Tatar Ramazan

 

Lise yıllarımda okumuştum Tatar Ramazan’ı. Çoğu kişi roman olduğunu bile bilmez öğrenmiş olun. Kerim Korcan amcamız bunu ve benzeri Linç isimli kitabı yayınladığında öyle yer yerinden oynamadı. İdamlıklar kitabını ise okuyamadım. Zaten yazarın hiç bir zaman değeri verilmedi ülkemizde.

Genel olarak eskilerin “komunist” dediği insanlardandır Kerim Korcan. 1938 yıllarında hapishaneye atılmış 1950 yıllarına kadar da orada kalmıştır. Zaten yazdığı romanlarda bu ortamı çok iyi anlatması bundandır yani.

Ne yazık ki insanlarımızda özellikle muhafazakar kesimde geçmişe yönelik yanılsamalardan bir tanesi daha gözler önündedir aslında. Hani ceddimizin adaletiydi, kanunuydu vs. anlatılır ya. Ama toplumdaki ve devlet düzenindeki bozulmalar anlatılmaz. Feodalitenin kucağındaki insanlar, onların korkularından dolayı üstlerinden para kazanan ve bu parayla da onlara hava atan sözde yardım eden rüşvet veren, jandarmayı hakimi kaymakamı satın alan, tefecilik yapan ağalar beyler.. Geçmiş anadolu yazarları zaten bunu anlatmaya çalışır. Sefalet, yoksulluk, yaşam standartları ile görünen toplum. Arkasında ise bozulan Osmanlı Devlet sisteminde rüşvetin, hırsızlığın ve adam kayırmanın sıradanlaşması, bunun neticesinde halkın adalet duygusuna olan inancını yitirmesi. Yine adalet inancına yitiren kısmın eğitimsizlikleri/cesaretsizlikleri neticesinde haksızlığa ses çıkartmaması, yapılan kötülüklerde bu bahsettiğimiz hırsız, ağa, para babalarının hep yanına kalmasının bilinmesi duyarsızlığa yol açıyor.

Kerim KORCAN

Cumhuriyetin kurulması ve atılmaya çalışılan adımların en önemlisi içte bu feodaliteden sıyrılmanın sağlanması, halkın özgür düşünceye sahip eleştirel ve hakkını arayan bir toplum anlayışına sahip olması amaçlanıyor. 

Lakin daha önce de bir çok kez belirttiğim gibi bu toplumsal dönüşüm başarısız oluyor. Halkımız 1850 yılında ki gibi muhafazakar görünen ama “işimide halledeyim” yani kendimi kurtarayım yapısına geri dönmeye başlıyor 1945’lerde. Haksızlıklara sesini çıkaran aydınlar ilk hedef olmak üzere öldürülüyor veya hapse atılıyor.

Ya konuşulacak çok şey var. Mesela hala bedava dediğimiz konuşmalar var. CHP’nin 1940 sonrası büründüğü yapı mesela. Cumhuriyetin ilk yıllarında susturulan muhalefet için söyleceğimiz bahaneler “yeni oluşturulacak demokratik yapıya hazır olmayan toplum” olabilir hadi. Sonra ne oldu mesela? CHP demokratik adımları devam ettirmeye çalışıp halkı bilinçlendirdi mi? Çok yanlış bilinen bir şey CHP’nin hep sosyal demokrat parti olduğu mesela.

İşte Kerim Korcan halkın yani hapisteki garibanların ezilmesini, ağayı, rüşvetçi ve basiretsiz devlet yöneticilerini anlatıyor. Devletin bozuk düzeninden dolayı eleştiren, yazılar yazanlar 1940’larda içeri atılıyor. Aziz Nesin mesela bir örnek aynı içeri atılıyor bir sürü…

Bakıyorsun hani Aziz Nesin “komunist dinsiz” falan ama CHP yönetiminde içeri atılmış hayatı hapiste geçmiş herifin. E hani CHP özgürdü, solcuydu falan?

Tatar Ramazan (Kadir İnanır)

Buradan anlaşılıyor ki devlet yönetiminde sağ sol falan yok. Bozuk düzen ülkelerde hükümet politikaları feodaliteye karşı, alt tabaka insanın eğitimini destekler nitelikte, rüşvet ve adam kayırmayı azaltan yapıya yönelmelidir. Yoksa düzeliyor dediğiniz yapı eskiye döner, rüşvet, feodal yapı, zenginin hep kazanması ile adalete güven yok olur. Gariban hakkını aramaz, dine ve efsaneye sarılır. Bizde bu kesim yani hep ezilen kesim bir şeyi daha bekler; Büyük bir lider…

Düşünemediklerini düşünen, ses çıkaramadığı şeye ses çıkaran adamı beklerler ve onu ölesiye takip ederler. Karakterimiz böyledir. Belkide Tayyip Erdoğan’ın bunca baskıya rağmen destek görmesinin sebebi budur bilmiyorum. Bunu yıkmak çok kolay değil.

Neyse Tatar Ramazan işte bu duygulara hitap ettiğinden çok sevilir. Yüreği hop eder insanın okuyunca romanı. Bizim kahramanımız delikanlıdır, dürüsttür, namusludur ve haksızlığa karşı sesini çıkartır. Ama yine dikkat edin, Tatar Ramazan baştaki ağayı öldürmeden kimse ona açıktan destek olmaz hala korkuyorlardır.

Filmi ünlüdür bilirsiniz. Kadir İnanır ve diğer büyük oyuncular ile beraber efsanedir. İlk film sonunda ağayı yaptıklarından dolayı öldürünce daha üst bir ceza evine sürgün edilir Ramazan. Ramazan sürgüne gidince, cezaevi eski sistemine geri döner. Yani eski ağa ölür yeni bir ağa gelir ve “giden geleni aratır” sözü de buradan gelir.

Bu tip yazarlar bizim toplum olarak bakışımızı anlatır. Elbette bunu yorumlamayı bu analizleri de iyi anlatmayı gerekli görüyorum. Öğrenmemiz gereken şey benim için kahramanımızı beklemememiz gerektiği. Çünkü kahraman ile beraber yapılan uyanışın etkileri, onun gidişi ile daha kötü olacak şekilde yok oluyor, verilen tepki ezilen halk tabakasının kendi içsel tepkisi olsa da eğitimsizlik bunun öteye gitmesini engelliyor. Bu sebeple soyguncunun yerini başka bir soyguncu alıyor, yalan beyanlar ile kandırdığı halk kitlelerini peşinden sürüklüyor. Bu bir kısır döngü gibi görünse de uzun vadede ki bizim gibi uzun geçmişi olan ülkelerde zararları çok daha fazla belli olacak şekilde ortaya çıkması kaçınılmaz gibi görünüyor. Tatar Ramazan belki “bu oyunu bozabilir” ama biz bozmaz isek lego gibi geri yapıveriyorlar…

Kitabını ve filimini tavsiye ederim elbette büyük yazarı buradan tekrar analım…

Dünyanın Bütün Çiçekleri (23 Nisan Bayramınız Kutlu Olsun Çocuklar)

"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün
çiçeklerini buraya getirin!"
Köy öğretmeni Şefik Sınığ'ın son sözleri.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçekleri getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin getirin...ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları,
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri,
Hepinizi hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın.
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir, benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kopdağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen.
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum.
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarümar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima, yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.

Ceyhun Atuf KANSU

Yüzüklerin Efendisi

Yıl ikibinlerin biri falan galiba üniversitedeyim.  Yaz gelip staja fabrikaya başlamak için yakınımızdaki Federal Mogul fabrikasına gittim. Gömlek ve segman üreten bu büyük Alman tesisinde işi öğrenecektik tam 30 gün. Şef daha ilk günümde “sen bir hafta gel sonra bir daha gelme başkaları da çalışmaya gelecek” demişti. Bende sevinmiştim tabi ya o sıcakta kim gidecek fabrikaya anasını satayım.

Neyse staja başladım “o nedir bu kaçtır” falan üç gün geçince sıkıldım artık. Zaten iş vermiyorlar bizi sallayan da yok yani. Girdim laboratuvar bölümüne. Ulan kimse yok herkes izinliymiş iyimi. Dışarısında gürültü kıyamet var toz falan içerisi nispeten sessiz kafa dinlenecek bölüm. Oturdum o gün öğleden sonra mis gibi. Tabi canım sıkıldı otur otur.   Evde uzun zamandır okumadığım kitapları araştırdım. Aldım yüzüklerin efendisini sıkarsa değiştiririm ne olacak. Okumak istemiştim ama fırsat olmadı vizeydi finaldi derken. Sabahtan başladım okumaya. Sonra dedim “bu neymiş arkadaş be”. İşte kalan 4,5 günde 3 kitabı bitirdim….

Hani diyoruz ya “vaktim olmuyor hacı” diye yalan o. Ben sabah uyanıp başladım akşam yatana kadar okudum. “Ne olacak lan nereye gidiyorlar?” diye diye seriyi ve stajı bitirdim. Fabrika mühendisi beni laboratuvarda yakalamış kitap okuduğum için kızmıştı bak onuda hatırladım. Yalnız ben hiç sklememiş okumaya devam etmiştim ehehehe.

Stajı bitirip baskete tekrar dönünce her gördüğüme anlatıyorum kitabı. “Lan şöyle süper böyle güzel” diye. Arkadaş kimse umursamıyor. Bari dedim üniversitedikelere anlatayım. Yok onlarında umurunda değil. Yaşım sınıftakilerden çok ufak olduğundan bana “olm sen git çizgi roman oku ahıahı” veya “cüce nedir elf nedir olm ya adamın okuduklarına bak abi” diyen İstanbullu beylere ayar oldum.

Zaman geçip bu yüzüklerin efendisi filmi yapılınca bu İstanbul beyefendileriyle sinemaya gitmiştik. Filmden çıktık kızların yanında vay anam neler duyuyorum “abi ben elfleri destekliyorum böyle yani peri gibi uçuyorlar” karşı taraf açılan ortayı değerlendirip “elbette ama ben kralı beğeniyorum yakışıklı canım” vs.

Ulan 6 ay evvel ben size kitabını anlatırken taşak geçiyordunuz da şimdi filmini izleyince mi elf oldunuz? Anladım ki bazılarına kitap dünyasının hayali fazla geliyor. Filmde gördükleri kule ve kaleleri, atları, orkları veya elfleri ben hayalimde canlandırmıştım. Bazıları bunu yapamıyor belkide görmeleri lazım ne bileyim.

Neyse filmde beklediğimden iyiydi ve kitabına sadıktı gerçekten (sonunda bazı şeyler anlatılmamıştı gerçi olsun). İlginçtir daha önceki yazım olan Kelebek kitabının filminde de sonu anlatılmamıştı bitmemişti yani. Merak edenler okusun kitabını ne diyeyim artık.

Film o kadar tutuldu ki dünyada hayran kitlelerini bilmem kaça katladı. Hala izlenir, hala beğenilir. Peşinden Hobbit isimli yapımı da getirerek gişeye güzel bir devam serisini yerleştirdiler. Hobbit diğerine nazaran kendi kendine uyarlanmış bir senaryo aslında. Yani yüzüklerin efendisindeki gibi kitabın kopyası yok zaten kitap küçük denilebilir üç film çıkmaz.

Efendim ne diyelim okumadıysanız mutlaka okuyun kitabını. Sonrada filmleri peşi sıra izleyin. Dikkatli olun Mordor’run gözüne gelmeyin…

II.Osman 2.Bölüm

Önceki yazıya buradan

Devam edelim. Telkin edilen ve öldürülmeyeceği söylenmişti ya..

10) Punduna getirip II.Osman’ı Yedikuleye getirip boğuyorlar 1622

11) Son zamanlarda tecavüz ettiler falan deseler de böyle bir şey yoktur. Davut paşa veziri azam olunca, II.Osman’ın kaftanlarından birisini giymiş {padişah mode on}, taraftarı I.Mustafa’nın annesiyle ortalıkta at koşturmaya başlamıştır. Halk tabi huzursuzdur. Sonradan beş küçük şehzadeyi de öldürmeye çalışmıştır bunlar {deli olduğundan Mustafa, vezir ve annesi “devirirler” diye şehzadeleri bu sebeple temizlemek istiyorlar orspu çocukları bunların hepsi}. Lakin sultan hanımında bu girişimi duyuldu ve suikastı engelledi.

12) Halk “padişah katili” diye Davud paşa hakkında konuşur olmuş, idare diye bir şey kalmamış. Askerden iyice korkan Davud paşa ne derlerse yapmış. Bu sebeple onu azledip, yerine Mere Hüseyin paşa azam olmuş. Oda 24 günde kesesini doldurduğu anlaşılınca kendisi “peygamber efendimiz ticaret yapın demiş, para kazanmak günah mı?” diye söylemiş mi bilemiyoruz ama hemen yerine padişahın dadısının kocası torpille veziri azam oluyor. İşte oda oğluna B tipi orman arazilerini verdiğinden mi bilinmiyor, yine onu da istemeyince askerler görüşülüp Hadım Gürcü Mehmed paşa vezir oluyor. {O kadar kötü ki durum adam bulamıyorlar vezir yapacak dürüst birisi yok}

13) Bunlar olurken abaza Mehmed bahaneyle ayaklanıyor. Yine çeriler veziri azama gidip “II.Osman’ın öldürülmesinin sorumluları yakalansın” diye baskı kurunca, sorumlular araştırılıyor. Davud paşa yakalanınca “ben yapmadım, Allah’ıma kitabımı padişah söyledi, elhamdülillah bende müslümanım sizin gibiyim” demiş, ortaya atlayan sultan hanım parayla satın aldıkları şeyhülislam fetvalarını gösterip damadını kurtarmıştır. Vezirin hayatını kurtarsalar da II.Osman’ı öldürenler bir bir bulunup öldürüldü. Tam ortalık sakinleşmişken eski bir veziri azam olan Mere Hüsyein paşa askerlere rüşvet vererek ayaklanmalarını sağladı. Artık her şeye ayaklanan, isteklerinin yapılmasına iyice alışan askerler Gürcü’yü indirip bunu vezir yapıyorlar.

14) Mere Hüseyin paşa, veziri azam olduktan sonra iyice har vurup harman savurdu, götü kalktı. Beylerbeyi rütbesindeki birisini döve döve divan sırasında öldürmüş, peygamber soyundan gelen birisine de dayak atmıştı {işte büyük hatayı burada yapıyor heh heh}. Ulemalar hemen toplanıp “hadi beylerbeyi rütbesindeki birisini döverek öldürdü bu adam neyse, ama efendimizin kanından gelen birisine nasıl el kalkar ulan, adalet” diyerek ayaklanmıştır. Vezir bakmış papuç pahalı yeniçerilere kaçmış, çeriler de bu ulemaya sonra saldırmış 19 ulema meydanda ölmüştür ve dağılmıştır.

Yeniçeriler

15) Bu sefer kapıkulu ocaklarının başlarındakini sürerek, kendine avantaj sağlamaya çalışan ve iyice tavan/göt ilişkisine giren vezirimiz bunlar kendisini sıkıştırınca yine yeniçerilere kaçmıştır. Lakin çeriler kapıkulularla kan aksın istemediklerinden bunun azlini istemişler, yerine de Kemankeş Ali paşa veziri azam oldu. 1623. Mere sonradan öldürüldü hadi müjde yapayım sevinin biraz. Kemankeş Ali paşa nihayet bu buhranlı dönemde Allah korkusu olan dürüst bir adamdı diyebiliriz.

Arkadaşlar biliyorum moraliniz bozuluyor veya “nasıl iş” diyorsunuz. Ama durum bu şekilde. Devlet içerisine rüşvetçileri, kendi adamlarını doldurursun karışıklıkta güven kalmadığından isyanı ve olayları kontrol edemezsin. Asker bu dönemden sonra “satın alınabilir” statüye geçerek tabiri caizse kim parayı verirse onun düdüğünü çalıyor.

Halk bu durum karşısında şoke oluyor elbette. Sürekli eski büyük padişahları özlemle anmışlar. “Ahhhh bir Selim zamanı böylemiydi azizim” veya “Hünkar Süleyman olsaydı böyle mi olurdu?” diye iç geçirirlermiş. Hep beklerlermiş “birisi gelse de bu rezilliğe bir son verse” diye.

Halkın bir kesimi ise yapılanları kabul etmeyip, artan vergi yüküne karşı ayaklanmış. Bozulan askeri düzen eşkiyalığına karşı isyan etmiş. İşte o isyan edenlerin devlet bu dönemde üstüne basmış, seslerini kesmiş. Öldürülen binlerce kişiden sonra sesini çıkartmaya korkan millet içine daha çok kapanmış.

Saray içerisinde dönen entrikalar, suikast girişimleri ve verilen rüşvetler sonucu devlet düzeni o kadar hızlı bozulmuş ki halk arasında “rüşvet” ile ilgili espriler yapılmaya başlanmış. Dikkat edin yıl 1623. Devlet bilim ve sanat alanında zirvede olduğu Kanuni Sultan Süleyman Döneminden (1566) sadece 50 yıl sonra ülke çöküşte neredeyse. Tıkır tıkır işleyen devlet sisteminin bozulma sebebi nedir? İşte ölümünden sonraki 50 yılda buhran ve eziyete şahit oluyoruz. Yani tepeden aşağıya düşüş sanıldığının aksine 1700 yılında değil 1600 yılında başlıyor. Zaten ülkenin durumunu sonradan daha ayrıntılı devam ederek anlatacağız. Nasıl insanların yönetimlerde bulunduğunu. Sürekli yazdığım “Osmanlı Çöküş Sebepleri” bu yazılar ile başlıyor. Zaten dönen dolaplardan sebepleri siz bulup çıkartacaksınız. Yani öyle “Osmanlı devletinde herkes namaza giderdi, rüşvet yoktu, içki içilmezdi, zina yoktu, herkes dinini biliyordu yok efendim okuma yazma şuradaydı, ahlaklıydık vs. deyip ama cumhuriyet ile bu değerlerden uzaklaştırıldık gavur gibi olduk” söylemlerinin asılsızlığını anlayacaksınız. Yeni kitabı da özetleyeceğim bu şekilde 1850 yılına kadar hiç olmazsa akademik kaynaklardan önümüzü görebiliriz.

Sonraki yazıya buradan

II.Osman 1.Bölüm

Önceki yazıya buradan

II.Osman Hükümdarlığı

1) I.Ahmed genç yaşta ölünce yerine yetişkin bir evlat bırakamamıştı. Bu sebeple kardeşi I.Mustafa padişah ilan edilmişti.

2) I.Mustafa’nın cinneti saklanamaz olunca 3 ay sonra, I.Ahmed’in 14 yaşındaki oğlu Osman hükümdar ilan edildi 1618

3) Faal, ama yaşı itibariyle tecrübesizdi. Etrafındakilerin tesiri altında kalıyordu doğal olarak. Lehistan’a sefer düşünüldü vs. 1620

II.Osman

4) Sefer öncesi kendisinden iki yaş küçük kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurtmuştur. Oldukça güzel ve yakışıklı bir adam olan Mehmed’in öldürülmesinde kardeşine beddua ettiği kayıtlardadır. Şeyhülislam Esad efendiden fetva istenmiş, alamayınca Rumeli kazaskeri Kemaleddin efendi {şeyhülislam olurum belki ilerde diyerek tabi} fetvayı vermiştir. Tabi Osman’ın, Esad ile araları açılmıştır. {siyasi gücün dinde kullanılmasına örneklerden birisidir bu}

5) Padişah seferde askerden kaçanları yoklama yaptırdı. Bu ocak ağalarına itimatsızlık sayıldığından onlarla da araları açıldı. Kelle başına verilen ücretlerin düşük olması askeri huzursuz etmişti. Seferlerde 100 bine yakın köle toplanmış fiyatlar çok ucuzlamıştı.{bilmeyenler için bizde de kölelik haliyle vardı. Fiyatları falan bellidir pazarlarda dönemlerde} Savaşta çok iyi bir kumandan olan Karakaş Mehmed paşa, kendisini çekemeyen veziri azam Hüseyin paşanın hücuma katılmaması dolayısıyla arada kalıp ölmüştür. {işte ondan sonra neden küfür ediyorsunuz}

6) Askerler paşanın ölümüne sinirlenmiş ve kötü yönetim sebebiyle padişaha da küsmüştü. Seferden bir sonuçta alınamayınca Lehli’lerle sınır kabul edilmiş ve dönülmüştü. Döndükten sonra II.Osman’ın dalkavukları “Bu askerlerin iyi olmadığını söyleyip, Mısır/arap askerinden alıp tekrar ordu kurmak gerektiğini dile getirerek” gazı verince, padişahta gazı almış “hacca gidiyorum” diye hazırlanmaya başlamıştı.

7) Tabi rüşvetin gırla gittiği, padişahın sabah osuruğunun daha kokusu çıkmadan haliçten duydulduğu bu dönemde bu mümkün değildi. Askerler olayı öğrenmiş ayaklanmıştı. Vezirin ve bu dalkavukların kellesini istemişlerdi. II.Osman vermedi ve hacdan vazgeçtiğini açıkladı. Askerler ise yatışmamış meydandan saray girmişti.

8) Birden “padişah Mustafayı isteruk” diye bağırıp galeyana geldiler. Deli Mustafa’yı bulup çıkardılar. Vezir geldi  konuşmak için öldürdüler, yeniçeri ağası geldi parçaladılar. II.Osman’ı kötü bir ata bindirip dışarı çıkardılar.

9) I.Mustafa, annesinin işaretiyle bacanağı olan Davud paşayı veziri azam yapmıştı {Davud paşa annesiyle beraber aslında isyanın yaratıcılarından bir tanesiydi}. Hemen cebeci başıyı gönderip II.Osman’ı boğdurtmaya çalışsa da yeniçeriler izin vermedi. II.Osman ağlasa da, amcasının deli olduğunu söylese de dinlemediler. “Beni öldürürler bırakmayın” demiş, çeriler “öldürülmeyeceğinin” söyleyip II.Osman’ı teskin etmiştir.

Sonraki yazıya buradan

Kimi Sevsem Sensin

kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum

Attila İlhan

Devlete Güven?

Son terör saldırısı ile ilgili hani bir iki kelime yazmak istedim. Aslında pek siyasi ve gündemsel bir şeyler yazmak istemem ama halkın bakış açısını daha doğrusu benim bir çok kez bahsettiğim “devletin adalet mekanizmasına güvensizliğinin” somut delillerini daha iyi anlatmak için bir fırsat.

Bildiğiniz üzere cumhuriyet savcısı Mehmet Selim Kiraz iki gün evvel kendilerini DHKC terör örgütü mensubu olduklarını söyleyen kişilerce rehin alındı. Ağzı kapatıldı, resimleri çekildi. Duvarına örgüt bayrakları ve gezi olaylarında ölen Berkin Elvan’ın resimlerini asıp, kafasına silah dayadıktan sonra savcıyı rehin aldıklarını açıkladılar. Biz ne olduğunu ne istediklerini falan düşünürken yayın yasağı geldi. Akşamı operasyon neticesinde terör örgütü mensupları ve ne yazık ki savcıda ölü olarak teslim alındı.

Halk olarak o kadar komplo meraklısı ve bir bit yeniği arar olduk ki bin bir kafadan ses çıkmaya başladı hemen. Efendim aslında bunların MİT mensubu olduğu ve devletin kendine operasyon yaptığından tutunda aslında katilleri ortaya çıkartmak istemeyen devletin onları öldürdüğüne kadar onlarca komplo teorisi ve yazı….

Savcı Mehmet Selim Kiraz

Yazılarımı okuyanlar komplo teorileriyle pek ilgilenmediğimi bilirler. Çünkü olabilecek şeyler üzerinden birilerini suçlamak ve hesap vermesini istemek doğru değil haliyle ve kahve muhabbetinden öteye de götürmez bizi. İlk önce mantıksal olarak bu saldırıyı bir madde madde değerlendirelim. Çünkü bu bir terör saldırısı olarak görünmek ile beraber, bilerek bir rehine alma olayına şahidiz. Buyurun;

1) Öldürmeye mi geldiler? Kişiye veya topluma yönelik silahlı/bombalı saldırılar da hedef genel itibariyle gafil bir şekilde yakalanıp hızla öldürülmesi sağlanır. Yani öldürülecek bir kişi sebep ne ise buna istinaden öldürülür. Bu değişik ırktan veya dinden olmasından, bir örgüte veya siyasete taraf olmasından da kaynaklanabilir. Burada kan ile bir mesaj verilir. Fakat bu olayda teröristler en işlek adliyelerden bir tanesine girip rehin almayı gerçekleştirdikten sonra hedef kişinin “rehin alındığını” medyaya bildiriyorlar. Diğer kişileri ise dışarı çıkartıyorlar. Demek ki ilk etap için en azından amaçları ölüm ile dikkat çekmek değil. Bir şeyleri konuşmak istiyorlar buna dikkat edelim.

2) Güvenlik yetersiz mi? Saldırının adliyede ellerini kollarını sallayarak yapılması güvenliğin beceriksizliğini göstermez. Bu tip terör saldırılarında uzman kişilerin görüşleri genel itibariyle şudur; “terörü engelleyemezsin!”. Yani istediğinizi yapın, koruyun, durdurmaya çalışın mutlaka açık vereceksiniz ve hedef eğer suikasti bilmiyor ise inanın kolay bir hedeftir. Kapıdan olmasa çatıdan sokarlar yani silahları. AVM’lerde dedektör varda bipsiz geçemiyoruz oradan. Bir çok yer açık hedeftir, buda normaldir. Terör bu sebeple her zaman tehlikeli ve tahmin edilemezdir.

3) Öldüreceklerdi zaten bu sebeple oradaydılar! Bunu bilemiyoruz. Söyledik o sebeple orada olan adam genelde rehin almadan direkt vurur. Devlet yayın yasağı getirdiği için ne istediklerini tam öğrenemedi millet. Telefonla bir gazeteci aranıp isteklerini sıraladılar. Bir tv programıyla temasa geçtiler videoları koydum. Genel olarak Berkin Elvan davası ile ilgili suçluların açıklanmasını, bu suçluların televizyondan suçlarını itiraf edip özür dilemesini ve bu davanın işleyişini protesto edenlerin tutuklandığını veya mahkemede olduklarını bunların salıverilmesini istediler. Eğer bunlar yapılır ise savcıyı öldürmeyeceklerini söyleyip savcıyı yetkililer ile konuşturdular. Bilinen rehine kurtarma işleri bunlar uzmanlar bilir. Benim bildiğim adamlar konuşuyor ise konuşacaksın yani.

4) Operasyon yanlış mı yapıldı? Başbakan operasyonun yapılması ile ilgili konuştu gerçi ama İstanbul Cumhuriyet başsavcısı Hadi Salihoğlu yazılı açıklamayı bugün yaptı. Okuyalım;

“31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın çalışma odasında görevini ifa etmekteyken iki silahlı terörist tarafından rehin alınması ve uzun süren görüşmelere rağmen teröristlerin teslim olmayıp, Cumhuriyet Savcımızı şehit etmesi olayıyla ilgili olarak gerek yazılı, gerekse görsel ve sosyal medyada çıkan bazı haberlerde Cumhuriyet Savcımızın polislerce öldürüldüğü, teröristlerin içeriye bomba ile girdikleri, içeride bomba patlattıkları, şehit Cumhuriyet Savcısının otopsisinin yapılmadığı ve buna benzer eksik, maksatlı, yanlı yayınlar yapılmakta olduğu müşahade edilmiştir.

Konuyla ilgili yapılan soruşturma kapsamında ilk incelemelere göre;

1- Olayın başından sonuna kadar Cumhuriyet Başsavcılığımız ve emniyet birimleri koordineli ve birlikte hareket etmişlerdir.

2-Öncelikle herhangi bir silah kullanılmaksızın ve kimseye zarar gelmeksizin rehin alma işleminin sonlandırılması amaçlanmıştır.

3-Bu bağlamda İstanbul Baro Başkanı Sayın Ümit Kocasakal, Avukat Şükriye Erden ve özellikle Sami Elvan’ın terörislerle iletişimleri sağlanmış, uzun görüşmelere rağmen teslim olmamışlardır. Teröristlerin görüşmek istediği Avukat Sezgin Tanrıkulu kendisine ilk ulaşıldığında adliyeye geleceğini belirtmesine rağmen adliyeye gelmediği gibi kendisine ulaşılmak istendiğinde telefonlarada çıkmamıştır. Görüşme devam etmekteyken Cumhuriyet Savcımızın odasından peş peşe silah sesleri gelmesi üzerine güvenlik güçlerimiz yasal müdahalede bulunmuşlardır. Bu esnada teröristlerde güvenlik güçlerine silahla karşılık vermişlerdir.

4-Çatışma bittiğinde Cumhuriyet Savcımız ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış, yapılan tedaviye rağmen hayata döndürülememesi üzerine şehit olmuştur.

5-İki terörist ise suçta kullandıkları 7.65 mm çaplı Fransız model tabanca ve bu silaha ait çok sayıda boş kovan, dolu mermi ile ölü olarak etkisiz hale getirilmiştir.

6-Şehit Cumhuriyet Savcımızın 1 Nisan 2015 saat 01.30’da Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopsi sonucu elde edilen bilgilere göre Cumhuriyet Savcımızın başına bitişik atış olacak şekilde silahla ateş edildiği, ateş edilen silahın ise teröristlerin kullandığı 7.65 çaplı silah olduğu tespit edilmiştir.

7-Teröristlerin yanlarındaki çantada bomba olabileceği düşüncesiyle fünye ile kontrollü patlatıldığı, çantada bomba bulunmadığı tespit edilmiştir. 

8-Teröristlerde bir tanesinin adliyeye elinde avukat cübbesiyle sahte olduğu düşünülen avukat kimliği ile içeriye üst araması yapılmadan girdiği güvenlik kamera kayıtlarından tespit edilmiştir. Konuyla ilgili soruşturma etkin bir şekilde sürdürülmekte olup, tamamlandığında ayrıntılı bilgi verilecektir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

5) Fakat bir detay gözden kaçıyor. Dedik ya “bunlar rehine aldı talepleri var öldürmezler belki” diye. Bunun koşullarından bir tanesi rehine veya rehinelerin ölmemesi! Bakın kapalı bir odadan konuşur iken pazarlıklar ile ilgili yukarıda koyu harfler ile belirttim dün başbakan da dedi iki kez söyledi hemde.  Kısa fakat her şeyi değiştiren bir cümledir bu. Yani operasyonun başlamasına sebep olan, savcının muhtemel ölümüne ve diğerlerinin yani çok önemli bir şey. Diyor ki başbakan ve savcı operasyon sebebi için;

 “Görüşme devam etmekteyken Cumhuriyet Savcımızın odasından peş peşe silah sesleri gelmesi üzerine güvenlik güçlerimiz yasal müdahalede bulunmuşlardır.”

Bakın ben uzman değilim yani terör ile rehine pazarlığı uzmanı değilim. Fakat şunu düşünüyorum. Sizinle rehine pazarlığı yapan kişilerin içeride ne yaptıklarını görmeniz kapalı alan için çok önemlidir. Göremediyseniz rehinenin yaşıyor olduğunun bilinmesi önemlidir ve sürekli sorulur “rehine iyimi?” diye. Burada söylenmek istenen şey “rehineye bir şey olursa beyninizi dağıtırız” mesajıdır. Şunu sormak istiyorum uzmanlara, gerçi bunu oradaki gazetecilerin sorması lazım ama işte; Görüşmeye ve pazarlığa devam edilirken içeriden “silah sesi geldi!” diyerek operasyona başlanır mı? Silah sesi geldi ise görüşmeye devam edenler ile hemen temasa geçip savcının iyi olduğunun teyitinin alınması ve bunun peşinden operasyona geçilmesi gerekmez mi? 

Hani ben mantıklı olanı söyledim. Teröristler savcıyı korkutmak veya bir bilgiyi almak için dikkat çekmek için havaya veya yere ateş etmiş olabilirler neticede. “Aha savcıyı öldürdüler” diyerek adabazarlı gibi saldırıp operasyona girmenin manası nedir? Savcı belki de saldırı öncesinde iyidir ve bunun peşinden saldırı başlayınca vurulmuştur. Elbette bunu kimse bilemez. Son otopsi sonuçları savcının terörist tabancası ile öldürüldüğünü göstermekte ve elbette diğer polis kurşunları da muhtemelen isabet etmiştir.

6) Devlet katil, savcıyı öldürdü! veya Bunlar bir oyun! Bunu bilemiyoruz arkadaşlar. Yukarıda belirttiğim bir tutarsızlık var ama ötesi teoride kalır. Bazı arkadaşlar “istekler verilseydi ölmezdi” diyor veya MİT olduklarından falan. Yok öyle bir şey, çünkü saldırganları dinledim. Berkin Elvanın babası Sami Elvan ile konuşuyorlar adam ikna etmeye çalışıyor. Videolar silinirse arayıp bulabilirsiniz yaklaşık 19 dakikalık bir bağlantı yapıyorlar televizyona. Benim videolar bir günde silinmiş tekrar bulup koyuyorum ama uzun soluklu olmazlar tabi. Devlet açısından ise; Terör saldırılarında devlet ve güvenlik güçlerinin duruşları olur. En önemlisi de kaybedilecek şeye karşı verilendir. Savcı muhtemelen ileride yapılacak bu tip terör saldırılarına karşı feda edilmiş olabilir. Çünkü terör grubunun isteklerinin yerine getirilmesi, başka bir istekte bulunmayacağının garantisini vermediği gibi “silah” ile elde etmeye çalıştığı gücü başka terör gruplarına cesaret olarak geri dönecektir. Bu devlet politikasıdır bunu tartışırsınız ama böyledir.

7) Yani devlet masum öyle mi? Hayır masum değildir. Laf vardır sapla samanı bir birine karıştırmayın diye. Devlet pazarlık yapmadığı için değil, bu terör eylemine sebebiyet verdiği için suçludur aslında. Güvenlik açısından ortam hazırladığı için değil, adaletsiz bir düzenin halk arasında yaygın bir kanı haline getirdiği için suçludur.

Orada açıklamasını yapan elemanın sözlerinden bazıları çarpıcı. 2:00’dan sonra şunu söylüyor “şehitlerimize karşı adaleti biz sağlayacağız dedik, biz sağlıyoruz”. Benim için önemli bir cümle. Çünkü olayların bu noktaya geleceği belli. Bana göre avukatlık okuyan ve temsil ettiğini düşündüğü değerler için ölen bu genç çocuk “kendi doğruları” için eline silah alıp belkide ölüme gitmiş. Bırakın doğruluğunu falan düşüncesini cartını curtunu. Diyor ki “ben devletin adaletine güvenmiyorum artık ve kendim adaleti sağlayacağım” işte geldiğimiz nokta budur. 70 kere yazdık ve bunları zamanında bir çok kişi yazdı. Demokratik hukuk devletinin temel direği adalet mekanizmasıdır. Adalet mekanizmasına bir kez güven sarsılır ise o toplum içinde yaşayanlar artık devletin evrensel hukuk kurallarını kabul etmemeye başlarlar, zamanla inançları kaybolur ve en sonunda kendi benliğinde haklı gördüğü olayları doğru kabul ederek kendisi hakkını aramaya başlar. Sonunda ise anarşi ve kaos oluşarak “haklılar karmaşası” içerisinde yaşayan kan ve göz yaşına mahkum toplumlar oluşur.

Devletin görevi en tepede, halkına “adaleti” öğretmek ve “adalet duygusunun” kaybolmamasını sağlamaktır. Peki geldiğimiz bu süreç içerisinde halkımız adalete güvenmekte midir? “Teröristlerin soyu sopu kurusun, elleri kopsun, çöllerde sürünsün” düşüncesinden öte toplum içerisinde bu şekilde “silah” ile adalet arayışında devletin suçu sizce ne kadardır? Kendisi de bir terör saldırısı sonucu ölen Uğur MUMCU’nun deyimiyle “Terör bir insanlık suçudur. Bu terör kim tarafından yapılırsa yapılsın, devlet tarafından yapılsa da, pkk gibi dev-sol gibi ya da ülkücü gruplar gibi ya da islamcı terör grupları gibi terörün bir tanesinden yarar ummak ya da bir tanesine hoşgörüyle bakmak ya da bu olayları suskunlukla geçirmek bir insanlık suçudur.” Fakat unutmayın! Terör saldırılarının temel sebebi hep “adalet arayışıdır”. Bu sebeple adalet eşit olmalıdır, din, ırk, cinsiyet veya mezhep ayrımı yapmamalıdır. Tıpkı devletin olması gereken bütün kurumlarında olduğu gibi. Bunların en tepesinde ise adalet vardır.

İyide adalet var mıdır? Kendinize dürüst bir şekilde sorun. AKP veya CHP veya neyseniz var mıdır? “Şöyle yapıldı böyle yapıldı” diyerek dile getirilen adaletsizliklere, kendi adaletsizlikleriniz ile karşılık vermediniz mi? Ve hala vermiyor musunuz? Ne yazık ki halkımız daha öncede belirttiğim gibi adalet duygusunu ve güvenini kaybetmiştir. Bu şimdi oluşan bir şey değil elbette. Şimdiki hükümetin beraber çalışıp, hukuk/polis/okul içerisinde yapılanmasına izin verdiği cemaat ile sonradan sürtüşüp “adamlar yargıda poliste yapılanmış haberimiz yok” dediği günümüzde artık dibe vurmuştur. İki kitap okuyan veya bir davaya dahil olan kişi adaletin ne durumda olduğunu bilmektedir zaten.

Bunun sonucunda zincirleme reaksiyonlar peşi sıra gelmekte ayrıca. Adaletin olmadığı yerde rüşvet, hırsızlık, terör, gasp olayları hızla artar. Toplumsal ahlak değerleri yozlaşmaya başlayarak, halk genelinde ahlaksızlık kanıksanmaya ve normal karşılanmaya başlar. Sonra toplum içerisindekiler din, milliyetçilik veya atatürkçülük maskeleri takmaya başlar. Onlarında arkasında hiç inanmadıkları demokrat hukuk devletini sömürmeye başlarlar, kendilerini kurtarmayı amaç haline getirirler. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” deyip birde eki eki diye gülerler. Sen bunlardan bahsettiğinde ise sana kafa sallarlar ama arkandan da “mal bundan bir bok olmaz” derler. İşte geldiğimiz nokta budur. Adalete inanmayan, başarıyı kazanılan para olarak gören ve bu doğrultuda eline görünmez silahlar alıp namuslu dürüst halkın kafasına habire sıkan bir toplum olduk. Aslında ne ölen savcı, ne de ölen saldırganlar umurunda milletin. “Sizin savcınız, benim kadınım, şunun adamı” diyerek yaşamın bizi getireceği nokta artan şiddet olayları ve terör saldırıları olacaktır. Siyasetçilerin bunların bilincinde olması dileğiyle..

Ha bu arada tek rehineyi operasyon ile kurtaramadıysanız bu olay için başarısız bir ifade kullanmak doğru olmaz çünkü bu işler kolay değil. Eğer operasyon ile kurtarırsanız başarılı bir şey yapmış olursunuz. Bunu yapamayıp, rehinenin ölümüne “başarılı operasyon” diyecek yetkililerde dünya üzerinde sadece bizde yaşıyor eminim…