Lüzumsuz Adam

Cumhuriyet tarihinin en büyük öykücülerinden olan Sait Faik Abasıyanık’ın eseri Lüzumsuz Adam’ı aslında uzun süre evvel bitirdim. Okuduğum kitapların hepsini yazmadığım için kenarda kalmıştı. Aslında açıklayacak ve anlatılacak çokta fazla bir şey yok.

Sait Faik gerçekten kaliteli bir öykü yazarı. Ele aldığı konular ve kuvvetli gözlem yeteneğini edebi bir dille eserlerine yansıttığı gibi bu gözlemlerini sıradan halk ile iç içe yapıyor. Bazen hüzünlü bir at arabacısı bazen haberi peşinde koşan basit bir muhabir veya ipsiz serseri olabiliyorsunuz.

Yaşadığı dönemde yazdığı öykülerin kalitesini fark eden Sait Faik, bu kaliteye oranla çok az okunduğunu düşündüğü için kederle gezerek sokaklarda dolaşırmış. Kısa öykülerini mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın..

 

Atatürk’ün Hatıra Defteri

İsminden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal’in hatıralarının daha doğrusu günlüğünün kısa bir kısmını ihtiva eden eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Kısa günlükleri aslında şansa günümüze ulaşmakla beraber Mustafa Kemal’in düşünce ve karakteri ile ilgili önemli bazı ayrıntılar da içeriyor.

Mustafa Kemal’in emir erlerinden birisi olan Şükrü Tezer, yıllar sonra komutanının kendisine verdiği günlüğü Türk Tarih Kurumu’nun da yardımıyla 1989 yılında basıyor. Artık basımı ve satışı olmayan kitabı zar zor Ankara’daki bir sahaftan temin edebildim.

Kitap Şükrü Tezer’in uzun girişi ile başlayıp nihayet günlüklerde yazdıkları ve açıklayıcı notlar ile devam ediyor.

Şükrü Tezer paşanın yanında Çanakkale savaşı sonrası bulunduğundan kendisi ve etrafındaki gözlemleri güzel bir şekilde kitaba yansıtmış. Anafartalar kahramanı apoletiyle müfettişliğine gittiği güney doğu cephesinde halkın ve askerlerin hayranlıkla seyrettiği, zekası ve bilgisi ile herkesi alt eden bu büyük insan hakkında bazı küçük ayrıntılara da girmiş.

Keza Mustafa Kemal’in Şükrü Tezer’e verdiği kısa günlüklerindeki cümleler çok daha vurucu ve gelecekte yapacaklarına ışık tutmakta.

Mardin yollarında araba ile giderken bir çok yerde yol kenarlarında adeta hayvan gibi yatan ölüler gördüğünü, hemen her yerde yetim çocukların dolaştığından bahsetmiş. Arabayla giderken acıdığı bir yetimi yanına aldığında etraftaki insanlar çocuklarını da alması için yanına geldiğini anlatırken içim burkuldu. Hangi şartlar altında bir anne-baba çocuklarını tanımadıkları birisine teslim eder ki? Ülkenin açlık ve yokluk dolayısıyla düştüğü bu sıkıntıları ara ara okuyunca savaşın ciddiyeti bir kez gözünüzde canlanıyor.

WhatsApp Image 2017-05-19 at 14.20.15.jpeg

Bunun dışında Mustafa Kemal’in sık sık kahve içtiği ve az uyuduğunu (stres, genelde hasta) gözlemliyoruz. Yemekten sonra yine odasına istirahate çekilip sürekli kitap okuması ise diğer ilginç gözlem. Savaş zamanı üstelik oldukça kısa süren günlüklerinde okuduğu kitaplardan bahsederken analizlerini ve karşılaştırmalarını da yapıyor.

Yine Erkanıharp Reisi yanında misafir iken toplumun nasıl düzeleceği konusunda girdiği tartışmada savunduğu fikirler şöyle (anlaşılırı yazıyorum);

Tesettürün kaldırılması ve hayat biçiminin ıslahı; 1) Bilgili (kudretli) ve hayata katılabilen kadın yetiştirmek 2) Kadınlara serbestliğini vermek (düşünce/giyim/yaşam) 3) Kadınlarla genel işbirliği, erkeklerin ahlakı, davranışları, düşünceleri üzerinde etkileri..

22 Kasım 1916

Bir diğer sohbetinde Kemal Bey’in Tarih-i Osmani’sini okuduğunu belirtip İstihkam Yüzbaşısı Fuat Efendi ile tartışmış ve şunları söylemiş;

Yemekten evvel Emin Bey’in (Mehmet Emin Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden ayni zeminde bazı parçalarını okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede arapça, farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı diğeri değil!

10 Aralık 1916

Yine bir diğer günde bahsettiği bir hadiseye dikkat edin lütfen;

… İhsan ve Ömer’e (Mustafa Kemal’in yetiştirmek için aldığı iki yetim çocuk) “Yaşamak Kavgası” isimli türkçe şiirin bir kısmını ezberlettim..

2 Aralık 1916

Basit şeyler gibi görünmekle beraber 1.dünya savaşı ortasında o kadar iş arasında bile kitap okuması, şairlerin eserlerini takip etmesi, yetimleri alıp korumaya çalışırken onlara şiir ezberletmesi gerçekten uzaktan bakınca ne denli büyük bir insan olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatıyor.

Savaş şartlarında bile bilginin, şiirin, tarihi eserlerin peşinde koşan kısaca sanata aşık ama halkının sorunlarına da uzak olmayan onları gözlemleyen, gözlemlerin sebeplerini araştıran ve çözüm yolları bulmaya çalışan büyük bir deha..

Güney Doğu cephesi denetlemesi sonrası kabul ettiği Hicaz Seferi Komutanlığı’nda ise Alman Komutan ile anlaşamaz ve hakkında da bir rapor yazar. Uzunca raporun küçük kısmını aşağıya koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.10.jpeg

Alman komutan Falkenhayn’ın Türk ulusunu değil kendi ülkesi çıkarları için çalıştığını gözlemleyen Mustafa Kemal savaş eğer kazanılırsa Osmanlı Toprakları’nın Alman karakolu olacağını belirtmiştir.

Neticede gelen komutan ile görüşen Mustafa Kemal’e müttefike karşı gelinemeyeceği için istifa etmesi teklif edilince zaten hazırladığı mektubu hemen oracıkta teslim ederek İstanbul’a dönmüştür.

Kitapta bir diğer husus ise İstanbul’da (burada fikirlerini ortaya koymasa da) dünya savaşı sonunda padişahlığın kaldırılması ile ilgili kısa bir görüşme yapıldığını Şürkü Tezer’den öğreniyoruz. Konu ile ilgili iki sayfayı buraya yine koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (1).jpeg

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (2)

Üç resimdeki konuşmadan anlayacağımız şey ise; Enver paşa ve efkarının fikrinin henüz 1.Dünya Savaşı sürerken zaten padişahlığın lağv edilmesi olduğunu görmemizdir. Güvenilebilir yakın komutanlara durum anlatılırken yeni yönetimin ise Enver Paşa önderliğinde yeni kişilerde duracak olması kaçınılmazdır.

Savaş sonu ise ülkeden kaçan Enver Paşa ve diğer askerlerin yapamadığını yaparak ülkemizi kurtaracak ve demokratik modern bir cumhuriyet kurmak için uğraş verecektir.

Cumhuriyeti kurarken yaptığı atılımları birilerinin dediği gibi ne ajanlıkla ne dinsizlikle ilgisi vardır. Hayatları yalan ve iftira ile yürüyen satılmış kalemlerin, hocaların ve asıl ajanların iftiraları bu sebeple sürekli Mustafa Kemal üzerindedir. Ölümünü üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen okuduğunuz bir savaş anısında kadının topluma katılmasını anlatmasını, yetim çocuklara şiir ezberletmesini veya iki felsefe kitabını kıyaslamasını gördüğümüz kişinin satın alınamaz ruhunu, iradesini ve şahsiyetini görüyorsunuz.

Hayatında cin ali kitabı kapağını çevirmemiş, avrupa devrimlerini ve emperyalizmini görmemiş, hayatını dinsel hurafelere adamış insanların elinde yetişmiş, özgür düşünemeyen, hayatı boyunca eğriye/yanlışa/haksızlığı bir kez olsun “dur” dememiş, kendi işine bakmış, kendisi için yaşamış ve bir hayvan gibi öyle ölmüş insanların ağızlarını açarken destur çekmesi gereke kişidir Mustafa Kemal.

Herkesin 19 Mayıs Atatürk’ü anma ve gençlik bayramını kutluyor ve bu yazı ile kendisini bir kez daha rahmetle anıyorum.

Osmanlı Yanlısı İngiliz Dış İşler Komiteleri – Hüseyin Çelik

Şaşırdınız mı? Şaşırmayın sakın. Bu ülkede gün geçmiyor ki bir şeye bakılıp şaşırılmasın. Ülkemizin düştüğü ahval ve şerait bizi kedere boğmasın.

Hüseyin Çelik’i tanıyorsunuz. Soruduğunuz zaman herkesin küfürler ettiği Süleyman Demirel’in partisinden olan, sonradan AKP ile Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı görevlerinde çalışmış zatı muhterem öğretim üyesidir. Uzatmayalım kim olduğu çok önemli değildir fazla. Bu muhteremin yazdığı kitaptır konumuz.

Kitap David Urquhart isimli aslen İngiliz olan Türk dostunun Osmanlı devletini nasıl sevdiğini, efendime söyleyeyim nasıl uyarılarda bulunduğunu falan anlattığı bir yapıt. Sevgide kurulan “Foreign Affairs Committe” ile yapılıyor ve bunlar böylece ülkemizi çok seviyormuş diye anlatılıyor. Peki bunu nereden anlıyor muşuz efendim? Çünkü David Urquhart iktisadi politikalarında uyarılarının yanında “Sakın Batı’ya güvenmeyin; size reform adı altında sunulan paketler sizin idam fermânınızdır. Sizin tek kurtuluşunuz, size Kur’ân-ı Kerim ile indirilen hükümlere sadakatle bağlı kalmanızdır” diye yazıyormuş.

Güler misin ağlar mısın arkadaş? Geçmişin vatan hainlerini, casuslarını, düzenbazlarını günümüzde överek iktidarda oturan adamlar ve yalaka/yalancı yazarların ağzından dökülen pisliklere gün geçmiyor ki bir yenisi daha eklenmesin.

Şimdi konuyu bilmeyenler için çok derin olmayan bir bilgi girişi yapalım ilk önce. “Ne alaka?” falan diyenler olmuştur. Başlayalım;

Osmanlı İktisadi Tarih kısmında da ileride ayrıntılarıyla anlatacağım bir dönemden bahsetmemiz gerekiyor. Osmanlı İktisadi olarak sanayi devrimlerini kaçırdığı ve yeterli iktisadi atılımları yapamadığı için 1800’lü yıllardan itibaren çok büyük bir kıskaç içerisine girmiştir. Toplanamayan vergiler, artan devlet giderleri, yapılması gereken reformların parasızlıktan yapılamaması, rüşvet ve vakıf-ticaret-tarikat üçgenleri vs. dolayısıyla bazı bölgelerde büyük isyanlar ve toprak kayıpları artmaya başladı.

Bu isyankarlardan birisi 1800-1828 yılına kadar Mısır gibi zengin bir vilayette valilik yapan Kavalalı Mehmed Ali paşaydı. 30 yıl içerisinde nüfusunu kuvvetlendiren, askeri disiplin ile birlikleri modern bir düzeye getiren Kavalalı 1828 yılında Osmanlı’ya asker göndermeyi kabul etmedi. Dolayısıyla isyan ederek sonraki yıllarda kendisine gönderilen orduları da yendi.

134282_137617.jpg
Kavalalı Mehmet Ali Paşa

1830’lu yıllarda Kavalalı isyan edip büyük bir gelir kaynağından devleti mahrum edince zaten gelir kapısı kısıtlı olan Osmanlı Devleti ne yapacağını şaşırdı. Osmanlı devleti ülke içinde alabileceği kadar verigiyi almaya çalışsa da iç kesimdeki rüşvet ağlarını çökertemediğinden para bulamıyordu. Diğer yandan kurtlar sofrasındaki Osmanlı Devleti’nin parçalanarak ele geçirilmesi kesin olduğundan bunu ilk kimin yapacağı ile ilgili büyük bir mücadele vardı.

Sanayi devrimlerini tamamlamış ve açık pazar arayan emperyalist ülkeler Osmanlı Devleti’nin dışa açılarak ülkeleri adına konulan gümrük verigilerinin kaldırılması, borç alınması ile imtiyazlar için savaşıyordu.

Bu yıllarda gelecek dönem için değerli görülen “Siyah Altın” topraklarına sahip olan Osmanlı’nın zor durumu İngilizler’in dolayısıyla bütün emperyalist ülkelerin ağzını sulandırdı. İngilizler borç almamakta direnen, ülkesini yabancı sermayeye açmamakta ısrar eden, kendi ülkesindeki vergiler ile iktisadi politikasını toparlamaya çalışan Osmanlı Devletini ve toplumunu kandırmak zorundaydılar. Bu sebeple çeşitli gazete ve yazılar ile dönem toplantılara katılarak saray ve ahvali ile temas kuruldu. Bu temas kuran kişiler “İktisadi Casuslar” olarak nitelendirilebilir.

Bunların en kuvvetlilerinden olan David Urquhart ülkemize gelerek birden Türk dostu kesiliverdi! (Hüseyin Çelik’te ne güzel anlatmış kitabında). Eğer İktisadi Politikalar düzgün yapılmaz ise krizler yüzünden ülke çözülür efendimler, kadim İngiliz dostluğuna methiyeler, kendisinin hristiyan olduğuna bakmadan Osmanlı Devletini “Kuran hükümlerine sadakatle bağlanmanız lazım” falanlar…

osmanli-ekonomisi.jpg

Urquhart sadece İngiliz İktisadi Casusluğu yaparak ekonomik politikaları “Osmanlı Devleti” yanındaymış gibi göstererek aslen İngiliz ekonomisinin çıkarları doğrultusunda adımlar atılmasını istiyordu. Yaptığı bütün girişim, yazı ve görüşmeler neticesini vermiş ve 16 Ağustos 1838 yılında Balta Limanı Ticaret Anlaşması İngiltere ve Osmanlı Devletleri arasında imzalanmıştır. Bunun en büyük getirisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı kullanmak üzere borç alınması ve bankaların kurularak Osmanlı Devleti’ne krediler sağlanmasıdır. Hani “o yapıldı bu yapıldı” diye ortada gezenler var ya. Yabancı bankalardan krediler alıp boruları döşeyen arkadaşlarımız için ek açıklama yapayım dedim.

Elbette karşılığında dış ticaret tekeli Osmanlı Devletinden alınarak dışardan gelen ürünlerden ek vergiler alınması yasaklandı. İhraç ürünlere %12, ithal ürünlere ise %5 vergi kondu ki ileride bu borçlar sebebi ile %1(bir)’e kadar düştü. Şehirler arası ticaretten %8 vergi alınırken yabancılar bu vergiden de muaf tutuluyordu.

İşte “İktisadi Politikanın” tapusu David Urquhart’ın İktisadi Casusluk çalışmaları sayesinde İngilizlere verilmiş oldu.

Özetlersek ülke yabancı sermayeye kapılarını gümrüksüz açtı, serbest dolaşım vergilerini yabancılara kaldırdı, tekellerini yabancılara sattı ve büyük bir borca girdi. 1881 yılında ise iktisadi olarak 43 yıl içerisinde de battı. İngilizler “Mısır ile savaşın böylece elinizde kalsın” denilen Mısır’a 1869 yılında borçlara karşılık II.Abdülhamid zamanında el koydu! Komik değil mi yaşananlara yıllar sonra bakınca.

Yani borca sokup ücuza ürettiği malı sana satıyor. Sonra yerli malı ne kadar ürünün var ise satın alıp ülkenin iktisadi olarak ele geçiriyor. Peşinden borç verdiği parayı isteyip alamayınca ilk bocu almana sebep olan olaylardan biri olan Mısır’a el koyuyor.

Şimdi dönelim Hüseyin Çelik muhteremimize. Dönelim derken sırtınızı dönün ve hızla uzaklaşın arkadaşlar. Çünkü bu adamlarda ne yüz var ne astar biliyorsunuz. Osmanlı Devletinin İktisadi Tapusunu imzalatan adamı “Türk dostu aslında efendim dinimizi övüyor” diyerek savunan kişilerin politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

Bu ülke size kalmaz Allah’tan korkunuz yok bu kesin. Yeniden yaptığınız İktisadi Casusluk sebebiyle yarattığınız ekonomik buhranı, satılan geleceğin hesabını bir gün vereceksiniz.

Hadi dağılın..

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Bu yazarın Afrikalı Leo isimli bir kitabını daha buraya aktarmıştım. Bu kitabı ilk çıktığı zaman alıp okumuştum. 11.y.y. ile 13.y.y. tarihleri arasında orta doğu bölgesine gerçekleşen haçlı seferlerini arap dünyasının dilinden anlatıyor.

Daha doğrusu bu zaman aralığında orta doğu güç dengelerini iyi analiz ediyor. Kitap bir roman değil her şeyden evvel. Tarihi bir kitabı romansı bir dille anlatıyor buna dikkat edelim.

Yine önemli noktalardan bir tanesi müslümanlar arasındaki iç mücadelenin de tarihi olarak anlatılması. İhanet edenlerden tutun da Selahaddin Eyyubi gibi büyük bir liderin yaşam kesitlerini kitapta bulabiliyorsunuz.

800px-saladin_and_guy

Benim okuduğum kitaplar arasında böyle bir tarih kitabı yok sanırım. Eğer tarihe merakınız var ise mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü sizi sıkmadan masalsı bir anlatımla tarihi öğrettiğini söyleyebilirim. Yine haçlı tehditi sırasında dönem içinde Hasan Sabbah’ın yaptığı suikastler de tarihte gözler önüne serilecek.

Ölü Canlar

Büyük yazar Nikolay Vasilyeviç Gogol’un okumadığım romanlarından bir tanesini de yeni bitirdim.

Yazar romanında 1800’lü yılların ortalarında bir şekilde zengin olmaya çalışan Çiçikov’un hikayesini anlatıyor. Çiçikov, Rusya’da ki bir yasal boşluğu kullanarak çiflik sahiplerinden yakın bir zamanda ölmüş olan kölelerini satın almaya çalışıyor. Ölen fakat resmi olarak yaşayan bu kölelerin vergilerini ödeyen çiftlik sahipleride biraz şüphelenseler de seve seve bunları satıyorlar.

Aslında bir dolandırıcı olan Çiçikov’un ölü canları kullanarak devletten para alma amacının anlatıldığı ve başından geçen roman salt bir dolandırıcılık hikayesinden ziyade dönem Rusya’sının yaşantısı ve insan karakterini çok güzel ortaya koyuyor. Devlet kadrolarındaki rüşvet ve kokuşmuşluğu anlatırken yine bu memurların karakterlerini ve zayıflıklarını/egolarını muazzam kaleme almış. Lakin eserin sonlarına doğru eksiklikler ve kayıp sayfalar can sıkıyor.

Gogol romanı yazarken ki bunalımında bir papaz ile yazışıyor. Papaz “İnsanları yeni bir yola yöneltmek düşüncesini sana şeytan vermiştir. Bütün yapıtlarını şeytan yazdı senin. Ruhunu kurtarmak istiyorsan edebiyatı bırak!” demesi üzerinde bazı sayfaları ne yazık ki yakmıştır.

Yakılan kısımlar ve eksikliklerin yanında eserin sürükleyicilikten uzak yapısı okumayı zorlaştırmaktadır. Bunun dışında Çiçikov roman içerisinde zengin olmaya çalışan erdemsiz, karaktersiz ve kusurlu biri olarak lanse edilmektedir. Fakat yine de ahlakını kaybetmemeye çalışmaktadır. Çiçikov sadece zengin olup gelecekte ailesi ve çocuklarına güzel bir yaşam bırakmak istemektedir. Yani “O çalmasa başkası çalacak” diyen insanlardandır.

Neyse uzatmayalım. Gogol’un bunalımından dolayı 17 yılda yazdığı ve bitirmediği eser dönem edebiyatı için önemli bir değerdir. Mutlaka kütüphanenize alın efendim.

Hoşçakalın.

Eşek Arısı Fabrikası

Bir arkadaşıma hediye için aldığım kitap benim hoşlandığım tarzda bir kitap değil zaten. Okumadan vermek istemediğimden bu tatilde okuma fırsatım oldu. Oldukça hızlı okunan ve daha çok “filmi de çekilsin bari” tarzında yazılan eser genel anlamıyla vasatın biraz üstünde not aldı benden.

Benim notlar kısıtlıdır bu sebeple fazla şeyapmayın. Bu sıralar ağır araştırma eserlerinden uzaklaşmak için bir iki roman okuyacağım için notlar düşük olacaktır.

Efendim kitap aslında klasik bir konuya sahip. Amerikan kültüründe gündeyde yaşayan, dış dünyadan kopuk ve muhtemelen ensest olan manyak ailenin eline bir şekilde düşen masum insanların hikayesini anlatan filmler izlemişsinizdir. Bu Amerikan korku sinemasının “medeniyetin ortasındayım ama hala bu manyaklar ülkemizde yaşıyor” teması üzerinden beslenen vasat filmlerdir. İşte yok tepenin gözleri veya çalılıklardaki balta gibi saçma isimleriyle de tanırsınız bunları.

18878156.jpg

İşte kitabımızın kahramanı yolda arabası bozulan taş gibi kızdan ziyade taş gibi kızı ele geçiren manyağın çocukluğu. Benzer tarzda kapalı büyük bir arazide yine kendisi gibi manyak olan abisi ve babası yanında çeşitli manyaklıklarıyla ölen vey hapisteki akrabalarını ara ara anlatıyor.

Çocukken ben tek başıma terlik dövüşü, hain kardan adama kartopu pususu veya suya uzaktan hoplayıp sıçratma tarzı oyunlar geliştirirdim. Bu arkadaşta manyak olduğundan ne yapsın her manyak yalnız çocuk gibi kedi kafası kesip yakaldığı canlı tavşanların kıçına dinamit sokup patlatarak gününü geçirmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki popüler romanlar baya vasatın altına düşmüş ve hitap ettiği kesim filmseverlerin beklenti düzeyinde. Hele ki dünya klasiklerinin veya iyi bir edebi eserin yanına yaklabileceğini sanmıyorum. Ama çok satar hayranı olur efendim kitabın yanına kahve koyup çiçeklere yaslayıp çekeni çok olacaktır.

Uzatmayayım korku romanlarını seviyorsanız okunabilir. Yoksa pek bir okunası yok kitabın.

Hadi selametle..

Ramses

Ramses serisi ile üniversitede iken tanışmıştım. Kocaeli’ndeki ünlü Fethiye caddesinden yukarı çıkarken bir sokak satıcısının tezgahında gördüm kitapları. Cebimde de 20 lira falan var öğle yemeği yiyeceğim. Baktım kitaplar güzel ilgi çekici. Zaten tarihe oldukça meraklı olduğumdan Mısır firavunun hikayesi çok cezbetti beni. 5 kitabı alırsam indirim yapacağını söyleyince bütün paramı verip almıştım kitapları. Bunları kucağıma yığarak birden dönünce kadının birisi ile çarpıştım. İşte ben uzun olduğumdan tabi kafası kitaplara çarptı kızın. Kitaplar bir yana dağılırken kızı tuttum küçük bir “pardon” dedim ama demez olaydım. Kız başladı konuşmaya “işte önüne bakmıyosun, kör müsün, sokak ayısı” gibi hoş olmayan sözler. Bende kızdım “sürat motoru gibi geliyosunuz hanımefendi” dedim. Kızda “ben süratli değildim” deyince “ama motorsunuz galiba bu kadar bağırdığınıza göre” dedim 🙂

Bende ne pis adammışım ehehhe. Kız kızardı bağırarak “terbiyesiz” deyip uzaklaştı. Ben kitaplarımı satıcı ile beraber toplarken başladık gülmeye. Satıcı “abisi senden korkulur” deyip bana bir tanede kitap hediye etti sağolsun..

Neyse işte bizim Ramses serisi böyle olaylı başladı arkadaşlar. Kadeş savaşını okumadan kendini Kleopatra zanneden birisi oyacaktı beni. Aptal iş kadınları işte..

ramsesiiegypt
II.Ramses

Efendim kitap beş adet diye biliyorum. Baya zaman geçti. Mısır döneminde II.Ramses’i ve etrafında gelişen olayları roman olarak bize anlatıyor. O zamanlar “vay be” falan diye okumuştum. Şunu söylemek lazım ki kitap roman arkadaşlar. Kitapta II.Ramses ve eşi Nefertari oldukça iyi hükümdarlar olarak anlatılmakta. Yine İsrail oğulları ve Hz.Musa kitapta belirtilmektedir.

Gerçekte ise II.Ramses oldukça zalim bir hükümdardır. Çok eşli, acımasız, ensest ve zalimdir. Neyse ya kitap güzel ama sonuçta roman. Tarihi gerçeklere dayanarak romanlar yazan bazı yazarlar gibi değiller buna dikkat edelim. (Mesela Ahmet Ümit veya Amin Maalouf)

Tarihi romanları seviyorsanız güzel sürükleyici bir seri olarak tavsiye ediyorum. Malum ülke olarak bunalım geçiriyoruz. Kafayı sokayım kitaba romana diyenler kaçırmasın.