Memleketimden İnsan Manzaraları III

Önceki Hacıköy yazılarımız için buradan

20150817_183102

Hayır efendim Merzifon’un girişinde veya çıkışında eşekler dolanmıyor! Hatta ben bu yaşıma geldim henüz bir eşeğe rastlamadım. Kaldı ki eşek çok sevimli ve mazlum bir hayvan olup rastlasaydım bile gücenmezdim yani. Sizi otogarın hemen üstünden çarşı girişinde yukarıda ki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa heykeli karşılıyor. Bilirsiniz ünlü “Viyana” kuşatmasını yapan ve inadından dolayı orduyu kışın elinde tutamayarak dağılmasına sebep olan ünlü vezirimiz. Adeta bir güç zehirlenmesinin içine düşen Kara Mustafa Paşa bu bozgundan sonra boğdurtulmuştu.

20150817_181934

Hafif yokuş olan giriş kısmı geçildikten sonra ilk rastlayacağınız Dönertaş Camii’nin tam yapım yılı tam bilinmemekle beraber 15.y.y.’ın başlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Fazla bir esprisi olmasa da ilk camiilerden bir tanesidir.

20150817_182149_Pano

Hemen sağından Merzifon’un baharat pazarı ve belkide 1000 yıllık eski çarşısına girebilirsiniz. Eski Anadolu tarzı baharat, balık, bakır tarzı şeyler satılır. Haftanın bir günü pazar yine burada ve çevresinde kurulmaktadır.

20150817_181915

Yeri gelmişken söyliyelim; Merzifon Belediyesi sanırım hayatımda gördüğüm en aktif belediyelerden bir tanesi. Bakanlıklarla temasının yanında inanılmaz bir şekilde çalışmaya da istekliler. Gördüğünüz yolun aşağısı pazara, hafif sol aralıkları da tarihi bedestene gitmektedir.

20150817_182237_HDR

Pazar girişinde tarihi niyetçi tavşanlarımız bilem bulunmakta. Bu güzel tavşanların kafeste durması kötü tabi de gelenek işte.

20150817_180749

Bahsettiğim sola dönüşü yaparsanız tarihi Merzifon Bedesteni’nin etrafında buluyorsunuz kendinizi. Burası yıllardır benzer dükkancılar tarafından işletilmekte. Merzifon Belediyesi kültür bakanlığı ile yine temasa geçip büyük bir tadilata girmişti. Şimdi oldukça iyi olan dükkanlar ve yollarda gezinebiliyorsunuz.

20150817_181639

Bedesten içerisinde bu şekilde bakır, semaver, çaydanlık, tava vs. satan kısımlar olduğu gibi berber, ayakkabıcı, tamirci gibi eski mesleklerde icra edilmekte. Buralarda yine pazar yorgunluğunda arada soluklanmak için oturulabilecek çay ocakları ve restoranlar da bulunmakta.

20150817_180812

Aslına uygun olarak tekrar restore edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Bedesteni içerisinde birde oldukça lüks bir restoran bulunmakta. Merzifon’a uğrayıpta meşhur keşkeğini yemeden gitmek olmaz tabi. Ha birde fıstıklı irmik helvası güzeldir. Yazıyı yemek programına çevirmeden tura devam edelim isterseniz ama uzun olacağı için devamı sonraki yazıya bırakalım olmadı. Görüşmek üzere arkadaşlar.

Sonraki yazı için buradan

Beyaz Toroslar

dilek

Başka bir yazı vardı onu paylaşacaktım az önce ama ne diyeyim bunu da paylaşmadan olmayacak. Bende çok istiyorum şuralardan size şiirler, şarkılar, tiyatro sahneleri falan paylaşayım, yazdığım hikayeleri anlatayım yada dünyada gerçekleşen bilimsel şeylerden bahsedeyim. Resimler koyup “yan yatarsanız kıçınızın kenarında oluşabilecek 14 şey” tarzı saçma sapan haberler vermeyi (bunu istemiyorum). Olmuyor ama arkadaş olmuyor ya.

Yukarıdaki kişi Dilek DOĞAN 1 hafta evvel yani 18 Ekim 2015 günü evinde polis tarafından vuruldu ve az önce öldü. Terör şüphesi vardı, zaten şuydu veya buydu diyerek olayın aslından uzaklaşmaz isek bu olay yine devletin skandal hareketleri arasına girdi. Hemde başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Eğer biz iktidara gelmez isek beyaz toroslar geri gelir” açıklamasının peşinden oldu. Hükümet iyi bilir gerçekten peşinden “manidar” bir olay yaşandı çünkü.

Hadi diyelim kazayla oldu falan. İnsan bir soruşturma açar adam akıllı bir toplantı falan yapar. Suçluların bulunacağından ve yargılanacağından emin olunur. İnsanlık ve hukuk bunu gerektirir. Ama yok arkadaş. “Zaten terör için falan..”

Allah rahmet eylesin. Birileri ülkede sürekli “gelmez isek şöyle olacak, vermez iseniz böyle olacak” açıklamaları yapıyor ama vakit gelecek hesabı sorulacak bunların inşallah.

Olmak Ya da Olmamak

Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

WILLIAM SHAKESPEARE

Ermeni Soykırımı

Aslında bu olayı derinlemesine anlatmak istiyorum yazılarımla ama okumuyor kardeşim kimse. Kısa ve öz yazayım bari. Malum kısa bir süre önce yine zaferden zafere koştuk ülke olarak. Olay şundan ibaret aslında. Gelin gelin korkmayın ya en fazla bakış açınız genişler;

Geçmişte Ermeniler ile ilişkilerimizde biliyorsunuz istenmeyen olaylar yaşandı. 1870’li yıllara kadar uzanan (II.Abdülhamit yani) bir iç karışıklığın aktörlerinden Ermeniler. Öyle böyle oldu diye anlatmayalım. Türkiye cumhuriyeti kurduktan sonra Ermenileri tehcir etti. Yani “al taşınır mallarını haydi nereye gidersen git abisi” dedi. Bazıları saklandı veya bazı bölgede yaşayanlara dokunulmadı.

Zamanla Ermeniler bu tehcir olayını siyasi arenada soykırım suçu olarak kullanmaya başladılar. Özellikle göç ederek büyük ülkelerde lobi faaliyetlerini sürdüren bazıları 1950’li yıllarda başlamak üzere yıllarca bunu dile getirdiler. Bizim ülkemizi yönetenler bunlara pek kulak asmadı. Sallamadı daha doğrusu. Yıllar geçtikçe yurt dışındaki insanlar bu olayın doğru olup olmadığına bakmaksızın (tarihi verilerle elbette) soykırım olduğunu kabul ettiler. Artık bu o kadar sıradanlaştı ki bunun aksini söylemek “Türk kalın kafalılığı” olarak yorumlanmaya başlandı. Türkiye devlet olarak tarihin araştırılmasını istedi tabi bu sürecin sonlarında. Fakat Ermeni devleti ve ayakları buna yanaşmadı. Bizim taraf kızdı “eeeh kabul ederseniz edin biiiiz Türk milletiyiz müslümanız lan” diye böyle atarlandı falan.

Ermenilerin bu araştırmayı istememesinin sebepleri belli aslında. Birincisi böyle bir araştırmaya girildiğinde istemedikleri bir sonuçla karşılaşabilirler (ki muhtemelen karşılaşacaklar). İkincisi ise buna gerek duymamaları artık. Yani uluslararası camiada zaten “Ermeni soykırımı” tabiri resmen soykırım olarak tanınmakta. Aslında askeri ve ekonomik stratejik ortağımız ABD ve İsrail bu soykırımın olmadığını söyleyen lobi faaliyetlerini bizden yana kullanmışlardı. Başta İsrail olmak üzere herkese kafa tutmaya başlayınca haşmetlü hükümetimiz desteklerini çektiler (Özellikle ünlü one minüts olayından sonra ve elbette Filistin davası da var). Aşağıda “Ermeni Soykırımını” resmi olarak kabul eden ülkeleri görebilirsiniz. Koyu yeşil olan ülkeler resmen, açık yeşil olan ülkeler ise kısmen (muhtemelen çok yakın zamanda) soykırımı tanıdılar.

Ne diyorduk hah soykırımı tanımayan ülkeler ise şu an sanırım 4 tane. İlki İsrail ki uzaklaştıkları için faaliyetlerini çektiklerini söylemiştim. İkincisi kankamız Azerbaycan. Üçüncü ve dördüncü ülkeler ise Birleşik Krallık ve Danimarka. Son ikisi soykırım değil ama katliam olarak tanımlıyor.

Yani efendim neymiş? Biletinizi alıp gidebileceğiniz hemen hemen bütün medeni dünya devletleri için “Ermeni Soykırımı” resmen tanınmış olup bunlar ile ilgili anma etkinlikleri ve taziyeler yapılmaktadır. Kafayı kumdan çıkarttık mı arkadaşlar? Devam edelim..

Fransa ve İsviçre gibi bazı ülkeler olayı daha da ileri götürüp aslında yasada olamayacak bir şekilde “Ermeni soykırımı yoktur demek suçtur” yasasını parlamentolarından çıkartıverdiler. Tamamen siyasal bir yasa çıktığından, kesin bir davayla tasdik edilmemiş bir soykırım olayını inkarın resmen suç olduğu gibi saçma sapan bir şey oluştu. Siyasi manevraların usta ismi Doğu Perinçek ayağa doğru açılan bu gollük ortayı rövaşata ile bitirerek tarihteki yerini aldı.

Hemen gidip “Bu bir emperyalist yalandır” deyip kendisine dava açılmasını istedi. Haliyle mahkum edilince koşarak AİHM’ne davayı taşıdı. Zaten usulen yanlış olan dava da temyiz falan suçu düşürerek verilen kararı “Düşünce Özgürlüğüne Aykırı” olduğu için bozdu.

Bakın tekrar söyleyelim malum okuduğunu anlama bakımından zayıf ülkemiz yazımızın sonucuna geldik çünkü. “Ermeni soykırımı yoktur demek Düşünce Özgürlüğüne Aykırıdır. Çünkü ortada kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur” dedi. “Ermeni soykırımı yoktur” demedi yani. Açıkladı ki “Yahudi soykırımı uluslar mahkemesinde görüşülen resmi bir davayla görüldü, resmen suçlu oldukları belgeler ile kesinleşti. Yahudi Soykırımı ile bu olay aynı kefede değerlendirilemez” diyerek ekleme yaptı. Perinçek ise zaten kazanması gereken bir davayı kazanarak birazda reklamını yaptı.

Peki ne değişti? Bir şey değişmedi e benim güzel arkadaşlarım kardeşlerim. Neden hemen sağa sola ayar vererek olayı farklı noktalara getiriyorsunuz. Avrupa ve diğer büyük ülkeler bunu zaten resmen kabul ettiler. Geç kalındı ama çok değil. Çalışmalar ile belki aklanırız bilemiyorum. Fakat bir iki kuşak artık kanıksadı bu olayı yabancı milletlerden. Buna 30-40 yıl evvel girişecektik ne yazık.

Benim fikrim olmadığı yönünde (Dünyada ki Soykırım tanımlamasına göre ise var diyebiliriz). Savunmalarımızı “onlarda bunu öldürdü biz bir şey diyor muyuz?” veya “biz Cezayir’de neler yaptılar çok iyi biliyoruuuuz akıllı ol Fransa” gibi kahveci kabadayısı gibi yapan liderlerimiz varken üstte söylediğim şeylerin aklanmasını başaramayız tabi. Saygılarımla arkadaşlar

Terör

Ankara’da daha dün yaşanan ve yaklaşık 100 kişinin öldüğü saldırıyı milletçe kınıyoruz. Ölenlere Allah’tan rahmet ve sabır diliyorum. Hep söylediğimiz gibi terör saldırılarının ne milleti ne ırkı nede dini vardır. Masum halka yapılan bu tip bombalı terör saldırıları en aşağılık ve kabul edilemez saldırılar elbette. Çünkü orada sizinde yakın bir tanıdığınız olabilir. Amcanız, anneniz veya çocuğunuz..

Sizin belki bu saldırıda bir tanıdığınız ölmedi veya sakat kalmadı. İleriki dönem için yine olmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Ülkemiz ne yazık ki iktidar hırslarının, yanlış yapılan çözüm girişimlerinin ve devlet içerisine yerleştirilen sivil toplum örgütlerinin oyuncağı haline gelmiştir. Lafı eveleyip gevelemeden sorumlu ve suçlularının bizzat hükümet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geçmişte PKK terör örgütünün destekçileri ve kampları yabancı ülkelerdeydi de biz adamlara küfür ediyorduk hatırlarsanız. Ben sınırlarda büyüdüm. Babam operasyonlara katıldığında belki dönmeyeceğini bilerek uyurduk. Arkadaşları ölürdü sakat kalırdı. Askerler ölürdü karakollar basılırdı falan. Bunlara destek olanları lanetledik.

Şimdi başka ülkede bu tip saldırı yapanlara kampları biz açtık. Gizli saklı tırlarla uçaklarla gemilerle birilerine silah gönderdik. Eğitimler verdik hastanelerde tedavi ettik. Yabancı basın IŞID’e destek olduğumuzu bir çok kez yazdı. Adres verdi ya adamlar adres! Ama akıllanmamışız ki bunları görmezden gelip normal hale getirmişiz.

Uzun yazmadan bitirmek istiyorum. Suruç’ta patlayan bombanın faili kesin olarak tespit edilmişti. İsmi Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli genç polisin ifadesiyle; Abisi Yunus Emre Alagöz tarafından işletilen İslam Çay ocağında çalışıyor. Okulunu dondurmuş. Bu çay ocağında “IŞID’e adam toplamak” ile ilgili bazı şikayetler yapılıyor. Bunun üzerine Adıyaman’daki belediye ruhsatsız olduğu için çay ocağını kapatıyor…..”  Haberi iyi dinleyin arkadaşlar.

Birileri ülkemizde “IŞID’e militan topluyor” diyerek bu çay ocağını şikayet ediyor. Devlet yetkilileri “Sen kimsin, kime ne yardımı yapıyorsun, kimlerle görüştün, kimleri IŞID’e gönderdin, bağlantıların nedir?” diye soracağına ruhsatı olmadığı için çay ocağını kapatıyor!

İşte açmadığınız soruşturma neticesinde bombayı Suruç’ta ve muhtemelen aynı tip düzenek ve patlayıcı miktarlarıyla bağlantılı olduğu düşünülen ikinci/üçüncü bombayı da Ankara’da patlatıyor. Bu demek oluyor ki “Devlet IŞID’e militan alan yerlerin üzerini ört bas ediyor” bu açıkça görülmektedir. Zaten durum yurt dışı basında da tekrar tekrar dile getiriliyor. Bende yazdım daha önce ne yazık ki devletimiz “IŞID ve PKK ile çatışıyorum” diyerek PKK kamplarını bombalarken IŞID hedeflerine bir şey yapıyor. Dış basın ne kadar doğru söylüyor elbette bilemiyoruz ama bizim basından çok daha güvenilir oldukları kesin. Zaten son deliller ışığında devletin bir şekilde IŞID ile ilişkide olduğu izlenimi var gibi. Kesin kanıtlarına ise sonra ulaşacağız hükümet değişirse yargılamalar ile yani.

Teröre doğrudan veya dolaylı yoldan silah/para/teçhizat/sağlık yardımı yapmanın cezalarını ileriki dönemde çekebileceğimizi düşünüyordum. Ne yazık ki beklediğim gibi sağa sola gizlice dağıtılan bombalar veya silahlar artık bize doğrultulmuş durumda.

Bir diğer üzücü nokta ise olaylar sonrası artık bir kesimin saldırıları devletin yaptığını çok ciddi bir şekilde düşünmesi. Terör saldırılarının faillerinin devlet olduğunu düşünmek olayın ilk adımı elbette. Bunun sebebi de yine iktidarın yargı/polis/eğitim ağına bilerek yerleşmesine izin verdiği cemaatin yaptıkları. Sonradan “kandırıldık” demesi bir şey ifade etmiyor. Artık insanlar yargıya güvenini tamamen yitirdi. Bomba patlıyor ve MİT’ten şüpheleniliyor. Çelişkili yargı kararları, ciddi şekilde açılması gereken soruşturmaların açılmayarak başka noktalarda gündem soğutma çabaları AKP partisinin artık çok yıprandığının ve bittiğinin göstergeleri. İnat etmeye devam etmek iç karışıklıkları daha da körükleyecektir.

Saygılarımla hoşçakalın

Sosyalizm Ve Türkiye’de Anlam Karmaşası

Bugün yine her zamanki gibi sahilde ülkeyi kurtarıyoruz efendim. Herkes bir şeylerin savunuculuğunu yapıyor. Tabi benim etraf daha çok muhafazakar milliyetçi ekseni olduğundan benim söylediklerim daha yadırganıyor. Çok ortak noktalarda konuşmakla beraber ülkücü bir arkadaşımız benim sürekli lafı ülkücülere veya dinci adı altında bütün dindarlara olayı yayarak eleştiriler yaptığımı söyledi. Bunun art niyet olabileceğini bir kere bile solcuları eleştirdiğini duymadığını da ekledi. Hatta tıpkı tipik bir CHP adamısın diye sonunu da bağladı.

Kedisine katılmamakla beraber (çünkü benimle sürekli farklı diyaloglarda çevremde bulunmayan bir arkadaşımız) durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Birinci sebebi hani hayatta hep bazıları muhalefette olur ya bende genelde öyleyim. Belki karakter belki yapı artık bilemiyorum konuşma eksenin savunulan fikirlerin eleştirileri ve yanlışlarını dile getiriyorum haliyle. Sizde artık kimin ile oturuyorsanız onları fikir ve söylemleriniz ile eleştiriyorsunuz. Bizim çevremizde malum olduğundan sürekli bir tartışma gırla gidiyor. Aslında diyorum çok ortak noktamız var bazı noktalarda ayrılıyoruz diye…

İkinci sebep ise; içinde bulunduğumuz ülke durumu ile ilgili haliyle ortaya bir çözüm önerisi getirmek durumunda kalıyoruz. Benim çözüm önerim “Sosyalist bir devlet yapısı” olduğunu anlatıyorum. Onuda “yani komünizm mi?” der gibi dinliyorlar. Rahatlayın arkadaşım birazcık.

Gencligimde-entelektuel-bir-kedi-oldugum-dogrudur

Tabi sıkıntı da burada başlıyor. Daha önce de yazdım ülkemizde bazı kavramların içi boşaltılmış ve farklı anlamlar yüklenerek ortaya atılıyor. İlk önce kişi ile tartışırken bu içi boşaltılan kavramların içine hapsediliyor hemen. Soruyorlar sen şimdi necisin? Sağcı mı solcu mu? Sağcıysa milliyetçi, liberal, dinci olmak üzere üç eksen, solcuysan daha dar olan orta sol veya komünist sisteme hapsediliyor. İlla yerleştirilmek istenen bu “kafa” sistemi aslında kişilerin tartışma eksenlerini de sınırlandırıp doğruyu bulmalarını engelliyor. Artık modern dünyada temel olarak insani değer kavramı ön plana çıkartılıyor.

Kendimi milliyetçi görüyorum çünkü yaşadığım vatandan belki memnun değilim ve gitmek istiyorum ama bu sevmediğim anlamını taşımıyor. Ailem veya sevdiklerim için ölürüm veya bir çocuğu kurtarmak için savaşırım. Aslında dindarım birazcıkta. Namaz kılmıyor ve cumalara gitmiyorum evet de bunlar ile müslüman olunmuyor benim anladığım dinde. Soymuyorum, kumar oynamıyorum, tek eşliliğe inanıyorum, aile değerlerim iyi, orucumu kaçırmıyorum, çok çok az ender içki içerim sağlığa zararlı zaten vs. ve en önemlisi kul hakkına dikkat ediyorum çok ki belkide dinimizde en önemli şey. Ne yani dindar değil miyim? İllaki sakalı göğse kadar uzatıp kafaya takke mi takacağım? Yani ne diyeyim evet sosyalistim. Marksist ve Lenininst veya Maoist değilim arkadaşım sosyal devlet yapısına inanıyorum. Irk/din/mezhep/cinsiyet ayrımı yapmıyorum ve yaşadığım devletin bunları yapmamasını istiyorum. Yani insan hem vatanını sevip hem sosyalist olamaz mı? Hem mantıki ve bilimsel eğitimi savunup dindar olamayacak mıyım?

Annem namaz kılıyor ama kapanmıyor, babam o hacca gidenlerden çok daha dürüst bir iş hayatına sahiptir ama arada rakı sofrasını da kaçırmaz. Bir arkadaşım tarikat içerisinde bulunur fakat demokrattır. Bunlar çok önemli midir? Neden bu kafalar içerisindeki zincirleri kıramıyoruz? Çünkü yaşadığımız çevre genel itibariyle eleştirilemez yapıda ve yafta/karalama üzerine gerçek olmayan bilgiler ile dolu. Milliyetçi dendiğinde faşist, dindar dendiğinde yobaz veya sosyalist/solcu dendiğinde komünist/dinsiz olması gerektiği kafalara kazınmış. En yüksek değer olan “İnsan” kavramı ve eleştirel kültür ile beraber doğru olanı bulmaktansa yaratılan bu kalıpların içerisinde bilinçaltı oyunları oynamak daha kolay geliyor insana.

20130831-144730

Şaşırdılar akşamki muhabbetimizde belki sanırım biraz rahatsız da oldular. Kuranın yazılması ekseninde eksiklikler olabileceğini araştırdığımı söyledim. Eksik mi değil mi? Neden Hz.Muhammed zamanında Kuran kitap haline getirilmedi? İlk orjinal eserler nerede ve neden yok? Bu tip soruların sorulması ve araştırılması ne yazık ki bazı kişilerde dine saldırı ve işte yine kafa arkalarında ki “sosyalist yani komünist yani işte hacı dinsizliğe kayıyor” düşüncesini getiriyor. Bu iddiaların o veya bu tarafından yapıldığına değil, vereceğimiz cevapların bizi tatmin etmesinde odaklanmalıyız. Yoksa din açısından kör bir inancın askerlerinden öteye gidemeyiz. Bu sebeple soruyorum zaten ve bunun ile ilgili bir iki de yazı yazacağım. Bunu sormayalım mı?

Neyse bu konu haricinde eleştirel bakış açımın neden hep din veya milliyetçilik üzerine olduğunu soran arkadaşım bazı şeyleri kaçırıyor. “CHP” dedikleri ülkenin çok partili rejiminde neredeyse hiç büyük bir rol oynamamış. “Neler neler yaşandı” edebiyatıyla belli bir haklılık payını kabul ettikten sonra bunları dile getirenlerin nasıl milyoner olduğunu da görüyoruz. Dile getiriyoruz çünkü ülkedeki sorunun algılanması ve çözüm yolları benim için buralardan geçiyor. Sol dediğiniz CHP’nin “sosyalist” bir parti olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’de bu eksende kaç insan var zaten? Yani çözüm önerilerinde CHP ile yürüyemediğiniz için zaten çözümü partiye değil daha çok işin içinden kendi çözümünü çıkartması gereken muhafazakar milliyetçi eksene yöneltiyorum eleştirilerimi.

Dindar çevrelerden beklenen umut boşa çıktı son 15 yılda. “AKP dindarlığın tanımı değil” falan ama tanımı olsa da olmasa da muhafazakar denilen insanlar bunların peşinde işte. Ne oldu bilimsel atılım mı yapıldı, demokrasi mi gelişti, yargı mı toparlandı? En önemlisi ahlaki bozulmanın eleştirilen ve solcu/komünist denilen kesimde değil kendini bizzat dindar veya muhafazakar tanımlayan kişilerde de hatta çok daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.

Milliyetçi kanat ise geçmişten gelen Türklük bilincini bir kimlik bunalımına dönüştürme eğiliminde sürekli. Türk olmaktan gurur duymak ile Türk ırkının üstünlüğünü savunmak farklı şeyler. Etnik kademelerde farklılıkların olduğu yerlerde eğer hayat seviyeleriniz maddi anlamda aşağılara doğru kayar ise bugün kürtlerle yaşadığınız problemleri yarın lazlar, gürcülerler vb. birisi ile de yaşayabilirsiniz. Bunların sınırları iyi çizilmeli ve milliyetçilik kavramı daha şeffaflaştırılmalıdır. Kan dökmeye yönelen, kavgacı milliyetçilik sahte vatansever duyguların dışa vurumundan öteye gitmez. Askerden parayı yatırıp kaçarak para yatıramayanın öldüğü yerde milliyetçilikten bahsederseniz komik duruma düşersiniz.

1417616997-u2

Sol yokta hadi CHP’ye sol diyelim öyle diyorlar ya kendilerine. Arkadaşım siz nasıl parti tabanısınız? Sürekli oy verenleri aşağılayarak hakaret etmenin yanında iktidarın ele geçirildiğinde yapılacaklar listesiyle göz korkutuyorsunuz. Öç alma üzerinden hareket edilmiş geçmişte zaten bir sonuç alamazsınız bu şekilde ve azınlıktasınız arkadaşım bunu anlayın artık. Sürekli anlatmak ve hoşgörü temel özellikleriniz olmalı. Böyle misiniz? CHP kanadının da bunları iyi düşünmesi gerekmekte.

Bu söylediklerimin her kesimden insanın iyi anlaması ve değerlendirmesi gerekiyor. Elbette demokratik, modern ve eleştiren bir toplum istiyorsanız. Bu gibi kaygılarınız yok ise yani din veya kökene bağlı bir devlet istiyorsanız uyaralım. Muhtemelen yaratmak istediğiniz toplum çelişkiler üzerinde yaşamını sürdürmeye çalışacak ve zamanla iç çatışmalar ile dağılma sürecine kaçınılmaz olarak gidecektir. Çünkü mantıksal olmayan inançlar üzerinden ülke inşa edilemez. Benim getirdiğim çözüm önerileri ise bu kesimler için radikal olarak görülmekte. Zaten sıkıntının büyüğü burada. Laik devlet yapısı ile dogmatik din ve etnik üstünlükçü milliyetçilik yapısının çatışması aslında. Bu çözümleri iyi tartışıp adımlarımızı atalım. Sonra modern toplum yapısına ulaşanlar Mars’a gider sende “sakız çiğnersek orucumuz bozulur mu?” sorularını duymaya devam edersin. Hay o çenen kopsun da çiğneyeme emi!

Haydi görüşmek üzere….

Yakın Siyasi Tarih – XI. – Demokrat Parti Dönemi Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

1950 seçimleriyle iktidarı kazanan demokrasi arayışındaki partimiz Demokrat Parti hedefleri doğrultusunda çalışmalara hızla başlıyor. Çok güzel yazdım birazcık uzun ama bu şekilde bölüm bölüm anlatmak lazım yoksa akılda kalmaz;

1) ABD müttefikliği ile beraber başlayan çok partili siyasi çizgimiz iktisadi olarak büyük bir ilerleme ile başlamaktadır. ABD’nin verdiği destek kredileri ve yardımlar ile traktör ve tarım aletlerinin satışı artırıldı (neredeyse 10 kat). Yeni ekilebilir alanlar açıldı.

2) 1950 yılında Güney Kore savaşı dolayısıyla dünyada büyük bir hammadde ihtiyacı doğmuştu. Bu fırsat değerlendirildi ve ekonomik büyüme gerçekleşti.

H.Truman

3) 1952 yılında aslında açık konuşmak gerekirse Sovyetlerin bir saldırısına karşı yastık olarak kullanılmak maksadıyla NATO’ya alındık.

4) ABD bu tarihten sonra daha da yakınlaştı. Marshall planı çerçevesinde hükümet ülkenin bir çok yerine uzun şeritli yollar yaptı (duble yol yapmadı onu sonradan yine dışarıdan alınan borçla başkası yapacaktı). Adnan Mendere’se elbette gazeteciler ve sanatçılar “hacı daha dün toprağı belleyecek aletimiz yoktu nasıl oluyor bunları yapıyoruz bu para nereden geliyor, kimse karşılıksız para vermez bakın bu işin sonu iyi değil” diye uyarılarda bulunuyorlardı. Menderes hükümeti bu uyarıları “bir kaç kendini bilmez komünist” diye nitelendirerek onlara savaş açtı.

5) DP muhalefetteyken söylediği demokrat sözleri unutmuştu. Büyük bir toprak reformuna götürecek olan köy enstitüleri ve halk evlerini 1951 ve 1954 yılında ödeneklerini kıstı ve sonra tamamen kapattı. 1954 yılında çıkartılan bir yasayla CHP’nin bütün mal varlığına el koydurdu.

Marshall Planına Alınan Ülkeler

6) Basın eleştirileri artırınca onlara karşı ağır cezalar çıkarttı. Suçlananın iddiayı ispat etme hakkından yoksun bırakıldığı saçma sapan bir yasa çıkartılıverdi. Gerçi çok yasa vardır ama bu çok komiktir. Yani bir haber yayınladın “şu kişi şurada yolsuzluk yapmıştır” diye veya hukuksuzluk ortaya koydun. Hooop mahkemeye gidiyorsun yiyorsun hapis cezasını. “Yahu dedim ama bakın elimdeki deliller bunlar” diyemiyorsun bunu demen yasak! Hatta bunu diyenlerle yani İspat Hakkını kullanmak isteyenlerle “nasıl İsmail Hakkı mı? eheheh” diye dalga geçerlermiş.

7) İşte bu durum DP içerisindeki bazı milletvekillerini rahatsız etmiş ve Menderes’i eleştirmişlerdi. Bu eleştirilere Menderes sert yanıt vermiş. İçlerine yerleşmiş olan bu gizli CEHAPE’lileri partiden attırmaya çalışmış ve istifa ettirmişti.

Bu Traktörlerin Ülkemize Gelişinin Hazin Bir Hikayesi Vardır Sonra Anlatacağım

8) DP hükümeti en demokratik partinin kendisi olduğuna inanıyordu. Köy enstitülerini kapatan, seyyar kütüphaneleri yok eden, meslek ve teknik liseleri değil imam hatipler açıp tekrar dini eğitime geçen ve bunu sürekli mitinglerde “ahhh neler neler yaptılar dinimizi yok ettiler” diyerek dile getiren DP hükümeti kendilerine rakip olarak gördükleri (dönemin Erbakan’cıları diyebileceğimiz) Millet Partisini’ni “Laik demokratik hukuk devletine aykırı olduğu ve dini siyasete alet olarak kullanıp Atatürk devrimlerine tehlike oluşturduğu” için! 1953 yılında kapattırdı (Bu tip şeylerin amacı oyları artırmaktır çünkü DP dindarlara sesleniyordu ikinci parti oyunu bozardı)

9) İşte böyle bir 4 yıl geçiren DP iktidarı 1954 yılı seçimine girdi. Savaş sonrası sahte tarımsal büyüme, yine ABD destekli yardımlar ile yapılan sahte alet ve traktör yardımları, yine aslında olmayan borç parayla yapılan yollar, barajlar, fabrikalar, hastaneler vs. sonucunda 1954 seçimlerini DP %57 oy alarak kazandı. 

20150731_172259

10) Ekonomik büyüme üzerine propaganda yapan DP iktidarı yargı, yürütme, ahlak, yolsuzluk, demokrasi, üniversitelerin özerkliği vb. şeyleri bir kenara bırakmış, yurt dışından gelen parayla sürekli yol, hastane ve baraj inşaatlarına başlayarak sahte bir dış destekli büyüme yaratmıştı. İktisadi yapısını ilerde anlatacağım bu büyüme süreciyle beraber 1954 seçimlerinde tulum çıkartmış CEHAPE’yi sandıktan silmiştir.

11) İktidarı tekrar daha çok oyla ele geçiren DP “yahu o kadar gırtlağa bastık daha çok oy aldık ne duruyoruz daha çok basalım” diyerek yargı, polis ve memur kadrolarındaki bir çok noktaya kendi kadrolarını getirmek için bir yasa çıkartmıştır. Yasaya göre “25 yılını dolduran kişiler ihtiyaç duyulursa hemen emekli edilecektir”. Haliyle henüz belki 45’inde olmayan kişiler emekli edilerek kadrolaşmaya başlandı.

12) Ekonomik sarsıntıların sinyalleri gelmeye başlamıştı ama halk daha anlayamıyordu. 1955 yılında ki olayı da anlatalım bu arada. Ünlü Taksim olayları yani. Olay 1955 yılında hükümetin desteklediği gazeteler ve yayın organlarından yayılmaya başlıyor. “Selanik’te Atatürk’ün evini komünistler bombaladı” şeklinde yayılan haber halkı galeyana getiriyor. Taksim başta bir çok büyük şehirde yağmalar ve kundaklamalar meydana geliyor. Gayrimüslimlerin evleri ve kiliseler yakıldı. Taksim komple yağmalanırken ülkemiz bir utanç tablosuyla daha yüz yüze kalmıştı.

13) Hadi bilgi verelim madem öyle bakın iyi okuyun başka yerde bulamazsınız olm bunları. İşin aslı; Saldırdığı söylenen bu kişiler aslında evi yakamıyorlar. Daha doğrusu bombalar ile Yunanistan’da yakalanıyorlar. Tutuksuz serbest bırakılan bu iki kişi hemen ülkeye firar edip izlerini kaybettiriyorlar. Bu kişilerden bir tanesi daha sonra 1 Mayıs 1977 yılında Uğur MUMCU tarafından da bahsedildiği üzere tekrar ortaya çıkıyor. Şöyle özetleyelim yine; 1 Mayıs 1977 yılında Taksim meydanında bulunan kişilere Sular İdaresi Binasından ateş açılıyor (görgü tanıkları ifadesi böyledir) İşte bu karmaşa dolayısıyla bir çok kişi ölüyor falan. Basında sonradan “solcular birbirlerini vurdu” olarak anlatılsa da 1977 yılında ilginç bir detay gözden kaçmıyor. 1 Mayıs günü Sular İdaresi Binasının emniyet sorumlusu kim? O kişi işte 1955 yılında Atatürk’ün evinde bombayla yakalanan kişi olan Oktay ENGİN’dir. 1955 yılındaki Taksim olaylarında Beyoğlu kaymakamı olan Hayrettin Nakipoğlu daha sonra Oktay ENGİN’i emniyete dahil etmiştir. Peki 55 yılında yırtan, 77 yılında yırtan bu adamı ileride yine siyaset sahnesinde göreceğinizi söylesem yok artık dersiniz değil mi! Oktay Engin yakın bir zaman önce ölen rahmetli Süleyman “çoban sülo” DEMİREL’in Nevşehir valiliğini de yapmıştır. İşte bu bağlantılı kişiler daha sonra “derin devlet” adı altında çalıştığı söylenmekle beraber, Adnan Menderes 1955 yılı için darbeden sonraki mahkemede suçlanmış “olayın MİT tarafından tasarlandığını” söylemiştir. Olabilir ama olay günü evveli hükümet yanlısı gazatelerin 5 katı basım yaparak bedava dağıtılması, olayın çok önceden haber alınmasına rağmen bir şeyler yapılmaması bunun Menderes ile de bağlantılı olduğunun göstergesidir. Muhtemel bir MİT ajanı olan (belkide ABD) Oktay ENGİN sonradan emniyet içine alınmış, 77 Taksim olaylarında da kullanılmıştır (muhtemelen 80’li yıllardaki karışıklığın körüklenmesi ve darbe maksadıyla). İleriki yıllarda Süleyman Demirel’in vali olarak ataması ise bana göre kimin tarafında olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir sonraki yazı için buradan