Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Bu yazarın Afrikalı Leo isimli bir kitabını daha buraya aktarmıştım. Bu kitabı ilk çıktığı zaman alıp okumuştum. 11.y.y. ile 13.y.y. tarihleri arasında orta doğu bölgesine gerçekleşen haçlı seferlerini arap dünyasının dilinden anlatıyor.

Daha doğrusu bu zaman aralığında orta doğu güç dengelerini iyi analiz ediyor. Kitap bir roman değil her şeyden evvel. Tarihi bir kitabı romansı bir dille anlatıyor buna dikkat edelim.

Yine önemli noktalardan bir tanesi müslümanlar arasındaki iç mücadelenin de tarihi olarak anlatılması. İhanet edenlerden tutun da Selahaddin Eyyubi gibi büyük bir liderin yaşam kesitlerini kitapta bulabiliyorsunuz.

800px-saladin_and_guy

Benim okuduğum kitaplar arasında böyle bir tarih kitabı yok sanırım. Eğer tarihe merakınız var ise mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü sizi sıkmadan masalsı bir anlatımla tarihi öğrettiğini söyleyebilirim. Yine haçlı tehditi sırasında dönem içinde Hasan Sabbah’ın yaptığı suikastler de tarihte gözler önüne serilecek.

Ölü Canlar

Büyük yazar Nikolay Vasilyeviç Gogol’un okumadığım romanlarından bir tanesini de yeni bitirdim.

Yazar romanında 1800’lü yılların ortalarında bir şekilde zengin olmaya çalışan Çiçikov’un hikayesini anlatıyor. Çiçikov, Rusya’da ki bir yasal boşluğu kullanarak çiflik sahiplerinden yakın bir zamanda ölmüş olan kölelerini satın almaya çalışıyor. Ölen fakat resmi olarak yaşayan bu kölelerin vergilerini ödeyen çiftlik sahipleride biraz şüphelenseler de seve seve bunları satıyorlar.

Aslında bir dolandırıcı olan Çiçikov’un ölü canları kullanarak devletten para alma amacının anlatıldığı ve başından geçen roman salt bir dolandırıcılık hikayesinden ziyade dönem Rusya’sının yaşantısı ve insan karakterini çok güzel ortaya koyuyor. Devlet kadrolarındaki rüşvet ve kokuşmuşluğu anlatırken yine bu memurların karakterlerini ve zayıflıklarını/egolarını muazzam kaleme almış. Lakin eserin sonlarına doğru eksiklikler ve kayıp sayfalar can sıkıyor.

Gogol romanı yazarken ki bunalımında bir papaz ile yazışıyor. Papaz “İnsanları yeni bir yola yöneltmek düşüncesini sana şeytan vermiştir. Bütün yapıtlarını şeytan yazdı senin. Ruhunu kurtarmak istiyorsan edebiyatı bırak!” demesi üzerinde bazı sayfaları ne yazık ki yakmıştır.

Yakılan kısımlar ve eksikliklerin yanında eserin sürükleyicilikten uzak yapısı okumayı zorlaştırmaktadır. Bunun dışında Çiçikov roman içerisinde zengin olmaya çalışan erdemsiz, karaktersiz ve kusurlu biri olarak lanse edilmektedir. Fakat yine de ahlakını kaybetmemeye çalışmaktadır. Çiçikov sadece zengin olup gelecekte ailesi ve çocuklarına güzel bir yaşam bırakmak istemektedir. Yani “O çalmasa başkası çalacak” diyen insanlardandır.

Neyse uzatmayalım. Gogol’un bunalımından dolayı 17 yılda yazdığı ve bitirmediği eser dönem edebiyatı için önemli bir değerdir. Mutlaka kütüphanenize alın efendim.

Hoşçakalın.

Eşek Arısı Fabrikası

Bir arkadaşıma hediye için aldığım kitap benim hoşlandığım tarzda bir kitap değil zaten. Okumadan vermek istemediğimden bu tatilde okuma fırsatım oldu. Oldukça hızlı okunan ve daha çok “filmi de çekilsin bari” tarzında yazılan eser genel anlamıyla vasatın biraz üstünde not aldı benden.

Benim notlar kısıtlıdır bu sebeple fazla şeyapmayın. Bu sıralar ağır araştırma eserlerinden uzaklaşmak için bir iki roman okuyacağım için notlar düşük olacaktır.

Efendim kitap aslında klasik bir konuya sahip. Amerikan kültüründe gündeyde yaşayan, dış dünyadan kopuk ve muhtemelen ensest olan manyak ailenin eline bir şekilde düşen masum insanların hikayesini anlatan filmler izlemişsinizdir. Bu Amerikan korku sinemasının “medeniyetin ortasındayım ama hala bu manyaklar ülkemizde yaşıyor” teması üzerinden beslenen vasat filmlerdir. İşte yok tepenin gözleri veya çalılıklardaki balta gibi saçma isimleriyle de tanırsınız bunları.

18878156.jpg

İşte kitabımızın kahramanı yolda arabası bozulan taş gibi kızdan ziyade taş gibi kızı ele geçiren manyağın çocukluğu. Benzer tarzda kapalı büyük bir arazide yine kendisi gibi manyak olan abisi ve babası yanında çeşitli manyaklıklarıyla ölen vey hapisteki akrabalarını ara ara anlatıyor.

Çocukken ben tek başıma terlik dövüşü, hain kardan adama kartopu pususu veya suya uzaktan hoplayıp sıçratma tarzı oyunlar geliştirirdim. Bu arkadaşta manyak olduğundan ne yapsın her manyak yalnız çocuk gibi kedi kafası kesip yakaldığı canlı tavşanların kıçına dinamit sokup patlatarak gününü geçirmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki popüler romanlar baya vasatın altına düşmüş ve hitap ettiği kesim filmseverlerin beklenti düzeyinde. Hele ki dünya klasiklerinin veya iyi bir edebi eserin yanına yaklabileceğini sanmıyorum. Ama çok satar hayranı olur efendim kitabın yanına kahve koyup çiçeklere yaslayıp çekeni çok olacaktır.

Uzatmayayım korku romanlarını seviyorsanız okunabilir. Yoksa pek bir okunası yok kitabın.

Hadi selametle..

Ramses

Ramses serisi ile üniversitede iken tanışmıştım. Kocaeli’ndeki ünlü Fethiye caddesinden yukarı çıkarken bir sokak satıcısının tezgahında gördüm kitapları. Cebimde de 20 lira falan var öğle yemeği yiyeceğim. Baktım kitaplar güzel ilgi çekici. Zaten tarihe oldukça meraklı olduğumdan Mısır firavunun hikayesi çok cezbetti beni. 5 kitabı alırsam indirim yapacağını söyleyince bütün paramı verip almıştım kitapları. Bunları kucağıma yığarak birden dönünce kadının birisi ile çarpıştım. İşte ben uzun olduğumdan tabi kafası kitaplara çarptı kızın. Kitaplar bir yana dağılırken kızı tuttum küçük bir “pardon” dedim ama demez olaydım. Kız başladı konuşmaya “işte önüne bakmıyosun, kör müsün, sokak ayısı” gibi hoş olmayan sözler. Bende kızdım “sürat motoru gibi geliyosunuz hanımefendi” dedim. Kızda “ben süratli değildim” deyince “ama motorsunuz galiba bu kadar bağırdığınıza göre” dedim 🙂

Bende ne pis adammışım ehehhe. Kız kızardı bağırarak “terbiyesiz” deyip uzaklaştı. Ben kitaplarımı satıcı ile beraber toplarken başladık gülmeye. Satıcı “abisi senden korkulur” deyip bana bir tanede kitap hediye etti sağolsun..

Neyse işte bizim Ramses serisi böyle olaylı başladı arkadaşlar. Kadeş savaşını okumadan kendini Kleopatra zanneden birisi oyacaktı beni. Aptal iş kadınları işte..

ramsesiiegypt
II.Ramses

Efendim kitap beş adet diye biliyorum. Baya zaman geçti. Mısır döneminde II.Ramses’i ve etrafında gelişen olayları roman olarak bize anlatıyor. O zamanlar “vay be” falan diye okumuştum. Şunu söylemek lazım ki kitap roman arkadaşlar. Kitapta II.Ramses ve eşi Nefertari oldukça iyi hükümdarlar olarak anlatılmakta. Yine İsrail oğulları ve Hz.Musa kitapta belirtilmektedir.

Gerçekte ise II.Ramses oldukça zalim bir hükümdardır. Çok eşli, acımasız, ensest ve zalimdir. Neyse ya kitap güzel ama sonuçta roman. Tarihi gerçeklere dayanarak romanlar yazan bazı yazarlar gibi değiller buna dikkat edelim. (Mesela Ahmet Ümit veya Amin Maalouf)

Tarihi romanları seviyorsanız güzel sürükleyici bir seri olarak tavsiye ediyorum. Malum ülke olarak bunalım geçiriyoruz. Kafayı sokayım kitaba romana diyenler kaçırmasın.

Yakın Kültür Tarihi VI

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür Tarihi – Yakın İktisadi Tarih

Yakın Kültür Tarihi yazıları 6 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Kültür Tarihi I, Yakın Kültür Tarihi II, Yakın Kültür Tarihi III, Yakın Kültür Tarihi IV, Yakın Kültür Tarihi V

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Ünlü Sanatçıların Getirilmesi

14) Çok uluslu bir topluluk olan cumhuriyet birleştirici bir çatı olması amacıyla “Türklük” ilkesine yöneliyor. Osmanlıdan ziyade eski Türk devletleri araştırılmaya başlanıyor. Bu amaçla Türk Tarih Kurumu kuruluyor. Bu Türklük bilinci ırkçı bir birliktelikten ziyade çok uluslu bir toplumun tek bir dil/kültür ekseninde bir araya tutulmasını sağlamak. Toplum farklı etnik unsurlardan oluştuğu için gelecekte zayıf bir devlet yapısında bunlardan birisi hortlayarak bağımsızlık istenmesin diye bu uygulamaya geçiliyor.

15) Musiki ve sanat oyunları için okullar açılıyor. Elbette yine batı temelli kurulum olduğu için doğu tarz musiki kaldırılmıştır.

16) Bu yöneliş alaturka müziği bile etkilemiştir. Eski müzik ritimleri modern olmadığı için batı müziği adına kenara itilmiştir. Bu müzik tarzının öğrenilmesi için bir çok öğretmen yurt dışına gönderilmiştir. Medeniyetin bu şekilde gelişeceği düşünülüyor (elbette oldukça saçma geliyor şimdi)

17) Hal böyle olunca 1934 yılında müzikte nasıl bir devrim yapılabileceği tartışılmaya başlanıyor. Uzmanların fikir ve büyük tartışmalarından sonra geçte olsa Berlin Filarmoni Orkestrası Şefi Wilhelm Furtwängler davet ediliyor. O gelemeyeceğini belirtip bunun yerine besteci Paul Hindemith‘i öneriyor.

maxresdefault

Wilhelm Furtwängler

18) Ünlü müzisyene bizim bütün eserler dinletiliyor. Halk musikisini çok beğeniyor. Geniş bir rapor hazırlayarak eksiklikleri belirleyerek iyi müzisyenler yetiştirmek için yapılması gerekenleri anlatıyor. Böylece konservatuar, öğretmen ve tiyatro bölümleri ayrı ayrı kuruluyor.

19) Tiyatro için Alman tiyatro yönetmeni Carl Ebert getirtiliyor. Almanya’da Berlin ve Frankfurt tiyatrolarını kuran bu büyük sanat adamı tiyatro, dans, piyano, opera vb. alanlarda organizatör oluyor. Ebet yurt dışına bir iki kişinin gönderilerek zirve müzisyenler yetiştirilmesinin bir anlam ifade etmediğini bunun yerine genel kalitede bir müzik eğitim sisteminin yerleştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü tiyatro ve müzik kendi kültürü ile şekillenen bir gelenektir.

20) Aynı Alman sistemi bu eğitime yerleştirilmeye çalışılır. Eğitime alınmak ve devam çok zordur. Çıkan adam çok kaliteli oluyor.

21) Bale ise 1949 yılına kadar açılamıyor ne yazık ki. 1947 yılında İngiltere Kraliyet Bale yöneticisi Ninette De Valois getirtilip rapor alınıyor. Bu doğrultuda çalışmalar yapılıyor.

22) 1937 yılında Halk musikisi derleme ve folklor çalışmaları için ise ünlü Macar besteci Bela Bartok getirtilmiştir.

23) Kurulan bütün bu sanatsal yapılarda bir müddet sonra yabancı öğretmenlerin elinde çok kaliteli ressam, müzisyen, besteci, opera, tiyatro sanatçıları ortaya çıkmıştır.

24) İlk senfoni orkestramız 1826 yılında kurulmuştur (II.Mahmud zamanında). Bunun da düzenlenmesi için 1938 yılında yine bir Alman Dr.Ernst Praetorius getirtilerek halka açık turneler ile konserler verdirilmiştir.

25) Çıkan sanatçılar dedik. Bunların eser sayıları bellidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra mezun olan bu yerli bestecilerimiz yılda yaklaşık 10 eser vermişlerdir. Sonraki yıllarda sayı katlanarak artarken beste sayısı azalarak 8 civarına inmiştir.

26) Bazı yetenekli çocuklar tespit edilip bursla yurt dışına gönderilmiştir (İdil Biret örneğin)

27) Tiyatro yıldan yıla artarak oldukça gelişmiştir. Bunu da belirtelim.

28) Mimari ve heykel çalışmaları için ise dönem dönem Almanya’daki faşist rejimle anlaşamayan hocalar ve sanatçılar getirtildi.

haertel

Rudolf Belling

29) Hadi bir iki isim verelim madem. Ünlü heykel sanatçısı Rudolf Belling, resim için Fransa’dan Leopold Levy getirtildi ve okullarda eğitime başlatıldı. Levy beklenen kaliteyi yakalayamaz yalnız söyleyelim.

30) Tarihi eserler için Arkeoloji Müzesi açılıp koruyucu kanunlar çıkartıldı. Kaçakçılık yasaklanırken, bir çok tarihi eser için yurt dışı araştırma projelerine başlandı, sit alanları belirlendi ve müzelerde değerlendirildi. Yine tarihi eserlerin restorasyonu yapılsa da bu onarım ve restorasyonlar oldukça kalitesiz ve özensizdir.

31) Kütüphanecilik anlamında da bir çok çalışma yapılıyor. Osmanlıcadan kalma eserler toplatılıp belli merkezlerde arşivliyoruz. Ne yazık ki bu eserler dönem yöneticilerinin ilgisizliğine ve bakımsızlığına da “eski harfli” denilerek tahrip olmasına izin verilmiş. Yurt dışına atma falan iddiaları bunlara dayanmaktadır. İyi bakılmamıştır kabul etmek gerekir.

32) Kitap okuma alışkanlığı geri kalınca tercüme eserlere ağırlık verilmiş. 1944 yılına kadar Hasan Ali Yücel önderliğinde 400 cilt eser yayınlanmıştır. 1966 yılına kadar 1947 eser yayınlanıyor ki yeterli denilebilir.

33) 1950-66 arası kitap yayını ise oldukça azdır (200 cilt) Burada ise yine Adnan Menderes’e teşekkürü bir borç biliriz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi II

Bir önceki yazıya buradan

Düşünce Akımları

1) İslamcılık; II.Mahmud zamanında ortaya çıkan “Osmanlı Milleti” anlayışı tutmamış sonrasında adı “İslam Birliği” olan anlayışa geçilmiştir.

2) Panislamizm Abdülhamid’in resmi politikasıdır. Mehmet Akif Ersoy, İsmail Hakkı bu düşüncenin takipçileridirler.

3) Müslümanlığı yaşama biçim veren, kurallarını belirleyen, halkçı ve demokratik bir din olarak görüp böyle yaşanmasını isteyenler.

4) Batıcılığa karşıdırlar, Avrupa’nın tekniği alınmalı, kültür ve ahlak anlayışı alınmamalıdır. Ayrıca Türkçülüğe de karşıdırlar.

5) Bilimsel buluşlar kuran ayetlerine göre şekillendirilir ve ona dayandırılır. Bu düşünce akımına mensup olanların bazıları sonradan ulusçu olmuştur (Mehmet Akif Ersoy), bazıları da modern İslamı bilim ile harmanlamıştır.

6) Batıcılık (Garpçılık yani); İslamcılıktan daha eskiye dayanır. III.Ahmed döneminde başlayan III.Selim döneminde pekişen bir anlayıştır.

7) Bu düşünceye göre batı uygarlığı tümüyle alınıp uygulamaya geçilmeliydi. Din toplumsal gelişmede engel olarak görülüyordu. Yeni bir etik yani manevi ve ahlaksal bir dünya görüşü yaratılmalıydı. İslamcılığa karşı olup aşırı Türkçülüğü eleştirirlerdi.

8) Balkan savaşları zamanında işte bu iki ana düşünce toplum entellektüelleri tarafından tartışılmaktaydı. Bir kısmı batının her şeyini almak isterken bir kısmı da belirli bir kısmının alınması taraftarıydı. Dikkat ederseniz kimse “batı kimmiş akıllı olsunlar” demiyordu. Çünkü batı dünyayı ele geçirmiş ve kontrolü elinde tutuyordu.

9) Türkçülük; 1860’larda tam anlamıyla ortaya çıktı (elbette türklük bilinci çok daha eskidir bu türk milliyetçiliği farklı yani). Bu tarihte Osmanlı öncesi türk kültürü ve tarihi araştırılıp öne çıkarıldı. Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü en önemli temsilcileridir.

3-mayıs-türkçülük-bayramı_768093

10) Balkan savaşlarında toprakları kaybedince türkçülük akımı kuvvetlendi. Keza siyasi tarih bölümünde anlattım 1.Dünya savaşında arapların destek vermektense bağımsızlığa soyunması yine türkçülük akımını güçlendirdi (İttihatçılar içinde)

11) Türkçülük isteyen düşünürler dilde sadeleştirme ile türkçe kelimelerin kullanımını istiyorlardı. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp bunların başıdır.

12) Dilde sadeleştirmenin yanı sıra arapça harflerin kullanımına devam etmeyi, Turan kültürünü, İslam/Türk sentezini yine kabul etmişlerdir. Bazılarımız bilmiyor ise yine söyleyelim. Osmanlı Devletinde insanlar “Türkçe” konuşurlar arkadaşlar. “Osmanlıca” dediğiniz şey eski kelimeler ile konuşulan türkçedir aslında. Arap harfleriyle Türkçe yazılır metinler. Elbette arap/fars kelime kökenlerinin yanında son dönemde baskın kültür sebebiyle bolca Fransızca kelime kullanılırdı. İşte bunda bir sadeleştirme isteniyor alfabeye devam deniyor.

13) Marksist/Leninist düşünce 1921 yılında geliyor lakin yeşerecek bir işçi sınıfı ülkede bulunmuyor. Zaten 1926 yılında solcu hareketler ülkede yasaklanıyor.

Burada kültür hareketleri ile ilgili bir bilgi verelim arkadaşlar. Cumhuriyetin kurulduktan sonra yaptığı hemen hemen bütün hamlelerinin dünyada konusunda uzman kişiler tarafından yaptırılmaya çalışıldığını tekrar söyleyelim. Kısım kısım inceleyeceğimiz bu hareketlerde artık hangi alanda modern bir yapı isteniyor ise onun uzmanı yurt dışından getirtilip rapor hazırlatılmış, üniversitelerde kalması için çalışılmış, öğrenciler büyük üniversitelere eğitim için gönderilmiş vs. Yani Mustafa Kemal Atatürk sandalyesinde oturup “ezanı türkçe yapıyorum lan!” dememiştir veya “harfleri değiştireceğiz çünkü ben öyle istiyorum” diye bir şey yoktur. Bütün hepsi bu raporlar ve tartışmalar sonucu alınan kararlardır. Mustafa Kemal fikir vermiş veya bunların ışığından bir tercih yapmıştır sadece. Tarihsel süreçte verdiği kararların doğru/yanlış olmasının sorumluluğu aslında hepsine aittir (uzman kişilere). Ayrıntısıyla anlattığımda daha iyi anlayacaksınız. Yani diyor ki Mustafa Kemal “bale okulu kuracağız dünyada en iyi hoca kim? Kim bize bunu kurabilir araştırın bana getirin”. “Bunun tanıdığı iyi adamdır edebiyatı götürür” diye bir şey söylemiyor. “Uzmansan gelirsin” diyor ve çok fazla kitap okuduğu için (yaklaşık 4000 kitap civarı) hemen hemen bütün konular hakkında fikir sahibi değilse gidip okuyor. Yeterliliği olan uzmanların yardımıyla ülke temelini sağlam atmasındaki sır bu sanırım.  Şimdi bunları adım adım anlatalım.

Sonraki yazıya buradan

Dağın Efendisi Hassan Sabbah ve Alamut

Bu sıralarda sürekli bir Hassan Sabbah ve Alamut tarihi elime geliyor arkadaş. Bir dönem okudum yeter artık. Son kitabımızı okumamın sebebi dayımın Amerika’dan iki aya gelecek olması. 4 yıl evvel geri gavur memleketlere giderken aldığı kitaplar arasında görmüştüm. Benim kitabı beğendiğimi fark edince vermek istemiş ama Amerika’ya götüreceği için verememişti. Sağ olsun ertesi sene gitmiş almış kitabı imzalayıp “Canım Yeğenime..” diyerek göndermiş. Sırada olan kitaplardan dolayı okuyamamıştım. Birazda arada dedim ya bir Hassan Sabbah furyası dadanınca efendim kenara bıraktım. Roman sanıyordum bu kitabı aslında. Meğer bildiğin akademik yayınmış beya..

Kaleyi Tadilata Almışlar

Kitabımızın yazarı yaşı benden bir miktar büyük olan genç bir akademisyen olan Ayşe Atıcı Arayancan. Zaten dayımın önerisinden anlamam gereken bildiğiniz kaynakları sayfaları belirtilmiş doktora tezi gibi bir kitap var elinizde. Gereksiz diyaloğa girmeden net bir İsmaili tarihi anlatılmış (Hassan Sabbah taraftarlarına verilen isimdir).

Tarihte sürekli suikastlar ve cinayetler ile anılan ve sapık bir mezhep olarak gösterilen bu fedaileri daha yakından tanıma imkanınız oluyor. Gördüğümüz şey ise hiçte tek taraflı suikastlar olmadığı. Çünkü ehlibeyte karşı olan bu tarikatın destekçilerine de çok sayıda zulümler yapılmış. Yapana da suikast yapılmış karşılığında. Burada tarihte karşılıklı nefret ve uygulamaların nasıl çorap söküğü gibi geldiğini de görüyoruz.

Elbette bu fedailer günümüzde de yaşamaktalar. Efsane ve paranoyaklığı bırakırsak farklı bir mezhep olarak günümüze kadar gelmişler. En güçlü döneminde Selçuklu başta olmak üzere bir çok devlete sıkıntı yaşattıktan sonra Moğallar tarafından ana kale ele geçirilmiş.

Özetle kitap bildiğiniz akademik İsmaili Tarihini anlatmakta. Resmi belgeler ile yazılan bu tarz kitapların taraftarları seveceklerdir.