Rotterdamlı Erasmus – Stefan Zweig

Okuma fırsatı bulamadığım Rotterdamlı Erasmus isimli eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Malumunuz Stefan Zweig oldukça popüler bir yazar artık. Ustanın asıl hünerini gösterdiği alan ise tarihteki büyük şahsiyetlerin biyografilerini mükemmel bir üslupla anlatması.

Kitap 1469 yılında hayata gözlerini açan Desiderius Erasmus’un hayata kısmen nasıl atıldığını, fiziksel özelliklerinin yanında karakter olarak da kendine has niteliklerini ve tarihsel süreçte yaşadığı tecrübeleri geniş bir perspektiften anlatıyor. Bende sizin için Stefan Zweig’ın edebi diliyle olmasa da bir miktar Erasmus’u anlatmak istiyorum.

Erasmus eğitimine rahip olarak başlasa da kısa sürede bu tekdüzelikten ve kısıtlamalardan bunalıp izin kopararak Paris’e yerleşmeyi başarmıştır. Burada ise yüksek öğreniminde yine istediği yenilikçiliği bulamamış olup farklı düşünceler ile kendisini başka bir yola sokma isteği baskın çıkmıştır. Tarihte Rönesans ile beraber ortaya çıkan Hümanizm düşüncesinin ve peşi sıra gelen Reform hareketlerinin kurucusu böylece zincirlerini kırmak için ilk adımını atmıştır.

Atmıştır atmasına ama parası olmayan büyük dahimizin tam anlamıyla bağımsız bir yaşantıya geçme isteği henüz tamamına ulaşmamıştır. Para kazanmak için ister istemez çok iyi bildiği Latince dersler vermiş, prenslere övgüler dolu süslü mektuplar yazmış, güzel şiirlerini ve sözlerini kah orada kah burada satarak hayatını sürdürmeye çalışmıştır.

Artık 30’lu yaşlarına gelirken, maddi sıkıntılı geçirdiği yıllara kendi bedensel sorunları da eklenmiş olup çözüm arayışında olduğu söylenebilir. Gittiği her yerden topladığı Latince Özdeyişler imdadına yetişmiştir. 1500 yılında Paris’te bastırdığı tam adı “Collectanea Adagiorum” olan ve kısaca “Adagia” olarak bilinen ilk eserini basmıştır. Latince Özdeyişleri içinde barındıran bu kitap artık farklı bir sosyal kültür seviyesinde yaşamaya çalışan Avrupa soyluları tarafından kapış kapış alınmıştır. Dönem içinde entellektüelliğin ve kültürlü olmanın göstergesi; sanat eserlerine ilgi duymak, kitap okumak, sanatçı ve aydınları himaye etmek vb. şeylerin yanı sıra yazılan mektup veya kart postalarına küçük Latince bir deyiş sıkıştırmaktan geçiyordu. Adagia isimli eser soyluların züppelik ihtiyacını fazlasıyla karşılıyordu. Öyle ki her yeni basımda bir öncekine ek olunan özdeyişler dolayısıyla alan bir daha alıyor haliyle Erasmus’un da ünü ve geliri artıyordu.

trent-1024x791.jpg

Artık oldukça ünlenen ve davetlerin onur konuğu kabul edilmeye başlanan Erasmus ise genel itibariyle bunları geri çevirmekteydi. Karakter olarak da zayıf fiziki özellikleri gibi içine dönük ve kırılgan bir kişiliğe sahipti. Sözlü münakaşadan hatta tartışmadan korkan bir yapısı olup, hastalığın veya karmaşanın nam saldığı yerlerde beklemeden pılını pırtısını toplayıp orayı terk ediyordu. Bir gün savaşma isteğinden yoksun olduğu kaba bir dille kendisine söylendiğinde hafifçe gülümsemiş ve şöyle demiş;

“İsviçreli bir paralı askerlerden birisi olsaydım, bu suçlama ağır sayılabilirdi. Ama ben bir bilginim ve huzur, çalışmam için gereklidir.”

Bu yüzden aslen Rotterdamlı olan Erasmus Avrupa’nın bir çok şehrinde kısa sürelerde bulunup yaşamını böyle sürdürmüştür. Fakat dönemi zafer üzerine zaferler kazanan Türklerin Avrupayı ciddi anlamda tehdit ettiği yılları içinde barındırır. Artık İstanbul düştüğü gibi Sırbistan elden çıkmıştır. Avrupa Hristiyan toprakları kendi iç çekişmelerinde mücadele etmekte olanları engellemesi gerekirken, kilise bağnaz öğretileri halka din diye dayatıp vergilerle zenginlik içinde yaşamaktadır. Bir gurup aydın rahip yakın bir zamandan beri Roma kilisesinin tekrar toparlanması için mücadelelere girişmiş (Örneğin Lorenzo Valla’nın yazıları) fakat bu hareketin önderlerinin sonu ağzında bir bez ile odun ateşinde canlı canlı yanmak olmuştur.

Neredeyse hiç bir eleştirinin kabul edilmediği, her sözün çarptırılarak söyleyenin kendini işkence sehpalarında bulduğu bu çağda kilisenin şerrinden korkmadan düzenlemeler talep etmek öyle her babayiğidin harcı değildir. Erasmus insanı daha öne koyan ve bütün bir Avrupa topraklarını savunan düşüncesiyle buna da el atma cesaretini bulacaktır. Roma’da gördüğü sefalete karşılık lüks yaşamın ve iki yüzlülük bulamacının ancak bir delilik olduğunu kendi kendisine söylerken mükemmel bir fikir aklına gelir. İngiltere’ye dönüşünde yakın bir süre sonra ünlü Utopia (Ütopya) isimli eserini kaleme alacak olan Thomas More ile buluşup ölümsüz kitabını yazmaya koyulur. Hiciv tarzında yazdığı eseri yakın dostuna adar ve adını Latince Moriae Encomium (Deliliğe/Ahmaklığa Övgü) koyar. Kitap “More’a Övgü” anlamına da gelir. Bir taşla bütün kuş sürüsünü düşüren Erasmus her şekilde dalgasını geçer.

“Piskoposluk asasıyla kılıç, piskoposluk şapkasıyla miğfer, İncil ve kalkan nasıl bir araya gelir? Aynı vaazda hem hazreti İsa hem de savaş nasıl anılır, aynı trompetle hem Tanrı hem de Şeytan nasıl selamlanır?”

1511 yılında yayımlanan kitap bir delinin ağzından (Stultitia) sistemi eleştirmeye başlar. Aslında dilimize çevrilen delilik kavramı pek söyleneni karşılamaz. Daha doğru tabir ile konuşan ahmaklıktır ve ahmaklık kürsüye gelip insanlara seslenir. Konuşması hem saçma yorumlar hem de keskin eleştiriler içerir. Ahmaklık gerçek bilgeliktir veya gerçek bilgelik ancak ahmaklık ile mümkün olmaktadır. Kendine övgüler düzen ahmaklık, aşkta, savaşta, bilimde, sanatta, evlilikte, dostlukta vs. aklınıza gelecek ne var ise konuşur. Her şeyi bilen ahmaklık özellikle dini kurumları ve din adamlarını merkeze oturtarak onlar ile dahice dalga geçer. Normal şartlar altında söylenemeyecek sözleri bir ahmağın ağzından çıkartarak acımasızca yapılanları eleştirir. Yapıtı dönem içerisinde bomba etkisi yaparken Erasmus’u kilisenin gazabından her daim kaleme aldığı yansız yazılar ve ünü korumaktadır. Keza söylenen sözleri kendisi değil kitap içerisindeki bir ahmağın (delinin) söylediği açık değil midir?

Rönesans akımına kilisenin de katılması ve yenilenmesini talep eden Erasmus buna “Mesih Felsefesi” adını vermiştir. Mesih felsefesi, skolastik teolojiden, hacca gitmekten, kutsal emanetlere, okunmuş veya tütsülenmiş veyahutta kutsanmış eşyalara/kemiklere/giysilere kadar tapınma vb. dindarlık gösterilerinden ziyade maneviyatı ve kişisel ahlakı ön plana çıkartıyordu. Hatta “Ne kadar üzücü sadece 12 havari var ve bunlardan 14’ü Almanya’da gömülü!” dediği de söylenir.

“Bu benden değil, Sayın Stultitia (ahmaklık) Hanımefendi’nin ağzından çıktı; bir delinin konuşmasını kim dikkate alır ki?”

Life_of_Martin_Luther-in-the-protestant-reformation.jpg

Peşinden Hristiyan dininin kaynaklarına inmek amacıyla Yunan ve İbrani filolojisini kullanarak 1516 yılında yeni bir İncil ortaya koymuştur. Yazdığı İncil ve ünüyle beraber diğer eserleri arasında önem arz eden, kutsal bağnazlıkları ele aldığı Enchiridion Militis Christiani (Hristiyan Şövalyesinin El Kitabı) büyük yankı uyandırır. Böylece reform hareketlerinin (Kilisenin düzenlenmesi) en büyük kıvılcımı yakılmış olur. Erasmus her ne kadar kiliseyi eleştirse de aslında istediği kilisenin kendi hatalarını görmesi ve çözüm yolları bularak doğru yola ulaşmasıdır. Kiliseyi yıkma veya yok etme veyahutta tam anlamıyla karşısında durmak gibi büyük bir gövde gösterisine hiç bir şekilde katılmaz. Lakin yaktığı Reform ateşini eline alıp alev topuna döndürecek olan bir isim Almanya topraklarında adından söz ettirmeye başlamıştır. Erasmus gibi kilisenin reform yapması gerektiğini düşünen fakat bunun için büyük bir savaşı göze alabilecek bu kişinin adı Martin Luther’di.

Dönemin ünlü deyişi “Erasmus bir yumurta yumurtladı, Luther de kuluçkaya yatıp ondan civciv çıkardı” idi. 1517 yılında yayınladığı 95 maddelik bildiri ile kiliseyle çatışmaya giren Luther açıkça Erasmus’un desteğini talep etmiştir. Benzer şekilde Luther’in fikirlerini pek ciddiye almayan ve onun ile teması erkenden kesen Papalık yine ortalık toz duman olunca Erasmus’tan yardım istemiştir. Avrupa Luther’in önderliğinde Protestanlık mezhebinin farklı kilise dallarına ayrılıp dağılırken, Erasmus’un sessizce köşede olan biteni seyrettiğini görüyoruz. Luther’in fikirlerine çoğunlukla katılmakla beraber, yapısındaki vahşi tavır ve zulüm isteği midesini bulandırmaktadır. İstediği kesinlikle bu değildir. Düşündüğü Hümanizm ve barış ortamının olmadığı yerde taraf tutmaz. Fakat ne Protestan ne de Katolik tarafını seçmek istemediği için dışlanır ve alaya alınır.

1280px-Лютер_в_Вормсе-e1506910168296.jpg

“Savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir. Hükümdar hiçbir yerde savaşa razı olacak kadar dikkatsiz olmamalıdır ve hep haklılığını ileri sürmemelidir; çünkü kendi davasını haklı görmeyen var mıdır?”

Yaratmak istediği Hümanizm düşüncesinin çöküşünü gören Erasmus ve öğrencileri için artık tam anlamıyla karanlık yıllar başlamıştır. İstedikleri sadece huzur içinde kardeşçe bir yaşam olan Hümanizm’in bir çok temsilcisi Protestan olmayı kabul etmeyip kendi köşelerine çekilseler de sığındıkları yerlerde bulunup işkencelerden geçirilecek ve öldürüleceklerdir. Bir çok arkadaşının vahşice katledilişine tanık olur. Artık bir kenara atılan düşünceleriyle yıkılmış bir halde Basel’de küçük bir evde yaşamaya başlar. Hayatı boyunca Latince konuşan ve yazan Erasmus 12 Temmuz 1536 yılında ölürken, belki istemsiz tekrar hatırladığı anadili ile Almanca iki kelime söyler; Sevgili Tanrı!

Değerli dostu Thomas More Ütopya isimli eserini yazarken muhtemelen kendi içlerinde yaşamak istedikleri ve olması gereken dünyayı kaleme almış olmalı. Yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Ahmet Cemal’in kaleminden Erasmus ile ilgili son sözlerimizi yazıyor ve kendisini saygıyla anıyoruz.

“Her koşul altında iç özgürlüğünü koruma uğrunda çaba harcamak, kimsenin efendisi olmaya kalkışmamak, fakat kimseye de boyun eğmemek. Hiçbir sav ya da düşünceye baştan düşmanca yaklaşmamak, ama buyurgan nitelik almaya başladığı anda her savın ya da düşüncenin karşısına dikilmek. Bütün bunlar Erasmus’un kişiliğiyle özdeşleşen niteliklerdir.”

Not: Peron Fikir Sanat dergisi için hazırlanan Mart-Nisan ayı yazısıdır.

Reklamlar

Olağanüstü Bir Gece – Stefan Zweig

Oldukça popüler olduktan sonra yazarın küçük kitaplarını da temin edip okumaya başladığımı söylemiştim. Satranç kitabından sonra diğer kitabı Olağanüstü Bir Gece eserini de yine bir çırpıda bitirdim.

Zweig’in ilk hikayesine nazaran daha zayıf bir kurgu üzerine inşa edilen yapıtın insan psikolojisinin derinliklerini yine sonuna kadar işlediğini söylemek gerekiyor.

Aristokrat diyebileceğimiz (soylu daha doğrusu) bir gencin rastlantı sonucu yaşadığı bir olaydan sonra kendi içinde bastırdığı özgür duyguların ortaya çıkma sürecini anlatıyor. Bir at yarışını izlerken çarpıştığı adama kibar davranmaması ve düşen pullardan bir tanesini saklayarak çalmasıyla hikaye başlıyor. Peşinden çaldığı pulun kazanmasıyla hırslanıp gidip parasını alıyor.

İşte bu anda ne yaptığını fark edip bu olayın utancını benliğinde yaşarken diğer yanda içinde bastırılan hırsı ve arzuyu keşfediyor. O günün gecesine kadar gelişen olaylarda bu çatışmayı ve hangi benliğin kazandığını okuyorsunuz.

Zamanınız var ise okunabilecek bir eser olup biyografilerine daha odaklanmanızı öneririm.

Hoşçakalın.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Arkadaşlarımızın tavsiyesi ile pek fazla okuma imkanı bulamadığım Türk Edebiyatı’nın zirve romanlarından olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli eserini bir çırpıda okudum. Eserin sahibi Ahmet Hamdi Tanpınar beklediğimden çok uzak bir üslup ile hikayeyi işlerken yer yer neredeyse kahkaha attıracak düzeyde olaylara şahit olunması okuma kalitesi artırmış.

Roman Hayri İrdal isimli biraz meczup bir karakterin başından geçen olayları anlatmasıyla başlıyor. Olaylar bittikten sonra içini rahatlatmak amacıyla yaşadıklarını kaleme alan kahramanımızın anlatım dile gerçekten efsane düzeyde.

Çocukluğunda öylesine çalışmaya başladığı saatçi dükkanında ustasının yardımıyla bazı şeyleri öğrenen Hayri bey zamanla bir çok işte olduğu gibi garip olaylar neticesinde buradan da kovuluyor. Zaman içinde ailesi, mahallesi ve dolayındaki yaşamını eğlenceli bir dille anlatarak geçiren kahramanımızın her şey bitti dediği anda kader karşısına çıkıyor. Şans eseri tanıştığı Halit Ayarcı isimli eski bir politikacıyla muhabbeti yeni arkadaşına mükemmel bir fikir veriyor. Daha doğrusu Halit Ayarcı bu fikri zorlayarak ortaya çıkartıp bir fırsat kapısı olarak görüyor. Ona göre Türkiye tarihinin en büyük bilim atılımı kurulacak bir enstitü ile sağlanacaktır; Saatleri Ayarlama Enstitüsü..

futuristika_ahmet-hamdi-tanpınar-bize-göre-hürriyet-meselesi_01.png

Kısaca SAE’nin böylece kurulumu için çalışmalar başlarken devlet ve erkanın desteği ile olay büyütülür. Bu “yeni bir şey” akımına halkta elbette elinde tuz ile koşarak destek olur ve övgülerde bulunur. Enstitü zamanla büyüyerek bilimsel araştırmaların merkezi olmuş ama içine doldurulan hısım akraba ve üretilen “hiç” zamanla insanların tepkisini çekmeye başlamıştır. Sonunda enstitü dağılırken olayları ve yaşadıklarını anlatmak isteyen Hayri İrdal kalemi eline alarak bunlardan bahseder yani kitabın başına gidilir.

Roman genel itibari ile tartışıldığında; Türkiye’deki bozuk devlet düzenini/mekanizmaları ve geleneklerinden kopamayan halkın “yenilik” uğruna her şeyi kabul etmesini eleştirir. Halk yeni cumhuriyet ile gelen devrimleri bir yandan anlamaya çalışırken diğer yanda geçmişteki geleneksel değerlerin arasında kalmıştır. Bu eleştiriyi ise oldukça tatlı bir dille gerçekleştiren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eseri gerçekten okunmayı hak ediyor.

Eski edebiyat diyerek çekinenlerin yüreğine su serpeyim anlatım dili ve kelimeler oldukça yalın olup okunabilirliği yüksek bir kitap. Mutlaka tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

72.Koğuş

Orhan Kemal’in ünlü eseri 72.Koğuş’u yakın zaman evvel bitirdim. Uzun zamandır okumayı planladığım türk edebiyatının tadına da yavaş yavaş varmaya başladım. Bu bakımdan geç kalmanın üzüntüsü yanında okunacak büyük eserlerin çokluğu sevinç yaratmıyor değil.

72.Koğuş’un hikayesi bizi 2.Dünya savaşının yaşandığı 1941 yılının kötü hapishane yaşantısına götürüyor. Hapishanenin en fakirlerinin, ipsiz, kimsesiz garibanlarını misafir eden 72. kısım ise olayların anlatıldığı yer oluyor.

“Adembaba” olarak isimlendirilen bu gariban koğuşunda ise babasını vuranlardan intikam alan Ahmet Kaptan, kahramanımız olarak hikayede yerini alıyor. Koğuştaki diğer mahkumlar gibi bir yaşantı sürmeyen (kumar, hırsızlık vs.) kaptanımıza hapishaneye yattıktan çok uzun bir süre sonra ilk defa anasından 150 lira gönderiliyor. Paranın gönderilmesine hem şaşıran hem de oldukça sevinen Ahmet Kaptan en fakirlerinin kaldığı 72.Koğuş’tan taşınıp gitmektense elindeki parayı koğuşu ve içindekileri adam etmeye harcıyor.

Bir yanda sırf kan davası uğruna hapis yatan ve aramızdaki normal insanlara benzetebileceğimiz Ahmet Kaptan ile hayatı boyunca itilip kakılan, toplumun en alt kesimi diyeceğimiz Adembaba’ların hikayesi gerçekten etkileyici. Parayı kendisine saklamasını söyleyenler, kumara oturtmaya çalışanlar, faizcilik, çıkar arkadaşlıkları vs. ve artık tanrının paraya dönüştüğü, isimleri hiç hatırlanmayacak yaşamlar.

Kalemi ve kısa öz anlatımı ile Orhan Kemal okunması gereken yazarlardan.

Hoşçakalın.

Osmanlıda Bir Papaz

Kitap yayınları oldukça iyi bir indirime girince 5-6 adet kitaplarından satınaldım. Tarihi anıları veya seyehatnameleri okumak dönem için oldukça keyifli ve bilgi vericidir. Elbette yazarın yazı dili ve gerçek gözlemlerinin hurafelerden arındırılmış bir halde olması eserin değerini daha da artırır.

Gerçekte bu objektifliği tam olarak yakalayamasa da Papaz Sofroni’nin eğlenceli hayat hikayesi yine de oldukça değerli. Eser Bulgar edebiyatının ilk modern yazım eserlerinden bir tanesi olup klasik olarak adlandırılıyor. Aslında çevrilmiş olan eserin altında küçük notlar ile bilgiler verilirken, sonda genel kitap değerlendirmesi ile anlatılanlardan yanlış olanlar objektif bir dille tekrar ele alınmış.

Sonradan kilise tarafından aziz ilan edilen Sofroni muhtemelen eserini de ileride aziz olmak için yazmış gibi görünüyor. Yinede anlattığı hikayesinde başına gelenleri kendi yaptığı kahramanlıklarla süslemektense, güçsüz ve kendi halinde bir ihtiyar olarak anlatarak insanda hoşgörü oluşturuyor.

1800’lü yıllarda yaşlılığını geçiren papazımız dönem çöküş ve karmaşa içerisindeki Osmanlı topraklarında yaşadıkları yağma, zulüm, eziyet vs. konularını güzel anlatmış. Öyle ki ele geçirilen köyünün eşkıyalar tarafından yağmalandığını sonra burayı kurtarmaya gelen Osmanlı Paşa ve askerleri tarafından tekrar yağmalandığını ve sonra tekrar eşkıyalar tarafından yağmalandığını vs. kaleme almış. Dönem içindeki karışıklık, savaş ve kıtlık gözler önüne sergilenirken diğer yanda rüşvet ile alınan piskoposlukları da yazmayı ihmal etmemiş.

Papaz Sofroni tarihi anıları sevenler için okunula bilecek bir eser. Tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Benim Adım Kırmızı

Uzak kaldığım Türk edebiyatının çok beğenilen ve bir o kadar da çok tartışılan yazarı Orhan Pamuk’un büyük eseri Benim Adım Kırmızı kitabını geçenlerde bitirdim.

Baştan söyleyeyim ön yargılardan uzak bir okuma sağlayabilirseniz gerçekten kaliteli bir roman ile karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim. Hatta benim ilk beş romanımdan bir tanesi oldu desem yeridir.

Kitap 17.y.y. başlarında Osmanlı İstanbul’una bizi misafir ediyor. Frenk usulü (portre tarzı yani) bir eserin oluşturulması için emir veren padişahımız daha sonra büyük bir karmaşanın içine düşüyor. Frenk usulü ile resim yapmanın günah kabul edilmesinin yanında bunu ve diğer kötü giden şeyleri halkın günah işlemesinde bulan, elbette bu günah seviyelerini de kendi din anlayışında gören vaizin müritleri ile padişahın emrini gizlice yerine getirmeye uğraşan usta nakkaşların bazen durağan ama çoğunluk doyurucu bir bilgelik sunan hareketliliği göz kamaştırıcı.

Artık yüzyıllar süren nakkaş geleneğinin eskidiği ve değer görmemeye başladığı yıllarda hem imrenilen Frenk tarzındaki günahkarlık ile eski geleneğin yok olduğunu gören usta nakkaşların hayatlarını anlatan güzel bir hikaye. Roman içerisinde adı geçen nakkaşların dönem içinde gerçekten yaşadığını, Orhan Pamuk’un roman yazımı için seçtiği dönemi anlamak için saatlerce kütüphanelerde kitapları kurcaladığını ek olarak belirtelim. Yani konu (elbette kurgu gerçek değil) temelde gerçek bir olayı yansıtıyor; Geleneksel nakkaşın ölümü..

orhan-pamuk-egoistokur-gulenay-borekci-yky-1.jpg

Ne dersek diyelim neresinden tutarsak tutalım hem sanat tarihi açısından hem hikaye ve kurgu açısından mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Bırakın “Ama Ermeni soykırımı var” dedi cümlelerini. Bende katılmıyorum bunlara lakin edebi eserin kalitesine ve kaleminin gücüne hayran olmamak elde değil.

Herkese tavsiye edebileceğimiz muazzam bir kitap yaratılmış. İyi okumalar diliyorum.

Savaş Sanatı

M.Ö.500’lü yıllarda Wu Devleti’nde yaşamış tarihi ünlü komutan ve filozof olan Sun Tzu’nin (Sun Zi) ölümsüz eseri Savaş Sanatı isimli kitabını sıcak pide almak için girdiğim fırın kuyruğuna yumurtamı bıraktıktan sonra bitirdim. Elbette bunun nasıl olduğunu soranlar olabilir. Bunun cevabı için kısa süre evvel yaşadığım anımı anlatmak zorundayım.

Bundan 3 yıl evvel malum ramazan pidemizi almak için iftara doğru fırına gittim. Baya yoğun bir kalabalık olmak ile beraber bizim insanımız pek sıra ve hak/hukuk bilmediği için 3-4 lü sıralar halinde öbekleşerek fırın önünde toplanmışlardı. Kenardan yılda bir yolda görüp selam verdiği adamı bile o kuyrukta gören Sapanca’lı “ooooo nasılsın amcoğlu bana da üç sıcak pide alsana iiii” deyip parayı vererek kaçar böyle böyle kuyruktaki Sapanca’lılar kendine 2 etrafında ki amcoğlularına (ki burada herkes birbirinin amcoğludur) 7-8 pide daha alıp öyle ayrılırdı kuyruktan.

Böyle bir iki gün ben kuyruğa girip bu durumu gözlemledim ama feci rahatsız oldum. Çünkü bildiğiniz 10 dakikada eriyecek kuyruk neredeyse bu uyanıklar yüzünden 1 saatte zor eriyordu. Bu “amcoğlu” ekipleri yarın kendi tanıdığına da rastlayacağı için almakta her hangi bir sakınca görmüyorlardı. Hala da görmezler zaten.

Neyse bir gün yine bekliyorum ama artık canıma tak etmiş halde kuyruğun erimemesini seyrediyorum. Yine kuyruğa bakmayıp sığır gibi önden pideyi alan amcalar falan da var hadi diyoruz yaşlı boş verelim. Yan binadan çıkan 4-5 kişilik bir “Aki” gençliği (ki buradaki gençlerin çoğu Aki’dir) sırada rastladıkları “Aki” arkadaşlarına “Naber Aki?” diyerek yanaştılar. Baktım bunlar kuyruğa girip bekliyorlar da. Bende dayanamayıp kuyrukta bekleyenlerin olduğunu yaptıklarının ayıp olduğunu söyledim. Çünkü kuyrukta 65 yaşında teyzeler bile bekliyordu. Bu “Aki” tayfası bana “nasıl yani?” der gibi sanki sıkıntı ve sorun bendeymiş gibi bakmaya başladılar. Bir tanesi sonuçta konuşabildiğini hatırlayıp “biz pide alacağız” dedi. Bende “Bizde portakal almayacağız iftarda pide alacağız ama kuyruğa girdik” deyince iyice şaşırdılar. Doğru ya! Bildiğin fırın önündeydik ve ekmek veyahutta pide alınması gerekiyordu. Aslında bunlardan ziyade etraftakilerin hiç ses çıkartamadığına da biraz sinirlenip kuyruğu bırakıp gittim.

O akşam eve sinirimden yoldan giderken aldığım ekmek ile dönerken baya bir küfür savurmuştum. Uzatmayalım bir iki gün sonra yeniden sıcak pide ihtiyacı dolayısıyla sıraya girince baktım birileri “Benim yumurtalı pide çıktı mı Ahmet yazıyor” şeklinde hiç kuyruğa girmeden pidelerini alıp gidiyorlar. Hep kendilerine özel pide yaptıklarını düşünürdüm ama gözlemledim ki özel falan değildi pideler. Sadece gidip bir adet yumurta veriyorlar ve isimlerini yazdırıyorlardı. Bende ertesi gün yumurtamı verip “Şeker” diye yazdırdım. Bastım gittim parka kitap okumaya. 15-20 dakika sonra hiç kuyruğa girmeden çıkan sıcak pidemi aldım ve evime döndüm. Yani yumurtayı kuyruğa sokarak hem insanlar ile uğraşmadım hem zamanım bana kaldı.

İşte kitabımızın konusu da bu arkadaşlar. Ben ne yaptım? Olayın gelişimi-ilerleyişini analiz edip kalabalık guruba saldırmaya cesaret edemesem de yaptığım saha gözlemleri ile farklı bir strateji belirledim ve başarılı oldum.

Sun Tzu bunu M.Ö.500 yıllarında savaş alanına uyarlamış. Oldukça kısa bir kitap olup genel itibari ile devletin komutan, asker, ikmal ve coğrafyayı mutlaka iyi tanıması gerektiğini anlatırken ek olarak savaş sırasında askerlerin kontrolü, verilecek tepkilerin önemi ek olarak casusluk girişimlerinin değerini çok güzel bir dille anlatmış.

Bu büyük Çin’li üstada eserinden dolayı teşekkür ediyor ve hoşçakalın diyorum Aki’ler..