 5-16 yıl hapis yedi, MNP laiklikten kapatıldı, ABD/NATO karşıtı sözler söyleyenler tutuklatıldı ve yargılandı (İşte ben buna darbe derim)

17) Krizlerde anayasaya saldırma modası değişmedi. “Biz aslında var ya süper şeyler yapacağız ama anayasa izin vermiyor abi” diyenleri destekleyerek çok güzel ve özgürlükçü olan 1961 anayasasının 3/4’ünü değiştirdiler. Gözaltı süresi 15 güne çıkartılırken, hükümet kontrolünde DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) kuruluyor. Yani bir nevi hükümetin yargısı lan ne güzel. (Hayırlısıyla 2015 seçimlerinden sonra başkanlık sistemiyle yeniden kurulur belki elleri ovuşturarak bekliyorlardır)

18) Sendikalar yasaklanıyor. DİSK, DEV-GENÇ, DDKO vb. yasal olarak kurulan sendika ve öğrenci dernekleri gizli örgüt kabul edildi. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş bu dönemde silahlı örgüt olarak görüldü ve yargılandı.

Bir sonraki yazıya buradan

Germinal

20150125_144329

Artık denk geldi herhalde geçtiğimiz dönemde yaşadığımız maden kazasıyla beraber Emile ZOLA’nın Germinal kitabı. Romanı yine eskiden okumuştum tekrar kafa rahatlatma adına geri dönüş yaptığımdan okuyorum. Açıkçası zaten pek hatırlamadığımı fark ettim 🙂

Kitap 1985 yılında Fransa’da çalışan maden işçilerinin yaşantılarını, hayat standartlarını, çektikleri eziyeti, Fransa burjuvasının hafif gözler önüne serilmesini vs. anlatıyor. Roman kahramanımız daha önceki işinde usta başına kafa atan Etienne isimli genç bir eleman. İş ararken madenlerde şans eseri çalışmaya başlıyor. Orada bir kızdan hoşlanıyor, onların yaşantılarını görüyor. Fakirliklerine acıyor falan işte. Yine bu alt seviyede yani karın tokluğuna hayvan gibi çalışan insanların yaşantılarını anlatıyor ayrıntılarıyla. İyi bir gözlemci olan yazar alt seviye insanların ahlaki olarak daha serbest yaşadıklarını daha doğrusu açlığın ahlakı bastırdığını da güzelce anlatmış kitapta.

20150125_143805

Yaşam standartları çok düştüğü için yemek yiyebilmek için para karşılığı fuhuş yapanlar, yine mal karşılığı dükkan sahibiyle yatanlar, 12-13 yaşlarında henüz adet göremeden daha iyi hayat ayağına kandırılıp bekaretini kaybeden ve gebe kalan kız çocukları vs. örneklemeler ile mevcut. Çok fakir oldukları ve karınları doymadığı halde çok çocuk yapıyorlar yine. Daha doğrusu kurulan zengin sınıf hakimiyetinin proleteryasını temsil ediyorlar. Yani; az para kazanıp, çok çalışan ve çok çocuk yapan cahil kitle bir nevi..

Kitapta burjuva hayatından da hafif de olsa bahsetmiş. Açlık, ısınma vb. dertleri olmayan ve genelde çalışmayan bu soylu insan grubunun dertleri çok daha farklı elbette. Karşılıklı tezatlıklar ve yaşam biçimleri etkileyici bir şekilde ortaya konmuş diyebiliriz.

Fakat yazar öyle zengin burnu havada burjuvanın karşısına ezilen emekçiyi koyup duygu sömürüsünü dayamamış. Tam tersine az paraya hayvan gibi çalışan alt sınıf ile beraber, karından kesintiye uğramak istemeyen veyahutta ayakta kalmaya çalışan soylu sınıfını da karşılıklı anlatmış.

Etienne yaklaşık bir yıl madende eşek gibi çalışıp orada tanıştı bir makinecinin da yardımıyla kitaplar okudukça emek/sermaye adaletsizliğine odaklanıyor. Başkaldırının hakkını, insan gibi yaşamı ve adaletin savaşının verilmesi gerektiğini düşlüyor. Bunun için adımlar atmaya fırsat kollarken 1800’lerin sonralarında dünyayı sarsan kriz dolayısıyla ekonomik buhrana şahit oluyor. Buhran sebebiyle işçilerin maaşlarını kesen şirkete karşı madencileri örgütleyip genel greve çıkılmasını sağlıyor.

20150125_143919

Yukarıdaki sayfaları okuyun. Ömrü boyunca madende sadece kendisi değil, babası, dedesi, onun babası ve onun dedesi çalışmış… hatta hepsi ölmüş veya sakat kalmış bir maden işçisinin sözleri. Hayatında bir kez olsun görmediği patronları için 50 yıl çalışmış, akciğerleri iflas etmiş, bacakları romatizmadan tutmayan, aldığı ücret ile ancak o ay geçinebilen bir işçi işte. Hayatında muhtemelen ömrü boyunca para kazandırdığı adamı göremeyecek olan bir işçi ve hayatında muhtemelen ömrü boyunca kendisine para kazandıranı göremeyecek olan bir iş veren garip değil mi? Şimdi okumayanlara anlatmayalım diyeceğim ama neyse kitap boyunca madencilerin adım adım hak adalet arayışlarının nasıl açlık ile beraber cinnet mertebesine ve çılgınlığa kayışını göreceğiz. Aralarından bazıları madene “ne yapalım çoluğum çocuğum aç mı kalsın?” diyerek girmeye çalışınca onları tartaklayıp kovuyorlar. İçlerinden şirket tarafından satın alınanlar madencilerin direncini kırmaya çalışıyorlar vs. Merak ettiyseniz uzun mücadeleler ve ölümleri getirecek direnişin devamını okuyuverin bir zahmet artık…

Elbette çocuk işçileri de anlatıyor. Madene henüz 8-9 yaşlarında girip çalışmaya başlayan, az yemek yiyen ve bu sebeple gelişimini tamamlayamayan çocuklardan da bol bol bahsetmekte. Günümüzde hala bu işçilik devam etmek ile beraber gelişmiş ülkelerde elbette söz konusu bile olamaz. Bizde var mı peki? Sizce yok mu? Bu konu ile ilgili bir yazı planlıyorum aslında çünkü Afrika’daki pırlanta sektörü bu köle madencilerden beslenmekte. Hani sevgilinizin, karınızın falan çok sevdiği şarkısı falan da olan pırlantalar için kim bilir kaç Afrikalı çocuk o madenlerde ölüyor veya eziyet görüyor. Sözü başka bir yazıya bırakıyorum.

Gelelim ne anlatılmak istendiğinde. Malum okumadığımız gibi ne yazık ki ne anlatılmak istendiğini de anlatmamızı istiyorlar artık anasını satayım. Şimdi Avrupa’daki ilk büyük çaplı halk ayaklanması olan 1789 Fransa devrimi, ilk önce Fransa toplumunu daha sonra sırayla bütün Avrupa’yı ve dünyayı sarsmıştır. Soylu sömürücülüğüne ve bunu kullanan kiliseye karşı ateş püsküren halk hareketi önüne geleni parçalayarak ilerlemiş, artık kuru yaş kim gelirse giyotinde kafaları alıvermiştir. Kaçabilen Fransız soyluları yan krallıklara sığınmışlardır falan.. Ortaya çıkartılan Fransız milliyetçiliği ekseninde demokratik cumhuriyet yapısı diğer ülkelerde de ayaklanmalara ve iç/dış savaşlara yön vermiştir. Çok girmeyelim o konulara şimdi sonradan o devrim sonucu oluşan cumhuriyet yıkılmış, tekrar krallık kurulmuş cart curt işte. Sonradan 1850’lerde yine halk ayaklanmaları sonucu Avrupa da birçok kral tahtı bırakıyor. Efendim “yani nedir ne anlatıyorsun sen?” diyorsanız şunu demek istiyorum “Öyle hadi demokrasiyi getireyim hoop demokrat olalım toplum olarak” olmuyor hacı zaten hiç bir ülkede olmamış. Hani “ezildik biz yasakladılar” diyenlere söylüyorum. Yasaklarlar, sustururlar, okutmazlar, konuşturmazlar, döverler veya öldürürler. Bunlar patronların götünü koruyan asker veya polis de olabilir, onların güdümünde alıklaşan ve algısal kör kitleler de olabilir.

Emin olduğumuz bir şey var; Acı olmadan, zafer kazanamazsınız! Bu halk hareketi dediğimiz adaletsizliğe, fırsat eşitliğine, açlığa, hukuka kavuşmak adına yapılan eylemler bütününü temsil etmektedir. Eylemi yaparak, ölerek, protestolar ile de hemen kazanamazsınız bunları. Demokratik hukuk devleti olmak çok sancılı bir süreçtir. Pes etmeden istemeye devam edilmeli ve peşi bırakılmamalıdır bunu unutmayın…

Ve kitap 1885’te işte eşek gibi çalışan dediğimiz işçilerin direnişinin kaçınılmaz olduğunu da anlatıyor birazcık. 1850’lerde 13 saat çalışmaya karşı başkaldıranların kazandığı günde 11 saat çalışmanın da fazla olması belki ya da kazanılan paranın yine yetmemesi yada başka bir şey anasını satayım halk dayı bu etkileniyor işte. Bu kitleleri belki bir grevin kazanılamaması yada hareketin bastırılması ümitsizliğe düşürse de pes ettirmiyor. Tam tersine ilk ateşi yakıyor toplumda veya o kesimde. Korlaşıyor yavaş yavaş bu unutulmasın. Ettien’in maden işçilerinde ateşlediği o duygu. Germinal (yani tohumdur anlamı) kitabın adının manası. Yavaşça filizlenecek bir adalet arayışı, bir eğitim filizlenmesi, birikim ve bilginin ürünlerini temsil etmekte..

Bakın avukat Selçuk KOZAĞAÇLI Soma faciasından sonra olayı anlatıyor bir muhabbet ortamında;

İyide kim harekete geçecek arkadaşım? Benim geçecek halim yok. Alt tabakası kimse ülkenin onun harekete geçmesi gerekiyor bu eylemler için. Kıçını kaşıyarak “yaw mazotta çok pahalı emmi” diyen tarım işçisi, “bize maske vermiyorlar can güvenliğimiz yok” diyen maden işçisi, “sigortamız yok köle gibi çalıştıriler” diyen inşaat işçisi harekete geçecek ülkemizde. Sonra dayağı yemiş avukat bey 🙂

Ama bakıyorum arkadaşlarının öldüğü maden için açılan davada adamlar gidip ifade değiştiriyorlar! Bir çok sektörde olduğu gibi özellikle madendeki ölümler için yapılabilecek bir çok şeye karşı haklarını aramaları gerekiyor. Ama yok arkadaş ne yapabiliriz? Bu düzenlemeler ancak alt seviye çalışanların bilinçlenerek arayacakları haklar olabilir.

Ben İş Güvenliği Uzmanı olarak işçiye “kask takın yoksa kafanıza bir şey olur delinir” diyorum adam “delinsin ya sıcakta takılmıyor” diyor. Anlatıyoruz anlatıyoruz anlatıyoruz ancak. Konuşuyoruz yazıyoruz ne yapayım? Gidip fabrikatör gibi yaşayamazsınız elbette ama daha iyisini alabilirsiniz ülkemizde bunu da görüyorum. Milli hasıladan pay alanların oranı belli zaten. Neyse efendim dağıtmadan yine kitabımız bu işte. Varsa maden işçisi tanıdığınız verin okusun. Haaa anlamaz muhtemelen buranın linkini verin okusun bari.

Birde “küresel para babaları, faizciler, sömürgeciler” diyen ve taşeron işçiliğine ses çıkartmayan çok değerli hükümet mensuplarımıza da buradan selamlarımı gönderiyorum. Kimin hangi tarafta olduğunu biz biliyoruz hacı rahat olun..