Padişahın Huzurunda – Adam Werner

Kitabın yazarı Crailsheim’li Adam Werner Osmanlı topraklarında görev yapan (1616-1618) Avusturya elçisinin katibi olarak karşımıza çıkıyor. Uzun süren bir barış döneminin uzatılması için görüşmeye gelen elçi ile, yolda başlarına gelen ve başkent Konstantiniyye’de gördüklerini oldukça açık ve anlaşılır bir dil ile kalem almış. Kitapta hem şehir yaşamı hem de halkı anlatma bakımından yapılan gözlemlerden ilginç olanları nakledeceğim;

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (3).jpeg

Şehre elçilik heyeti ile gürültülü bir şekilde girilmesi başkent halkını şoke etmiş. Böyle bir girişin mümkün olmayacağını düşünemeyen Osmanlı Çavuşbaşı’nın görevden atılması istenmişse de ricalar ile engellenmiş. Werner girişteki bu fiyakadan dolayı oldukça mutlu olduklarından bahsediyor.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (1).jpeg

Bunun dışında şehirde bahsedilen Türk kelimesinin anlamını yine buraya koymak istedim. Osmanlı Devleti kendi vatandaşına “Türk” demezdi (Bloğumu takip edenler bilecektir. Merak edenler Fatih Devrin‘e şöyle bir gidip baksın). Devlette yaşayanlar kendilerini “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye vatandaşı” olarak görürlerdi. Bu devlet yapısı din veya millet ekseninden ziyade karışık ulus ve dinlerin bütünlüğünden oluşmuştur. Ne yazık ki günümüzde siyasi propagandalar dolayısıyla bunlar bilinmemektedir. Şehirlerde bu sebeple mahalle terziniz Rum bir Ortodoks, satıcısı Karaman’lı bir Müslüman ve elbiseyi kervan ile getiren Yahudi bir tüccar olması son derece sıradan bir olaydır. Şehirde dini olarak sürekli baskı uygulamak gibi bir durum olamayacağı gibi kurulan devlet yapısında zaten istenmeyen bir durumdu. Neyse efendim bunun dışında Müslüman halk kendisine “Türk” demezdi dedik. Çünkü “Türk” dediğimiz kişiler yine Osmanlı Hanedanı’nın planları doğrultusunda dağlarda çobanlığa itilmiş, devlet kadrolarına alınmamış ve sürekli vergi/askere alma baskısıyla ezilmişlerdir. Werner dikkat ederseniz “Bu halkta bir zamanlar böyle bir yaşam sürmekteymiş” deyip “Türk’lerin aşağılanmadığını” söylese de zaman sonra bozulacak olan devlet yapısında artık iyice şehir hayatından dışlanan Türk’ler (günümüzün Yörükleridir bazı Türkmenlerdir) hor görülecek aşağılanacaktır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti hanedanı ve halkı ile temeline yaslandığımız Türk kelimesinden zerre hazetmeyeceklerdir. Ne zamana kadar? Tekrar yeni milli bir devlet kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar. Bunları da öğrenmeniz iyi oldu devam edelim.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (3).jpeg

Yıllarca savaşan ve isyanlar ile mücadele eden Osmanlı Devleti’nde İranlı’lara “Kızılbaş” dendiğini biliyoruz. Bu Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile yaptığı savaştan sonra artarak devam etmiştir (Merak edenler Yavuz Sultan Selim dönemini okuyabilir). Hatta ünlüdür Yavuz Selim’in Şah İsmail ile olan yazışmaları kitap halinde de basılmıştır. Şah İsmail’e karşı ne diyor Yavuz? ” ….Ben Sultan Beyazıd oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”.

Bunlar dışında toplumumuzdaki Arap seviciliği ve aslen Osmanlı’da yaşayanlardan daha Türk olan İran dolayları (Kuzeyi) ve Azerbaycan sürekli aşağılanır ve “Kızılbaş” diye alay edilir. Günümüzde de İran düşmanlığının, Alevi’yi aşağılama manasında “Kızılbaş” demenin ve Türk’lüğün benimsenmek istenmemesinin sebebi bu tarihsel gelişimdir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (2).jpeg

Bir çok eserde defalarca tekrar ettiği, dönem şahitlerinin de defalarca belirttiği gibi aslında Siyah ve Koyu Renkli elbiseler giyenler Hristiyan veya Yahudi halkıdır. Müslüman olanlar renkli elbiseler giyer ve farklı şapkalar takarlardı.

Elbette yine günümüzde toplumumuza yerleştirilen Arap seviciliği sebebi ile gidip Hristiyan/Yahudi elbiseleri sanki Müslüman cemaatine aitmiş gibi monte edildi. Yani Türk gibi giyinmede nasıl giyinirsen giyin. Uzatmayayım görüyorsunuz zaten durumu.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (2).jpeg

Bazı arkadaşlarımız dahil hala koskoca hocalar falan ekranlarda kölelik olmadığını dile getirmektedir. Bir çok yerde yine defalarca belirtildiği gibi büyük şehirlerde elbetteki köle pazarları vardır. Bu pazarlardaki köleler Cumhuriyet kurulması sırasında bile bulunmaktaydı. Bu kölelerin fiyatları, alanın ödeyeceği vergilerden tutun nasıl davranılması gerektiği kanunlarla belirtilmiştir. Yukarıda pazarın nasıl olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (4).jpeg

Şans eseri (daha doğrusu tarihin denk gelmesi) yapımı biten Sultan Ahmed camisinin açılışına da katılmışlar. 8 Haziran 1616 yılında açılan Sultan Ahmed cami günümüzde hala önemli bir tarihi miras olarak durmaktadır. Açıkçası Sultan Ahmed’in yerleştirdiği son taşı çok merak ettim. İşaretlenmiş olabilir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04.jpeg

Son olarak bizim milletin kaderciliğine atıf yapılmış. Geri dönüş yolunda konakladıkları kalenin paşası bahsi geçen olay neticesinde ölüyor. İşte görüldüğü gibi açık bırakılan çukura düşmüş. Halk “Çukur niçin açık bırakılmış, eğer açık bırakılmasaydı paşa ölmezdi” diyeceğine “Demek her şeye kadir olan ulu Tanrı, Paşanın burada ölmesini uygun görmüş” diyor. Bu olayı yine şaşırarak aktaran Werner’e 400 yıl sonra sesleniyorum;

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok…”

Hoşçakalın..

 

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – II

Anlatmadan evvel amacımın ne Piri Reis’i aşağılamak ne de dönem tarihimizi karalamak gibi bir şey olmadığını söylemek istiyorum. Çünkü bilim doğruyu göstermeyi ve efsaneyi/hurafeyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Bir önceki yazıda Piri Reis’e gelene kadar kısa bir bilgi vermiştik ve Piri Reis’in bir Dünya Haritası yaptığını söylemiştik.

Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği bu haritanın 1/3’ü (yaklaşık olarak) şans eseri Topkapı Saray arşivlerinde bulunmuştur. Haritayı bulan Afet İnan hoca ilk izleniminde  muhtemelen üzerinde yemek yenildiğini düşündüğünü ve “üzerinde örtü olarak kullanıldığını belirten yemek kırıntıları” bulunduğundan bahsetmektedir. Diğer bir Piri Reis haritası ise 1528 yılında çizilmiş olup ancak 1/6’sı günümüze kalmıştır.

Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği ve bizim efsaneleştirilen haritada Afrika ve Avrupa’nın batı kısımları ile bilinen Güney Amerika ve Kuzey Amerika kıyıları gözükmektedir. Yine haritada açık bir şekilde rüzgar gülleri ve sol/aşağı kenarlarında bir çok yazı bulunmaktadır.

Ancak Uzaydan Bakarsan Hatasız Çiziliyormuş… Yersen

Yazılar Arap harfleriyle Türkçe yazılmış olup günümüzde bütün kısımlarıyla tercüme edilmiştir. Şimdi isterseniz bunların tercümesi ve neler yazdığını ayrıntısı ile inceleyelim;

ilk
Piri Reis’in Dünya Haritası (~1/3)

Harita kısımları numaralandırılmış olup numaralarda neler yazdığını ise zaten bazı yerlerde bir çok kişi paylaşmış. Bunları bulamayan için bende yeniden eklemeler yapacağım ve önemli yerleri siyah ile benim yorumlarımı ise yatık halde hemen yanlarında göstereceğim;

  1. Burada vakami denilen bir çeşit boya bulunur, ilk bakışta göremezsiniz, çünkü uzaktadır. dağlarda zengin maden yatakları vardır. İpek benzeri yünleri olan bazı koyunlar vardır.
  2. Bu yörelerde medeniyet yoktur. Tüm halkı çıplak gezer.
  3. Bu diyarlara Antilya derler. Burada dört cins papağan olur; beyaz, kırmızı, yeşil ve siyah. Halk papağan eti yer ve taçlarını papağan tüyünden yapar. Burada mihenk taşına benzer siyah bir taş bulunur. Çok sert olan bu taşı balta olarak kullanırlar.
  4. Bu haritayı “Kemal Reis’in erkek kardeşinin oğlu” olarak tanınan Hacı Mehmet Oğlu Piri, 919 yılının muharrem ayında (1513 senesinin mart-nisan ayları), Gelibolu’da çizmiştir. (Piri Reis haritasını çizdiği yeri ve zamanı tam olarak burada veriyor)
  5. Bu diyar ki dağlarında bu şekilli canavarlar olurmuş.
  6. Bu kıyılar Antiller adını alır. Hicri takvimin 869 yılında (1493) keşfedilmişlerdir. İsmi Colombo olan Cenovalı bir kafir tarafından keşif edildikleri bildirilmiştir. (Piri Reis peşi sıra bahsettiği gibi keşfi yapan ünlü kaşif Kristof Kolomb’dan burada bahsediyor ve muhtemelen bu kısımları da onun kayıp olan haritasından almış)
  7. Bu canavarlar 7 kulaç uzunluktadır. İki gözü arası 1 kulaçtır. Fakat bunlar zararsız yaratıklardır.
  8. Bu yerde tek boynuzlu sığır ve bu şekildeki canavarlar olur.
  9. Bu harita benzeri bir harita bu asırda kimsede yoktur. Bu fakirin çizimi itibarıyla bir temel oluştu. 20 harita ve Büyük İskender zamanında çizilen haritaların sekizinden (ki Dünya’nın insan yerleşimli bölgelerini gösterir ve Araplar onlara caferiye der) Arapların bir Hindistan haritasından ve Portekizlilerin zamanımızda çizdikleri dört Asya haritasından ve Colombo’nun batıda çizdiği haritadan faydalandım. Bunları karşılaştırmalı olarak inceleyip çıkarımlarda bulunarak bu haritayı ortaya çıkardım. (Piri Reis haritayı topladığı başka haritalardan derlediğini ve bunlardan bütün bir harita yaparak böylece hiç gitmediği yerleri tanımladığını bu madde de anlatıyor. Yani cin, melek veya uçarak uzaydan değil böyle çiziyor haritasını. Ne yazık ki böyle bir harita kimse de yoktur derken yanılıyor. Döneminden 15 yılki haritalar bile kendi haritasından daha iyi durumda. Bunları ileride açıklayacağım).
  10. Portekizli bir kafirin anlattığına göre, bu noktada gece ve gündüz en kısa olduğunda iki saat, en uzun olduğunda yirmi iki saat sürermiş. Fakat gündüzler pek sıcak, geceler de pek rutubetli olurmuş. (Yine yakalanan kölelerden oraları hakkında aldığı bilgileri görüldüğü gibi işlemiş)
  11. Hindistan ülkesi yoluna giderken bir Portekiz gemisi, kıyıdan esen ters bir rüzgara yakalanır. Fırtına yüzünden güney yönüne savrulan gemidekiler uzaklarda bir kıyı görerek ona doğru ilerledi. Bu yerlerin demirlemek için uygun olduğunu gördüler. Demir attılar ve kayıklarla kıyıya çıktılar. Tümü çıplak olan yürüyen insanlar gördüler. Fakat uçları balık kemiğinden yapma oklar atıyorlardı. Orada 8 gün kaldılar. Bu insanlarla işaretleşmek yolu ile ticaret yaptılar. Bu gemi bu yerleri gördü ve hakkında yazdılar…. söz konusu gemi Hindistan’a gitmekten vazgeçip Portekiz’e döndü ve ulaştıklarında haberi verdiler. Bu kıyıları ayrıntısı ile açıkladılar. Oraları keşfettiler. (Piri Reis bir kaç madde yakaladıkları Portekizli kölelerden edindiği bilgileri aktarıyor)
  12. Portekizlilerin haritalarına yazdıklarına göre, bu ülkede beyaz tüylü ve bu şekildeki canavarlar ve altı boynuzlu sığırlar varmış.
  13. Burası bir kayıp ülke. Her şey yerle bir olmuş ve dediklerine göre her yan yılanlarla doluymuş. Bu yüzden Portekiz kafirleri bu kıyılara yaklaşmadılar ve söylediklerine göre bu kıyılar çok da sıcakmış.
  14. Fırtınaya kapılıp buraya gelen Portekiz gemisi budur. Ayrıntısı kenarda yazılmıştır (10.açıklama)
  15. Bu dört gemi Portekiz gemisidir. Şekli de çizilmiştir. Hindistan’a gitmek için mağrip diyarından (İspanya ve çevresi) Haber Burnu’na (Aden Körfezi’nin Afrika ucu) geçerler.
  16. Bu kıyılardaki kule ….
    Her nasılsa ….
    Bu iklimde altın ….
    Bir ip alarak ….
    Söylendiğine göre ….
    (bu kısımda yazılanların devamı yoktur)
  17. Bu gemi fırtınaya kapıldı. Nikola Di Cuvan denen kişi bu adaya düştü. Adada çok miktarda tek boynuzlu sığır vardır. Bu sebeple adanın adı izle vakai, yabani sığır adasıdır.
  18. Nikola Di Cuvan, haritasına bu ırmakların çoğunda altın olduğunu yazmış. Irmağın suyu çekilince kum içinden çokça altın toprağı toplarlarmış.
  19. Bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve papağan çoktur. İmar edilmiş değildir. (Günümüzün Barbados adaları)
  20. Portekizliler buradan gün batısı yönüne geçmez. O taraf tamamen İspanya’nındır. İkisinin yaptığı anlaşmaya göre, Septe Boğazı’nın 2000 mil gün batısı sınırdır. Portekiz o tarafa geçmese de Hint tarafı ve güney tarafı tamamen Portekiz’indir. (Sınır bildiğiniz rastgele göz kararı bir cetvel çizimi ile belirlenmiştir tıpkı Afrika’daki bazı ülke sınırları gibi ve Piri Reis bu keşiflerden sonra orada başlayan sömürgecilikten haberdar olduğunu göstermektedir ki elbette yakaladığı kölelerden bunları öğreniyor veya haritalardan)
  21. Bu geminin kaptanının adı Mesir Anton Cineviz’dir, ancak Portekiz’de büyümüştür. Gemisini fırtına bu adalara sürüklemiş. Adalarda çok miktarda zencefil varmış. Bu bilgileri kendisi yazmıştır.
  22. Bu denize mağrip denizi derler. Ama Fransızlar Mer De İspanya, yani İspanya Denizi der. Şimdiye dek bu adla bilinirdi. Ancak Colombo bu denize açılınca bu adayı (Amerika) o bilinir hale getirdi. Anlaşmalara bağlı olarak Portekizliler de Hint diyarına açıldı. İkisi bu denize bir isim verme kararı aldı. Buranın adını Ovosano koydular. “Sağ yumurta” demektir. Daha önce bu denizin sonu olmadığını, ötesinin karanlık olduğunu düşünürlermiş. Şimdi bunca kıyının denizi kuşattığını, denizin bir göle benzediğini görünce ona sağ yumurta adını verdiler. (Piri Reis bu notunda Kristof Kolomb’un kayıp olan ilk haritası yardımı ile bazı bilgiler veriyor denir. Zaten Piri Reis haritasının değeri de bu verdiği bilgilerdir yani kopya çizimlerdir)
  23. Ve Felemenkten (flanders) gelen Ceneviz gemisi fırtınaya tutuldu. Bu adalara sürüklenip geldi, bu sayede bu adalar bilinir oldu.
  24. Rivayete göre, çok eski zamanlarda ismi Sanvolrandan (Santo Brandan) olan bir rahip yedi denizleri (tüm dünyayı) dolaşmış. Bir gün adı geçen rahip bu dev balığa rast gelmiş. Bir kara parçası olduğunu sanıp bu balığın üstüne çıkıp, bir de ateş yakmış. Balığın sırtı yanmaya başlayınca silkelenip bunları denize dökmüş. Kayıklarına geri binip gemilerine geri kaçmışlar. Bu olay Portekizli kafirlerce anlatılmadı, bunu antik dünya haritasından aldım. (Piri Reis bu hikayeyi kölelerden değil antik bir dünya haritasından aldığını yine kendisi dile getirmektedir)
  25. Bu parça adalara Undizivercine adını vermişler.

Piri Reis’in kendi notlarında da gördüğümüz gibi (25 kısımlı) hiç gitmediği Güney Amerika ve dolaylarının çizimlerini Portekizli denizci haritalarından/kölelerinden ve Kolomb’un şu an olmayan (1500’lü yıllarda çizilmiş) haritasından aldığını anlatmaktadır. Bu sebeple haritanın tarihi değeri olağanüstü gizemlerinden ziyade Kristof Kolomb’un bulunamayan eski bir haritasından ipuçları içermesidir!

Peki aralarda bahsettiğimiz (9.Madde) Piri Reis’in çizdiği haritanın dönem için eski bir harita olduğu gerçeğini açıklayalım. Bu uzun kısmın devamını diğer yazımızda yapacağız.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – I

Gerek arkadaşlar arasında olsun gerek genel televizyon tartışma programlarında olsun veya gerekse de internet ortamında olsun anlatılan efsanelerden bir tanesi olan ünlü bir Türk denizcisi akabinde de ünsüz bir Türk astronomdan bahsetmek istiyorum. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin kırılma noktası olan bilimin ölümünü anlatacağım. Yazı başından da tahmin edebileceğiniz gibi konumuz ilk olarak Piri Reis haritası ve dönem için önemi, efsaneleri ile beraber dünya haritacılığında yeri bakımından gösterilen yanlışlar olacak. Yani Piri Reis ve dönemini merak edenler buyursun başlasın bakalım;

Piri Reis Kimdir? Nasıl Denizci Olmuştur?

Osmanlı Devleti’nde bildiğiniz üzere denizcilik pek yapılan bir uğraş değildir. Bu hem Türk’lerin denizci bir millet olmamasından, hem denizcilik yatırımlarının maliyetinden, hem de denizci korsan devletlerin gücünden (Venedik örneğin) kaynaklanmaktadır.

Örnekte verdiğimiz Venedik Cumhuriyeti sadece deniz ticaret ağlarını ve korsanlığı kullanarak küçücük bir devlet olduğu halde çok uzun süreler ayakta kalmayı başarmıştır. Çünkü şehri alsan bile deniz hatlarını ellerinde tuttuklarından bu fetih bir işe yaramayacağı gibi devletlerin ticaret hatlarını yağmalayarak daha fazla zarar görülmesine sebebiyet verecektir. Bu nedenle Venedik Cumhuriyeti gibi korsan ülkeler ile her daim iyi geçinilir anlaşılmaya çalışılırdı.

Gerek gemi yapım tekniği gerekse yetişmiş denizci kuvveti bakımından Müslüman denizciler ancak 1400’lü yılların sonlarına doğru korsanlıkta kendilerini göstermeye başlamışlardır. Bunların en ünlüsü ise Türk bir denizci olan Kemal Reis’tir.

711 yılında Kuzey Afrika’dan şimdiki İspanya güney topraklarına yayılan Müslümanlar yöre şehirleri ele geçirmiş ve burada krallıklar kurmuşlardır. Bu topraklardaki Müslümanlara Endülüslüler denir. Hızla yayılan Müslümanlık ve Hristiyan toplumunun aciz durumda olduğu bu orta çağ yıllarında Endülüs Devleti yükselmiş ve bölgeyi hakimiyetine almıştı.

Fakat kendi iç çekişmeleri ve krallık çatışmaları sonucunda zayıflayan devlet 1090 yılında yıkılmıştır. Yerine daha zayıf ve çeşitli krallıklar kurulsa da zamanla bunlarda zayıflamış ve kuzeyden gelen Hristiyan akınlara daha fazla dayanamayarak 1492 yılında yıkılan Granada krallığı ile bu topraklara veda etmiştir.

800 yılı aşkın süredir İspanya topraklarında yaşayan Müslümanlar toplu göçler ile Kuzey Afrika veya Mısır dolaylarına kaçmaya başlamıştır. Bu büyük Müslüman buhranı denizlerde saldırılar ile perçinlenirken imdada ünlü Türk Korsanı Kemal Reis yetişmiştir.

b1cce4e7d50568b79ffe17703d706e66.jpg
II.Beyazıd Döneminden Bir Osmanlı Gemisi (1481-1512)

Kemal Reis dönem içinde kaçan Müslümanlara yardım ettiği gibi bölge Hristiyan denizcilere karşı da oldukça başarılı zaferler kazanmıştır. Haliyle bu başarıları sebebiyle Sultan II.Beyazıd tarafından huzura çağrılarak kendisine Paşalık verilmiş ve Osmanlı Donanmasına katılmıştır.

Kemal Reis İspanya’dan kaçan, katliama uğrayan Müslümanları/Yahudileri böylece Osmanlı topraklarına getirmeye başlamıştır. Özellikle sanat-bilim adamı bakımından dönemin zengin gücü olan Müslüman ve Yahudi kişilerin devlete katılımı bu sayede hızlanmıştır. Bundan sonraki 100 yıl süresince Yahudilerin en güvenilir vatanı Osmanlı toprakları olacaktır. (Muhafazakar siyasilerin Yahudi nefreti ise kesin olarak propagandadan ibarettir arkadaşlar. Yahudiler bu yardımlarımızdan dolayı Osmanlı devletine minnet borçlulardır. Bu iyi ilişki hala geçerliliğini korumaktadır. Siz bakmayın siyasi palavralara)

Kemal Reis’in Bilerek Ölüme Gönderilmesi

Osmanlı Donanmasına yeni tarz gemiler kazandıran ve bölgede zamanla güç haline gelen Kemal Reis ise haliyle kendisini çekemeyen şerefsizlerin hedefinde bulunmaktadır. Sürekli gemilere saldıran Rodos Şövalyeleri’ni yenmek maksadıyla 1511 yılında sefere çakan Kemal Reis’e dönem için eski bir gemi verilmiştir. Bunu planlayan Kaptan Paşa’nın amacı parlayan Kemal Reis’in başarısız olmasını sağlamaktı. Yolda hafif bir fırtınada gemisi batan Kemal Reis ne yazık ki boğularak ölmüştür.

İşte başarılarıyla anlattığımız Kemal Reis’in yeğeni günümüzde sürekli övgü ile bahsettiğimiz denizci; Piri Reis’tir. Piri Reis, amcası Kemal Reis’in yanında denizciliğin ayrıntılarını öğrenmiş, pişmiş ve oldukça zeki bir bilim adamı olmuştur.

Elbette neden bu kadar ayrıntılı dönemi anlattığımı merak etmişsinizdir. Anlattım çünkü denizciliğin temelini atan Kemal Reis adeta bilerek öldürülünce, diğer hedef Piri Reis olmuştur. Bu maksatla amcasının hemen ölümü peşi sıra donanmadan ziyade arka saflarda bırakılarak seferlere çıkılmıştır.

Arkada kalıp çalışmalarını haritacılık ve araştırmaya ayıran Piri Reis için belki de bu yıllar çok daha hayırlı olmuştur diyebiliriz. 2 yıl sonra 1513 yılında çalışmalarıyla ortaya çıkarttığı “Dünya Haritası” efsanelere ve bugün bile konuştuğumuz bazı hurafelere adanan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir sonraki yazımız ile devam edeceğiz arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazı için tıklayın

Yakın Tarih Genel Değerlendirme – I

Bir önceki yazı için

Fetöydü darbeydi derken yazılarımın genel değerlendirmesini yazamadım arkadaşlar. Zaten uygun bir ortamda olmadığından kusura bakmayın artık. Uzun bir yakın tarih değerlendirmesinden sonra genel olarak toparlarsak;

1) Kısaca bakarsak Osmanlı Devletinden bize; Saltanat ve Halifelik ayaklı bir yönetim şekli, kısmen bir ümmetçi anlayış, ipotek altına alınmış bir ekonomi, sınırlı yetişen insan gücü, modern hukuk ve eğitim ile bağdaşmayan hukuk/eğitim anlayışı kalmıştır. Yine altyapı yetersiz, sanayi gelişmemiş, tarım verimsiz ve ilkel bir şekilde uygulanıyordu.

2) Osmanlı tarihi kısmında son dönemlerinde ayrıntılarıyla anlatacağım zaman göreceğiniz gibi Osmanlı Devleti padişahları sorunun ne olduğunu biliyorlardı. Bazıları yapmak istedikleri reform hareketleri sebebiyle öldürüldü veya tahtını kaybetti. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar dünyada biten tarım/din imparatorluğu ve bilim karşısında geride kalınacaktı. Çöküşün kaçışı yoktu yani.

3) Yakın Siyasi Tarih bölümünde anlattığım gibi. Bu zor durumdan kurtulmak için kimisi padişahlık sisteminin devamını arzu ederken, kimisi ümmetçi bir anlayışı seçmiştir. Mustafa Kemal ise verilen mücadelede baş rolde olduğundan gençlikteki fikirleri doğrultusunda devleti modern batı normlarına göre düzenlemeyi uygun görmüştür. Bunu anlamak için Mustafa Kemal gibi düşünmek gerekmektedir.

osmanlida-egitim-yili-nasil-baslardi-h1410880858.jpg

4) Mustafa Kemal’in gençliği bir bunalım içerisinde geçmiştir (1900’lü yıllar). Siyasal düşüncelerini ülkenin nasıl ve ne şekilde düzeleceğine, emperyalizmin eline düşmüş olan Osmanlı Devletini nasıl tekrar özgür ekonomik/siyasal bir yapıya kavuşturacağını araştırarak geçirmiştir. Siz bakmayın Mustafa Kemal’de bir şeyler aramaya çalışanlara. Kendisinin genç subayken el yazmaları ve günlükleri bile ortadadır. Maaşının neredeyse yarısıyla kitap alıp okuyan genç bir teğmen düşünün yurt dışı görevlerinde ve sürgünlerinde (4000 kitaptan bahsediyoruz abartı değil en az bu). Gerçekten büyük bir dahinin piyangosudur diye boşuna demiyoruz. Bu şartlar altında yaratmaya çalıştığı sistem eleştirilir tartışılır. Lakin “Ajan” falan demek aşağılık yalancı insanların söyleyeceği şeylerdir.

5) Mustafa Kemal yaşamı süresince Fransız İhtilali (ki size kısa bir yazı yazacağımı Yakın Fransa Tarihi ile ilgili söyledim mutlaka okuyun), Namık Kemal, Pozitivizm, ulusalcılık gibi kavramlardan etkilenmiştir. Kurulan cumhuriyeti de Kemalist Devrim adımlarıyla kendi doğrularıyla şekillendirmiştir.

6) Araplardan hoşlanmamıştır (Görev yaptığı yerlerdeki tecrübelerine dayanarak ve elbette I.Dünya savaşındaki ayaklanmalar dolayısıyla). Osmanlı devletinin geri kalmasının suçunu bozulan arapçılık/ümmetçilik eksenindeki müslümanlık anlayışı sebebiyle bağnazlaşma ve bilimden uzaklaşma olarak tanımlamıştır. (Yine bunun ile ilgili yani Anadolu Selçuklu Türk/Müslüman Toplum yapısı, Osmanlı devletindeki Müslüman Toplum yapısı ve bozulmasını anlatacağım daha iyi anlayacaksınız. Yani Mustafa Kemal şunu soruyor kendine; Osmanlı neden büyük bir dünya imparatorluğundan bu hale düştü ve nasıl çıkabilir? Neden emperyalizme köle oldu?)

7) Dediğimiz gibi oldukça çok kitap okuyan Mustafa Kemal Osmanlı Devletini modern devletler düzeyine taşımak için fikirler geliştirmeye çalışmıştır. Uzun süredir dinin dogmatik değerlerine ve batıl inançlara sarılmış, kitap okumayan ve her söylenene inanan bu toplum için tek çıkar yolun laik demokratik bir hukuk devleti kurmak olduğu sonucu ulaşmıştır.

maxresdefault.jpg

8) Muhtemeldir ki (notlarından ve yazılarından çıkarttığım) söyledim Mustafa Kemal “deist” bir inanca sahiptir. Fakat kendisi toplumdan dini yok etmekten ziyade, inanılan dinin aslında sanıldığı gibi olmadığını gösterme çabası içerisindedir. Mustafa Kemal’e göre din bir inanç meselesidir ve kesin olarak kanıtlanamaz dogmatik yapıdadır. Bu sebeple yetişecek yeni toplum bu yolda değil, mantığı bilimsel verileri takip eden eleştiri gücü yüksek bir yönde eğitilecektir. Boş hurafelere hiç bir zaman inanmamış, inanılmaması içinde sürekli telkinler vermiştir. Kendisi mantıksal olmayan ve bilime dayanmayan bir şeyi kabul etmemiş, kendisine göre boş ve kesin olmayan bazı değerlerin takibini sakıncalı görmüştür.

9) Yani Mustafa Kemal toplumu dinsiz bir yer mi haline getirmeye çalışıyordu? Elbette ki hayır. Kendisi (dini görüşünü kimse bilemez elbette kesin olarak) öldüğünde müslüman usüllere göre gömülmüştür. Tanrının varlığına inanan fakat yaşanılan müslümanlığın böyle olmadığını düşünen bir kişiydi. Daha doğrusu tarihte sıklıkla görüldüğü üzere kral/padişah/beyler kendilerine yönetebilecekleri tarzda bir din yaratıyorlar ve buna isimler veriyorlardı. Bu çarpık ve hurafelerle süslenmiş dinsel dogmalar modern gelişime engeldi. Engel “Din” değil “Dinin yönetimde kullanımıydı”.

10) İşte kısaca yaşam görüşlerini anlattığım Mustafa Kemal saltanatı cumhuriyete, ümmeti millete, kulluğu yurttaşlığa, mecelle kanunlarından laik demokratik kanunlara, kadını siyasal/toplumsal yaşama almayan bağnaz kapalı toplumdan kadını insan olarak kabul edip eğitim/siyasal ve hukuksal hak veren yapıya geçişi sağlamaya çalıştı.

11) Tekrar söyleyeyim Mustafa Kemal “dine” karşı değildir. Dogmatik ve bilimsel olmayan değerler üzerinden boş laflar üreterek toplumun yönetilmesine karşıdır. Çünkü bu değerler eğilip bükülerek yaşanılmakta ve ortada bahsedilen din anlayışı kalmamaktadır. Bu sebeple yöneticilerin halkı boş dini atıflarla kandırmasına kesinlikle karşı durmuştur. Halkın ise dini öğrenmesi maksadıyla kutsal kitapları türkçeye çevirmiştir.

12) Dini yapılara yatırımdan ziyade okul, sanat, müze, kütüphane, opera, müzik veya spor aktivitelerine yatırımlar yapmıştır. Böylece eğitim seviyesini yükselterek farklı/farkında bir toplum yaratmak tek arzusudur. Din düşmanlığı ile ilgili diğer argüman budur. “Neden cami yaptırmamıştır da kütüphane yaptırmıştır?” Sen sor diye…

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – XVI. – 1977 Genel Seçimleri

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür TarihiYakın İktisadi Tarih

Yakın Siyasi Tarih yazıları 16 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Siyasi Tarih I, Yakın Siyasi Tarih II, Yakın Siyasi Tarih III, Yakın Siyasi Tarih IV, Yakın Siyasi Tarih V, Yakın Siyasi Tarih VI, Yakın Siyasi Tarih VII, Yakın Siyasi Tarih VIII, Yakın Siyasi Tarih IX, Yakın Siyasi Tarih X, Yakın Siyasi Tarih XI, Yakın Siyasi Tarih XII, Yakın Siyasi Tarih XIII, Yakın Siyasi Tarih XIV, Yakın Siyasi Tarih XV

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1) Genel seçimlere büyük bir Kıbrıs Gazıyla giren Ecevit belkide o zaman için doğru olanı yaptı ama seçimler istediği gibi gitmedi;

CHP %41,4, AP %36,9, MHP %6,4, MSP %8,6 oy aldı.

2) Ecevit en fazla oyu aldığı halde tek başına iktidar olamıyordu. Kimse CEHAPE ile koalisyona girmek istemiyor ve işi yokuşa sürüyordu. 1978 Ocak ayında II.Milliyetçi Cephe hükümeti gen soru ile düşürülerek (ülkede istikrarsızlık, çatışma ortamı dolayısıyla) Ecevit tarafından yeni bir hükümet istemsiz kuruluyor.

20151106_165407

3) Ecevit ABD ile görüşmelerde bulunsa da ambargo kaldırılmıyor. Oda “eeeh o zaman Sovyetlerle kanka olurum bundan sonra” diyor. İşte bu hareketi sonrası ipler kopuyor. Malatya belediye başkanına bombalı bir paket gönderiliyor ailesiyle beraber parçalanıyor. 22 Aralık 1978 Maraş’ta tarihe “Maraş Katliamı” olarak geçen bir mezhep saldırısı yaşanıyor ve 109 kişi ölüyor 176 kişide ağır yaralanıyor.

4) Halk baktı devletin bir şey yapacağı yok kendisi mahallelerde direniş komiteleri kurarak kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Halkın polise ve askere fazla güveni yok artık. Komünistlik ve faşistlik adı altında çatışmalar, ölümler gırlar gidiyor.

5) Bu arada “neden bu kadar gerilim” diyorsunuzdur. Çünkü ABD’nin ülkede gerçek müttefiki kalmıyor. Ambargonun kaldırılmasını isteyen Milliyetçi Cephe hükümeti ABD’den yine red cevabı alınca ABD üstlerini kapatıyor! İnanılmaz karardan sonra işte ülke yangın yerine dönüyor aslında. ABD bu tarihten sonra MHP-CHP ekseninde halk katliamını içlerine 1950 yıllarında yerleştirilen MİT ajanlarını kullanarak gerçekleştiriyor. Elbette darbe yıllarına kadar. Olayların darbe sonrası bıçak gibi kesilmesi bunun bir kanıtıdır gerçi çok kanıt var. Günümüzde devlete güvensizliğin sebebi yine MİT içerisindeki ajanlardır. Artık kim kimdir bilemiyoruz onun için Adnan Menderes ve devamı olduğunu iddia edenlere soracağız öbür dünyada.

20151106_165434

6) 14 Ekim 1979 yılında hükümeti tekrar kuran Demirel IMF’nin manyak para politikalarını ülkeye uygulamaya başladı. Ülkenin bu politikalar ile ilerlemeyeceğini mantıklı insanlar biliyordu da işte bunu sunan kimdi? Adını duymuşnuzdur; takunyalı kardeşlerden birincisi Turgut ÖZAL

7) Sonunda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülke yeni bir anayasa ile ABD ve onun hükümetlerinin ekseninde daha rahat yönetilmeye başlandı. Süleyman Demirel sonraki yıllarda bazı yazı ve röportajlarında “kendisinin çok fazla kullanıldığını, demokrasi ve insanlık için daha fazla şeylerin yapılması gerektiğini” söylemiş ve geçmişte yaşanan bazı şeylerden dolayı pişman olduğunu dile getirmiştir. Gerçekten Süleyman Demirel özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı bir lider haline gelmiştir. Artık anayasayı veya insan hakları bildirgesini mi yuttu bilemiyoruz.

8) Demirel’in son kullanma tarihinin bitmesiyle meydanlarda anti ABD ve anti komünist gençlerden oluşan karmaşık ortamın temizlenmesi, yeni bir Türkiye gençliğinin bilinçli inşasına başlanması gerekiyordu. Nasıl ki 1960 darbesiyle sendika kurma, sivil toplum kuruluşlarına özgürlük, yeniden bağımsız üniversite ve bilimsel eğitim, özgürlükçü bir anayasa ve örgütlenme, anaysa mahkemesi falan getirilip halk hareketi devam ettirilmeye çalışıldıysa, 1980 darbesinden sonra da tam tersi “fazla düşünmeyen, etliye sütlüye karışmayan, dini ve eleştirisiz sorgusuz eğitim” sistemi yaratılarak 1960 yıllarının yarattığı gençlerin oluşması engellendi. Çünkü bu gençler farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da geçmişten gelen din/kültür yapısından dolayı ister “dindar” ister “solcu” veya ister “milliyetçi” olsun her zaman özgür ve tam bağımsız bir ülkenin yaşamasının hayalini kuruyorlardı. Emperyalizme karşı durmaya çalışan bu gençler ABD güdümüne giren ordu vesayeti yüzünden işkenceler gördüler, hapis yattılar, sürgün edildiler.

20151106_162743

9) Çoğunun sol görüşlü aydın olması dikkate değer bir tespit olacaktır. Bunun en büyük sebebi ise çoğu aydın, yazar, şair, düşünür ve gazetecinin “solcu” veyahutta “komünist” olarak damgalanmasından ötürüdür. Ülkenin izlediği emperyalist yolu dile getiren, petrollerini, madenlerini, şirketlerini, bankalarını vs. “yabancı teşebbüs yatırımcısı yatırım yapıyor” diyerek onları satan/devreden, sattığı için müdürlükler, evler, arsalar, şirketler alan böyle bir siyasi/askeri çıkar çevresini eleştiren insanlara takılan yaftadır. Yapılan yolsuzlukları, vurgunları, birden zengin olan siyasetçileri ile yine ve sürekli aynı çerçeveye kandırılarak oy veren eğitimi düşük bir halk kitlesi ve elbette bundan nemalanan işini gören orta/üst tabaka kesimin iktidarlarına sahne olmuştur. Bu rastlantısal değildir. Yani 1955 yılında “ABD emperyalizmine karşı duralım” diyene “ne yani komünist mi olalım” cevabı, 1975 yılında “yeğeninizin hayali ihracatı için devletten haksız kredi verilmiş sayın Demirel” diyene “vermişsek biz vermişizdir” cevabı, 2015 yılında “yolsuzluk yapılıyor” diyene “yol yaptık beğenmiyor musunuz?” cevabı verenler değişmiş midir?

10) Yakın siyasi tarih çok yakına gelmeden bitirilir arkadaşlar. Ben 1990 yılına kadar yazmayı düşünüyordum ama ne bileyim. Şimdi siyasi olarak etkileri bu yıllara dayanacağı için pek girmek istemiyorum. Ama Demirel sonrası darbe ile yerleştirilen “Ilımlı İslam” yapısının sonuçlarını şimdi yaşıyoruz işte. Uğur MUMCU’nun taaa 1977 yıllarındaki yazılarında sivriltilen Korkut ve Turgut ÖZAL kardeşlere değinmesinin nasıl 1990’lı yıllarda ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Neden diyorum? Çünkü sivriltilen bu kardeşler 1977 yılında mal varlıklarının kısıtlı olduğunu kendileri açıklamışlardı Uğur MUMCU’nun yazısından biliyorum. 1977 yılında “iki evim ve otomobilim var başkada Allah’a hesap veririm” diyen bu “takunya kardeşliği” gelişen 15 yılda yani 1992 yılında sadece gayrimenkul servetlerini 50 katına çıkarttıklarını açıklamışlardı (154 ev!). İşte onlar bunu açıklarken benzer yıllara yakın tarihlerde Tayyip Erdoğan’da parmağındaki yüzüğü çıkartarak “bütün servetim bu yüzük” dedikten bir kaç yıl sonra “Eğer duyarsınız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir” diyecektir. 1999 yılında söylediği bu sözden ne tesadüftür ki 15 yıl sonra yani 2014 yılında ülkenin en şatafatlı binasına daha doğrusu sarayına geçmiş bize sırıtmaktadır. Mal varlığı tam bilinmemektedir elbette ama gelen gideni aratırmış.

20151106_165641

11) Bir diğer ilginç nokta orta doğu ile yakın ilişkiler kuran ülkemizin başbakanlarının enerji bakanlıklarına kendi tanıdıkları veya mümkünse yakın akrabalarını özellikle geçirmeleridir. Korkut ÖZAL darbe sonrası hemen Enerji Bakanlığını almış ve birden ailecek zenginleşmiştir. Akabinde Tayyip Erdoğan’ın damadını Enerji Bakanı yapması şaşırtıcı mıdır? Bunun takdirini de size bırakıyorum. Bildiğimiz bir şey varsa dünya petrol şirketleri ve onun ile yakın ilişkiler kuran bu adamların zenginleşmesi ve yapılan anlaşmalarla neler döndüğünün saklı kalmasıdır. Enerji Bakanları ve devlet başkanlarının şirket/ailesel ilişkileri 1977 yılından itibaren ÖZAL ailesi için ortaya konulmuştur. İlişkiler genel olarak Orta doğu petrollerinin Türkiye’ye taşınması ve buradan İsrail ortaklığında diğer ülkelere satışını kapsamaktadır. Petrolün gelişi ve taşınma izinleri işte bahsettiğimiz “aile şirketleri” tarafından organize edilmekte ve kaymağını yemektedirler. Bu halk tarafından bilinmekte midir? Ders alınmış mıdır? Halk “nasıl oluyor da petrol şirketlerinde yöneticilik yapanlar her zaman ülkede enerji bakanlığına oturuyor aile zenginleşiyor” demiş midir? Bu ülke sormayacak ama Allah soracak hesabını kaçış yok. 

12) Yani… yani değişen bir şey yok. Aziz Nesin’in ünlü “Zübük” tiplemesi vardır. Halkı kendi çıkarları doğrultusunda “cami yapacağım baraj açacağım ey müslümanlar” diyerek kandıran Kemal Sunal’ın da filminde oynadığı ünlü bir kitaptır. Onun gibi siyasi yaşamımız. Zübük sürekli değişiyor. Gelen mal varlıklarını kat be kat artırarak siyasette yüzünüze gülüyor, onu asgari ücrete eşek gibi çalışan adam savunuyor. Bu böyle devam ediyor çok partili yaşantımızda. Ayrıntılarına girmediğim siyasi haritada konuşulan gündem maddeleri de aynıdır. İşte “bor maden rezervinin yüzde bilmem kaçı bizde” den tutun “Ayasofya’yı cami yapalım” tartışmasına kadar boş beleş muhabbetlerle gündem geçiyor onlar zengin oluyor ve ülke borca batıyor. Diğer nokta ise sürekli bir “dünya liderliğine” soyunmamız! Dünyanın bizim yönetimimize, adaletimize, dinimize ihtiyacı varmış havası yaratılarak yaratılan aşağılık kompleksinde mutlu olan boş tartışmalarla geçen ömürler. Sürekli bir gösterişte İsrail/ABD düşmanlığı fakat perde arkasında petrol şirketleriyle ortaklıklar/yöneticilikler ve İsrail/ABD dostluğu. Ne diyelim uzatmadan siyasi durumu burada noktalıyorum. Belki 1990 yıllarını sonradan ekleyebilirim. Eline Kuran alıp kent kent “Allah’ın kitabından ayetler okuyan” darbeci bir paşayı anlatmak lazım yanide çok yakın. Şimdi tekrar cumhuriyet başlangıcına gidelim ve Osmanlı devletinin iktisadi yapısını, cumhuriyetin ekonomik kalkınma hamlelerini, çok partili rejim döneminden sonra yapılan düzenleme/yatırımları anlatalım. Ondan sonra da kültür/sanat atılımlarını aynı sırayla anlatarak bahsettiğim Siyasi/İktisadi/Kültür tarihi serimizi sonlandıracağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi

Yazmayayım yazmayayım diyorum ama arkadaş o kadar çok duyuyorum ki bu lafları çevremden. İster istemez bunların anlatılmasının gerekliliğini hissediyorum artık. Son günlerde ne yazık ki iki üç kişinin sosyal ortamda tehdit ve saldırısına maruz kaldım. Saldıranların yazdıklarımı yanlış anlaması veya tam okumadan hakaret etmesi ortak özellikleri oldu.

Aslında bir tanesi sonradan özür diledi ama bu genel bir sorun halinde. Neyse ya konu bu değil aslında. Saldırıda bulunanların yakın çevrede yaşaması ve “islami muhafazakarlıklarının” yukarıda olması ortak noktaları. Yani arkadaşlar muhtemelen cumaları kaçırmayan, selam veren alan, içki içmeyen ve aslında büyüğe veya olaya saygılı insanlar. Fakat son zamanların gergin ortamından kaynaklanmasının yanında eğer istedikleri cevap ve yorumları alamazlar ise oldukça sert tepki gösterip saldırabiliyorlar insana. Bunu genellemeyelim falan diyeceğim ama yok kusura bakmayın ama saldırgan bir yapıya sahipler.

36679

İslami hoşgörü diyerek sürekli dile getirilen ve bu temeller üzerine inşa edilmek istenen “İslami Devlet” yapısı işte bu tezatı da içinde barındırmakta. Benim anladığım islami veya dini diyelim değerleri hayatın önüne koyan insan dünya malına ve hayatına önem vermeyen, karşısındakini kırmadan konuşan, saldıranı Allah’a havale eden kişidir. İntikam ve cezalandırma tanrıya bırakılarak adalet için mücadele edilir. Başka dinden/mezhepten/ırktan olanlara saygı gösterilir. Baskı yapılmaz, aşağılanılmaz “ben dinim ile gurur duyuyorum” denilebilir ama “benim dinim doğru sen cehennemde yanacaksın şerefsiz köpek” denmez. Çünkü müslümanlığa göre gayri müslim her insan potansiyel bir müslüman adayıdır ve ona göre yaklaşım sergilenmelidir. Bu sebeple bir lafınız ile dininize belkide kalben yakın olan bir kişi uzaklaşır bunun sorumlusu da siz olursunuz.

Elbette bu yukarıda anlattığım işin kağıt üstünde olanı veyahutta benim için kişisel bazda kalanını teşkil etmektedir. Ne yazık ki iş uygulamaya gelince kişiler hiçte yukarıdaki hoşgörü ve saygıyı sergilememekte, karşısındakine hakaret etmeye ve hatta saldırıya geçmekte bir sakınca görmemekteler. Yaşadığımız çevremizde (toplumda) ve yönetilen dini devletlerde (her hangi bir din) de ne yazık ki böyledir. Burada halktan bazıları kendi inanışının yapay iyi niyetindeki aldanmacılığa kapılarak yukarıda belirttiğimiz hoşgörü devletinin kurulacağına inanmaktadır. Bunu samimi bir şekilde kalbinden söylemektedir. Peki söylediğimiz bu hoşgörü tarihsel süreçte yapılabilmiş midir?

Geçmiş dönem İslam odaklı devletlerdeki yönetim ve devlet anlayışları kutsal kitabın hoşgörüsü ve dirayetinden ziyade çok daha sert ve baskıcı iktidarlar ortaya çıkartmıştır. Bunun sebebi bir çok noktayı içermesiyle beraber ana hatlarıyla karşımıza iki unsuru çıkarmaktadır; Eğitim ve İnsanın Doğal yapısı.

islam-hosgoru

Bu tarz Dini devlet yapısını isteyen ve gerçekten yukarıda belirttiğimiz tarzda yaşayan iyi niyetli insanların bir kısmı kurulacak devlet yapısının zamanla daha iyi bir toplum yapısına doğru kayacağını ve bunun da dini eğitim ile sağlanacağını düşünmektedirler. Diğer kısmı ise mevcut laik eğitim sisteminin zaten islama aykırı olduğunu söyleyerek her türlü değişikliğin şimdiki yapıdan iyi olacağını belirtmektedirler.

Elbette kendi düşüncelerine saygı göstermek ile beraber bu söylenenlere katılmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü elimizdeki en büyük örneklemeler tarihte bulunmaktadır. Bir kere bahsi geçtiği gibi yönetilen bir devlet yapısı tarihte hiç bir zaman kurulmamış ve uygulanamamıştır. Ne İslam ne Hristiyanlık ne Yahudilik ne diğer dinler hiç biri bunu uygulayamadığı gibi dini devlet yapısı zamanla iktidarın halkı sömürüde ve ezmede kullandığı bir araç haline gelerek toplumun dinden uzaklaşmasına, dinin yıpranmasına, dinin amacından uzaklaşmasına ve iç karışıklıklara yönelmesine sebep olmuştur. 

Yukarıda yaptığım saptamaların ayrıntılarını zaten tarih yazılarımda bulabileceğiniz için onlara çok girmeyeceğim. Fakat yine belirttiğim gibi iktidarını dini yönetimsel sisteme geçirerek halkı geçmişteki gibi kandırıp siyasete alet etmek isteyen çevreler, günümüz iyi niyetli müslüman toplumunu kandırmak için bir çok yola başvurmaktalar;

Bunlardan en önemli argümanları elbette “Yeni Bir Tarih” yazıcılığı. Türkiye devlet tarihinin laik temelle kurulduğunu ve geçmiş yazılanların yalan olduğunu bazı “doğru örneklemeler” ile anlatarak kendilerine uygun bir tarih yazma girişimleri en büyük silahları. Bunun için hükümete yakın kolların sivil toplum örgütleriyle çalışarak kendi neferlerini üretme çabalarını görmekteyiz.

cuma-hutbesi-tövbe

İkinci büyük argümanları ise laik demokratik hukuk devletinde olmaması ve yapılmaması gereken gerek tek parti gerekse çok parti döneminde muhafazakar kesime yapılan baskılar ve engellemeler. Yine bunları tekrar tekrar dile getirerek propaganda ekseninde beyinler yıkanmaktadır. En çok anlatılanları örneğin; asılan İskilipli Atıf, Harf Devrimiyle cahil kalma, evlerin basılıp kuran yakılması/toplanması, camilerin ahıra çevrilmesi, laikliğin dinsizlik olarak tanımı, din derslerinin eğitimden çıkartılması, başörtüsü ile okumanın engellenmesi vb. bazıları doğru bazılarının yalan olduğu şeyler…

Üçüncü argüman ise ilki gibi “Yeni Bir İslam” anlayışı. İslam tarihini yeniden yazmaya cesaretleri olmadığından (çünkü ilk 500 yıla yakın dönem kalıplaşmış ve artık öyle kabul edilmiştir) kendilerinin çıkarları doğrultusunda yaratılan dini yapıdır. Bu dini yapıda İslamın bütün değerleri aynen kabul edilir fakat bazı şeyler görmezden gelinir veya öne çıkartılmaz. Bir nevi kendi kendini kandırmaktır aslında. Bu yapı düzeni Osmanlı Devletini bitirmiş ve yıkılışa giden sürece sebep olmuştur. Nasıl anlatayım? Adamın biri banka soydu diyelim ve 10 milyon doları çaldı. Çaldığı bu para ile kendine ev alıp birde fabrika açtı hemen yanına da cami yaptırdı. Fabrikaya insanları aldı onlara ekmek verdi geçimlerini sağladı iş adamı oldu. İşte bu durum için bana göre müslüman bir kişi “helal olmayan yolla” kazanılan bu parayla yapılan işin doğru olmayacağını düşünmeli ve bunu yapanı cezalandırmalıdır. Fakat yaratılan “Yeni Bir İslam” anlayışı çerçevesinde bu olay yadırganmaz hatta tebrik edilir. Bunun açıklaması da “müslümanlara hizmet” ile veyahutta “dinsizliğe karşı savaşta yapılanların kabul edilebileceği” düşüncesine doğru kayar. Bunu sadece banka soygunu ile düşünmeyin; avanta, rüşvet, ihalenin bağlanması, yine bir ihale almaya karşılık vakfa bağış vs. hepsini tabii olarak kapsamaktadır. Bu iddiaların temellerini ise yaratılan yeni “Osmanlı Devletine” atıf yaparak çözmeye çalışıyorlar.

ottoman_jerusalem

Yazdığım üç argümanın kullanılmasıyla beraber aslında olmayan bir tarihsel süreçte, aslında uygulamada bazı yanlışlıkları olan olmayan bazı tarihi şeylerin kullanılmasıyla, aslında dinde olmayan şeylerin “varmış tabi” denilerek “İslami Devletin” temelleri atılmaya çalışılıyor. Hakikat halktan gizlendiği gibi kamuflaj olarak da sürekli “İslamın Kardeşliği” argümanı kullanılıyor.

Aslında sürekli bahsedilen “İslam Kardeşliği” tarihini okursanız öyle olmadığını çok iyi anlayacaksınız. Başta söylediğim İnsan Doğası sanırım İslam Tarihinde devreye girmekte. Neden bu tarihi anlatıyorum? Çünkü kendini müslüman olarak gören arkadaşlarımın bana göre bunlara dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne diyorduk İslam Tarihi okullarımızda Hz.Muhammed’in ölümünden sonra hızlıca geçilen, kısa iki üç paragraf ile hemencecik Anadolu’ya Türklerin girişiyle müslümanlığı keşfetmesi şeklinde anlatılır. Hani diyorlar ya “Laik cumhuriyet bize tarihi yalan anlatıyor” diye. Aslında “Laik Cumhuriyet” tarihi anlatmıyor(eksik anlatıyor daha doğrusu). Osmanlının ayrıntılarını ve müslümanlık dönemini anlatsa ne vatanseverler ne dindarlar belki itikatlarını yitirir bundan çekiniyor belkide. Neyse bu başka konu şimdi. İslam, Hz.Muhammed’in ölümünden sonra ballandıra ballandıra anlatılan dört halife döneminin iktidar mücadeleleri, suikastler, katliamlar, köle/cariyelik sisteminin kullanımı ve zulüm dönemine giriyor. Kısa bir sürede yaşananlar ve tarihi gelişim anlatılan ütopik anlayışın olmayacağının çok iyi bir kanıtı aslında.

Çok ayrıntılarıyla anlatmamakla beraber özetle  ikinci bölümde Halifelik zamanında gerçekleşen olayları anlatacağım. Hoşçakalın efendim…

Bir sonraki yazıya buradan

III.Mehmed

Önceki yazıya buradan

Devam edelim… Aha tarihi Kanije kalesi savunması kısmına gelmişiz. Mutlaka okuyun tarihi sevmeseniz de bu kısımları çok iyi bir yönetim gösteriyor Hasan paşa hey gidi.

10) Avusturya’da peş peşe başarısızlık geldi Estergon, Vşeyrad düştü 1595

11) Başarısızlık haberleri İstanbul’a gelse de, padişah III.Murad afedersiniz ipimle kuşağım, s…le t..ğım felsefesini benimsediği için aleme devam etti. Derken öldü, yerine de en büyük oğlu III.Mehmed padişah oldu. İlk icraatı 19 kardeşini öldürmek oldu. {tabi 19 kardeşi öldürmesi bir yana, III.Murad alemci ve kadın düşkünü olduğu için bunlar resmiyette görünen daha bir çoğu ortaya çıkamadan öldürülmüştür}. Lakin oda “eğleneyim, sarayda takılayım” havasındaydı. Yeniçeriler ordunun başında sefere çıkmasını istiyorsa da saray ahvali karşı çıkıyordu. Olayları iyice boka sardıran Sinan paşa yine veziri azamdı üstelik. Oda birden ölünce heh heh gelen gideni aratır gibi damad İbrahim paşa geldi. Oda sefere çıkmayın padişahım dese de, yeniçeriler ayaklanıp “Süleyman gibi sefer isteruk” deyince mecbur sefere çıkmıştır.(görüldüğü gibi halk padişahların kötü yönetiminin bilincinde, askeri coşturan ileride bu olacak)

III.Murad

12) Eğri kalesi düşman tarafından ele geçirilmiş, yeniçerilerin derileride canlı canlı yüzülmüştü. Kaleye sefer ile gidilip ele geçirildikten sonra düşmanın canlı canlı derileri yüzüldü. 1596

13) Haçova ovasında haçlılarla savaşıldı. Savaşta Osmanlı birlikleri kaçmaya, çekilmeye başladılar. Dağınık serseri haçlı topluluğu ganimet sandıklarını görünce onlara saldırmaya başladılar. Çadırlarda bulunan ahçı, seyis, hizmetliler vs. kazma, kürek, odunla heh heh bunların üstlerine saldırıyor bir kısmı kaçınca da “düşman dağıldı, kaçıyor” diye bağırıyor iyimi! Kaçan Osmanlı ordusu toparlanıyor bu sayede. (direkten dönüyoruz bir nevi) Hücum edip zafer kazanılıyor. Böylece hezimet birazda şansla Osmanlıya dönmüştür. Fakat padişahımız durur mu? Öteden beri saraya dönmek isteyen “yahu ne yapıyoruz sarayın uzağında oktu baltaydı” diyen III.Mehmed ordusunun moralini bozmuş galibiyeti de hiçe indirmiştir (aferim III.Mehmed)

14) Kanije kaleside alınmıştır fakat sonraki yanlış hamleler çok canda mal olmuştur. Hasan paşa kalede bırakılan bir kısım askerle kuşatılıyor hemen zaten. Yardım istese de, veziri azamımız “benim başka planım var, döncem sana” babında mesaj atıyor. Mesajı “biiiip,biiip” diye telefonuna gelen Hasan paşa ne yapsın? Yazık işte, askerlerin morali bozulmasın diye sahte bir mektup yazıyor mektupta genel anlamda “yettik geliyoruz” yazıyor diye askerlere ve kale halkına moral veriyor. Herkes mutlu oluyor, gülüyo falan. Halbuki gelen falan yok. Çünkü vezir-i azam oldukça yiğit bir paşa olan Hasan Paşa’yı çekemiyor. Orayı ele geçirsinler öldün diye ümit ediyor. (piç Sinan paşa şerefsiz it)

Kanije Kalesi

15) Madem öyle Kanije kalesi kuşatmasını anlatmadan olmaz. Efsanevi Kanije kalesi, Hasan paşanın çabalarıyla  ve muhteşem savunmasıyla hatırlanmaktadır. Kalede üç bin asker ve 200’e yakın atlı birlik vardı. Kalenin önemini bilen Arşidük Ferdinand, 50 bin kişi ve 42 büyük top ile veriyor ayarı. İşte bu kuşatmayı yiyince kale için yardım isteniyor. Vezirimizin ipinde olmadığından “başka yere yardımdayım diyor”, gerçi oraya da yetişemiyor dangalak sığır Sinan Paşa. (Eee hacı sen beceriden yoksun adamları bir yerlere getirirsen, aleme dalıp verilen rüşvetleri adam kayırmayı önemsemez isen olacağı budur) Sonuçta sahte mektupla halkın/askerin morali bozulmasın diye çabalıyor Hasan Paşa. Bu kadar mı? Değil tabi ki ulan anlatıyoruz. Hasan paşa, kaleye girmek için nehir üzerinde yapılan köprülerden birini yaktırıyor, diğerini de çengellerle çektiriyor yıktırıyor. Çamdan da gemiler yapıyor küçük ani baskınlar için. Kale altından yakalanan iki tutsağı sorguladıktan sonra, öldürülmeleri için ağa Ömer beye veriyor. Tabi Ömer beyle daha önce anlaşan Hasan paşa, çakalın adabazarlının en önde gideni. Ömer bey, iki tutsağa “kalede çok asker olduğunu, yardıma gelindiğini” anlatıp hemşeri oldukları için onların eline ekmek verip salıyor. Tutsaklar sevinçle (sazanlar) kaçıp Ferdinand’a durumu açıklıyorlar. Ferdinand duyduklarına hayret edip morali bozuluyor (ulan ne anasının gözüymüş Hasan paşa ama daha durun dahası var)

16)Bu arada İstoni Belgrad düşman eline geçmiş, oranın komutanı Mehmed paşanın kellesi getirilip kale halkına gösterilmişti {burada araya girelim ne oluyor lan falan demeyin. Kale kuşatmalarında çok az bir birlik bile inanılmaz savunma yapabilir arkadaşlar. Önemli olan savaşlarda askerin moralini yüksek tutmaktır. Korku, kaybeden tarafta daha yüksektir genellikle. İşte bu korkuyu yenmek için veya düşmanda bu korkuyu yaratmak için çeşitli yollar hep denenmiştir ve Osmanlının aslında bunu yaratma konusunda üstüne yoktur. Mehter takımının savaş alanına girmeden evvel müziği bağıra çağıra çalması düşmanın kemiklerine işlemiştir. Mesela Osmanlıda Deliler vardı, en önde giden saçlı sakallı iri yapılı kimselerdi, bunlar boynuz boya falan kullanır düşmana sanki yaratıklar geliyor şeytanlar saldırıyor imajını yaratmak içindi. Ve savaşta toparlanması en zor şey dağılan bir ordudur. Ordu, geri çekilmeye başlarsa önünü ancak çok büyük komutanlar alır. Neyse, burada da kale halkına “aha bilmem kimin kellesi, aha kaçanların kolu” diyerek moralini bozmaya, içeride isyan çıkartmaya çalışıyorlar.}. Hasan paşa kelleyi tanımış, fakat onun olmadığını kale halkına açıklamıştı. Fakat bu moralsizliği bir top atışıyla gidermiş, kellelerin asılı olduğu yeri vurup suya düşürmüştü.

17) Belgrad’ı alan Matyas’ta, askerleriyle beraber kaleye takviye olarak geldi. Kaledekilere teslim olmalarını, yardım gelmeyeceğini söylese de teslim olunmayınca şiddetle saldırdı. Lakin moralli kale askerleri iyi karşı koydu, açılan gedikler gayretle geceleri kapatılıyordu. Kale burçlarına kadar gelen düşman askerleri, bir sonuç alamadan döndü. 18 bin asker ve papanın kardeşi de burada yaralanmış ve ölmüştü. Saldırılar durduruldu. Ferdinand kaleyi almak istiyordu, kışında devam edecekti saldırı.

II.Ferdinand (Kutsal Roma İmparatoru)

18) İşte bir taraf canı için ne gerekiyorsa yaparken, saray taraflarında ise “vezir olmalıyım, benim olmalı” diyen adamların iç entrikaları ve padişahın “bugün sarışına mı, esmere mi gideyim yaw?” tercihleri tartışılıyordu. Kalede ise barut sıkıntısı vardı tabi. Hasan paşa düşmandan kalan kibrit ve güherçileri (bir nevi kara barut ham maddesidir) kullanarak barut yaptırdı. Bu arada Hasan paşanın iç oğlanlarından aslen Macar olan iki tanesi kaçtı. Halk “kalenin durumunu anlatacaklar ve saldırı yiyeceğiz” diye çok moralsizleşti. Tabi Hasan paşa ulan bu. “telaş etmeyin ben ders almam, ders veririm” diyerek birilerine atıfta da bulunuyor muydu? Bir düşmanın yakalanmasını emretti, yakalanan askere “iki adam gönderdim kralınızla konuştu mu?” deyince askerde “evet, kalede az asker olduğunu, saldırı zamanıdır” diye söylediklerini anlattı. Çakal Hasan paşa “vurun kellesini” diyerek ağa Ömer beye verdi yine askeri. Ağa Ömer bey askere “bundan evvelki askerleri kendisinin bıraktığını, gönderilen askerlerin yalan söylediğini, askerin çok olduğunu, mühimmatında bir yıl yetecek kadar bulunduğunu” söyleyerek bir ekmek verip gönderdi. Sevinçle geri dönen asker Ferdinand’a durumu anlattı. Arşidükün canı sıkıldı tabi iyice heh heh. Hasan Paşa, birde mektup yazıp, güya serdara gönderecekti. Haberciye mektubu “uygun yerde düşürmesini, haberi de ağızdan göndermesini” söyledi. Mektupta kısaca “düşmana iki güvenilir iç oğlanımı gönderdim, güya asker barut az dedirterek saldırmalarını ve kayıp vermelerini sağlayacağım. Yemekte, barutta bol bol var acele etmeyin amcoğlu” diye yazıp göndertti. Elçi mektubu düşürüp {heh heh} düşman eline geçmesini sağladı. Mektubu okuyan ve tongaya gelen Arşidük, bu kaçan iki iç oğlanın kellerini kestirip “aha işte mesajınızı da yakaladık, ajanlarınızın da kelleri burada” diyerek kale halkına gösterdiler. Tabi kale halkı inanılmaz neşelenmiş ve gülmüştü.

19) Hasan paşa, bir sahte mehtup daha yazarak aynı yolu izledi. (nasıl bir adammışsın olm sen Hasan Paşa) Mektupta “gönderilen erzak ve mühimmatın geldiğini, düşman ordusundaki Macarlarla anlaşıldığını, yakın bir zamanda çift taraftan saldırılacağını vs.” yazıyordu. Arşidük iyice yusuflamış, kafayı yeme noktasına gelmişti. Yanındaki Macarlara güvenmiyordu artık. Sürekli yağmur yağıyor, askerleri firar ediyordu. Ağa Ömer bey, birde donmuş nehirden 300 kişiyle gizlice geçip sert bir baskın yapınca, aynı anda kaledeki topları da Hasan paşa ateşleyince düşman “aha geldiler, aha taraklara geldik dayı” diyerek panikleyerek kaçışmaya başladı. Hasan Paşa kalede 500 kişiyi bırakıp elindeki 3500 yakın askerlere baskına devam etti {yalnız dikkat edin, 3500 kişilik askeri var düşman 70 bin kişi falan ahahhaha} Düşman ordugahı bırakıp kaçtığından barut, top vs. her şeyi bir kısmı da kaleye taşıdı. Kelle getirene ödül deyince de 18 bin kelleyi önüne yıktılar. 1601

20) Bitmedi eheheh, düşman kaçıştı falan fakat bir süre sonra “ne oluyor ulan, takip eden yok bizi bu nasıl baskın” diyerek uzaktaki Ferdinand’ın etrafında toplandılar. Hala şokta olan Ferdinand askerleri toplayıp saldırttı. Hasan paşa yine ele geçirdiği topları çok iyi kullanarak düşmanın anasını ağlattı, hepsini perişan etti. Önüne bu sefer 30 bin kelle yığdılar.

Tiryaki Hasan Paşa Mezarı (Ünye) Orada Da Kanije Kalesi Fatihi Yazıyor Hey Allahım Aklıma Mukayet Ol

21) Ferdinand çadırına askerlerini sokmadı Hasan paşa, oraya top atışı yaptırıp biraz dövünce, Ferdinand zaten meyilli tam topuk yaparak bütün hazinelerini, silahlarını vs. bırakarak kaçtı. Hasan paşa ganimete düşmanı tam temizlemeden dokunulmamasını emretmişti. {haçovadan ders} Sonuçta temizlenen düşman dağıtıldı. Askerler hiçbir ganimete dokunmaması da ayrı bir ayrıntıdır {normalde askerin ele geçirdiği ganimetler hakkıdır, fakat hepsi eşit bir şekilde dağıtılmasını beklemiştir. Buda komutana duyulan güvenin önemini göstermekte}. Bu galibiyet Hasan paşayı vezir yapmıştır. {bu efsanevi savaş gerçektir arkadaşlar. Belki film tadında okudunuz ama gerçek olması inanılmaz yani. Korkuyla yoğurduğu savaşı, mükemmel oyunlarla kontrol eden Hasan paşa inanılmaz bir galibiyet almıştır ve ben bunu kimseden dinlememiştim mesela. Neden anlatılmaz, işlenmez tam filmlik işte ne biliyim al sana 4000 osmanlı filmi. Salak saçma filmler yapacaklarına efsanevi bir şekilde gerçeği neden çekilmez bilinmez anlamak mümkün değil}

22) Baya uzattık sonunda Avusturya’yla savaşlar devam etmiş (14 yıl) sonunda da anlaşma yapılmıştır. Bu savaşlar Osmanlının gücünü yitirmeye başladığı savaşlardır. Ekonomik buhranları ve isyanları beraberinde getirmiştir.

Sonraki yazıya buradan

İsrail’e Tepki

Son gündem maddemiz İsrail’e tepki biliyorsunuz. Yaşanan geçmişte ki bir çok olaydan mütevellit kendisini insan olarak gören herkesin tepki göstereceği bir şey bu yaşananlar. Daha önceki yazılarımda da ara ara belirtmiştim bu konu üstünde aslında. Az buçuk dindar olan adam, az buçuk sosyalist olan adam yada ne bileyim az buçuk toplum aile terbiyesi alan adam yaşananlara zaten sessiz kalmaz, kalmamalı da zaten. Burada “İsrail akıllı olacaksın” şeklinde bir yazı yazılmasını beklemeyin. Onun haklılığı, bunun suçluluğunu biz ne anlatırsak anlatalım içinizde belirmiş zaten. Sadece verilen tepkilerin nasıl şekillendirildiğini anlatmak istiyorum buradan. Daha doğrusu “tepkimizi ortaya koyalım” derken nasıl yönlendirildiğimizi ve nasıl aslında robotik tepkilere yöneltildiğimizi anlatmaya çalışacağım.

İsrail ile Filistin arasındaki bu savaş bildiğiniz gibi çok eskiye dayanır. Aslında pek çok kişinin geçmişi tam bilmediğini kabul eder isek hafiften anlatım gerekiyor galiba. Sonrasında bu tepki olayını irdeleriz sonlara doğru.

İlkin çook geçmişleri anlatmaya gerek yok. Bu topraklar üç büyük dinin kutsal toprakları. Hristiyanlar, yahudiler ve müslümanlar için de çok değerli topraklar. Hepsinin iddialarının temeli ilk önce dinsel yani. “Neden saldırıyorlar ya? Ne istiyorlar masum insanlardan anlayamıyorum?” diye bedava konuşmayın yani. Üçünün yan yana muhafazakar çevrede durması imkansızdır. Kudüs var yani bu topraklarda. Dinsel olarak anlat anlat bitmez. Ama olayı iyi anlayalım. Durun hemen “ama çocuklar öldürülüyor abi!” ye getirmeden evvel bunları bir bilelim paşam;

Şimdi geçmişte buralarda taaa anasının nikahı dönemlerinde savaşlar patlak vermiş müslümanlıktan evvel. Yahudiler, çok tanrılı dinlere sahip olanların ve sonradan hristiyanların baskılarını ve zulümlerini görmüşler. Kutsal kabul ettikleri topraklardan çoğu kaçmak zorunda kalmış. Hep mülteci olmuşlar yüzyıllarca. Tarih boyunca yerleri yurtları olmamış. İtilmişler kakılmışlar bildiğiniz sktiredilmişler sağa sola adamlar. İşkence görmüş çoğu. Bu sebeple yer altında gizlice ibadetlerini yapmaya çalışmışlar dernekler, örgütler kurmuşlar amaçları için. Amaçları nedir? Kutsal topraklarda yaşamak ve ibadet edebilmek tekrardan. Tabii hepsi gitmemiş Kudüsten çoğu zaman. Baskılara rağmen yaşamaya devam etmişler. Sonuçta en fazla ölüyorsun dinin için ve evet çok muhafazakar olan yahudiler de var.

Efendim sonra hıristiyanlar için kutsal topraklar dedik. Bunlarda oralarının kontrolünü ele geçirmeye çalışmışlar. Malum kutsal topraklar onlar için de. Uzun süre temel hıristiyan krallıklarından uzak olsalar da buraları ellerinde tutmuşlar. Taa ki müslümanlığın çıkışına kadar. 1000 yıllarının sonlarına kadar pagan ve hıristiyanlar genelde yahudileri aralarına almayarak sürdürdükleri kontrolü buralarda kaybetmeye başlamışlar. Hem de inanılmaz bir hızda…

Müslümanlığın genel de köle ve fakir insanlara hitabı, kadına da değer verilmesi gerektiği, dinin yaşama özgürlüğü ve ihsanı sayesinde çok kısa sürede din katılımlarıyla müslüman sayısı artmış. Orta doğu ve arap yarımadasını kontrol etmeye ve hıristiyanların koturolünde ki yerleri ele geçirmeye tehdit oluşturmaya başlamışlar. Ve elbette Kudüs savaşları, ele geçirmeler elden düşmeler falan filan…

O yıllarda Kudüste yaşayan müslüman, hıristiyan ve yahudilerin hayatlarının tehlike boyutunu kafanızda canlandırabilirsiniz. Her işgalde katledilme riski ve hayatınızın gelen komutanın iki ağzında olması. Neyse, hıristiyan krallıkları çok zayıflayınca batıdan gelen haçlı ordularını görüyoruz tarihte. Gerçek anlamda dini olarak yapılan batının büyük krallarının, dindar askerlerinin yaptığı seferler. Din adına Kudüs’ün alınması ve kutsal toprakların kafir müslümanlardan temizlenmesi için yapılan savaşlar.

Efendim habire savaştır orta doğu ve Kudüs tarihi işte. Özellikle hıristiyanlığın müslümanlık karşısında zayıflaması, müslümanlığın 1000’li yılların başında türkler ile anlaşmazlıklarını bitirmesi ve uzun süren arap-türk savaşlarının sonucunda artık türklerin çoğun boyunun müslümanlığı tercih etmesiyle ibre bu savaşlarda büyük oranda müslümanlığa kayıyor bu topraklarda. Anadolunun kaybedilmesiyle Selçuklulardan bunalan Hristiyan alemi asıl darbeyi Osmanlı zamanında yemeye başlıyor.

Türklükten gelen garip cesaretleri, kültürlerini müslümanlık ile birleştiren ve gelişimini bilim ve sanat adamlarıyla devam ettiren Osmanlı devleti hızla akınlarını batı tarafına yönlendirerek gelişiyor. Bunun tam tersi yönde dinde bağnazlığa, bilimden ve sanattan uzaklaşarak sahte hayallere kapılan, kafasında şeytanlar oluşturup hastalıkları halkın yaptıklarına bağlayan ve hızla yıpranan Hristiyan dünyası ne yapacağını uzun yıllar şaşırıyor. Geçtim kutsal toprakların elde tutulmasını, akın akın gelen türklere karşı oluşturulan “hadi bakalım kutsal ruh adına haçlıları topluyoruz ölene cennete arsa bedava” haçlı kampanyası bile işe yaramıyor. Hele ki tarihe utanç lekesi olarak geçen IV. Haçlı seferine gidenlerin Ortodoks Konstantine’ye saldırması ve orayı yağmalayarak “hacı bırakın Kudüs’ü falan burası iyimiş” diyerek yerleşke kurmasını hiç unutamayarak içten dağılıyorlar.

Neyse uzatmayalım fazlada. İyice palazlanan Türk devleti “yahu bu araplar ne ayak lan? Haçlı saldırıları geliyor bize arkadan saldırıyorlar” diyerek arap topraklarına saldırmasıyla buralar artık Osmanlı hakimiyetine giriyor. Ünlü hükümdar Kanuninin babası Sultan Selim İran zaferinden sonra dönemin zengin yerleri Mısır ve etrafının fethini gerçekleştiriyor. Araplar bu seferden dolayı türklere bileniyorlar. Seferde müslümanlıktan ve Osmanlı geleneğinden dolayı teslim olanların affedileceği söylenmesine rağmen Osmanlı ordusuna arap komutanlardan bazıları teslim olmuyor. Gerilla tarzı saldırılara sürekli devam ediyorlar ve arap evlerine sığınıyorlar.

Siz bakmayın arkadaşlar arap orgazmına bizim milletin. Araplar bu işgalle beraber halifeliği Türklerin ele geçirmesine feci bozulmuşlar, her fırsatta ayaklanmışlar, suikastlar düzenlemişler ve sürekli sorun çıkartmışlardır. Burada Osmanlı devletinin vergi politikasından dolayı isyanlar çok artınca, yöreye özgü yöneticiler ve vergiler/yasalar çıkartılmış ve bu ayaklanmaların engellenmesi kısmen sağlanmıştır.

Yani “oooo hoşgeldiniz Yavuz padişahım bizde size şehrin anahtarını veriyoruz ne de olsa din kardeşiyiz ekereke” denmemiştir. Araplar bizim gibi özgür ruhlu insanlar olduğundan temellerinde, boyunduruk altında durmaktan çok rahatsız oluyorlar. Tarih bir çok arap isyanıyla doludur ve bunlar çok ciddi cezalar ve idamlar ile bastırılabilmiştir ancak. Buraları “araplar çok iyi dostumuzdu efendim kışkırtılınca ayaklandılar e tabi lawrance vardı şerefsiz ingilizler” diyenler için yazdım. Arkadaşım, be güzel kardeşim artık geniş bakalım şu olaylara. Tarihte filistin toprakları Kudüs bizdeyken bu adamlar ayaklandılar mı bir çok kez? Evet hemde o kadar çok ayaklandılar, o kadar çok gerilla savaşı yaptılar ve isyan çıkarttılar ki yasaları vergileri değiştirdiler adamlar uygun yöneticiler ile idare edebildiler. Hah, işte bu arkadaşlar istiyorlar ki “evet sizde müslümansınız ama biz sizin boyunduruğunuz altında yaşamak istemiyoruz. Biz özgür yaşamak istiyoruz”.

İşte gel zaman git zaman her büyük devletin çatırdadığı gibi Osmanlı devleti bu topraklarda 1900’lerin başında iyice çatırdamaya başladı. Arap isyanları artmaya, birçok cephede savaş karşılanamamaya başlandı. Osmanlı yönetimi içinde rüşvetin, yavşaklığın boyutunda da sıçrama olduğu için bu topraklar da öyle “müslümanız biz sizdeniz” demeyerek hafiften dağılmayı beklemeye başladı doğal olarak. Aslında bu kopuş hareketleri daha önceden bazı valiler ile yaşanmıştır. Açın okuyun lan biraz yada benim tarih yazılarını okuyun ne bileyim. Şimdi buraların valileri vergiyi toplayıp saraya gönderiyorlar ya. İşte burası çok zengin yani nasıl diyim buraları o zamanın İzmit Belediyesi gibi. Gebze falan katarsan türk ekonomisin can damarı deriz ya hani işte burasıda uzun yıllar böyleydi Osmanlı için. İşte bu valiler biraz palazlanınca “bende sultanım ulan” demişler ve güçlü dönemlerdeyken kelleyi koltuklarına almışlardır. Mesela Hain Ahmed Paşa ünlüdür okuyun mnkym işte.

Peki bu arapların ayaklanma istekleri vatan hainliği midir? Değildir hocam değildir. Neden vatan hainliği olsun? Adamlar diyor ki “ben kimsenin boyunduruğu altında yaşamam ben arap soyundanım ancak arapın boyunduruğunda yaşarım”. İşte bu sebeple Osmanlı devletinden kopmak için güçlü arap aileleri kralları ne gerekiyorsa yapmışlardır. Artık siz lafı çevirip “efendim İngilizler yok mu? İşte lawrance adamalrın aklını çeldi” diyebilirsiniz o sizin olayları anlama yetinizi belirtir kusura bakmayın. Adamlar zaten bizde değildi bunu anlamak lazım. Yalnız bu hainlik iddiasının yanında son zamanda Arap göt yalayıcılığı ve sahtekarlığı da var. Malum fikrimizde bizde orta olmadığı için ya haindir ya vatan evladıdır. İşte hain değilse bir numaralı adamdır artık yeni tarihçi geçinen pezevenklere göre. Bunlar yalanı bir çok kere her yerde tekrar ederek doğru olduğuna inandırıyorlar insanları. Ulan son dönemde hadi dediğiniz gibi oldu da ondan önceki isyanlar, kendini bey ilan etmeler, gerilla savaşlarını kim yaptı? Kudüs’e inen venedikliler mi arap dağlarında saldırılarda bulundu?

Peki neden son yıllarda bu yalayıcılık arttı beyler? Bakın etrafınızda ki komşularınıza anlarsınız…

1900’lü yıllara doğru artık sağa sola fare gibi kaçan yahudilerin toparlanması için kurulan örgütler sanayi devriminden sonra palazlanmış ve gerekli amaçları doğrultusunda adımların atılması için çaba sarfetmişlerdir. “Orspu çocuğu yahudi değil mi!” demeden evvel adamların bir geçmişlerine bakarsak daha iyi olayı özetleriz sanırım. Bu sebeple herhangi bir toprak parçası olmayan bu dine mensup olanlar kutsal toprakların dolaylarında ülke kurmak istemişlerdir. Ülkede haliyle Osmanlı elinde olduğu için onlar ile temasa geçmişlerdir satış için. “II.Abdülhamit’e yahudi gelmiş demiş ki bize orayı sat. Padişahta ayağa kalkmış bizim bir karış satacak toprağımız yok defoool diye bağırmış” deniyor ya işte yalanlarını skyim ben onların.

II.Abdülhamit zeki bir padişah olduğu için kendisine talep edilen bu satın alma işine çok ihtiyacı olduğu halde sıcak bakmamıştır. Devlet ağır borçlu olduğundan bu dönemde yahudiler parayı habire teklif etmişlerdir. Padişah ise kutsal topraklarda toprak satışına dediğimiz gibi sıcak bakmadığından ve ilerde bu satışın zor durumdaki müslüman camiada ters etki yapacağından falan dolayı istememiştir. Ama öyle kapısına gelerek 6331 sayılı ÇSGB’nın yasasını anlatmaya çalışan İSG uzmanına bağırarak “hadiii hadi çık dışarııı çııık” deyip sarayından da kovmamıştır! II.Abdülhamit uzmanı olan Prf. Vahdettin ENGİN kitabında başlarda kabul etmese de II.Abdulhamit’in görüşmelerde bulunduğunu, filistin topraklarında satışa değil ama istenirse Suriye dolaylarında yerleşmeyi teklif ettiğini belgeler ile ortaya koymuştur.

Efendim ondan sonra bu Siyonist teşkilarlanma!! eheh toprak satın alamayınca devletin bu dolaylarında oralardan yöre ahalisinden ve yöneticilerden toprakları almaya başlamışlardır. E para var mnkym tabi sanayileşmeden gelen, işte bu para ile sahibi arap görünümlü toprakları çat çat almaya ve buralara yahudileri yerleştirmeye başlıyorlar.

Bu yerleşim çok artınca ki yaklaşık 5/1 olduğu söyleniyor filistinli araplar duruma uyanıp ayaklanıyorlar. Tabi bu ayaklanmalar falan fasa fiso şeyler. Çünkü olaylarla ilgilenecek kuvvetli bir Osmanlı devleti olmadığı gibi, Osmanlı devletinin de orada olmasını istemeyen araplar var buraya dikkat! Ha bu ayrışma için İngiliz devleti arapları gazlıyor mu? Gazlıyor elbette. “size neler neler vereceğiz amcoğlu, zengin olacaksınız türklerden hele bir kurtulun buralar sizin özgür devletiniz olacak” diyerek Osmanlı devletinden zaten ince dinen olan bağlantılarının kopmasında yardımları oluyor. İşte 1917 yılında İngilizler, çok bariz bir şekilde arapların da fazla ses çıkartmamalarıyla Kudüs’ü ele geçiriyorlar. Sonrası işte birinci dünya savaşı cart curt. Ama ingilizler sözlerinde duruyorlar dayı. Suudi ailesine Suudi arabistanı kuruyorlar, Suriye kuruluyor, Kıbrıs falan hep ayrıştırılıyor Osmanlılardan. Kısmi Osmanlı katılımı harici destek olunmuyor ve bildiğimiz kurtuluş savaşına giden süreç başlıyor…

Yine bir artı parantez Atatürk’ün yorumların da arapları hiç sevmediğini yakalayabilirsiniz. Genç bir subayken kendi anılarında Osmanlı askeri durumun ve yönetiminin serkeşliğinden, bu orduyla savaşı kaybedeceğinden bahsinin yanında işte bu kontrollerindeki arap şehirlerinde osmanlı askerlerine yardım edilmediğinden bahseder hatta evlerden ateş açıldığından da bahseder okuyun. Belkide bu sebepledir arap inkılabı falan bilemem farklı tartışma konuları bunlar ama sevmiyor ve nedeni işte bunlar.

Osmanlı devletinden kurtulduğuna sevinen arap kralları ve halkı aslında hıristiyan dünyasının petrollerini istediklerini ve kendilerini sömürmeye geldiklerini çok geç anlamışlardır ve bazıları çok pişman olmuştur. Bu sebeple bir Osmanlı özlemi de elbette vardır haliyle. Çünkü beklentileri bu değildi günümüzde.

Konumuza dönersek; İşte bu satın alımlar ve gelişmelerin yanında ikinci dünya savaşında yaşananların da etkisiyle lobiyi iyice genişleten, kendilerine yapılan alman zulmünü iyice parlatan ve çok iyi kullanan (sadece onlara yapılmadı halbuki bu zulüm) yahudi topluluğunun ileri gelenleri bu zulüm ve sürgünden sonra kutsal topraklarda bir ülke istediklerini resmen ilan ettiler. 1947 sanırım yıllarında artık nüfuslarını iyice artırdıklarından İngiltere ve ABD desteği ile devletlerini burada kurdular. Sonra bu kurdukları devlet başladı etrafından kendini korumaya. İlk etaplarda çok saldırgan olmayıp, destek gördükleri arapların yardımlarıyla satın alabildikleri yerleri satın almaya başladılar.

Bu ilerlemeye karşı olarak, topraklarının hızlı erimesine filistinli araplar artık dayanamayarak silahlı/silahsız direniş başlattılar. 1970’ler de kurulan silahlı filistin kurtuluş örgütü kuruldu falan filan ya açın okuyun işte filistin tarihini.

İşte bu arada büyük oranda kendini garantiye almak için etrafında silahlı tehdit olarak kimi gördüyse İsrail sindirmeye çalıştı. Kendisine bir numaralı tehdit ise haliyle topraklarını paylaştığı Filistin halkıydı. Kendisine yapılan silahlı saldırılara, intihar eylemlerine karşı misliyle cevap verdiler.

Genel olarak değerlendirirsek; Geçmişte Osmanlı devletine karşı her dakikasında ayaklanıp bağımsızlık isteyen arap kısmı bu yıllar içerisinde beklediği özgürlüğe kavuşamadı. Osmanlının koruyucu kalkanı kalktığında, kendi dininden olmayanların nasıl köpek balığı gibi saldırdığını gördü. Hatta, kendi milletinden olan arapların bile İsrail’in zaman ile yanında yer aldıklarına, yer almayanların da nasıl sessiz kaldıklarına şahit oldular. Ondan sonra başladılar “bize yardım edin ahhh eskiden böyle miydi?” demeye. Bir kısım bunları unutmadı, kırgınlar ama yinede insanların öldürülmemesi için tepkilerini ortaya koyuyorlar. Dikkat ederseniz “insanların öldürülmemesi için” diyorum.

Evet kısa orta doğu tarihinden sonra şimdi yapılan şeyleri değerlendirmeye başlayalım. Ne diyorduk; Tepki. Tepki; her hangi bir eyleme karşı gösterilen karşı davranış, söz veya eylemdir. Her hangi bir şeye karşı tepkinizi dile getirmeniz toplum içerisinde sizi belirleyici bir insan yapar. Elbette bu tepkinin ne için yapıldığı önemlidir. Etki size veya tanıdığınız bir aile üyesine ise tepkiniz hızlı ve şiddetli olabileceği gibi size değil de başkasına yapılıyor ise aynı etkiye hiç tepki vermemenizi de sağlayabilir.

Bunlar karışık geldiyse bu tepki örneklemelerini inceleyelim daha kolay anlayacağız. Hani diyoruz ya “tepki verin sessiz kalmayın” diye.

Arkadaş sokakta gezerken yoldan geçen kız kardeşine iki adamın “uff yavruya bak” dediğini duyar. “Böyle şey olur mu” diyerek tepki gösterir, buna tepki gösterilmemesi büyük terbiyesizliktir. Etrafa bakar “siz adammısınız” diyerek. İşte böylece ne kadar namuslu olduğunu ortaya koyar yani insanlık bunu gerektirir. Sonra bu arkadaş bir kız görür ve “ufff o nasıl bir hatunmuşsun sen ya” diye seslenir. Yanında ki arkadaşları da pis pis gülerler. Onlara göre sıradan olan bir eylemdir ve “ne var bunda” modu hakimdir.

Arkadaş evinde televizyonun başında otururken iki kişinin eşek sudan gelene kadar dövüldüğünü öğrenir. Kimmiş bunlar diye düşünürken Taksimde dayak yiyen turistler olduğunu öğrenir. “Eeee ramazan ayında oruç tutana saygı duyacaksın elbette” der “duymaz isen dayağı yersin” diye de ekler. Dinine saygı duyulmadığı için dövülmelerini haklı bulur. Sonra bu arkadaş bir gün gezerken Taksimde “lan şu kiliseye girelim nasılmış” diyerek içeri girer. Sırıtarak etrafta gezinir, mum yakar “bu ne amnkym” diye konuşur, gürültü yapar. Görevli sessizlik ister yoksa çıkarılacaktır. Sinir ile kliseden çıkar. Hayır bunda ne vardır? Biraz geyik yapalım denmiştir sadece. Arkadaş sonra birilerinin kendi parti binasına saldırdıklarını görür. “Hepsi orspu çocuğudur” bunların. Sonraki ay kendi parti grubu yürüyüş yaparken küfür ettiği partinin bürosuna taş atar. Karşılığı verilmiştir, bunda hiç pişmanlık duymaz bu adam.

Yukarıda ki örnekler yapmıyor olabilirisiniz, belkide benzerlerini yaptınız farkında değilsiniz. Şöyle bir kendi değerlendirmenizi yaptığınızda yaptığınızı farkedeceksiniz. Önemli olan yapmanız değil aslında. Önemli olan karşıya empatinizi kurup, verdiğiniz tepkiyi ona göre planlamaktır. İşte bu hareketleri azalttığımız zaman hep bahsettiğimiz evrensel insanlık değerlerine yaklaşırız.

“Ne alakası var konuyla abi?” diyorsanız bir kez daha düşünün. İşte son Filistin-İsrail savaşında verdiğimiz veya vermediğimiz tepkileri tekrar değerlendirin. Gerçekten insan ölümlerine tepki mi gösteriyorsunuz sizce? Yoksa müslüman ölümlerine mi? Yoksa kendi mezhebinizin ölümlerine mi? Yoksa kendi ırkınızın ölümüne mi tepkiniz? Hangisi? Kendi cinsinizin ölümü bile fark yaratmıyor mu?

Ölümler daha doğrusu masum kişilerin ölümleri “normal” bir insan için zaten tepki gösterilmesi gereken bir konudur. Peki Filistin için ölenlere gösterdiğiniz tepkiyi bir kez bile İsrail’de patlayan canlı bombalar için gösterdiniz mi? Hadi yakından gidelim çok yakından gidelim. IŞİD örgütü “alevi” diyerek yakaladığının kafasını keser iken ve Irak kuzeyini komple ele geçirip devletlerini ilan ederken tepkiniz ne oldu? Sessiz mi kaldınız? Türkmenistan’da birileri öldürülmüştü yakın tarihte ne oldu? Neden sesi çıkmadı bazı insanların? Ve Filistin’de gerçek anlamda siviller öldürülürken neden fazla sesi çıkmıyor muhalefet destekçilerinin? IŞİD kahrolsun falan diyoruz da İsrail’in kimyasal saldırıları ve bombalarına sessiz kalınmasının anlamı nedir?

Anlamı şudur. Kısaca “İnsanlık” diye tabir ettiğimiz kimsenin dinine, mezhebine, ırkına veya cinsiyetine dayanmadan yapılan bütün zulümlere sesini çıkarttığını “lafta” söyleyen, ama aslında “insanlık” ile zerre alakası olmayan, ne olduğunu bilmeyen bir toplumumuz var. Dindarı, laik devlet isteyeni, türkçüsü, kürdü hepsi böyle neredeyse.

“Bizim dinimiz en güzel dindir, her kese hoş görülüdür” diye tweet atam adam ertesi gün İsrail saldırısından sonra bütün İsrail halkının yanarak yok olmasını istiyor. “Sosyalizmin ve sol düşüncenin dinler, kültürler arasında yakınlaşmayı sağlayacağını, kadın erkek eşitliğinin önemini ve sosyal devletin yapısını” anlatıyor adam, ertesi gün bu saldırılar sonra “hitlere kızıyorlar birde ama adam doğru söylemiş demek ki bütün yahudileri katletmesi lazımmış” diyor. Bir gün “türk ırkı bu toprakları hoşgörüyle ele geçirmiş adaletli bir toplumdur, geleneğine göreneğine sahip çıkmalıdır” diyen adam bugün “araplar zaten bize ihanet etti ölsün şerefsizler” diyebiliyor!

Adam “İsrail için protesto eylemini destekliyorum, helal olsun başbakana yahu rest çekiyor, İsrail mallarını protesto ediyorum” diyor, buna dönüp “evet ama arkadaşım İsrail devletinin ABD ile beraber en büyük müttefiki bizim devlet. Bir çok askeri/ticari anlaşmalarımız var. Bu hükümetin hamleleriyle İsraile ticaret hacmimiz katlandı da katlandı. Buradan kazanılan bombalar atılıyor işte filistine. Hem sen neden IŞİD’e ses çıkartmıyorsun?” dediğin zaman susuyor. Susuyor çünkü söyleceği hiç bir şey yok, bir bilgisi yok tepkisi yönünde. Bilinçsiz bir robotik tepki bu. Buna “borcumuz yok ki IMF’ye borç veriyoruz” dendiğinde “yahu olur mu bakanlık sitesinden ülke borcu belli 400 milyarı doları geçti ne borcu yok” diyorsunuz yine susuyorlar. Bilgi yok, birikim yok, analiz yok. Çıkıp iki armut “evet borcumuz var ama herkesin borcu var, ABD en borçlu ülke mesela heh heh” diyor onlarda copy/paste yapıyor size “evet ama abi herkesin borcu var ya misal ABD” diyor. “arkadaşım borcun değil önemli olan aslında, dünya da sahip olduğun şirketler önemli, elinde tuttuğun ekonomik hareketler borsalardır” diyorsun yine boş boş bakıyor. Bilmiyor, zaten hiç bilmedi kopyala yapıştır olduklarından.

Burada bir sıkıntı var arkadaşlar. Düşünce temelinde bir sıkıntı var. Birilerinin televizyon üzerinden, internet üzerinden yönlendirilmesine maruz kalıyoruz. Tepkilerimiz aslında kılıfının altına sakladığımız tepkiler değil. Düşüncesi şiddete dayanıyor genelde, tahammülsüzlük hakim ve karşı düşünceyi yok etmeye yöneliyor. Bunun en büyük etkeni siyasi politikadır. 1900’lerin başında artık oldukça etkili olan bu “yalan haraketi” insanların düşüncelerini esir ediyor. Genel olarak bunun adına “propaganda” diyebiliriz.

Siyasi propaganda sanatının ne kadar etkili olduğunun kanıtı işte bu cümlelerdir. Kutuplaştırmadır. Hiç girmediği tarikatı bu sebeple kötüleyip yobaz ilan ettirir demokrata, hiç gitmediği Yunanistan’a Ermenistan’a bu sebeple kin besler milliyetçi adam ve hiç tanımadığı ve hiç ticaret yapmadığı halde bu sebeple düşmanlık besler yahudiye muhafazakar kesim. Bunlar öğretilen propaganda araçlarıdır. Bu konuyla ilgili bir araştırmamdan sonra uzun bir yazı yazacağım umarım anlatabilirim. Haydi eyvallah lan yazı uzun oldu ya yine.

Her şeyi bırakın yukarıdaki son resimde ölen çocuğun ne milleten olduğu, hangi dine bağlandığını düşünüyorsanız ne diyeyim beyler? Cahilsiniz demeyeceğim artık bunun sebeplerini daha derinlemesine araştırmaya başladım. Bekleyininiz..