Nüktedan – Süleyman Bulut

Bir kaç kitap alırken gözüme ilişti bu kitap. Osmanlı son döneminde ve cumhuriyetimizin ilk yıllarında yaşamış olan üç büyük edebiyatçının (elbette nüktedan) anılarını içeriyor. Daha doğrusu dönemde yaptıkları hatırlanan nükteleri.

Bir kahvede, Yahya Kemal heyecanlı heyecanı konuşarak, Mehmet Akif Ersoy’a bir şeyler anlatmaktadır…

O sırada kahveye ortak bir tanıdıkları girer. Uluorta konuşmasıyla pek sevilmeyen bu adam, Yahya Kemal’e bakarak, “Yine ne yalanlar atıyorsun üstat?” diye lafa dalınca, Yahya Kemal hemen şu cevabı verir; “Seni övüyordum.”

Birinci nüktedan Yahya Kemal Beyatlı. İri vücudu ve bitmeyen iştahı ile sohbetlerin değişmez aktörlerinden olan şairimizin en kötü özelliği yaşamında hiç kitap çıkartmaması. Hatta geçtik şiirlerini bile oldukça az üretmesi. Bu sebeple sürekli bunların üzerinde eleştiriliyor. O da beklemiyor yapıştırıyor nüktelerini.

İkinci nüktedan Yahya Kemal’den 20 yaş daha genç olan Ahmet Rasim. Osmanlı devletinin artık ekonomik olarak çöküş yıllarını ve II.Abdülhamid’in istibdat devrinin baş yazarlarından. Derin bir tarih ve espri yeteneği var. Yazıları sürekli sansürlenen Ahmet Rasim artık yaşlanıp elden ayaktan düşünce büyük geçim sıkıntıları çekiyor. İşsizken Ankara’ya gelip boş boş dolaşırken tanınmış gazetecilerden İsmail Müştak Ahmet Rasim’i tanıyor. “Efendim merhaba nasılsınız?” diyor. Ahmet Rasim gülümseyip “Fırınlarda ekmeklerin dört köşe değil, yuvarlak yapılması yüzünden buraya kadar geldim işte” diyor. İsmail Müştak şaşırıp kalır anlayamaz. Ahmet Rasim devam eder: “Bir okka ekmek alayım dedim.. Elimden düşüp yuvarlanmaya başladı. Ekmek önde, ben peşinde buraya kadar koştuk.. Şaşkın şaşkın şimdi o ekmeği arıyorum”. İsmail Müştak bu konuşmayı akşam Atatürk’e anlatınca, Atatürk “Sen ne yaptın İsmail Müştak?” der. “Yarım asır Türk irfanına hizmet etmiş bir zat, yoksul düşmüş. Ankara’ya ekmek aramaya geldiğini söylemiş; sen hangi otelde kaldığını bile sormamışsın. Hemen bulunup soframıza davet edilsin!” demiş. Bulunup getirilen Ahmet Rasim’e Mustafa Kemal Atatürk İstanbul mebusluğunu kabul etmesini rica eder. Allah’tan o zamanlar devletin başında Mustafa Kemal varmışta sahip çıkan olmuş.

Buluşma saatlerine muntazam uyan Süleyman Nazif ile Abdülhak Hamit Tarhan, bu sözünde durmamasıyla ünlü bir başka arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıkarlar. Geç kalmamak için acele ederlerken Süleyman Nazif “Boşuna acele ediyoruz Hamit” der. “Bu herif zamanında gelmez. İstersen bir yerde oturup dinlenelim.” Hamit karşı çıkar ve yola devam ederler. Buluşma yerine zamanında ulaştıklarında ise bir bakarlar ki arkadaşları gelmiş, onları bekliyor!

Hamit dönüp Süleyman Nazif’e bakınca Nazif şöyle der “Şu insanoğluna hiç güven olmuyor Hamit; adam gelirim diye söz veriyor ve geliyor!”

Üçüncü nüktedan ise Ahmet Rasim dönemi edebiyatçılarından ve diğer ikisinden daha kaliteli espriler üreten Süleyman Nazif. Oda II.Abdülhamid döneminde sansürlere ve bir çok sürgüne maruz kalıyor. Açıkçası içlerinde en çok tanışmak istediğim adam Süleyman Nazif oldu. Bir yanda işgal altındaki İstanbul yıllarına şahit olan bu insanları sanırım belkide daha iyi tanımalı, okumalı ve anlatmalıyız.

Süleyman Nazif Bağdat’ta vali olarak görev yaptığı sırada ordu komutanlığından telgraf alır. 24 saat içinde yüz bin okka şeker, on bin okka çay sağlanarak gönderilmesi istenmektedir.

Bu olanaksız istek karşısında Süleyman Nazif sinirlenir ve karşı bir telgraf çeker;

“Kanımca Çin imparatoruna gönderilmesi gereken telgrafınız, yanlışlıkla vilayetimize gelmiştir.”

Geçmişe yolculuk ederek bu kişileri azda olsa tanımak ve bu yolculuğu hafif tebessüm ile takip etmek isteyenlere kitabı tavsiye ediyorum. Ya Süleyman Nazif çok iyi.

Nazif Bursa da çalıştığı dönemde Bursa valisinin aynı zamanda padişahın hafiyelerinden olduğunu bilen Süleyman Nazif, bir gün baş başa konuşurken ileri geri söylenmeye başlar: “Sadrazam anlayışsızın biri… Filanca na­zır cahil… Falanca paşa korkak adamın biri…”

Bu sözleri duyan valinin gözleri, yazaca­ğı jurnalin heyecanıyla parlamaya başlar. Sevinçten ellerini birbirine sürterek: “Evet Nazif Bey çok doğru söylediniz, çok isabet ettiniz,” diye Nazif’i konuş­turmaya çalışır.

Valinin niye bu kadar heyacanlandığını iyi bilen Nazif, aynı hızla eleştirilerini sürdürür: “Şu paşanın sözüne güvenilmez, şu vezir ne söylediğini bilmez bunağın biri…”

Nazi birden durup derin bir solu aldıktan sonra ise; “Siz padişah efendimizin şu büyüklüğü­ne, şu kudretine bakın ki bu güçlükler ve imkânsızlıklar içinde, koskoca memleketi ne kadar güzel yönetiyor” diyerek sözünü tamamlayınca, güzel bir jurnal yazma fır­satını elden kaçırdığına üzülen vali, önce: “Yazık, çok yazık Nazif Bey,” der, sonra kendini toparlayıp sözünü şöyle tamam­lar:

“Sonunu çok iyi getirdiniz ama!”

Hadi bir tane daha koyalım. Merak eden kitaptan devam etsin.

Aktör Fehim Efendi’nin 50. sanat yılı nedeniyle bir tiyatro gösterisi hazırlanır. Gösterinin sunuculuğunu İsmail Müştak Bey yapacaktır. Aksilik o gece gelemez. Görevi İbrahim Necmi Bey üstlenir.

Sahneye çıkan Necmi Bey açıklamada bulunmak için sözlerine; “Müştak Bey bu gece niçin gelmedi biliyor musunuz?” diye başlayınca, salondan Süleyman Nazif gür sesiyle bağırır; “Ben biliyorum; gelirim diye söz verdiği için gelememiştir!”

Hoşçakalın.

Reklamlar

Düşünce Tarihi – Orhan Hançerlioğlu

Felsefe ve düşünce alanında yazılar yazan Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi isimli eserini biraz zorlanarak bitirdim.

Malum felsefe ve deyimlerinin anlaşılması kolay olmamakla beraber roman gibi okuyamıyor ve okuduğunuzu değerlendirerek ilerlemeniz icap ediyor. Bu sebeple okuduğum bazı yerleri geriye dönüp tekrar okuma durumunda kaldım.

Hançerlioğlu, düşüncenin oluşumunu evrimsel olarak ilk defa insanın ayağa kalkması ve belli bazı soruları kendisine sormasıyla kitabını başlatıyor. İlk insanlar yaşadıkları çevre hakkında bir çok bilinmezle hayatta kalmaya çalışırken tapınacak mitler geliştirdiğinden bahsediyor.

Kontrol edemediği doğa olaylarına tapınma ilk adım olmak ile beraber zaman sonra beraber yaşanmasıyla yaratılan mitler değişim gösteriyor ve görünmez tanrılar yaratılıyor. Doğa canlıları, insan ve yaratılan tanrılara adanan efsanelerden beslenen ilk dinlerden sonra çok tanrıcılık Mısır ve özellikle Asya topraklarında başlıyor.

Peşi sıra Antik Yunan Felsefesi anlatılırken yine mitolojik efsanelerden ve beslendiği tarihi kökenlerden bahsedilmiş. Düşünürler zaman sonra, ölümden sonra gidecekleri yerin (daha doğrusu ölümsüzlüğün) arayışına geçişleri, Dünya’daki konumları, Tanrı/Tanrıların mücadelesi/amacı/sebebi vs. bir çok konuyu ele alıyorlar.

Daha sonra tek tanrılı ve sonradan ek peygamberli/kitaplı dinlerin ortaya çıkması ile beraber düşünce felsefesinin Orta Doğu topraklarına geçişine şahit oluyoruz. Helen uygarlığından sonra Müslümanlık ile büyük sıçramasını yapan düşünce dünyasından bayrağı 1300’lerde Avrupa geri alıyor.

Orta çağın bitişi, insanların erdem/ahlak ve insanın doğadaki yeri ile ilgili düşüncelerini değiştirmeye başlıyor. Sayısız düşünürün yazdığı sayısız eserlerden seçmeler ile anlatımına devam eden kitap sadece düşünce-din ekseninde kalmamış. Ek olarak yine bazı düşünürlerin zaman ile toplumsal bakış açılarının geliştiğini ve kişi mutluluğunun toplum mutluluğu ile sağlanabileceğine doğru aldıkları yolu da anlatmış. Yani ekonomik gücün yükselmesi daha doğrusu iktisadi devlet yapılarının da yine bu düşünürler yardımı ile ele alınması diyelim. Devletçi bir iktisadi anlayıştan daha kapitalist anlayışa geçiş ve sonra tekrar neo liberal sistemlerin uygulanması vs. kitapta yer bulmuş.

Son olarak modern kapitalist düzenin psikoloji ve insan yaşamı ile ilgili kuramlarından bahsedilerek kapanan kitabımızın oldukça doyurucu olduğunu söyleyebilirim.

Yazar karakter olarak Toplumcu-Materyalist çizgide değerlendirdiği anlatımını ara ara kendi yorumu ve bakış açılarıyla süslemekte. Tarihi düşünce sistemini de “Yaratılan Din ve ezilen köle/işçi/köylülerin yönetilme araçları” olarak söylemek yanlış olmayacaktır. Kendisine bir çok noktada katılırken bazı eleştirilerinin aşırı olduğunu belirtmek zorundayım.

Sonuç olarak Felsefe alanında genel geçer bilgi sahibi olmak isteyen ve tarihi süzgeçte dinlerin toplum yönetimi açısından kullanılmasından tutun, yaratılmak istenen devlet/ekonomik sisteme kadar bir çok konu hakkında fikirler veren enfes bir kitap diyebilirim. Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Yaşlı Adam Ve Deniz – Ernest Hemingway

Ünlü yazar Ernest Hemingway’in eseri olan Yaşlı Adam Ve Deniz kitabını yakın bir süre evvel bitirdim. Belki izleyenler de olmuştur. Kitabın aynı isimle 1958 yılında çekilen birde filmi bulunmaktadır. Filmini ben küçükken izlemiştim ve oldukça da üzülmüştüm yaşlı adama.

Küba’da yaşlı bir balıkçı olan Santiago’nun bir türlü balık tutamamasıyla başlar olaylar. Gittiği seferlerden uzun süre eli boş dönen yaşlı balıkçıya sadece yanında çırak olarak yetişen küçük bir çocuk yardım etmeye çalışmaktadır. Lakin uzun süre balık tutamadığı için ailesi çocuğu da yanından alıp başka bir tekneye verirler.

Yaşlı Santiago artık sabrını tükettiği için kıyıdan oldukça uzağa açılarak şansını denemeye karar verir. Attığı zokayı yutan büyük bir kılıç balığı ile istediğine de kavuşur kavuşmasına da olaylar beklediği gibi gitmez. Gerçekten büyük ve inatçı bir balık olan Kılıç balığı ile mücadeleye girişirken yalnızdır. Neredeyse yarım asırdan fazla yaptığı işte kazandığı tecrübe ve bilgisi ile balığın kuvveti ve dayanıklılığı çatışmaya girecektir. Kıyıdan derin sulara balık ile beraber sürüklenerek giderken ölümü bile göze almış olan Santiago bu savaşı kazanabilecek mi bakalım?

Özellikle genç okuyuculara tavsiye edebileceğim başarılı ve yazarın ününe ün katan bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Semaver – Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik abimizin ilk öykü kitabı olan Semaver’i araştırma kitaplarının arasından çıkarttım. Malum hikaye kitapları parça parça ve hızlı okunabilen eserler olduğundan oldukça rahatlatıcı okunuyor.

Yazar ilk kitabını ancak babasının yardımıyla çıkartabilmiş. Gerçi bu dönemler için normal diyebileceğimiz durumlar. Semaver içerisinde her yazarın belki de ilk eserlerinde görülebilen vasat hikayeler bulunuyor. Elbette ben hikaye uzmanı değilim fakat Sait Faik’in bir önceki eseri olan Lüzumsuz Adam doyuruculuğunda bir kitap değil. Bu kitabı kötü yapmıyor. Bilakis yazarın gelişimini görmek oldukça güzel bir şey. Keza kitap içerisindeki bazı hikayeler (Semaver başta) çok kaliteli düzeyde.

Yaşadığım şehir olan Sapanca’da göl kenarın kitabı okurken, “Sapanca Gölü kenarından geçmekte olan tren yolcuları” hikayesine rastlamak benim için ayrı bir keyif oldu.

Ayrıca arkadaşım olan bir ufaklığın en yakın dostu olan (Fotoğrafta fark etmişsinizdir) Bumbum da kitabı oldukça beğendi.

Havalar güzelleşirken söyleyin çayınızı, açın kitabınızı bakın keyfinize arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Padişahın Huzurunda – Adam Werner

Kitabın yazarı Crailsheim’li Adam Werner Osmanlı topraklarında görev yapan (1616-1618) Avusturya elçisinin katibi olarak karşımıza çıkıyor. Uzun süren bir barış döneminin uzatılması için görüşmeye gelen elçi ile, yolda başlarına gelen ve başkent Konstantiniyye’de gördüklerini oldukça açık ve anlaşılır bir dil ile kalem almış. Kitapta hem şehir yaşamı hem de halkı anlatma bakımından yapılan gözlemlerden ilginç olanları nakledeceğim;

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (3).jpeg

Şehre elçilik heyeti ile gürültülü bir şekilde girilmesi başkent halkını şoke etmiş. Böyle bir girişin mümkün olmayacağını düşünemeyen Osmanlı Çavuşbaşı’nın görevden atılması istenmişse de ricalar ile engellenmiş. Werner girişteki bu fiyakadan dolayı oldukça mutlu olduklarından bahsediyor.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (1).jpeg

Bunun dışında şehirde bahsedilen Türk kelimesinin anlamını yine buraya koymak istedim. Osmanlı Devleti kendi vatandaşına “Türk” demezdi (Bloğumu takip edenler bilecektir. Merak edenler Fatih Devrin‘e şöyle bir gidip baksın). Devlette yaşayanlar kendilerini “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye vatandaşı” olarak görürlerdi. Bu devlet yapısı din veya millet ekseninden ziyade karışık ulus ve dinlerin bütünlüğünden oluşmuştur. Ne yazık ki günümüzde siyasi propagandalar dolayısıyla bunlar bilinmemektedir. Şehirlerde bu sebeple mahalle terziniz Rum bir Ortodoks, satıcısı Karaman’lı bir Müslüman ve elbiseyi kervan ile getiren Yahudi bir tüccar olması son derece sıradan bir olaydır. Şehirde dini olarak sürekli baskı uygulamak gibi bir durum olamayacağı gibi kurulan devlet yapısında zaten istenmeyen bir durumdu. Neyse efendim bunun dışında Müslüman halk kendisine “Türk” demezdi dedik. Çünkü “Türk” dediğimiz kişiler yine Osmanlı Hanedanı’nın planları doğrultusunda dağlarda çobanlığa itilmiş, devlet kadrolarına alınmamış ve sürekli vergi/askere alma baskısıyla ezilmişlerdir. Werner dikkat ederseniz “Bu halkta bir zamanlar böyle bir yaşam sürmekteymiş” deyip “Türk’lerin aşağılanmadığını” söylese de zaman sonra bozulacak olan devlet yapısında artık iyice şehir hayatından dışlanan Türk’ler (günümüzün Yörükleridir bazı Türkmenlerdir) hor görülecek aşağılanacaktır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti hanedanı ve halkı ile temeline yaslandığımız Türk kelimesinden zerre hazetmeyeceklerdir. Ne zamana kadar? Tekrar yeni milli bir devlet kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar. Bunları da öğrenmeniz iyi oldu devam edelim.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (3).jpeg

Yıllarca savaşan ve isyanlar ile mücadele eden Osmanlı Devleti’nde İranlı’lara “Kızılbaş” dendiğini biliyoruz. Bu Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile yaptığı savaştan sonra artarak devam etmiştir (Merak edenler Yavuz Sultan Selim dönemini okuyabilir). Hatta ünlüdür Yavuz Selim’in Şah İsmail ile olan yazışmaları kitap halinde de basılmıştır. Şah İsmail’e karşı ne diyor Yavuz? ” ….Ben Sultan Beyazıd oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”.

Bunlar dışında toplumumuzdaki Arap seviciliği ve aslen Osmanlı’da yaşayanlardan daha Türk olan İran dolayları (Kuzeyi) ve Azerbaycan sürekli aşağılanır ve “Kızılbaş” diye alay edilir. Günümüzde de İran düşmanlığının, Alevi’yi aşağılama manasında “Kızılbaş” demenin ve Türk’lüğün benimsenmek istenmemesinin sebebi bu tarihsel gelişimdir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (2).jpeg

Bir çok eserde defalarca tekrar ettiği, dönem şahitlerinin de defalarca belirttiği gibi aslında Siyah ve Koyu Renkli elbiseler giyenler Hristiyan veya Yahudi halkıdır. Müslüman olanlar renkli elbiseler giyer ve farklı şapkalar takarlardı.

Elbette yine günümüzde toplumumuza yerleştirilen Arap seviciliği sebebi ile gidip Hristiyan/Yahudi elbiseleri sanki Müslüman cemaatine aitmiş gibi monte edildi. Yani Türk gibi giyinmede nasıl giyinirsen giyin. Uzatmayayım görüyorsunuz zaten durumu.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (2).jpeg

Bazı arkadaşlarımız dahil hala koskoca hocalar falan ekranlarda kölelik olmadığını dile getirmektedir. Bir çok yerde yine defalarca belirtildiği gibi büyük şehirlerde elbetteki köle pazarları vardır. Bu pazarlardaki köleler Cumhuriyet kurulması sırasında bile bulunmaktaydı. Bu kölelerin fiyatları, alanın ödeyeceği vergilerden tutun nasıl davranılması gerektiği kanunlarla belirtilmiştir. Yukarıda pazarın nasıl olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (4).jpeg

Şans eseri (daha doğrusu tarihin denk gelmesi) yapımı biten Sultan Ahmed camisinin açılışına da katılmışlar. 8 Haziran 1616 yılında açılan Sultan Ahmed cami günümüzde hala önemli bir tarihi miras olarak durmaktadır. Açıkçası Sultan Ahmed’in yerleştirdiği son taşı çok merak ettim. İşaretlenmiş olabilir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04.jpeg

Son olarak bizim milletin kaderciliğine atıf yapılmış. Geri dönüş yolunda konakladıkları kalenin paşası bahsi geçen olay neticesinde ölüyor. İşte görüldüğü gibi açık bırakılan çukura düşmüş. Halk “Çukur niçin açık bırakılmış, eğer açık bırakılmasaydı paşa ölmezdi” diyeceğine “Demek her şeye kadir olan ulu Tanrı, Paşanın burada ölmesini uygun görmüş” diyor. Bu olayı yine şaşırarak aktaran Werner’e 400 yıl sonra sesleniyorum;

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok…”

Hoşçakalın..

 

Olağanüstü Bir Gece – Stefan Zweig

Oldukça popüler olduktan sonra yazarın küçük kitaplarını da temin edip okumaya başladığımı söylemiştim. Satranç kitabından sonra diğer kitabı Olağanüstü Bir Gece eserini de yine bir çırpıda bitirdim.

Zweig’in ilk hikayesine nazaran daha zayıf bir kurgu üzerine inşa edilen yapıtın insan psikolojisinin derinliklerini yine sonuna kadar işlediğini söylemek gerekiyor.

Aristokrat diyebileceğimiz (soylu daha doğrusu) bir gencin rastlantı sonucu yaşadığı bir olaydan sonra kendi içinde bastırdığı özgür duyguların ortaya çıkma sürecini anlatıyor. Bir at yarışını izlerken çarpıştığı adama kibar davranmaması ve düşen pullardan bir tanesini saklayarak çalmasıyla hikaye başlıyor. Peşinden çaldığı pulun kazanmasıyla hırslanıp gidip parasını alıyor.

İşte bu anda ne yaptığını fark edip bu olayın utancını benliğinde yaşarken diğer yanda içinde bastırılan hırsı ve arzuyu keşfediyor. O günün gecesine kadar gelişen olaylarda bu çatışmayı ve hangi benliğin kazandığını okuyorsunuz.

Zamanınız var ise okunabilecek bir eser olup biyografilerine daha odaklanmanızı öneririm.

Hoşçakalın.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Arkadaşlarımızın tavsiyesi ile pek fazla okuma imkanı bulamadığım Türk Edebiyatı’nın zirve romanlarından olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli eserini bir çırpıda okudum. Eserin sahibi Ahmet Hamdi Tanpınar beklediğimden çok uzak bir üslup ile hikayeyi işlerken yer yer neredeyse kahkaha attıracak düzeyde olaylara şahit olunması okuma kalitesi artırmış.

Roman Hayri İrdal isimli biraz meczup bir karakterin başından geçen olayları anlatmasıyla başlıyor. Olaylar bittikten sonra içini rahatlatmak amacıyla yaşadıklarını kaleme alan kahramanımızın anlatım dile gerçekten efsane düzeyde.

Çocukluğunda öylesine çalışmaya başladığı saatçi dükkanında ustasının yardımıyla bazı şeyleri öğrenen Hayri bey zamanla bir çok işte olduğu gibi garip olaylar neticesinde buradan da kovuluyor. Zaman içinde ailesi, mahallesi ve dolayındaki yaşamını eğlenceli bir dille anlatarak geçiren kahramanımızın her şey bitti dediği anda kader karşısına çıkıyor. Şans eseri tanıştığı Halit Ayarcı isimli eski bir politikacıyla muhabbeti yeni arkadaşına mükemmel bir fikir veriyor. Daha doğrusu Halit Ayarcı bu fikri zorlayarak ortaya çıkartıp bir fırsat kapısı olarak görüyor. Ona göre Türkiye tarihinin en büyük bilim atılımı kurulacak bir enstitü ile sağlanacaktır; Saatleri Ayarlama Enstitüsü..

futuristika_ahmet-hamdi-tanpınar-bize-göre-hürriyet-meselesi_01.png

Kısaca SAE’nin böylece kurulumu için çalışmalar başlarken devlet ve erkanın desteği ile olay büyütülür. Bu “yeni bir şey” akımına halkta elbette elinde tuz ile koşarak destek olur ve övgülerde bulunur. Enstitü zamanla büyüyerek bilimsel araştırmaların merkezi olmuş ama içine doldurulan hısım akraba ve üretilen “hiç” zamanla insanların tepkisini çekmeye başlamıştır. Sonunda enstitü dağılırken olayları ve yaşadıklarını anlatmak isteyen Hayri İrdal kalemi eline alarak bunlardan bahseder yani kitabın başına gidilir.

Roman genel itibari ile tartışıldığında; Türkiye’deki bozuk devlet düzenini/mekanizmaları ve geleneklerinden kopamayan halkın “yenilik” uğruna her şeyi kabul etmesini eleştirir. Halk yeni cumhuriyet ile gelen devrimleri bir yandan anlamaya çalışırken diğer yanda geçmişteki geleneksel değerlerin arasında kalmıştır. Bu eleştiriyi ise oldukça tatlı bir dille gerçekleştiren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eseri gerçekten okunmayı hak ediyor.

Eski edebiyat diyerek çekinenlerin yüreğine su serpeyim anlatım dili ve kelimeler oldukça yalın olup okunabilirliği yüksek bir kitap. Mutlaka tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.