Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – III

Bir önceki yazıya buradan

Kısacası bile 3-4 yazı sürüyor ama ne yapalım arkadaşlar. Okumayanlar gitsin televizyonda kutu falan açsın birilerine karı bulsun. Ne diyorduk? Martin Luther…

Bu Alman soylusu okuduğu incilin kilise öğretileriyle uyuşmadığını söyleyerek kiliseyi eleştiriyor arkadaşlar (ayrıntıya girmiyorum). Kısaca Luther;

“Eyyy kilise, din adamları ve Papa; Siz diyorsunuz ki İncil tanrının buyruğudur ve bizim söylediklerimiz tanrının sözleridir. Ben bu kitabı okudum ve sizin söyledikleriniz ile bir ilgisi yok! İnsanlara İncilin Almanca veya İngilizce veya herhangi bir dilde olamayacağından bahsettiniz ve dediniz ki; “Siz İncili anlayamazsınız çünkü din adamı değilsiniz”. Ben bir çok bilimsel çalışmayı yaptım ve hala yapıyorum. Merak ediyorum? Tanrı insanlara bir din gönderdi ve kitap haline getirildi. Neden ortalama üstü zekam ile bunları anlayamayayım? Niçin tanrı kendisini takip etmesini istediği insanların anlayamayacağı bir kitap göndersin? Tanrı neden bir Almanın anlaması için incili almancaya çevirtmesin ve başka bir dile? Siz insanları kandırıyorsunuz!”

Luther bu suçlamaları yapınca uyarıldı ve sonrasında da afaroz edildi (dinden çıkartıldı yani). Luther ise kiliseye savaş açtı, düşünce ve fikirleriyle yeni bir mezhebin yani Protestanlığın doğuşunu sağladı.

Avrupa tarihine çok derinlemesine girmeden bakacak olursak; Osmanlı devletinin yükseldiği ve sağı soğu maymun ettiği yıllarda Luther bu zaferlerin suçlusu olarak Papalığı hedef tahtası haline getirdi. Çünkü ona göre Papa dahil din adamları kralların köpeğinden farksızdı. Papa’lık kendisine karşı olanları afaroz ederek büyük bir iç savaşın meşalesini böylece yaktı. Avrupa’nın neredeyse her noktası uzun yıllar büyük mezhepsel iç savaşlara sahne oldu.

Sonunda Papa’lık Protestanlığı kabul ederek savaşı kaybetti. Protestanlar ve geçmişten gelen düşmanlıklarıyla ortaya çıkan ortadokslar artık devlet mekanizmasını yeniden şekillendirmek, sömürülen halkın refahı ve kendi çıkarları için çalışmasını istiyordu. Bu düşünce tarzı ve sonraki devrimsel gelişmeyi Modern Fransa Tarihi serisinde anlatmıştım.

philippoteaux_lamartine

Yıkılan monarşi imparatorlukları yerine yine binbir iç savaş ve çatışmalar ile Demokratik Cumhuriyet rejimleri kuruldu. Bu rejimlerin belkide en keskini Fransa’da kurulan devlet yapısıdır. Bu devlet yapısı yüzyıllar süren kral ve halkı din adamlarıyla sömürge maşası haline gelmiş kişilerden/kurumlardan tam bir temizleme gayreti içinde oldu. Avrupa’da bir çok devlet Fransa kadar keskin olmasa da anayasal düzlemde devlet yapılarını “Laik” sistemler içerisinde bulundurdu. Bu olay bilim/sanayi patlamaları ve neticesinde kendi halkından başka halkları sömürge sistemine geçiren yapıya dönüştüler ki adına vahşi kapitalizm diyoruz. 

Ha devrimi gerçekleştiren burjuva kesimi sonradan kendi halkını sömürmedi mi? Sömürdü ama o başka konu girmeyelim.

Yani konu Avrupa’nın başka devletleri sömürmesi değil aslında. Konu devlet yapısıdır. Yoksa Avrupa kendi vatandaşını zamanla tanır ve korur oldu bu sistemde. Başka ülkeleri fazla önemsemez (mümkün mertebe öyle görünür). Kendi halkının refahını, kalkınmasını ve güvenliği öne alır vs.

Yazının Avrupa ayağını burada noktalarken “Laiklik nasıl çıktı? Neden Avrupa devletleri laik ve seküler sistemi tercih ediyor?” sorularına ışık tuttuğumu düşünüyorum. Önümüzdeki yazı ile bizdeki din ve toplum bakışını masaya yatıracağız.

Hoşçakalın…

Sonraki yazıya buradan

Reklamlar

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – II

Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz ve sahte tarihçiler ile süslenip bezenen “Laiklik ve Sekülerizm” kavramlarının can damarını vurmaya hazır mıyız arkadaşlar?

Size geniş bir yazı dizisi şeklinde yazacağım “Papalık Tarihi” kısmında Papa ve vatikan hakkında ayrıntılı bilgiyi zaten yakın bir zamanda okuyabileceksiniz. Malum kış geldiği için daha fazla evde vakit geçireceğiz. Dolayısı ile Avrupa’daki durumu kısaca şu şekilde anlatabiliriz;

Avrupa için hristiyanlık M.S.500’lü yıllarda dünyada merkez haline geldi. Peşi sıra kurulan ve sanıldığının aksine ilk dönemlerde güçsüz olan din adamları zamanla devlet yönetim sistemlerine karışmaya ve vergi toplayıp kralları kontrol etmeye başladı. Biz buradaki yaklaşık 1000 yıllık dönemi yani M.S.500-1500 dönemini orta çağ olarak adlandırıyoruz.

Bu zaman dilimi arası geçmişte de sıkça kullanılan lakin ilk defa bu denli kuvvetli kullanılan Din-Tarım devletlerinin zirve noktasıydı. Peki Din-Tarım devleti ne demektir?

Geçim kaynağı genel anlamıyla yüksek oranda tarımsal üretime veya hayvancılığa dayanan, genel anlamıyla monarji ile yönetilen (kral-padişah-bey) ve genelde tek din eksenli (bazen pagan) devlet yönetimlerine Din-Tarım devletleri denir. Böyle yönetim anlayışına sahip olmayan ve bu bağlamda yaşayan küçük şehir devletleri de yine ender de olsa bulunmataydı (Mesela Venedik Cumhuriyeti bunlardan birisidir ve deniz ticareti/korsanlığı ile geçinir).

Din-Tarım devletleri yine geçmişten gelen sınıfların zirve yaptığı dönemlerdir. Bunlar soylular ve alt sınıfı oluşturan sıradan insanlardır. Bu soylu sınıfları günümüzde bile kullanılmak ile beraber (biz soylu bir aileden geliyoruz) ciddi anlamda bir sınıfsal ayrımı işaret etmektedir. Bu ayrım genelde “kan” eksenli olup elbette güçlü parasal destek ile tamamlanırdı. Yani kısaca zenginseniz soylusunuz kardeşim.

picture_of_the_middle_ages-wallpaper-960x600

Efendim bu Din-Tarım devletlerinde çalışan alt sınıfların ürettiklerinden vergiler alan zenginler bunun kaymağını yerken (krallar ve soylular) alt sınıfları idare etmek zorundalardı. Tarihte bu sınıflara Proleterya denir. Peki Proleterya tam olarak ne demektir?

Kısaca yine “Savaş zamanı ön cepheye gidip savaşan ve ölerek soylulara şan/şöhret/onur, barış zamanı ise sürekli çocuk yapıp eşek gibi çalışarak soylulara mal/mülk/para kazandıran sözde bağımsız özde ise köle olan alt sınıf soysuzlardır”. Yani günümüze vurur isek oğlunu askere göndermeyip çürük raporu alan veya yurt dışında okutan veya parayı yatırıp gitmeyenler soylular/zenginler ile siyasi gaz ile savaşa giden asgari ücret ile eşek gibi çalışanlar yani soysuzlar/fakirler diyebiliriz.

Bu böyle gelmiş böyle giderken arada bazı isyanlar çıkmıştır. İsyanlarda “eahh yeter ibneler hep biz ölüyoruz siz saraylarda yatıryorsunuz lan” diyenlere karşı ise bahsettiğimiz en kuvvetli silah ortaya konmuştur; Din…

Büyük dinler dahil çoğu din aslında toplum bireylerinin eşit şartlar altında yaşamasını, ahlakı ve dürüstlüğü ön plana çıkartırken ne yazık ki yine cahil ve eğitimsiz alt sınıfları en rahat yönetme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Peki ama din tam olarak nasıl bu şekilde kullanılmaktadır?

Dinler din adamları ile beraber süregelmektedir. Soylu kesim yani zenginler vergiden isyan eden, savaşa gidip artık ölmek istemeyen veya daha çok özgürlük isteyen kişilere karşı bu din adamlarını dinlemeleri gerektiğini salık vermektedir. Din böylece yaşanılması gereken eşitlikçi ahlakından sıyrılarak zengin yöneticilerin satın aldığı ve kendi çıkarları adına dönüştürdüğü din adamlarının eline geçerek eğilip bükülmeye başlamıştır.

george-whitefield-field-preaching-internet-archive

Din adamları alt tabaka insanları “kralınıza isyan eden, savaşa gitmeyen, vergi vermeyen kişiler dinsizdir sonra öbür dünyada cehennemde yanarsınız haaa!” diyerek korkutmuş, seslerini kestikten sonra “kralınız adına isyan etmeyen, savaşa giden, vergi veren kişiler evet siz tanrının en kutsal yerine cennete gideceksiniz olm” diyerek gaza getirmişlerdir. Haliyle barış zamanı eşek gibi çalışıp kralının göbeğini büyüten bu fakirler savaşlarda ölmüşler ve din adamlarının dürtmeleriyle “gidin savaşta ölünce cennette huriler sizi domalmış bekliyor” tarzı yalanlarına kanarak saf düşüncelerle kanlarını akıtmışlardır.

Kısaca toparlarsak Krallar ve soylular kendi çıkarları doğrultusunda gariban halkı sömürmüşler ve bu sömürüde en fazla da dini ve dolaylı din adamlarını kullanmışlardır. Kendi adamlarını din adamı yapmışlar veya rüşvetle satın almışlardır.

Bu böyle ağırlaşan bir şekilde 1000 yıl devam ederken bir Alman soylusu olan Martin Luther 1500’lü yılların başında döngüyü en fazla sorgulayan insan olarak tarihe adını yazdırmıştır. Onuda önümüzdeki yazıda anlatmaya devam edelim arkadaşlar.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet? Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi- I

“Mustafa Kemal neden vakıfları kapattı? Neden ülkenin dört bir yanında çoğu din adamları önderliğinde isyanlar patlak verdi? Osmanlı’da vakıf sistemi neydi? Osmanlı devlet sisteminde Avrupa’daki gibi kilise yok ise niçin laiklik tercih edildi?”

Hadi bir tane de ben ekleyeyim; Neden yobaz tüccarlar ısrarla vakıfları savunuyor ve 100 yıl geçmesine rağmen Mustafa Kemal’i karalamaya çalışıyor? “Fettullah Gülen devleti ele geçiyormuş olm” diyen güzel kardeşim günaydın uyanda yazıya başlayalım artık.

Bu soruların cevaplarının saçma sapan verildiğini veya asıl sebebinin bilinmediğini görmekteyiz. Bu amaçla Avrupa ve Osmanlı içerisindeki gelişen süreci anlatmak istiyorum. Yazıma sebebiyet veren ise yine yalan tarihçiliğin hortlamış olması.

Ben pek televizyon izlemem bir çok kez söyledim bir çoğunuza da izlememenizi tavsiye ettim. Elbette ne kadar tavsiye etsekte insan ister istemez televizyon ile baş başa kalabiliyor.

Fenerbahçe basketbol takımının hazırlık maçını ekranlardan izleyip güzel oyundan sonra keyifle okuduğum kitabımın başına geçecekken peşi sıra ekranda bir anlatıya rastladım. Trt ekranlarında arada rastladığım ve güzel sesi ek olarakta takdire şayan konuşması, bilgisi ile takdirimi kazanan Dr.Savaş Barkçin hocanın programına rast geldim. Trt ekranlarında şimdi bilmiyorum ama neredeyse 100. bölümüne giden Gelenekten Geleceğe programının yorumcusu. Boğaziçi siyasetten mezun olan hocamız amerikada lisans üstülerini tamamlayıp bir dönem Tübitak’ta çalıştı. Şu an ise Cumhurun baş danışmanı olarak koltuğuna kurulmuş bulunmakta.

817_1575.jpg
Gelenekten Geleceğe Program İkilisi Sağ Taraftaki Dr.Savaş Barkçin

Konu dikkatimi çekti abimizi dinlemeye başladım. Konumuz “Laiklik ve Sekülerizmin kelime anlamı, neden doğuduğu ve niçin ülkeye yerleştirildiğiydi”. Öyle salyalar akıtarak Mustafa Kemal’in ruhunu falan çağıran deli bezirganlardan değil. Konuşurken üslübu ve bilgisi ile insanı dinlendiriyor…

Avrupa tarihi, dinler arası savaş ve mezhep ayrımcılığı gibi çok güzel konuları anlatıp devlet yapılarının nasıl Vatikan ve kilise düzeneğinden ayrıldığını anlattı. Vatikan’ın nasıl bir devlet düzeni ile çalıştığını, Osmanlı’ların ilerlemesine karşı zenginliğe devam edince isyanları ve dolaylı katliamların neticesinde bu yapıya geçildiğinden bahsetti. Buraya kadar çok güzel anlatılan tarihi bilgimiz hocanın ustaca araya sokuşturduğu Osmanlı örneklemeleriyle ne yazık ki hüsrana uğradı.

Danışman hocamız özellikle bazı şeyleri bilerek eksik veya yanlış söyledi. Mesela bizde Halife’liğin seçimle geldiği, Papa’nın ise tanrının temsilcisi olarak görüldüğünden bahsetti. Halbuki Halife’lik güç kimde ise onun elinde bulundurduğu ve Osmnalı Devleti’nin de zorla ele geçirdiği bir kurumdur (Yavuz Selim ile). Mesela Avrupa’da yaşanan mezhep ve din katliamlarından dolayı Laik sisteme geçildiğini örneklemeler ile anlatırken bizde böyle bir şeylerin yaşanmadığını hatta bu katliamlardan dolayı kaçanları devletimizin kabul ettiğini söyledi. Elbette kabul ediyordu ama böyle şeyler Avrupa dolaylarındaki kadar kanlı olmasa da bir çok kez Osmanlı topraklarında yaşandı. Yine mesela ortadoğunun karışık olduğundan bahis açıldığını aslında bunun doğru olmadığını, Osmanlı’nın burayı idare ettiği 500 yılda hiçbir sorun yaşanmadığını, asıl karışıklığın Avrupa içinde olduğunu söyledi. Halbuki hocamız yine yanlış ifade ediyor. Sorun yaşanmasınından kastı ne bilmiyorum ama Osmanlı tarihinde en karışık, en fazla isyan olan, vergi alma anlamında en sıkıntı çektiği yer her zama Orta Doğu toprakları olmuştur. Hele ki zayıfladığı dönemlerde ilk fırsatta isyanlar peşi sıra ayaklanmalar patlamıştır. Orta Doğuyu tutan din değil Osmanlı İmparatorluğunun gücüdür. (Merak edenler Yakın Siyasi Tarih yazılarımızı okuyabilirler veya Osmanlı Tarihi serilerimizi)

Neyse uzatmayayım işte bu tarz karşılaştırmaları ustaca çarpıtarak anlatırken konuyu Osmanlı camilerindeki din adamlarının eğitime katkısına getirdi. Fatih camisinin imamının maaşını devlet değil kurulan vakıf karşılıyordu. Bu ne güzeldi efendim! Devlete yük olmadan vakfın kazandıklarıyla dönen ve eğitime katkı yapan o güzelim camiler ve düzen vardı. Cumhuriyet ile bu vakıflar kapatıldı ve laik eğitim sistemine geçildi. Ahhh ah neler neler yaşandı değil mi hocam? 

fft64_mf1600037.Jpeg
Mekke Şerifi Hüseyin

Daha fazla yazmayacağım merak etmeyin hoca ile ilgili. Savaş hoca uzun uzadıya yazacağım Osmanlı Vakıflarının ve kapatılma sebeplerinin bilgisinden yoksun olacağını hiç sanmıyorum. Yaptığı ustaca harmanlanmış benimde seri halinde yazdığım Propaganda faaliyetlerinden bir tanesi gibi görünmekte. Yani doğru gibi görünen yanlış bilgiyi izleyicilere yüklüyor. Kendisinin neden danışman olduğunu da bu sayede öğreniyoruz.

Özellikle tarih bilgisi yeterli olmadığı için yukarıda Savaş hocanın “Osmanlıda ne güzel vakıf sistemi vardı efendim” dediği ve arkadan çomak soktuğu “Tekke ve Zaviyelerin kapatılması” durumunun açıklanması elzem olmuştur.

Yazılar uzun olduğu için okunmayacağından seri halinde bir kaç yazı yazacağım konuyla ilgili. Tarihte Laiklik ve Sekülerizmin Avrupa’da ki çıkış sebeplerine ışık tutarken diğer yanda Savaş hocanın saçmalayarak üstünü örttüğü Vakıfların gerçek yüzünü masaya yatıracağım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle arkadaşlar. Avrupa toplum oluşumu ve bizdeki tarikat-vakıf ilişkilerini merak eden arkadaşlar bu yazıları kaçırmasınlar.

Görüşmek dileğiyle..

Sonraki yazıya buradan

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Bir önceki yazı için

13) Mesleki eğitime çok önem vermiştir. Fakat ölümünden sonra bu alana yatırım zamanla azalmış. Meslek okulları imam hatip okullarına dönüştürülerek dini eğitim temelli yapıya dönüştürülmüştür.

14) 1950 yılından sonra cumhuriyet “bütünsel kalkınma” yani Siyasal/İktisadi/Kültürel modernizasyon hamlesini terk etmiştir. Kalkınmanın arap coğrafyası gibi sadece inşaat, köprü, yol ve fabrika kurmak değil, eğitimsel ve kültürel hamleler içeren bir olgu olduğu kavranamamıştır. Kültür ve eğitim alanına yatırım yapılmadığı gibi modern eğitim sistemine giriş olarak yapılan hamleler engellenmiş hatta bilerek geriletilmiştir.

15) Ülke yöneticileri (kim olduğunu tahmin ediyorsunuzdur artık) yol, köprü, hastane, baraj vb. yapmayı sürekli dile getirip bunu halka dikta etmişlerdir. Bunun yanında resim, heykel, beste yapmak vb. diğerlerine nazaran daha değersiz gösterilmiş ve önemsenmemiştir. 1950’li yıllardaki toplumda sanattan uzaklaşma hala bu şekilde devam etmektedir. Pikniğe gidince doğanın güzelliklerine bakıp beste veya resim yapmak değil de yiyip içip yediğimiz şeyleri sağa sola atmamızın temeli de sanatın ne olduğunu bilmemizden kaynaklanır.

dem

16) Yurt dışından getirilen kendi alanında uzman bilim adamlarıyla oluşturulan modern eğitim ve kültür adımlarının 1950’li yıllardan sonra terk edilmesi aniden zenginleşen insanları/siyasetçileri ortaya çıkartmıştır. Yine toplumda eğitim ve sanatın eksikliği kendini ahlaki bozulma ve her zaman dinin kullanılarak farklı bir sömürü düzeni kurulmasına yol açmıştır. Bu yola giren toplumlar mutlaka yok olmaya mahkumdur. Tarih affetmez çünkü.

17) Hümanist/evrensel/pozivitist eğitim politikası daha sonraları daha milli ve dini bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür. Topluma milliyetçiliği ve dindarlığı bilerek çarptırarak anlatarak kavram karmaşası içerisinde boş bir milliyetçilik, islami değerlerden uzak ve yine boş bir muhafazakar nesil yetiştirilmiştir. Yetiştirilen nesil emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda “ben” merkezli, kendini ve kuracağı çekirdek aile yapısını düşünen, rüşveti/hırsızlığı veya haksızlığı normal karşılayan, eleştirmeden yoksun ve söylenene inanan bir yapıdadır. Çok ilginç bir şekilde bu şekilde yetiştirilen nesil bütün bankalarını, şirketlerini, markalarını satan emperyalist destekçilerini destekleyip benim gibi bunları dile getirenlerin söylediklerine inanmamaktadır. Bu bahsettiğim uşaklığın sebebini Mustafa Kemal göstermektedirler. Ne diyeyim ne söyleyeyim bilemiyorum.

18) Eğitim sistemi bilerek ezbere dayalı, test ve diploma düzeneği üzerinden yaratıcılığı, eleştiriyi ve anlama yeteneğini kaybettirici yapıda şekillendirilmiştir. Bu biraz Kemalist ve laik eğitim sistemine tepkiden, bir miktarda bilinçli olarak eğitimsiz/itaatkar bir dindar neslin yetişmesi istendiği içindir.

19) Üniversiteler bilerek özerk yapılarından arındırılarak niteliğini kaybetmiş ve kalitesini düşürmüştür. Keza giriş sınavları neticesinde gençler heves ettikleri ve ilgi duydukları bölümlerdense ya para kazandıran yada yeni çıkan bir mesleğe rastgele yerleşip kendilerini köreltmektedirler.

Ali-Demir-Tatminatör1.jpg

20) Ülkede yetişen en zeki kişiler bu sistem çerçevesinde doktor veya mühendislik mesleğine yönelmişlerdir. Kendisini yönetim veya eğitim alanında kontrol edecek olan sosyal bilimlere ise yeterince yatırım yapılmamıştır. Felsefe dersini bile eğitim alanından çıkartarak okumayan ve sorgulamayan toplum yeniden şekillendirilmektedir.

Arkadaşlar uzun soluklu bir yazı dizisi olan Yakın Türkiye Siyasi/İktisadi ve Kültürel hamlelerini bazı yerlerini ayrıntılı bazı yerlerini hızlı geçerek anlatmaya çalıştım. Yazılarımı ve kaynaklarımı uluslararası geçerliliği olan kişilerden seçmeye gayret ettim. Yine arada yaptığım yorumlarda kendi düşüncelerimi yazıya ister istemez eklemek ile beraber mümkün olduğunca tarafsız yazmaya ve olayları açıklamaya çalıştım.

Bütün yazıları okuduysanız kurulan cumhuriyetin temel anlamda bağımsız bir eksende yeniden yapılanmaya çalıştığını ve bunda şehirsel anlamda başarılı olduğunu görüyoruz. Lakin sonraki süreçte ki özellikle Mustafa Kemal’in ölümü ile bu ilerleme hareketi tam anlamıyla devam ettirilmeyerek ülkemiz yeniden eski bataklığına çekilmiştir.

Burada birey olarak yapacağınız en önemli şey Osmanlı Devletinin son yıllarında düştüğü ekonomik parangaların  sebeplerini bilmek olmalıdır. Ekonomisi borçlar ile ipotek altına alındıktan sonra özgür bir siyaset güdemeyince dünyada yaşanan milliyetçi akımlara boyun eğerek yıkılmıştır. Boşuna suçu yahudide, İngilizde aramaya gerek yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed İtalya’nın en büyük sanatçılarını ülkeye davet edip resimler heykeller yaptırıp, mühendislerle ve bilim adamlarıyla sohbetler etmesiyle devlet yükselişe geçtiyse, sonraki dönemde bilimden sanattan uzaklaşıldığı için aynı şekilde çökmüştür.

01532210.jpg

Biz yeniden tarihimizde belki de ikinci bir Sultan Mehmed bularak Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşuma girdik. Fakat olmadı çünkü modern devlet adımlarında kültürel ve sanatsal hamleler sivil halktan gelmedikçe yürümedi. Bize düşen görev bilinçli olmak ve çocuklarımız var ise onlara bunları anlatmaktır. Hiç bir yazımda reklam veya beğeni değerlerimi düşünmedim. Lakin bu yazıları okuyor iseniz kendi paylaşım pencerelerinizden bu tarih yazılarını lütfen paylaşın. Lise/üniversite dengi çocuğunuz arkadaşınız var ise yazıları kısa bölümler halinde okutun. Muhtemelen kendinize de yalan söylemeyin sizde bilmiyorsunuz sizde tekrar okuyun. Özellikle eğitim sistemi çok kötü durumda ve daha kötüye gitmekte. Tarihinizi bilmek ve bunu gençlere doğru bir şekilde anlatmak sizin görevinizdir. Yukarıda ki resme bakın ve yüzüne “anlatmayı beceremedik deyin” bakalım ne diyecek?

Tarihi yazıları okuyan ve eleştiride bulunmak isteyen/düzeltme isteyen arkadaşlar mesaj atabilirler. Yanlış yazdığımız yerler (yorumlarım hariç) olabilir. Eleştiriye açık bir blogdur 🙂

Türkiye bundan sonraki dönemde aynı 100 yıl evvel cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği gibi cehalet ile savaşmak zorundadır bunu aklınızdan hiç çıkartmayın.

Bundan sonraki dönemde yarım kalan Osmanlı Tarihi kısmına yazılar yazmakla beraber farklı konular ile yerimizi güzelleştireceğiz inşallah.

Saygılarımla.

Yakın Tarih Genel Değerlendirme – I

Bir önceki yazı için

Fetöydü darbeydi derken yazılarımın genel değerlendirmesini yazamadım arkadaşlar. Zaten uygun bir ortamda olmadığından kusura bakmayın artık. Uzun bir yakın tarih değerlendirmesinden sonra genel olarak toparlarsak;

1) Kısaca bakarsak Osmanlı Devletinden bize; Saltanat ve Halifelik ayaklı bir yönetim şekli, kısmen bir ümmetçi anlayış, ipotek altına alınmış bir ekonomi, sınırlı yetişen insan gücü, modern hukuk ve eğitim ile bağdaşmayan hukuk/eğitim anlayışı kalmıştır. Yine altyapı yetersiz, sanayi gelişmemiş, tarım verimsiz ve ilkel bir şekilde uygulanıyordu.

2) Osmanlı tarihi kısmında son dönemlerinde ayrıntılarıyla anlatacağım zaman göreceğiniz gibi Osmanlı Devleti padişahları sorunun ne olduğunu biliyorlardı. Bazıları yapmak istedikleri reform hareketleri sebebiyle öldürüldü veya tahtını kaybetti. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar dünyada biten tarım/din imparatorluğu ve bilim karşısında geride kalınacaktı. Çöküşün kaçışı yoktu yani.

3) Yakın Siyasi Tarih bölümünde anlattığım gibi. Bu zor durumdan kurtulmak için kimisi padişahlık sisteminin devamını arzu ederken, kimisi ümmetçi bir anlayışı seçmiştir. Mustafa Kemal ise verilen mücadelede baş rolde olduğundan gençlikteki fikirleri doğrultusunda devleti modern batı normlarına göre düzenlemeyi uygun görmüştür. Bunu anlamak için Mustafa Kemal gibi düşünmek gerekmektedir.

osmanlida-egitim-yili-nasil-baslardi-h1410880858.jpg

4) Mustafa Kemal’in gençliği bir bunalım içerisinde geçmiştir (1900’lü yıllar). Siyasal düşüncelerini ülkenin nasıl ve ne şekilde düzeleceğine, emperyalizmin eline düşmüş olan Osmanlı Devletini nasıl tekrar özgür ekonomik/siyasal bir yapıya kavuşturacağını araştırarak geçirmiştir. Siz bakmayın Mustafa Kemal’de bir şeyler aramaya çalışanlara. Kendisinin genç subayken el yazmaları ve günlükleri bile ortadadır. Maaşının neredeyse yarısıyla kitap alıp okuyan genç bir teğmen düşünün yurt dışı görevlerinde ve sürgünlerinde (4000 kitaptan bahsediyoruz abartı değil en az bu). Gerçekten büyük bir dahinin piyangosudur diye boşuna demiyoruz. Bu şartlar altında yaratmaya çalıştığı sistem eleştirilir tartışılır. Lakin “Ajan” falan demek aşağılık yalancı insanların söyleyeceği şeylerdir.

5) Mustafa Kemal yaşamı süresince Fransız İhtilali (ki size kısa bir yazı yazacağımı Yakın Fransa Tarihi ile ilgili söyledim mutlaka okuyun), Namık Kemal, Pozitivizm, ulusalcılık gibi kavramlardan etkilenmiştir. Kurulan cumhuriyeti de Kemalist Devrim adımlarıyla kendi doğrularıyla şekillendirmiştir.

6) Araplardan hoşlanmamıştır (Görev yaptığı yerlerdeki tecrübelerine dayanarak ve elbette I.Dünya savaşındaki ayaklanmalar dolayısıyla). Osmanlı devletinin geri kalmasının suçunu bozulan arapçılık/ümmetçilik eksenindeki müslümanlık anlayışı sebebiyle bağnazlaşma ve bilimden uzaklaşma olarak tanımlamıştır. (Yine bunun ile ilgili yani Anadolu Selçuklu Türk/Müslüman Toplum yapısı, Osmanlı devletindeki Müslüman Toplum yapısı ve bozulmasını anlatacağım daha iyi anlayacaksınız. Yani Mustafa Kemal şunu soruyor kendine; Osmanlı neden büyük bir dünya imparatorluğundan bu hale düştü ve nasıl çıkabilir? Neden emperyalizme köle oldu?)

7) Dediğimiz gibi oldukça çok kitap okuyan Mustafa Kemal Osmanlı Devletini modern devletler düzeyine taşımak için fikirler geliştirmeye çalışmıştır. Uzun süredir dinin dogmatik değerlerine ve batıl inançlara sarılmış, kitap okumayan ve her söylenene inanan bu toplum için tek çıkar yolun laik demokratik bir hukuk devleti kurmak olduğu sonucu ulaşmıştır.

maxresdefault.jpg

8) Muhtemeldir ki (notlarından ve yazılarından çıkarttığım) söyledim Mustafa Kemal “deist” bir inanca sahiptir. Fakat kendisi toplumdan dini yok etmekten ziyade, inanılan dinin aslında sanıldığı gibi olmadığını gösterme çabası içerisindedir. Mustafa Kemal’e göre din bir inanç meselesidir ve kesin olarak kanıtlanamaz dogmatik yapıdadır. Bu sebeple yetişecek yeni toplum bu yolda değil, mantığı bilimsel verileri takip eden eleştiri gücü yüksek bir yönde eğitilecektir. Boş hurafelere hiç bir zaman inanmamış, inanılmaması içinde sürekli telkinler vermiştir. Kendisi mantıksal olmayan ve bilime dayanmayan bir şeyi kabul etmemiş, kendisine göre boş ve kesin olmayan bazı değerlerin takibini sakıncalı görmüştür.

9) Yani Mustafa Kemal toplumu dinsiz bir yer mi haline getirmeye çalışıyordu? Elbette ki hayır. Kendisi (dini görüşünü kimse bilemez elbette kesin olarak) öldüğünde müslüman usüllere göre gömülmüştür. Tanrının varlığına inanan fakat yaşanılan müslümanlığın böyle olmadığını düşünen bir kişiydi. Daha doğrusu tarihte sıklıkla görüldüğü üzere kral/padişah/beyler kendilerine yönetebilecekleri tarzda bir din yaratıyorlar ve buna isimler veriyorlardı. Bu çarpık ve hurafelerle süslenmiş dinsel dogmalar modern gelişime engeldi. Engel “Din” değil “Dinin yönetimde kullanımıydı”.

10) İşte kısaca yaşam görüşlerini anlattığım Mustafa Kemal saltanatı cumhuriyete, ümmeti millete, kulluğu yurttaşlığa, mecelle kanunlarından laik demokratik kanunlara, kadını siyasal/toplumsal yaşama almayan bağnaz kapalı toplumdan kadını insan olarak kabul edip eğitim/siyasal ve hukuksal hak veren yapıya geçişi sağlamaya çalıştı.

11) Tekrar söyleyeyim Mustafa Kemal “dine” karşı değildir. Dogmatik ve bilimsel olmayan değerler üzerinden boş laflar üreterek toplumun yönetilmesine karşıdır. Çünkü bu değerler eğilip bükülerek yaşanılmakta ve ortada bahsedilen din anlayışı kalmamaktadır. Bu sebeple yöneticilerin halkı boş dini atıflarla kandırmasına kesinlikle karşı durmuştur. Halkın ise dini öğrenmesi maksadıyla kutsal kitapları türkçeye çevirmiştir.

12) Dini yapılara yatırımdan ziyade okul, sanat, müze, kütüphane, opera, müzik veya spor aktivitelerine yatırımlar yapmıştır. Böylece eğitim seviyesini yükselterek farklı/farkında bir toplum yaratmak tek arzusudur. Din düşmanlığı ile ilgili diğer argüman budur. “Neden cami yaptırmamıştır da kütüphane yaptırmıştır?” Sen sor diye…

Sonraki yazıya buradan

Aramıza Yeni Askerler Katılmış..

Ülkemiz yakın siyasi tarihinde “en fazla Atatürkçü” görünen kişi kim diye sorsanız değişik görüşler ortaya atılır;
 
“İsmet Paşa efendim” der bazısı Mustafa Kemal tarafından meclisin son yıllarında memleketine gönderildiğini bilmeden.
 
Birisi çıkıp “Bülen Ecevit ve CHP tabii ki” diyebilir. Evet Bülent Ecevit sonraki dönemlerde sürekli bazı devrimlere değinmiş ve organizasyonunu bu şekilde yapmıştır. Fakat geçmiş ve şimdiki olsun CHP örnek bir Atatürk partisini temsil edebilmiş midir?
 
CKMP yeni adıyla MHP ve Alparslan Türkeş temelini İslami Türkçülük ve Mustafa Kemal’den alır. Ne yazık ki bu temel bir miktar ırk faşizmine ve sorgusuz sualsiz itaat eden milliyetçi gençler yaratmaktan öteye gidememiştir.
 
Yakın siyasi tarihimiz boyunca en çok Atatürkçü olan, en fazla Mustafa Kemal’in yolundan giden, en Kemalist, en devrimci kişi lafta; Süleyman Demirel’dir!
 
Sonuç itibariyle bunu en çok dile getiren ve bu yolda yürüdüğünü iddia eden kişi eğer Mustafa Kemal’i anlayabilseydi haliyle Süleyman Demirel anlardı.
 
Diyeceğim arabalara Türk bayrağı dikme ile “Vatansever”, binalara Mustafa Kemal resimleri asma ile “Atatürkçü”, kafaya sarık bağlayıp sakal uzatma ile de “Dindar” olamazsınız.
 
İlk önce neyin ne olduğunu öğrenmeli buna göre fikirleri ve anlayışları tartışmalısınız. Geçmişten ders almıyorsan istersen dağı taşı Atatürk resmi ile donat bir anlam ifade etmeyecektir.

Yakın Kültür Tarihi IV

Bir önceki yazıya buradan

Temel Eğitim Hamleleri

1) Temel eğitim konusu en büyük sorundu. Okuma yazma oranı %10’du. Bu sebeple ilk eğitim parasız ve zorunlu hale getirildi.

2) Eğitim uygulaması için modern bilimsel felsefeler temel alındı. Laik devlet yapısına sahip yeni düzende kız çocukları da okula gitmek zorundaydı. Bunun yanında okumada kolaylığın yanı sıra modern devletlerin kullandığı latin alfabesi tercih edildi. Amaç devrimlerin hızla uygulanarak temel eğitimi alan insanların yetiştirilmesi ve kadının iş gücüne katılımının sağlanmasıydı. Çünkü modern devlet mekanizmasında ekonomik kalkınmanın en büyük koşullarından bir tanesi kadının iş gücüne katılımıdır. Ama gel sen bunu “işsizliğin sebebi kadınların çalışmasıdır” diyen bakan ile “kadınlar işte çalışırsa tecavüzü göze almalıdır” diyen profesör bozuntularına anlat. Yani kafa 1600 yılında kalmış adamların sığır sürüleri.

3) Laik eğitimin temeli eğitimde din dersinin olmamasıdır arkadaşlar. Din dersi 1924 yılında liselerden, 1930 yılında da ilkokullardan kaldırıldı. Yerlerine felsefe, dünya tarihi, modern bilimler, mantık vb. dersler konuldu.

4) 1946 yılında ilkokula, 1956 yılında da orta okullara din dersi tekrar konuldu. Ancak seçmeli olarak yerleştirildi. Yine 1967 yılında seçmeli olarak din dersi yerleştirildi. Modern bilim derslerinden bazıları kaldırıldı.

unnamed.jpg

5) 1933 yılında sanat/meslek okullarına “meslek erbabı yetiştirmek” için ağırlık veriliyor.

6) Yeterli kalitede öğretmen yetiştirilmesi en büyük sorunu teşkil ediyor. Kırsaldaki ilk öğretmen okulları kapatılarak merkeze alındı. Öğretmen ücretleri yüksek tutulmaya çalışılsa da kırsal kesimlerde bu yürümedi.

7) 1940’larda yaratılan devrimsel hareketler kırsal kesimde etkili olamadı. Bunun en büyük sebebi köylere yeterli okul yapılamaması ve okuma/yazma oranının yükseltilememesiydi. Keza feodalite bunu engellerken bağnazlık kızların okumasına karşı geliyordu. Elbette çorbalarına çomak sokulan din tüccarı hocaların tepkisi büyüktü. Bu sebeple “Köy Enstitüleri” adı altında büyük bir projeye başlandı.

8) 1940’ta 14 adet olarak başlayarak 5 yılda Anadolu’nun bir çok yerinde dengeli bir okul çalışmasına başlandı.

9) Öğrenciler o yöreden seçilecek, eğitilecek ve mezun olduklarında yine aynı bölgede çocukları yetiştirecek ve çözüm üreteceklerdi.

10) Eğitim kitap ve tarım aletlerinin kullanımı, çiftçilik, kültür, felsefe, beden dersi başta olmak üzere modern bilimlerden oluşmaktaydı.

11) II.Dünya savaşı yıllarında gerçekleştirilmeye çalışılan bu büyük eğitim hamlesinin başında Hasan Ali Yücel vardır. Aynı yıllarda dünya edebi eserlerinin hemen hepsi çok kısa bir sürede Türkçeye çevrilmiş ve bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak okutulmuştur.

12) Elbette bu eğitim düzeni köye yansıyınca ve potansiyeli de belli olunca toprak ağalarının işine gelmemişti. Kız/Erkek karma sınıflarda yapılan bu eğitimin dine ve ahlaka uygun olmadığını propaganda yaparak mecliste, medyada ve özellikle köylerde dile getirmişlerdir. Köy enstitülerinin giderleri köylüden alınmaktaydı. Gerçi gideri deyince yemeklerinden barakalarına kadar zaten kendileri ekip biçiyor ve yetiştirip satarak paralarını kazanıyorlardı.

rR8rRP

13) Köy enstitüleri projesinin büyük köy kalkınması adımları toprak ağalarını çok tedirgin etmiştir. Kendisi de bir toprak ağası olan Adnan Menderes başta olmak üzere çoğu köy/toprak ağası gidişattan dolayı tepkilerini ciddi ciddi göstermeye başlamışlardır. Çok partili gidişatın aslında ilk fişeği işte budur. Kurulan Demokrat Parti kadrolarının tamamı neredeyse toprak ağasıdır. Köylüleri sömürme dönemi biteceğinden korktuklarından siyasi arenada harekete geçme zamanını kollamışlardır.

14) Çok partili hayata geçilince eğitimdeki bütün üst kadro yöneticileri hızla değiştirilmiştir. 5 yıl içinde Köy Enstitüleri yapısı köreltilerek 1954 yılında kapatılmışlardır. (Köy enstitüleri ile ilgili bir yıl içinde geniş bir seri yazı yazabilirim. Nasıl kuruldu, neler öğretildi, okuyanlara ne oldu, mezunlar ne yaptı bir ara soru verin bakarım).

15) 14 yıllık süreçte yani çok kısa sürede bu okullardan mezun olan bir çok yazar, sanatçı, eğitimci, politikacı kırsal kesimlerin sorunlarını dillendirmişler ve sözcüleri olmuşlardır. Tabi bu olay toprak ağlarının ve tokmakçısı Demokrat Partinin işine gelmiyordu.

11148776_1145082328854018_6498449337730073120_n-1.jpg

16) DP dönemiyle beraber bu okullardan mezun olan eğitimci ve sanatçılar hor görülmeye ve dışlanmaya başladılar. Diyorlar ya bunlar “halkın gücü ile” “halkım köylüm” diye bunlara okumuş, eğitimini almış ve eleştiren, sorgulayan halk kitlesi değil, kafasını eğen, sesini çıkartmayan, verilen yardımlarla kendisine muhtaç edilen köylü lazımdır. İşte Adnan Menderes önderliğinde satın alınan sanatçı ve eğitimciler köyden yetişen temiz saf insanlara aşağılık iftiralar atmışlar, çalışmalarını engellemişler, üniversitelerden kovmuşlardır. Mezun olan kadın öğretmenlere fahişe bile denmiş bazı yerlerde de o gözle bakılmıştır. (Okullarda karma okutuldu ya eğitim). Sonra çıkar “petrol arama ve işleme” yasalarını, eğil ABD’nin önünde, devam etsin ithalat borçlanması ve feodalite. Köylüyü eğitecek kurumları “fuhuş yapıyorlar” diyerek kapat ahhh ahh yatacak yerin yok Menderes ateşi harlayalım biraz daha.

17) Bunların dışında bahsetmedik ilk yıllardan sonra Ankara’da modern bir eğitim merkezi olan Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Modern dersler ile 2+3 yılda öğretmenler yetiştirildi (liseden sonra yatılı bir okul burası)

18) İşte bu enstitüler DP döneminde 1954’te kapatılıyor. Karşı olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Bunlarda dönemin imam hatip okulları işte.

19) 1955’te 123 lise ve 7 imam hatip var iken 1982 yılında 1173 lise ve 341 İmam hatip okulu bulunmakta. 2016 yılında ise orta okullarında imam hatip olarak yeni açılmasıyla 1961 imam hatip orta okulu ve 1149 imam hatip lisesi bulunmakta ve sayı adeta katlanarak büyümektedir. Bu eğitim sistemi ile ilgili de bir yazı yazılabilir.

20) Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan sanat/meslek liseleri sayısı bunlar kadar artırılmayınca kalifiye tornacı yerine imam mezunu artmaya başlıyor. Günümüzde aynı sorun devam etmekte olup bunun temelleri yine Adnan Menderes’in “eleştirmesin oyunu versin” prensibiyle yarattığı eğitim sistemine dayanmaktadır. Bu sistemi temelleştirmek için öğretmen maaşları bilerek az miktarlarda tutulmuştur. Demirel, Özal ve Erdoğan da bu eğitim sistemini bilerek tercih etmektedir.

Bir sonraki yazıya buradan