Bay Pipo – Soner Yalçın

Eski bir kitap olan bay pipo ben üniversiteye başladığım zamanlarda çıkmıştı. O zamanlar siyasi kitapları okumadığım için pek ilgimi çekmemiş anlatılan, MİT’in içine girmiş olan bilmem nerenin ajanları hiç umurumda olmamıştı. İşte  o zamanlar bilim adamı olmak vatanıma milletime yararlı bir yurttaş, mühendis, asker, öğrenci, basketbolcu vs. olmak istediğim yıllardı. Varsa yoksa “Newton’un hayatı” veya “Kosmos Evrenin Gizemli Yıldızları” veyahutta “Dr.Ecco Bunu Nasıl Çözer?” tarzı bilim/zeka kitaplarına ilgim vardı.

Şimdi geri dönüp bakınca ne güzel yıllarımmış. Zaman sonra artık bu ülkenin niçin bu kadar şerefsiz ve yalancı insanlar tarafından dolu olduğunu merak etmeye başlayıp şöyle bir yakın tarihe ve sonra da uzak tarihe de bakmaya başladım.

Anladım ki bizim yakın siyasi tarihimiz çok partili dönem ile beraber (hadi tek partili dönemin son ucunu da ekleyelim) meğerse bildiğimiz satılmışmış. Çok ayrıntıya girmeden yazdığım Yakın Siyasi Tarih yazılarımdan siyasi, iktisadi ve kültürel hareketin iktidarda kalmak uğruna nasıl sağa sola satıldığını (evet ağır laf gibi de karşılıksız kredi ve paralardan bahsediyoruz) anlatmıştık. Herkese de okumasını tavsiye ediyorum.

Evet ne diyorduk. Açık artırmayla satılan ülkenin alıcısı da çok oluyor elbette. ABD’nin yüzü gülmüş, biraz İsrail’in hatta. İşte bu yakın siyasi tarihin MİT ayağını Bay Pipo isimli kitapta bulabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı bir dönem “Darbe Yapacaklaaaağr” diyerek Fettullah Cemaat’i tarafından içeri atılan yazarlardan Soner Yalçın. Bazı ek notlar ile beraber yeni bir basımını Kırmızı Kedi yayınlarından temin edebilirsiniz. Ayrıca kitap içinde MİT mücadelelerinin merkezine öldürülen ajan Hiram Abas’ın konduğunu da söyleyelim. Aslında Hiram yan rolde dururken MİT ve ülke çekişmeleri anlatılmış.

Özetle Yakın Siyasi Tarih’i merak edenlerin biraz dönem iktidarları ve partileri hakkında bilgi aldıktan sonra (benim yazılar mesela) okuyabileceği tamamlamalı bir eser.

Bu ülkedeki siyasetçilerin “Hibe Para” diyerek ABD’nin İsrail’in daha doğrusu emperyalizmin köpekliğini yaparken aldıkları paralar, milletin ağzına hurma tıkıp krallar gibi yaşamları, dün kol kola her türlü hırsızlığı vicdansızlığı şerefsizliği ve hukuksuzluğu yaparken, ertesi gün sanki siz yapmışsınız gibi ortaya çıkmaları falan bildiğimiz şeyler aslında.

Ha bu arada kitapta muhtemel MİT ajanı olan bazı önemli kişiler ile ilgili bilgiler de bulacaksınız.

Bu topraklarda yakın siyasi tarihimizin mutlaka öğrenilmesi ve bilinmesi gerekmektedir. Kitabı bütün genç ve orta kuşak arkadaşlarımıza öneriyorum.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Aramıza Yeni Askerler Katılmış..

Ülkemiz yakın siyasi tarihinde “en fazla Atatürkçü” görünen kişi kim diye sorsanız değişik görüşler ortaya atılır;
 
“İsmet Paşa efendim” der bazısı Mustafa Kemal tarafından meclisin son yıllarında memleketine gönderildiğini bilmeden.
 
Birisi çıkıp “Bülen Ecevit ve CHP tabii ki” diyebilir. Evet Bülent Ecevit sonraki dönemlerde sürekli bazı devrimlere değinmiş ve organizasyonunu bu şekilde yapmıştır. Fakat geçmiş ve şimdiki olsun CHP örnek bir Atatürk partisini temsil edebilmiş midir?
 
CKMP yeni adıyla MHP ve Alparslan Türkeş temelini İslami Türkçülük ve Mustafa Kemal’den alır. Ne yazık ki bu temel bir miktar ırk faşizmine ve sorgusuz sualsiz itaat eden milliyetçi gençler yaratmaktan öteye gidememiştir.
 
Yakın siyasi tarihimiz boyunca en çok Atatürkçü olan, en fazla Mustafa Kemal’in yolundan giden, en Kemalist, en devrimci kişi lafta; Süleyman Demirel’dir!
 
Sonuç itibariyle bunu en çok dile getiren ve bu yolda yürüdüğünü iddia eden kişi eğer Mustafa Kemal’i anlayabilseydi haliyle Süleyman Demirel anlardı.
 
Diyeceğim arabalara Türk bayrağı dikme ile “Vatansever”, binalara Mustafa Kemal resimleri asma ile “Atatürkçü”, kafaya sarık bağlayıp sakal uzatma ile de “Dindar” olamazsınız.
 
İlk önce neyin ne olduğunu öğrenmeli buna göre fikirleri ve anlayışları tartışmalısınız. Geçmişten ders almıyorsan istersen dağı taşı Atatürk resmi ile donat bir anlam ifade etmeyecektir.

Milliyetçilik

Bir önceki yazımızla arayı soğutmadan milliyetçilik ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Siyaseten hırpalanan diğer bazı kavramlar gibi milliyetçilik aslında nedir? Kimler aslında milliyetçi olur? Milliyetçiliğin sınırlarını ülkemizde kimler belirler? Bu ve benzeri konuları masaya yatıracağız. Aslında, ara ara yatırdığımız masada daha derinlere ineceğiz belkide.

Milliyetçilik ve benzeri bir çok kavra ülkemizde farklı dallarıyla gelişmiştir biliyorsunuz. Türkçülük, turancılık, atatürk milliyetçiliği, ulus devlet düşüncesi vb. bir çok dal ile bağlantılıdır aslında. Dünyada da benzer düşünce sistemlerini kendi vatanları için savunanlar yine bildiğimiz gibi resmi tarih olarak verirsek 1789 yılı fransız devrimiyle başlamıştır. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda toplumlardan bazıları bu milliyetçilik akımına sarılarak kendi ulus devletlerini kurmuşlar, özgürlükleri için mücadele vermişler ve büyük savaşlar yapmışlardır. Hep belirttiğimiz ezilen insanların baş kaldırısının yanında bu milliyetçi uyanışların etkisi göz ardı edilemez.

Zamanla bu milliyetçilik kavramının sınırları değişmiştir. Kimisi bu kavramı kendi din ve mezhebi dahilinde, kimisi kendi dili dahilinde ve çoğunlukla kimiside kendi ırkı dahilinde tekrar şekillendirmiştir. Fransız devriminden önce milliyetçilik akımları var mıydı peki? Elbetteki vardı. Lakin, dediğimiz gibi içine kattığınız değerler değişti, neyin milliyetçiliğe girip neyin girmediği de bir tartışma konusu oldu.

Yalnız milliyetçiliğin farklı değerlerden esinlenerek yeniden şekillendirmesi farklı bir şeydir, ırkçılık, kafatasçılık, din ve mezhep ayrımcılığı yaparak bunu “milliyetçilik” adıyla ortaya atılması farklı bir şeydir. 1800’lerde değişen ve özgürlük/hak arayışına giren ezilmiş halk tabakasının örgütlenmek için başvurduğu milliyetçilik anlayışının değiştirilerek bir karşı devrim aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Günümüz modern yönetici sınıfı 1789 devrimiyle haklı bir uyanış içinde kendi özgürlüklerini arayan insanların milliyetçi duygularını kullanarak, kendilerinin ve sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek örgütlenmeler sağlamışlar, seçimler kazanmışlar ve kandırılarak savaşlara sürüklenmişlerdir.

Tarihteki en büyük utanç manzaralarından birisi, yine benzer milliyetçilik akımı adı altında kandırılan ve yanlış yönlendirilen alman halkının ikinci dünya savaşı sırasında yahudi insanlara yaptığı soykırımdır. Sadece yahudilere değil, kendi ırkından olup sakatlananlara, özürlülere, sakat doğanlara ve bir çok yazmadığımız sebepten bütün “kendinden” olmayanlara yapılan bu soykırımı insanların akıllarından silmek kolay olmayacaktır.

Ülkemizde ise milliyetçilik akımlarının gelişimi bir hitler faşizmine gitmeden, genel eksende türkçülük üzerinden başlamıştır. 1900 lü yıllarda yavaş yavaş gelişen ve şekillenen akım İttihat ve Terakki kadrolarıyla zirveye ulaşmıştır diyebiliriz. Vatan sever ve korkusuz insanlardan oluşan bu grup, kendi düşünce felsefesi doğrultusunda doğru yanlış eylemlerde bulunmuşlar (konu dışı olduğu için pek ayrıntıya giriyorum), dünya savaşında ve milli mücadelede de etkili rol oynamışlardır. Günümüzde bazı kesimin oldukça karaladığı bir grup olsalar da, ben kendilerinin vatan ve millet sevgilerinden şüphe etmemekle beraber attıkları yanlış adımlardan ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber “turancılık” akımının engellendiğini, daha doğrusu bu tanımın farklı bir “türkçülük” tanımına çevrildiğini görüyoruz. Bunun önderliğini de yine eski turancılardan Ziya Gökalp yapmıştır zaten. Zaman ilerledikçe, yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada ırkçı ve faşist liderlerin yönetim kademelerinde yükselmesi ve ikinci dünya savaşının başlangıcına gelinmesiyle bu anlayış biraz daha rağbet göresine yol açmıştır. Tabi bu palazlanma, ikinci dünya savaşının bitimiyle beraber biraz Amerika ve İngilterenin de itelemesiyle ülkedeki turan ve türkçü insanların tutuklanmasına ve yargılanmasına yol açmıştır.

Buraya bir çentik atalım. 1944 yılında günümüz MHP teşkilatınında kurucusu Alparslan Türkeşin’de bulunduğu sanıklar türkçü-turancı düşüncelerinden dolayı yargılanıp tutuklandılar hatta işkence gördüler. İçlerinde mesela Nihal Atsız gibi “ırkçı söylemleri” olan insanların yanında kim var ise yargılandı.

Daha sonra 1950’lerde ülkemiz artan Rus tehlikesine karşı Nato ve Amerikan tarafına doğru iyice yönelince, 10 yıl önce kendilerini “siz türkçülük ve turancılık yapıyorsunuz” diyerek yargılayan adamların yanlarına geçerek anti-komunizm safının karşısında yer aldılar! Aslında alınmasında sorun yoktu. Sorun yanlarında yer aldıkları kişilerin savunulan “özgür ve tam bağımsız ülke” sıfatlarını ne kadar taşıdığıydı.

Değişen dünya düzeninde kapitalizmin en büyük korkusu 1970 yılında Uğur Mumcu’nun yazdığı gibi “milliyetçi uyanışlar”dır. Bu sebeple ilk yapacakları iş ülkedeki milliyetçi ve dindar kesimi ele geçirmeye çalışmaktır. MHP’li ve milliyetçi kanadından olan arkadaşlar kızmasın ama Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının doğru yanlış fikirleri sebebiyle, 1944’te Amerika ve İngiltere baskısıyla mahkemeye çıkartılıp işkence görmesi ve tutuklanmasından sonra yaşananlar bana garip gelmektedir. Aslında garip değildir, çünkü hepsi planlanmış programlanış hamlelerdir. Vatansever ve milliyetçi liderlerin tespit edildikten sonra kullanılması da ilk defa yapılamaktadır. Alparslan Türkeş daha sonra Orduya geri alınmış, harp okulundan mezun olmuş, Amerika ve Avrupa’da eğitimler görmüş bir insandır. İşte, ülkemizdeki MHP daha doğrusu milliyetçi teşkilatımızın aslında Amerikan destekli olmasının asıl sebebi bence budur.

Ülkedeki milliyetçi grubun sırtını belki Amerika’ya vererek yaşatılmaya çalışılmasına da şaşırmamak gerekmektedir. Sovyetler birliğinin de sol adı altında faaliyetlerini kabul etmek gerekiyor. Ha sonra neler oldu? Orduyu, devleti ve milliyetçi kesimi ele geçiren ve artık söyleyelim kullanan Amerika ve saz arkadaşları, onları asıl tehlikenin “komünizm” olduğunu salık verdiler. Belki bir tehdit olarak gösterilse bile ülkemizin dini, kültürü ve geçmişi göz önüne alındığında hiç bir zaman komünist bir devlet olamayacağını söylemek zor olmasa gerek. Peki yaratılan bu düşmana karşı; bir yanda (haydi komünistleri ayıralım) bütün gerçek Atatürkçülerin, devrimcilerin, aydınların bu torbaya atılıp damgalanacağını tahmin edebiliyor musunuz? Ediyorsunuz, çünkü başka ülkelerde de benzer şeyler yapıldı.

1960-80 arası yaratılan sahte komünizm akımlarında sağ-sol diyerek ellerine silah verilen gençler öldürüldü. Bunların sebeplerini bilen ve ülkeyi yavaş yavaş kemiren kapitalizm yandaşları ise zengin oldu. Ülkemizde, şu an AKP karşısında olan ve vatan severliğinden şüphe duymayacağım insanlara sormak istiyorum; Bizim, yani “kurtçu” veya “anarşist” diyerek öldürülen insanların cesetlerine basarak zengin olan bu insanların neden arkasında durdunuz? Demirel ve ailesinin zenginleşmesini, bakanların yolsuzluk ihalelerini, mafya ve şiddet olaylarını göremediniz mi?

Süleyman Demirel’e ağız dolusu küfür eden arkadaşlarımıza bu yılları da hatırlatmak gerekiyor sanki. Suçlamak değil demek istediğimiz, ama doğrusuyla bunları analiz edip gelecekte yapacaklarımıza karar vermeliyiz. Geçmişte atılan yanlış adımları değerlendirip, ilerde bu adımları tekrar atmamalıyız.

Arkadaşlarımla geçen günlerde yaptığım güzel bir tartışma ortamı yazıyı yazma sebebim. İstiyorum ki, milliyetçilik dediğimiz zaman bunu bir etnik temele oturtmadan yapalım. Tartışılması, konuşulası gereken konu kimin kürt, kimin laz, kimin abaza veya kimin türk olduğu değildir. Milliyetçiliği, milli değerlerimizin sömürülmesinde aramamız gerekiyor. Satılan, hor görülen, eşşek gibi çalıştırılan, öldürülen, dövülen, hakkı verilmeyen insanların hepsi bizim insanımız. Hırsızlığa uğramış insana “sen nerelisin” denmez, öldürülen masum çocuğa “sen hangi millettensin” diye sorulmaz. Bir kişinin hakkı yeniyorsa, o adamın hangi dili konuştuğunun, hangi ırktan olduğunun veya hangi dinden olduğunun bir önemi var mıdır? İşte bizim sahiplenmemiz gereken milliyetçilik anlayışı bu milliyetçilik anlayışı olmalıdır.

Kapitalizm dediğimiz düzenin soygunlarını ve sömürülerini örtmek için kullandığı yöntem işte bu sebeple ırk, mezhep ve din ayrımına dayanmaktadır. Sömürülen insanların konuşması gereken şey kendilerinin nasıl soyulduğu, yolsuzluklar, ihalelerle yaratılan haksız kazançlar, üç kuruşa satılan devlet şirketleri, köprüleri, yolları vs. olmalıdır. Fakat, milliyetçilik/dindarlık/atatürkçülük/solculuk gibi kavramların içi bilerek boşaltıldığı için bunlar adına ataya çalıştığınız adımlar hep akıllara başka şeyler getirecektir. Milliyetçilik faşistlik, dindarlık yobazlık, solculuk anarşistlikle beraber anılmaya başlanmıştır.

Yazının sonunu yine Uğur MUMCU’dan alıntı yaparak kapatmak istiyorum;

“Milliyetçilik, tarih boyunca üzerinde en çok söz edilen kavramlardan birisidir. Siyasal ve ekonomik gelişmeler yeni aşamalara doğru tırmanırken, kimlerin milliyetçi oldukları gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Çünkü “kaderde, tasada, kıvançta” ortak olması gereken insanların yaşam kaderleri başka başka koşullarla oluşmaktadır. Bir ülkede kırk bin köy yolsuz, okulsuz ve ışıksızsa, insanlar hastane kapılarında kıvrana kıvrana ölüyorsa, işçiler batı ülkelerinin ışıklı kentlerinde sokak süpürüyorsa, kimlerin milliyetçi oldukları çok ama çok önemlidir.

Milliyetçilik, ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Yoksa, sömürücü toprak ağalarıyla, yabancı şirketlerin, kafataslarında seçim sandığı taşıyan siyasetçilerle Mıgırdıç Şellefyanların ve Konya müftülerinin düzeni değildir. Çünkü sömürücülerin milliyeti olmaz. Onlar için önemli olan sadece ve sadece sınıfsal ve kişisel çıkarlardır.

Kapitalizm gerçek bir enternasyonalizmdir. Bugün dünya ekonomisi uluslararası sermaye örgütlerine bağlıdır. Avrupa ekonomisi bile şirket payları yoluyla Amerikan kapitalizminin eline geçmiştir. Bir dolar ya da mark krizinin bütün dünya ekonomilerini etkilediği bir siyasal dönemde, kapitalizmin gerçek gücünü çok yakından izlemek gerekir. Bu gücün, milliyetçi değil enternasyonal bir dayanışma yarattığı, bir ekonomik olgu olarak kabul edilmektedir. Asıl kökü dışarıda olanlar, uluslararası sermayeden güç alan siyasal çevre ve örgütlerdir, demek gerekir.

Milliyetçilik, ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. Halkçılık ise, milliyetçiliğin toplusal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçı olamaz. Ancak, halkçı olmayan bir milliyetçiliğinde söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bir siyasi dolandırıcılık konusudur ve adı da “faşizm”dir!

Halk, birçoklarının sandığı gibi marksizmin bir kavramı değildir. Marksizm, sınıf kavramına dayanır. Halk, marksizmde bir anlam taşımaz, çünkü bir sınıfı tanımlamamaktadır. Halk, ulusal kurtuluş savaşlarının terminolojisinin ürünüdür. Halkçılık, dış sömürüye dayanan  bir düzende, milliyetçiliğin dayandığı sosyal düzendir.

İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi? Bu uluslar arası sermayenin açık pazarında, yabancı sermaye işportacılığı yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi?

Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Milliyetçi düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır. Bu memleket, yabancı sermaye uşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil; Türk halkınındır. Milliyetçilik ise sömürgecilerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır.

Ortam, 20 Eylül 1971″