Sorumlu Olmak – Uğur Mumcu Anısına

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974

Dünyada Tükenmez Murad Var İmiş – Aşık Veysel

Dünyada tükenmez murat var imiş,
Ne alanı gördüm ne murat gördüm sevdiğim,
Meşakketin adın murat koymuşlar,
Dünyada ne lezzet ne bir tad gördüm.

Ölüm var dünyada yok imiş murat,
Gün be gün artıyor türlü meşakkat,
Kalmamış dünyada ehl-i kanaat,
İnsanlar içinde çok fesat gördüm.

Nuşveran-ı adil nerede tahtı vay tahtı sevdiğim,
Süleyman mülkünü kime bıraktı,
Resul-i ekrem’in kanunu haktı de haktı sevdiğim,
Her ömrün sonunda bir feryat gördüm.

Var mıdır dünyada gelip de kalan,
Gülüp baştan başa muradın alan,
Muradı maksudu hepisi yalan de yalan sevdiğim,
Ölümü dünyada hakikat gördüm.

Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz,
Çağlayan bir su var arkı belirsiz,
Ceysel neler satar narkı belirsiz,
Ne müşteri gördüm ne hesap gördüm.

AŞIK VEYSEL

Osmanlı’da Bir Köle – Michael Heberer

Bretten’li Michael Heberer’in 1585-1588 yılları arasında tutsak olarak yaşadığı Osmanlı Devleti’nde yazdığı anıları ihtiva eden Osmanlı’da Bir Köle eserini bitirdim.

Ne yazık ki hala toplumumuzun büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin orta çağ devletlerinden bir tanesi olduğunu ve dolayısıyla köleliğinde yaşam standartları arasında kabul edildiğini bilmiyor. Genel geçer tarih araştırmaları savaş ve çıkan önemli olayları anlatırken, bu tip kitaplar ise yaşanılan yılların toplum yapısını, giyimini, örfünü, geleneğini dile getirir. Elbette anlatıcının objektifliği ve bilgi seviyesi bize en doğru şekilde bu dönemi yansıtır. Yazar köle olarak yakalanmadan evvel soylu bir kişinin hizmetinde yaşayan ve dönem için (aslında şimdiki dönem için bile) oldukça bilgili/kültürlü bir adam.

İngilizce, Almanca ve Latince’yi çok iyi bilen Heberer zaten yolculuğuna Fransızca’sını biraz daha geliştirmek için çıkıyor. Buradan ise Malta’ya şovalyelerin yanına giderek dini adına savaşma isteğini dile getiriyor. Malta’ya ulaşmadan evvel çıktığı Marsilya limanında ise artık ayyuka çıkan Protestan-Katolik mezhep çatışmalarına şahit oluyor. Koyu bir katolik olan Heberer yine de Protestan’lara şehirde bulunduğu sırada yapılan katliamdan çok rahatsız olmuş.

“Bir çok dürüst, işinde gücünde ve namuslu yaşayan protestan sadece protestan oldukları gerekçesiyle evlerinden zorla çıkartıldı. Dövüldülüp tecavüz edilenlerin haricinde malları yağmalandı ve evleri yakıldı. Yüzlerce protestan boğazları kesilip limandan denize atıldı. Biz her ne kadar katolik olduğumuzdan güven de olsak ta vahşeti gözlemledik ve evden çıkamadık.”

Heberer bazı yerlerde uzunca bu çekişmeyi ve sebebini anlatırken müslüman topraklarında insanların çok daha rahat yaşadığını başkasının dinine mezhebine Avrupa’da ki kadar karışılmadığını zaten böyle olması gerektiğinden bahsediyor. Nereden nereye gelen Avrupa ve nereden nereye gelen müslüman coğrafya işte..

a373e5de-9a14-4639-afcd-3b6f130e902f.jpg

Heberer Malta’ya ulaşıp hemen yakın tarihlerde savaşırken araplara esir düşüp İskenderiye’de köle olarak alıkonuluyor. Zayıf ve kısa boylu olmasına rağmen kürekçi olarak çalıştırılan Heberer sürekli tanrıya dua ettiğini anlatırken bazı kölelerin sırf kurtulmak için din değiştirip müslüman olduğunu acı bir dille anlatmış. Anlatımlarında zaten sürekli “Tanrının iziyle gemiye bindik..” veyahutta “Tanrının izniyle bu günde karnımızı doyurduk rahmetini esirgemesin..” tarzı oldukça muhafazakar bir çizgi çizmekte.

Köleliğe dayanamayıp etrafta yaşananlardan dolayı ölen arkadaşlarına acırken dışarı çıktığında gerek ticarete gelen yabancılar olsun gerek dönme müslümanlarla olsun istibat kurup kurtulmak için çaba sarfediyor. Yine gezip gördüğü yerlerde paşaların yaptığı zulümleri yazdığını görüyoruz.

aa5919e9-5a78-4e95-9b82-ac5ebedefb92.jpg

Peki Heberer sürekli köle olduğu için Osmanlı Devleti’ni bilerek karalıyor mu? Anlatımına bakılırsa pek öyle değil gibi. Mesela yukarıdaki sayfada hükümdarın tahrip edilen kilise dolayısıyla Araplara kızdığı ve tamir ettirdiğini görmüş. Bu davranış Osmanlı Devleti içerisindeki dinsel özgürlüğün ve politik dengenin bir kanıtıdır.

f0faa47e-f983-4c0f-9bcf-11a6189ea70e.jpg

Yine bir diğer örnek ise yüksek rütbeli bir paşanın emrinde olan gemi reisinin daha hızlı kürek çekmedikleri için kölelerin kırbaçlanmasını istemesi üzerine verdiği tepkiyi cesurca yazmış. Bu da Osmanlı Devleti’nde köle olsalar bile onların insan olarak bir bakıma vicdanen korunduğunu bize anlatıyor.

Fakat elbette bu efsaneleştirilen “Osmanlı’da herkese eşit muamele” gibi bir şey değildir. Gavur gavurdur köle de köledir. Zaten Heberer girişimlerinden sonra 1585 yılında nihayet Fransız elçisinin yardımıyla kendi özgürlüğünü satın alır. Serbest kaldıktan sonra özgürce dolaştığı Konstantinopolis’i (İstanbul) gezer ve gördüklerini kısa da olsa kitabında anlatır.

022968d9-4677-4200-9d84-e0b468fe4ce3.jpg

Bunlar dışında kölelik zamanında ek bir şeyler yaparak (örneğin yün çorap) çarşıda satmalarına izin verildiğinden, bazı yerlerde ise (örneğin kasap manav) çalınan yiyecekler için sadaka diye hiç bir şikayette bulunulmadığından behsediyor. Hatta Heberer bir yerden öküz çaldıklarını ve yediklerinden bahsetmiş. Öküzün sahipleri bunları suçüstü yakalamışlar. Bakmışlar ki öküzü çalanlar köle basmışlar kahkayı ve gülerek uzaklaşmışlar. Muhtemelen hayır için gitmiş diye düşünmüşlerdir.

414b1890-b151-483b-9abb-0b77197ea619.jpg

Kitabın sonlarında ise giyim kuşam ile ilgili kısada olsa bazı notlar bulunuyor. Yani gerçek anlamda 1585 yılını yaşayamasanız da toplum ve giyim tarzı hakkından tutunda yaşayış tepki vb. şeylere olaylar vasıtasıyla hakim oluyorsunuz.

Kitabı dönem toplum yapısını bilmek isteyenlere mutlaka tavsiye ediyorum. Çeviren ekibe ve yayınevine de yine teşekkürlerimi sunuyorum.

Hoşçakalın..