Benimde Bir Aslanım Vardı

Sivas Suşehri’ndeyiz. Benim ilkokula yeni başladığım dönemler. İşte “Ali topu at, tut Ali sıkıysa tut bakalım” fişleriyle uğraşıyoruz. Jandarma karakolu şehirden 3 km falan uzakta bir yerde. Karakolla şehir arasında ilkokulumuz vardı Cengiz Topel ilkokulu. Yıllar sonra burayı araştırmıştım. Lise yapılmış, şimdi ise yıkılmış okulum. Affetmemişler yani yine vermişler balyozu.

Cengiz Topel Girişi

Karakol sanırım gittiğimiz yerlerdeki en güzel karakoldu bizim için. Ön tarafında çok büyük bir bahçesi vardı. Meyve ağaçları, kayısı, ceviz ağaçları vardı. Çimenlerde hoplaya zıplaya yazın oyun oynardım. Zaten şehre uzak olduğumdan arkadaşım pek yoktu. Kendi kendime oyunlarımla ünlüydüm annemin gözünde. Tavla taşı savaşı, yataktan kanepeye serbest uçuş, soğuktan donmuş su birikintilerine dikey dalış falan. En son terlik güreşi yaparken evdeki neredeyse bütün terlikleri telef ettiğim için bezdirmiş olmalıyım ki bahçeye salıverilirdim.

Alt kattaki astsubayın küçük oğlanla pek anlaşamazdık. Benden küçüktü zaten ama çok yalan söylediği için ona kızardım. Mesela havuzda kağıttan gemi yapardık yüzdürürdük. Onun gemi batınca koşup annesine gemiyi benim batırdığımı falan söylerdi. Yakalamaca oynarken yere düştüğünde annesine benim bilerek yaptığımı söyleyince iyice nefret etmiştim oynamıcaktım artık onunla.

Hacı oynamayacaktım da kiminle oynayacaktım adam mı vardı? Ne yapacaktım? Askerlerle şafak mı sayacaktım anasını satayım. Gerçi askerlerde o zaman mermi çekirdeğini telle örme modası falan vardı onları yapardık pehey be. Ehem neyse konuyu uzatmayayım işte bu can sıkıntısında iki tane yavru köpek getirdiler karakola. Birisi simsiyah kara kafalı biriside sap sarı bir köpek. Çocukluk işte siyah olana ben AT ismini koydum. Sarı olanına da kabaran boynundan dolayı ASLAN ismini koydum.

Bütün yaz bu iki köpek benim en yakın dostum olmuştu. Sopa atardım getirirlerdi. Su birikintilerine dikey dalışları beraber yapardık. Sırılsıklam olmuşluğum çok vardır bu sebeple. Babam ben çok sıkıldığım zaman bir askere emir verir onunla kuş avlamaya da giderdik karakol dışına. Ben çekemezdim lastiği ama asker abi çektim mi tak tak kuşları indirirdi. Şimdi tabi yaptığımız çok kötü bir şeymiş diyebilirim ne diyim? Avladığımız kuşları köpeklere getirir onlara verirdim. Baya baya yiyorlardı öyle hatırlıyorum.

İşte gel zaman git zaman kış gelip geçti ve yine bahara giriveridik. Bizim jandarma devriye kaza yapan bir mercedesten şüphelenip arayınca bagajında eroin paketleri bulmuşlardı ama öyle böyle değil bir sürü. Babama adam söylediğine göre çok yalvarmış. “Buradan 20 aile ekmek yiyor yapma komutan etme” demiş. “Sana para ayarlayayım, astsubaylara ömründe kazanacağın parayı vereyim” demiş. Tabi bizim peder ülkenin dürüstlük emsali olduğu için kabul etmemiş! Tutmuş tutanağı koymuş işleme hacı. Affetmemiş yani. İşte o mercedesin içinden teyibi çalınmıştı birde. Bizim peder astsubayları toplayıp “işlem yapmıyorum, yarın odama bırakın yoksa hepinizi yakarım” demiş, ertesi gün teybi masasında bulmuştu. Ne zamanlardı..

Bir gün askerin birisi çok kötü dayak yeyince bizim pedere şikayet etmişti bir astsubayı. Oda bu henüz yeni birliğe gelen 20 yaşındaki delikanlıyı uyarmıştı dayak konusunda. Fakat askerler yine dayak yiyordu ben görüyordum. Şehre gelen kaymakam olmadığı için babam kaymakamlıkta yapıyordu ayrıca. Kaymakamlığa da sık sık giderdi. İşte bir gün kaymakamlığa çıktığının hemen peşinden astsubay askerleri aşağıya dizmiş başlamıştı bahanelerle çat çut dövmeye. Tam askerlere dalarken bizim peder bir sebepten geri gelmesin mi bölüğe 🙂 Askerlerin durumundan olayı anlayan babam küplere binim astsubaya dalmış, silahını almış, içeride tıkmıştı çocuğu. Burayı anlattım önemli çünkü.

Çok anı var bozmayalım uzamasın. Köpeklerle yeni oyun sığınağımız olmuştu bu kaza yapan mercedes. Karakola getirilmişti öyle duruyordu evin yanında. Köpekler altına saklanır ben yakalamaya çalışırdım falan. Bizim komşu astsubayın gıcık ve yalancı oğlan bizle oynamazdı. Bu kıskanç çocuk köpekleri de hiç sevmediği gibi onlara taş falanda atardı bazen. Köpekler hep benle büyüdüğü için hiç kimseye hırlamaz ısırmazlardı gerçi ama köpek işte abi. Biz yine arabada yazın etrafında oyarken bu çocuk gelip sebepsiz yere benim sarı Aslanıma taş atmaya başladı. Atıyor vücuduna geliyor atıyor kafasına geliyor falan. Atma diyorum yok arkadaş. Artık bitanesi acıttıysa demek ki bu hırladı artık çocuğa. Ufaklık bir topuk yaptı ki sorma.

Bizim bu yalancı ve gıcık çocuk hemen babasına gidip “sarı köpeğin kendisine saldırdığını ve ısırdığını” söylüyor. Babası da “vay benim çocuğuma nasıl saldırır köpek demek kudurmuş ben şimdi sorarım” diyor ve hışımla ayağa kalkıyor. Ben yorulup oynamayı bırakmıştım ki iki asker ile beraber o askerleri döven ve yakın bir zaman önce pederin nezarete attığı astsubay geldi. Sarı köpeği soruyorlar. Bende saf saf “buralarda galiba çağırayım mı?” dedim. Kabul ettiler beraber köpeği aradık ama ben olayı hala anlayamadım.

Aslanım beni görünce yine oynamak için yanıma koşmuştu. Hemen askerler atıldı üstüne köpeğin. Astsubay “böyle olmaz ip bulmamız lazım” dedi. Ben olayı halan anlayamadığımdan ne olduğunu merak ediyordum. Askerlerden bir tanesi sonunda “astsubayın çocuğunu ısırdığı için köpeği vuracaklarını” söyledi! Onlara köpeğin bir şey yapmadığını benle beraber olduğunu anlatmaya çalışsam da beni dinlemiyorlardı. Hemen koşarak karakola babama haber vermeye gittim ama yoktu anasını satayım. Kaymakamlığa gitmişti. Hızla koşarak eve gittim. Annem benim telaşımı görünce endişelenmişti. Peşimden de asker gelmişti zaten. Olayı yarı ağlamaklı anlattım anneme. Annem her zamanki kararsızlığıyla “Ben ne yapayım oğlum saldırmış baban gelince konuşuruz” falan diyordu.

Asker “yapacak bir şey yok yenge ip var mı sizde?” diye birde sormuştu. Annemin ipi verip vermediği hatırlamıyorum. Anneme kızıp aşağıya koştuğumu hatırlıyorum. Askerler ipi bulmuşlardı. Köpek kuyruğunu sallıyor ve etrafına bakıyordu mazlum mazlum. Belki ne yaptığını anlayamıyordu belkide başına gelecekleri hissediyordu. Korkuyordu ama bu çok açıktı. Ben daha fazla dayanamayıp hüngür hüngür ağlayarak askerlerin yemekhanesine gittim. Ahçı asker “bunun insanlığa sığmadığını, köpeğin kimseye bu zaman kadar hiç havlamadığını” diğer askerlere anlatıyor bir yandan da benim gözyaşlarımı siliyordu. Biraz yatışmıştım ki silah sesi geldi bir el. Ben başladım yine ağlamaya. Ön bahçeye gittim koşarak. Siyah köpek ortalıkta yoktu onuda öldürmesinler diye kovalıcaktım.

Askerlerin yanına döndüm. Ama bir arayış var askerlerde. Ne olduğunu anladım sonra. Köpeği bağlamışlar, astsubay ateş etmiş ama köpek kurşunu yiyince can havliyle ipi koparmış ve kaçmıştı. Astsubay askerlere küfür ediyor askerler koşturuyordu. Herkes köpek arıyordu bölükte. Sonra ahçı asker abi kazan dairesinden çıktı. Bana baktı “içeride yaralı girme istersen” dedi. Ben koşarak içeri girdim. Baktım kenara kıvrılmış yalanıyor. Sağ arka bacağından kalçada bir delik kan akmış beni görünce yine kalktı seke seke geldi yanıma. Ben sarıldım boynuna ağladım sevdim. Askerler yine geldi ayırdılar bizi. Aslanım inlerken kucakladı birisi dışarı çıkardı. Mutfağa götürdüler beni. Teselli ediyorlar ama yok. Bir kola açtılar fırlattım kolayı. Baktım ahçı abide ve bütün mutfaktaki askerler ağlıyor benle beraber…

Bölük Önü

Silah sesi duymadım hatırlamıyorum artık oraları. Köpeği bağlayan askerler geldi. Onlarda bitmiş. Babama gelince olayı hemen anlatmıştım. Babam “ne köpeği skerler köpeği” edasıyla olaya yaklaşmış fakat ben ağlayınca üzülmüş biraz esip gürlemişti ama ne fayda tabi.

Tamam ağlayıp yalanlar söyleyen çocuğa kızgınım hala ama çocuk neticede. Fakat vuranı hiç affetmeyeceğim. O astsubayı hatırlıyorum genç çocuğu. Bir şeyler yapmak isteyen, gücünü kanıtlamak isteyen, askeri sebepsiz döven, küfür eden ve masum bir hayvanı gözünü kırpmadan öldüren o delikanlıyı…

Sonradan köpeğin nasıl kaçtığını düşünmüştüm. Öldüreceği köpeğin kafasına bir kurşunla hızlı bir ölüm getirmek istememişti astsubay. Hayır, bağlı olan duran evcil bir köpeği sağ kalçasından vurmuştu. Sanırım hemen öldürmek istememişti. Belki iki üç kurşunda yavaş yavaş ölmesini istedi. Canlı bir hedef tahtası gibi kim bilir?

Ertesi gün bağlayıp vurdukları yere gittim askerlerle gömmek için. Dili sarkık yan yatmış vaziyetteydi. Karnına ve hemen yanına iki kurşun daha yemişti. Son kez başını okşadım, uğurladım aslanımı…

Ve bir daha hiç köpeğim olmadı, istemedim..

Nereden aklıma geldi bu anım şimdi. Zor yazdım anlatmayalı uzun yıllar geçti. Silmişim artık hafızamdan neredeyse. Şimdi her anı aklımdan tekrar hatırladım. Sanırım hayatımdaki büyük travmalardan bir tanesi oldu benim için. Yazıyı yazarken ağladım ve zor yazdım kelime bozuklukları için kusura bakmayın tekrar okumayacağım çünkü. Hatırladım çünkü bir film izledim. Yine o yaşlarımdan bir çocuğun köpek dostluğu falan.

Öyle çok inanılmaz değil gerçi ama izlenir. Doğa ve yayla havası isteyenler sevecektir. Elbette çocuk köpek dostluklarını bilenler her daim farklı tadacaklardır bu sevgiyi.

Sevgiyle kalın canlıları sevin hacı. Öldürdüğümüze hayat veremiyoruz o zaman canlılarında hayatlarını almaya hakkımız yok sanırım. Hoşçakalın.

IV.Murad – Tekrar Devleti Toparlıyor

Önceki yazıya buradan

IV.Murad’ı özetle bitirelim artık. Peşinden “tarikatların oluşması ve durumu” ile ilgili yazıyı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

11) Topal Recep paşa, sipahi zorbalarıyla buluşup “IV.Murad’ın kendilerini öldüreceğini, onu devirip başka padişahı getirelim” diye toplantı yapmıştı. Fakat yeniçeri ağası Köse Mehmed ağa destek çıkmayınca bu darbe girişimi başarılı olmadı.

12) 18 Mayıs 1632’de Topal Recep Paşayı mahiyetiyle beraber çağırdı padişah. Tabi zorbalar kapıda kalmıştı. Padişah veziri görünce “gel beru topal zorba başı!” diye ensesinden tutmuş. Topal vezir “vallahi kabahatim yoktur” demiş, padişahta “bre kafir abdest al” demiş {lafı sokuyor yani ahahah} birden vurun kellesini deyince, cellad orada olmadığından boğarak öldürüyorlar. Kapıda bekleyenlerin de önüne atıyorlar cesedi. Adamların kalbine korku düşüp dağılıyorlar. (yürü be IV.Murad)

13) Daha sonra uzatmadan anlatırsak yine, veziri azam Mehmed Paşa’ya bütün zorbaları temizlemesi emrediliyor. Tek tek temizleniyorlar. Bir dizi düzeltme hareketi derken toparlanıyor devlet. Toparlanma dediysek ele başları, çete liderleri, kabadayıları öldürtüyor. Kim asi, kim lider temizliyor anasını satayım. Yangın çıkıyor, devletin güvenlik önlemleri alamadığı falan tartışılınca kahvehaneleri yıktırıp kapattırıyor. Sigara, esrar, içki yasağı getiriyor. {aslında genel amaç bu kafa tutanları temizlemek, korkutucu bir şekilde halkı yönetmektir. Veriyor ayarı diyelim biz buna. IV.Murad’ın aslında büyük alemci olduğunu da belirtelim. Dediğimiz gibi olay “haydi gtün yiyor ise yapta görelim” demektir}

14) İran kuvvetleri sınırı geçerek Van dolaylarına gelmişti. Sultan Murad etrafını teşvik edip, sükut ile gitmek istiyordu. İznik kadısı hakkında şikayet gelince astırdı.(Yine bilgi verelim normalde bu tip ulema, dini görevli ve yetkililere dokunulmazdı. Elbette IV.Murad kimseyi dinlememiş önüne gelenin kelleyi almıştır) İstanbul’daki ulema bunu duyunca rahatsızlandı. Orduyu bırakıp hızla geri gelip geçmişte şehzadelere kefil olan ve hiç sevmediği şeyhülislamı bu bahaneyle öldürttü (Bu mesela çok büyük olaydır. Yani diyor ki padişah “arkadaş ben din görevlisiydi, peygamber soyuydu, vezirdi, ağaydı dinlemem alırım adamın kellesini”)

15) Revan seferine çıkan padişah zorba olarak kimi bulduysa kimden şikayet olunuyorsa, dolandırıcıları, rüşvetçileri, vezirleri vs. direkt fazla dinlemeden öldürttü. Tabi arada iftiraya uğayanlarda olmadı değil, fakat zaten devlet tepesinde çoğunluk rüşvet ve bir nevi soygunla oralarda olduğundan işte şimdiki gibi bunlar bir güzel temizlendi, herkes elini ayağını bunlardan uzak tutmaya başladı. Revan alınsa da daha dönüş yolunda İran’lılarca geri alındı 1636

16) IV.Murad yaşıtı iki kardeşini de öldürmeye karar verdi. Revan fetihi için düzenlenen bayramda iki kardeş boğuldu. Yine kalan iki kardeşinden Kasım Bağdat seferinden evvel 25 yaşında boğuldu 1638

17) Sonunda Bağdat seferine çıkılıyor. Yolda yine önüne geleni keserek ilerleyen padişah milleti iyice sindiriyor. Bazen bu hiddetinden acele kararlar verip çok değerli komutan ve vezirleri kaybettiği, sonradan pişman olduğu söylenebilir. Neyse Bağdat alınıyor, anlaşılıyor 1638

18) İstanbul’a dönüşten sonra nikristen muzdarip padişah hastalanıp yatağa düşüyor. İçkiyi, eti bırakınca toparlansada 29 yaşında ölüyor 1640

19) 4 erkek çocuğu olan IV.Murad’ın bütün çocukları küçük yaşlarda ölmüştür {sebebini bende bilmiyorum bir salgın olabilir} Tahtın canlı tek varisi abileri gibi yakında öldürülmeyi bekleyen İbrahim’dir.

Sonraki yazıya buradan

IV.Murad (Çekirge Sıçrıyor)

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti satın alınan devlet erkanı ve rüşvetçi yeniçeri ağalarından sonra 60 yılda neredeyse başıbozuk bir devlet sistemine dönüşmüştü. Dürüst bir devlet adamı olan Kemankeş Ali Paşa vezir olunca içerideki bu düzensizliğe bir dur demek maksadıyla henüz yaşı çok küçük olan IV.Murad’ı padişahlığa getirtti. Devletin her kademesine yerleşen torpil ve rüşvet ağının ilacı olacak olan bu devlet adamı çok kısa bir sürede sistemi tekrar toparladı. Buyurun efendim devam edelim;

IV.Murad ve Safevilerle Savaş

1) Kemankeş Ali Paşa veziri azam olunca tehlikeyi görmüş, devlet erkanıyla konuşup IV.Murad’ın hükümdarlığına karar verilmiştir. Padişah Mustafa’ya “adın ne, kimin oğlusun, bugün günlerden nedir?” soruları sorulmuş. Sonrada IV.Murad padişah olmuştur 1623 (Mustafa’nın deli olduğunun ispatı olarak saymışlar elbette bu adamın devletin başında olması da ayrı bir tartışma konusudur)

IV.Murad

2) Bu sırada Erzurum’da Abaza Mehmed Paşa ayaklanmış, padişah Osman’ın ölümünü bahane ederek yeniçerileri öldürmüştür. Yine İran’da Bağdat ve dolaylarına dalıp ortalığa saldırmaktaydı. (Size arada bahsettiğim ayaklanma ve kendi krallığını kurmak isteyen beylerin davranışı son derece normaldir. Ümmetçi veyahut milli kökenci devlet düşüncesinin olamayacağının ispatıdır bu olaylar. Nasıl ki Osman bey Anadolu Selçuk’luların bir uç beyi iken devlet zayıflayınca bağımsızlığını ilan edip vergi göndermemiş ise, kurulan Osmanlı İmparatorluğunda da bu iç karışıklık ve bozulan devlet düzeni neticesinde bazı beyler ve elbette her zaman arap bölgesi isyan çıkartmış yerel osmanlı tebasına saldırmıştır. Bunun yorumlamasını kendi penceremizden isyan olarak görmemiz normal olmakla beraber diğer beyler için ise bir bağımsızlık mücadelesidir. Güç ve kendi krallığını kurma (hele ki farklı etnik köken veya mezhepteysen) birleştirici güç olarak düşündüğünüz ırk/mezhep veya dinin üzerinde bir güçtür. Yani kenardan “bunlarda müslüman neden ayaklanacaklar ki?” düşüncesi doğru bir düşünce tarzı değildir. Sizi bir arada tutan şey sistem ve ekonomik askeri güçtür. Gerisi işin teferruatlarıdır. Mesela süryani (hristiyan) türkler kendi dinimizden olan araplara nazaran neredeyse hiç sorun çıkartmamışlardır devlete.)

3) Uzatmadan anlatırsak Abaza Mehmed paşa affedilmiş, lakin yine ayaklanmış yine yenilip affedilmiş ve Bosna beyi yapılmıştır. İran’la ise mücadele devam ediliyor fakat Bağdat alınamıyor.

4) Ayrıntıya girmeden yazarsak yaşı küçük olan IV.Murad istekli ve hevesli bir çocuk olsa da annesi meşhhuuuur Kösem Sultan ülkeyi idare ediyordu. Sarayda Kösem sultanın adamı Hafız Ahmed (sultan Ahmedin kızı ayşe sultanla evlidir) ile Boşnak Recep ve Hüsrev paşa mensup iki zümre çekişiyordu. (Batsın çekişmeniz)

5) Bu adamlarda kendi çevrelerini kolluyordu tabi {bir nevi günümüz siyaset yapısına benzer kadrolaşma} Misal, Hüsrev paşa veziri azam ikin kapıkulu süvarilerini kollardı. Bu sebeple bazı yerlerde kapıkulu süvarileri coşarak zorbalık yapmaya başlamışlardı. Hüsrev paşa azledilince bunların işine gelmedi tabi. Doğudaki karmaşa bittiğinde İstanbul’a çağırıldılar. Bir diğer paşa Recep veziri azam olmak için bunlara rüşvet vererek isyana teşvik etti. (Tekrar devletin durumunu görüyorsunuz)

Kösem Sultan

6) Sıpahilere yeniçerilerinde katılmasıyla Atmeydanı’nda toplanıp 17 kişinin kellesini istediler. Veziri azama saraya gelmemesi söylense de Hafız paşa gelmiş tartaklanarak padişaha ancak ulaşmıştı. Hafız paşa “ölmekten gam çekmem” dese de IV.Murad gidip saklanmasını söyledi. Vezirde kılık değiştirip saraydan çıktı.

7) Askerler padişahla görüşmek isteyince sultan IV.Murad ayak divanına çıkmış ne istediklerini sormuş. Askerler “17 kişinin kellesini isteriz” deyince padişah kabul etmemiş. Tabi geçmişten gelen şeylerle beraber iyice şımaran askerler “elbette verirsin, yoksa başka türlü olur” diyerek tehdit etmişler. {askerler II.Osman’a yapılanları hatırlatıyor yani}. IV.Murad kızıp içeri girmiş. O sırada isyanı planlayan adam olan Topal Recep paşa (Topal Recep Paşa veziri azam olmak istiyor. Kendisi bu sebeple askere rüşvet verip ayaklandırarak dürüst bir vezir olan Hafız Ahmed paşayı öldürtmek istiyor), padişahın ayaklarına kapanmış “efendim hal iyi değildir, ne isterler verelim” demiştir. Durumun vahamiyetini anlayan padişah, veziri azamını saraya geri çağırttı çaresizlikle.

8) Geri çağırılan Hafız Ahmed paşa neticeyi anlamıştı. Abdest alıp padişaha “çocuklarına bakılmasını, defnedilmesini vs.” istedi. Divana tekrar çıkan padişaha topal Recep paşa “padişahım, isterseniz abdest alında öyle çıkın” demiştir {IV.Murad buralarda kıllanıyor zaten, fecide ayar oluyor tabi}. Konuşsa da sonuç alınamıyor, vezirde asi gurubun içine korkusuzca dalıyor. Üzerine çullanan sipahinin suratına yumruk vurup yere yuvarlıyor {bu aslında tokat olayı diyede söylenir. Efsanedir tabi de, bu attığı tokatta asker ölüyor. Osmanlı tokatıda buradan geliyor derler. Birde atları tokatlayanlar var, ona girmiyorum} Bir darbeyle başı yarılan veziri kılıçlayıp boğazını kesiyorlar. Sultan Murad bu görüntülere feci şekilde ağlmıştır. Murad’a da yine adaletli davranacağı üzerine yemin ettiriyorlar. {buradan da görüldüğü gibi asker artık çığırından çıkmaya başlıyor. Murad’ın 20’li yaşlarda bunları görmesi, geleceğini şekillendirecektir}

Hafız Ahmed Paşa Camii

9) Veziri azamlıkta aslında bu isyanı planlayan ve dürüst bir veziri parçalatan Topal Recep paşaya verildi. Padişah bunlara sebep olarak gördüğü Topal Recep ve Hüsrev paşayı temizleyecekti. Ama yavaştan tabi. İlk önce gizlice Hüsrev paşayı adam göndertip boğdurttu. Saraya Hüsrev Paşanın kelle gelince, vezir Topal Recep Paşa çok korkmuş ve hemen askeri tekrar ayaklandırmıştır.

10) İkinci ayaklanmada askerler “paşanın neden öldürüldüğünü, padişahın şehzadeleri öldürdüğünü onları göstermesini” istediler. Tabi iki üç tanede kelle istediler. Şehzadeler gösterilmiş, Topal Recep Paşa bunlara kefil olmuştu. Olaya iyice kıllanmıştı artık padişah. İsyancılar yine Topal Recebin sevmediği ve onun seçtiği üç ulemayı bulup öldürdü.

Sonraki yazıya buradan

Ölmemekten Ölmek

Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor
Ve saçları saçlarımın içinde
Biçimi ellerimin biçiminde
Gözlerinin rengi gözlerimin renginde
Gölgemde yitip gidiyor
Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde.

Gözleri var her zaman açık
Ve bir an olsun uyutmaz beni.
Düşeri var apaydınlık
Güneşler buharlaştıran
Güldürür, ağlatır beni ve güldürür
Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.

Paul ELUARD

Türkiye’de Çocuk Olmak

Aslında kafamdaydı da ne zamandır yazamadım. Bir sayfanın Finlandiya ile ülkemizin eğitim sistemimizi karşılaştırması yazımı tetikledi. Türkiye’de çocuk olmak nasıldır düşünmemi sağladı aslında. Nasıldı çocukluğunuz kendinizi düşünün bakalım. Neleri gördünüz, neleri konuştunuz, nasıl bir yapıya sahip büyüme sürecindeki okullarımız. Tartışırız ya bazen kocaman harfler ile EĞİTİM falan diye. Eğitimin neresi doğru neresi yanlış? Gerçekten imam hatiplerin veya tam tersi normal liselerin çoğalması mı gerekli? Sıkıntı dinsel eğitim eksikliği veya eğitimde ki din mi? Yazacak çok şey var yavaştan hızlanalım;

Eğitim sorunundan evvel bir “çocuk olma” eylemini gerçekleştirelim. Çocuk olalım haydi. Küçükken “yağ satarım bal satarım ustam öldü ben satarım” diye oyunlar oynardık ya ne güzel. Ödevler dersler falan. Eğitim için söyleyeceğimiz ilk şey “koca bir yalan” olduğu belkide. Okulda ve aile içerisinde artık nasıl bir ailedeyseniz değişir tabi sizi düzgün bir sistem içerisinde, adalet mekanizmasına uymaya ve örnek gösterilecek vatandaş yapamaya çalışan sistemimize aslında sözlerim. Büyüdükten sonra çevrenizin ve siyasi akranın hiçte bu tipte olmadığını görüyorsunuz. Milletmiş vatanmış falan boş verip kendi işinizi kurmaya ve kendinizi kurtarmaya çalışıyorsunuz. Yani bunu yapmalısınız bu bekleniyor sizden. Gerekirse yanınızdakinin üstüne basmalısın ki kariyer basamaklarını hızlı adımlarla tırmanasınız. Beklemek ve tereddüt etmek demek rakibinizin sizin üstünüze basıp geçmesi demek. Acımak yok bu sistemde çalışansanız daha iyi bir maaşı bulunda patronu bırakıp gitmeli, patronsanız da en ucuza çalışacak adamları bulup eşşek gibi onları sömürmelisiniz. İkinci seçeneğiniz yok bu döngüde…

Yani öyle küçükken ekmeğinizi bölüp yediğiniz günlerden geriye yapmacık iş ilişkileri ve iki yüzlülük kalıyor. Toplumsal statünüz genelde işiniz ve ne kadar para kazandığınız. Hayatında bir kitap okumamış birisi içişleri bakanı oluveriyor ve size anlatıyorda anlatıyor. Ekranlara bakıp “kadın evin süsüdür” veya diğeri “kadın kot pantolon giyerse elbette tecavüze uğrar” deyiverdiğini duymak bizleri şaşırtıyor. Aslında şaşırmamamız lazım. Çünkü o eski değerli, namuslu ve düzgün insan profili yerin dibine gömüldü sürekli. Hatırlayın ders çalışanlara inek dendi, namuslulara salak, sessiz kalan allahından bulsun denilen gerizekalı pısırık oldu. Ve savaşamıyorsunuz bu pis ikiyüzlü insanlarla çünkü saldırgan olan onlar. Saldıramıyorsunuz çünkü değerleriniz saldırı üzerine değil fikir özgürlüğü ve eşitlik üzerine.

Son Ayağa Kalmış Ganyancı Gibi Oldu Garipler

Çocuk olup büyüdükten sonra terörü, şiddetin bin bir türlüsünü, ırk mezhep ayrımcılığını, küfür kıyamet konuşan politikacıları, rüşveti, pisliği gördükçe neyin ilerlemesini konuşacağız? Ne tartışacağız? Gömüldükleri ideolojik düşünce yapısından sıyrılamadan insanları yaftalamak sınıflara ayırmak ve aşağılamak üzerine konuları tartışan gençlik neyin gelişmişliğini yaratacak?

İmam hatipler açılınca çocukların eğitim seviyesi mi yükselecek? Yada kapanınca liselerin bilgi düzeyi mi artacak? Ya ha dindar yetiştir ha popüler bilim ile yetiştir eğitimin komple çöp işte. Pisa testinde fen ve matematikte 44 ve 45. olduk ki zaten 45 ülke falan var. Yani çocuklar mal arkadaşlar. Kafası açıkta mal, namaza duranda mal fark yok. Çözüm önerisi olarak Eğitim bakanı ne dedi biliyor musunuz? “Pisa testinden çıkalım!”

Neyse çok yazarız ya konuş konuş çözüm önerilerinde bulunmak lazım. Bir arkadaşım “hep eleştiriyorsun, bir günde çözüm önerisi sun” dedi. Sunuyorum komple öğretmenleri kovmak lazım ilk önce. Yani yapacak bir şey yok çünkü heh heh. Şaka şaka kovamayız elbette lakin öğretmen seçiminde hızla daha seçici işlemlere yönelmeliyiz. Bir kere kitap okuyacaklar, popüler makaleleri takip edecekler falan. Bunlar ile ilgili yıllık eğitimlere katılması ve testlerden geçmesi beklenecek.

İkincisi bu seçim ve öğretmenlik süreçlerinde maaşlar yükseltilecek. Öyle kendine zam yapmalı değil milletvekilim yapacaksın zammı adam gibi vereceksin yüksek ücret hakim kadar alacaklar. Çünkü eğitim sistemimiz sınava dayalı. En kısa çözüm yolu en zeki öğrencilerin okuldan sonra gazete okuyup çay içtiği eczacı olmasını engellemek ve yüksek ücretler ile öğretmenliğe yönelmelerini sağlamak. Adam maaşı iyiyse seçer yoksa okumaz unutmayın bunu.

Öyle her yere üniversite ve bölüm açılmaz. Plan yapacaksın açığın yoksa almayacaksın öğrenci. Okumasın çok önemli değil yeter ki diplomasını alıp beklemesin.

Bunların dışında elbette ücretli öğretmenlik diye bir şey mümkün değil bu kaldırılacak. Taşeron öğretmen olmaz. Hademe 1500, öğretmen 800 liraya çalıştırılmaz Allah çarpar sayın eğitim bakanı şerefsizim bir gün çarpılırsınız veya çok pis döverler sizi tanırlar bak bakanlık bitince sokakta görürler. Demedi demeyin..

“Finlandiya’da çocuklara şöyle söyleniyormuş, böyle eline davul veriliyormuş bizde neden borazan var abi?” türü artık içi boş açıklamaları  da bırakalım. Burası İskandinavlar değil. Onların komşusu İran veya Yunanistan değil, iç savaşları yok, ırk ayrımcılığı yok, onlarda rüşvet yok, vergi kaçıramazsın teklif eden yok, kadına ayrımcılık veya çocuk gelin yok. Yok kardeşim işte. Gündem değişsin diye “eyyy İsrail defol git buradan biz sizi biliyoruz” tarzı din düşmanlığı yapan açıklama yapan hükümet yetkilisi yok. 16 yaşındaki genç akşama hangi sinemaya gideceğini, 26 yaşındaki mühendis hafta sonu hangi konsere gideceğini, 59 yaşındaki amcam yazın İspanya’ya mı yoksa faroe adalarına mı gideceğini konuşuyor yakınlarıyla. Allah esirgesin adamları buraya yaşa diye getirsek kalpten 3 ayda ölürler şerefsizim. Hal böyle olunca ön yargıları az oluyor. Kim hangi inançta, kim kiminle nerede yiyişiyor içiyor sçıyor bana zarar vermezsen takıl hacı diyerek dokunmuyorlar. Bizde kendi ahlak, din ve mezhep anlayışı “doğrudur” deyip kabul edilerek baskıyla yedirilmeye çalışılıyor.

En önemlisi okumak yok. Hiç kitap okumuyorsanız ve okuyana da “olm param yok diyosun kitap alıyosun, kitap alacağına bana lahmacun ısmarla” diyorsak e ne bekliyorsunuz bizden?

Ne diyim afiyet olsun…