Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih II

Bir önceki yazıya buradan

Savaş Yılları 1908-1923

1) Osmanlı devleti toplumsal, iktisadi ve ekonomik olarak dış ithalata bağımlı yarı sömürge bir sistem içerisinde debelenmekteydi. Eski defterleri çok karıştırmayayım ilk dış borcun alınmasından sonra geçen kısa sürede emperyalizmin kucağına oturmakta gecikmedi.

2) Peki ilk dış borcu almadan veya aldıktan sonra baştaki padişahların hepsi dümbük müydü de bunları göremedi ve ülkeyi iflasa götürdü? Hayır elbetteki değildi. Dünya gerçekleşen sanayi hamlelerini yapamadıkları için gerekli iktisadi yatırımları sonuçsuz kaldı.

3) Milliyetçi ayaklanmalar, dış borcun hızla artması ve sonrasında iflas ile beraber Diyun-u Umumiye’nin kurulması ülkenin yarı sömürge sistemden kurtulmasını engellemiştir. Sürekli bahsedilen bir şey var biliyorsunuz. II.Abdülhamit’in Osmanlı Devletinin dış borçlarını ödediği, okullar açtığı, fabrikalar yaptırdığı falan filan anlatılıyor. Bir çok kez yine söylediğim gibi bu yaratılan Osmanlı ütopyasının hayal ürünü şeyleridir. II.Abdülhamit Yakın Siyasi Tarihte belirttiğim gibi milliyetçi akımları engelleyerek çok uluslu olan Osmanlı Devletinin dağılmasını engellemeye çalışıyor. Elbette bunun için sansürü, ajanları, baskıyı vs. kullanıyor gerçi hangi hükümet kullanmıyor ki değil mi? İktisadi olarak alınan dış borçların “faizlerinin” ödenemediği 1881 yılında yine padişah olan kendisidir. Özellikle dağılma sürecini görüp ithalata dayalı ekonomik buhranı iyi bildiğinden bazı iktisadi atılımlar yapmaya çalışmış fakat elini kolunu bağlayan dış borç miktarı, ordunun düzensizliği, iç isyanlar, kaçırılan sanayi hareketleri yüzünden ülkenin emperyalist sermaye için tam bir pazar oluşturması (yani ithal ürünün ucuza gelmesi) gibi bir çok etken sebebiyle çıkış yolu bulamıyor. Ekonomik olarak bağımsızlığın kaybedilmesi (1881 iktisadi iflas) sadece ölümü uzatan adımlar oluyor.

4) Ülkedeki büyük burjuva sınıfını oluşturan ermeni/yahudi/rum kesimi dış ticaretin hakimi konumundalar. Daha az olan müslüman kesim küçük esnaf kıvamında. Yani ekonomik sarsıntı ilk önce müslüman ve türk kesimi etkiliyor çünkü bunlar emekçi (köylü veya asker). Hani atıyor ya arkadaşımız “ecdadı osmanlının ekonomisi” falan diye işte o ekonominin temeli yine bu sözleri söyleyenlerin diliyle “ermeni dölü” veya “yahudi siyonist mihraklar” tarafından yönetilmekte. İnsanlar cumhuriyet kurulduktan sonra ülkeden giden ve mallarını gömen/saklayan bu insanların hazinelerini yıllarca aramıştır. Elbette insanımız “nereden geliyor bu ermenilerin, yahudilerin veya rumların altınları” diye sormamıştır. Buradan geliyor işte; işverenler tüccarlar bu kısımdan oluşuyor.

altın-gömüleri.gif

5) Peki türk esnaf gerizekalı da ondan mı ticaretle uğraşmamış? Hayır salak değil. Bunu da bir çok kez tarih yazılarımız da dile getirdim arkadaşlar. Eğer sebebini merak ediyorsanız tarih yazılarında Fatih Devrini okumanız gerekiyor. Kısaca Fatih çok kuvvetlenen vezirinin kendisi için ve krallığı için tabii büyük tehlikesini fark etti. Bu sebeple çıkarttığı yasalar ve yönetim sistemiyle beraber “Türk” soyundan kişilerin devlette yüksek kademelere gelmesine ve ticaret ile uğraşıp zenginleşmesine nüfus sahibi olmasına engel olmaya çalıştı. Peşinden gelenler de bunu destekledi. Bu kişiler böylece çok nüfus sahibi olsalar da gavur soyundan geldiklerinden padişahlığı tehdit etmeyecekti. Fakat zamanla devleti ve ticareti ele geçirdiler. Türkler daha doğrusu müslümanlar küçük esnaflık veya köylülükle olmadı askerlik yaparak yaşar oldular.

6) Selanik, İzmir, İstanbul gibi büyük metropollerden iç kesimler ile iletişim rezalet boyuttaydı. Anadolu’dan İstanbul’a buğday sevkiyatı, New York’tan sevkiyata göre %75 daha pahalıya geliyordu!

7) Bunu düzeltmeye çalışan ve iktisadi programlar geliştiren padişahlar ise emperyalizmin elinden kurtulamıyorlardı. Çünkü hem padişahlığın korunması hem de borçsuz ve özgür bir ülke yapılması bu konjektürde artık mümkün değildi. (etnik köken ve din ayrımından dolayı). Dış borçlara (elbette ithalat sayesinde) sokulan Osmanlı devletinin iktisadi yapısı ele geçirildikten sonra topraklarına, madenlerine falan el koyuyorlar sürekli. Bu el koymalar 1881 yılından hemen biraz önce başlayıp bütün bir II.Abdülhamit dönemi boyunca devam etmiştir. Örnek vermek gerekirse borçlardan dolayı Fransa 1881’de Tunus’u, İngiltere ise Mısır’ı 1882’de işgal etti.

8) İttihatçılar padişaha hem meclis için hem de daha çok bu ekonomik özgür ülke için karşı geliyorlardı aslında. Fakat II.Abdülhamid’in devrilmesinden sonra bile bu ekonomik politikaları gerçekleştirememişlerdir.

9) Dış borcu ipotek altında olmasından dolayı bu ekonomik hamleler ancak I.Dünya Savaşında gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bunuda Yakın Tarih kısmında anlattım.

10) Özetlersek 1908-1914 arasında Osmanlı devleti; tarıma dayalı (verimsiz), son derece geri sanayi ve dış ticarete bağımlı bir yapıdaydı.

11) Büyük kentlerin beslenme ve diğer ihtiyaçları büyük oranda ithalat ile sağlanıyordu (Çünkü daha ucuzdu. Hani siz şimdi sığır alıyorsunuz ya Arjantin’den hah işte o zamanda benzerdi). Madeni, yolları, rayları, limanları, haberleşmesi, iktisadi yaşamı, şirketleri vs. bir çok alan zaten ya yabancıların tamamen elinde yada büyük bir kısmına sahiplerdi. Yetişmiş nitelikli insan yok ve her şey ithal ediliyor.

osmanli.jpg

12) 1915 yılında 255 sanayi kuruluşu vardı ve bunlar son derece geriydi. Madem öyle istatistikleri verelim. 1908 yılında yani II.Abdülhamid zamanında yerli şirket yüzdesi %3 (üç) iken! 1918 yılında hızla yerli şirketleşme kanunları ve teşvikleri çıkartılıyor ve yerli şirket yüzdesi %38 civarına getiriliyor.

13) 1913’te toplam üretimin %83,5 ve 1915’te yine toplam üretimin %82,3’lük kısmı gıda ve dokuma sanayisiydi.

14) Bu kadar dokuma oranına rağmen dikkatli okuyun lütfen; pamuk dokuması ülke ihtiyacının %9,5 ve pamuk ipliği ise ülke ihtiyacının %20,5’luk kısmını ancak karşılayabiliyordu. Geriye kalan kısım diğer ülkelerden ithal ediliyordu. Yani ülkenin %82’si dokumacılık yapıyor, ondan ürettiğin senin %10-15’lik kısmına ancak yetiyor! Varın siz hesap edin durumu.

15) Savaş yıllarında memur maaşları %50 düşürülüyor. Anadolu’da ticaret yapan tüccar/ağalar kara borsa sayesinde savaş zamanı zenginleşiyorlar. Anadolu’nun fakir erkekleri cephelerde ölürken arkada kalan ağlar/tüccarlar/çeteler halkın kalanlarını ele geçiriyor. Feodalite dediğimiz toprak ağalığı savaşlarda böylece daha da keskinleşiyor.

16) Eyyy koca kafalı insanoğlu! Savaşlarda çığırtkanlık yapanların şirketleriyle ticaret yaparak daha çok zengin olduğunu hala görmez misin? Ölenlerin fakir köylü garibanlar olduğunu bilmez misin? Bilmiyorsan öğren artık, biliyorsan ve hala konuşuyorsan sen de bu ticaretin ya içerisindesin yada geri zekalısın git öl mal oranı azalsın birazcık.

Sonraki yazı için buradan

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (II)

Yazımıza ikinci bölüm ile devam ediyoruz. Yakın bir dönemde de ve hatta şimdi bile konuştuğumuz bir konuyu değerlendiriyor Uğur Mumcu; Yabancı sermaye girişini ve bunun etkilerini. Sıkça duyduğunuz yabancı sermayeye satışın etkilerini ve sonuçlarını anlatmış arada. İlerde buna ciddi şekilde değineceğiz. Bunun 1974 etkisini ve değerlendirmelerini, Kıbrıs sorunu ve ambargoyla beraber değerlendiriyor bir çok yazısında Mumcu. Fazla yazmadan yazıları okuyalım isterseniz. İki yazı bir arada olacak ve son olarak Kıbrıs çıkartmasından sonraki günlerden bir yazı ekleyeceğim üçüncü kısımda;

Hep Aynı Oyun

Türk ve Yunan hükümetleri arasında “kıta sahanlığı” tartışmaları sürüp dururken birdenbire yabancı petrol şirketleri petrol üretimini azaltmış ve ithalatı da durdurmuşlardır. Yabancı şirketler;

“Yürürlükteki fiyat rejimi ile petrol ithal edemeyiz” diyorlar. Yabancı şirketlerin petrol sağladığı şirket ise, koalisyon ortağı Erbakan’ın sevgili “müslüman kardeşi” Suudi Arabistan’daki ünlü ARAMCO şirketidir. Bu şirketin en büyük ortağı yine Mobil şirketinden başkası değildir. Yani;

“Al gülüm, ver gülüm”

Bu oyun ilk kez oynanmıyor. 1963 Kıbrıs bunalımında da yabancı petrol şirketleri üretimi durdurmuşlar ve petrol vermeyeceklerini açıklamışlardı. Aynı günlerde Amerikan başkanı Johnson, İnönü’ye mektupta;

“Size verdiğimiz silahları ancak bizim iznimizle kullanabilirsiniz” diyerek Türkiye’yi açık bir biçimde tehdit etmişti.

Başkan Johnson

Kıbrıs bunalımından sonra “ulusal sorunlar” bütün acı ve çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş, bundan sonra “milli ordu”, “milli petrol”, “kendi uçağını kendin yap”, “başkasının yapamadığını millet yapar” gibi sloganlar gazete köşelerinde sergilenmişti. Başbakan İnönü ise;

“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de yerini bulur” gibi sert karşılıklar ile Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerini hatırlatmışsa da, bir süre sonra yeniden “dengeci” ve “uzlaşmacı” politikasına dönmüştür.

Petrol sorunu Türkiye’de, kimlerin milliyetçi olduğunu, kimlerin sömürge maşalığı yaptığını kanıtlayacak en açık örnektir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günlerde, petrol konusunda devletçi politika izlenmiştir. 1926 tarihli Petrol Kanunu’na göre, Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türk Devleti’nindir. 1954 yılında, Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball tarafından hazırlanan petrol kanunu ile, Türkiye’deki petrol kaynaklarının egemenliği büyük ölçüde yabancı şirketlere verilmiştir.

Petrol kanunu’nun kabul edildiği günlerde İsmet İnönü iktidarı suçlamaktaydı;

Petrol kanunu, kapitülasyon hükümetleri ile hazırlanmış gönüllü bir kapitülasyon layihası olarak teklif edilmiştir. İşte profesörler, işte hukuk alimleri, hepsinin önünde söylüyorum. Petrol kanunu’nu karşılıklı taahhüt şeklinde görmek bir kapitülasyon devri açmaktır. Petrol ve yabancı sermaye kanunları, memleketin can evine dokunmaktır. İktidara gelirsek düzelteceğiz. Bununla her zaman uğraşacağım. Bırakmam yakalarını…”

İsmet paşa, sonradan iktidara geldi. Fakat ülkemizi bir kapitülasyon yağmasına sokan iktidarın “yakasına” yapışamadı. Üstelik, yabancı petrol şirketlerinin bir numaralı adamı Fethi Çelikbaş’ı, Sanayi Bakanlığı’na getirdi. Petrol Kanunu da yürürlükte kaldı. Kapitülasyonlara karşı çıkan Kurutuluş savaşı kahramanı da aynı kapitülasyonları uyguladı. Ne büyük çelişkidir bu!?

Fethi Çelikbaş

Bugün yabancı petrol şirketleri, işte bu yasalardan güç alıyorlar. Bu yasalar, bu yetkiler, kendilerine milliyetçi adını takan sömürgeci maşalarınca hazırlanmış, onaylanmış ve uygulanmıştır. Yıllarca, petrollerimizi devlet eliyle kullanılmasını isteyenler; “komünist” yaygarası ile susturulmaya çalışılırdı hep. İşte tehlike bugün kapımızdadır. Bu bu şirketler düşmanımızdır.

Petrollerimiz millileştirilmeli, diyenlere karşı, kendilerine milliyetçi etiketi takanlar “hayır, milli kaynaklar yabancılara verilmeli..” diyerek ulusal çıkarlarımızı yabancılara peşkeş çekmişlerdir. Şimdi soralım;

“Kimmiş milliyetçi?”

Yeni Ortam 5 Haziran 1974

Yabancı Sermaye Milliyetçiliği

Bugünlerde Yüksek Planlama Kurulu’nda yabancı sermaye sorunu görüşülmektedir. Bu konunun gereken ciddiyetle ele alınacağı kanısındayız. Sorunu kısaca özetleyelim.

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü günlerinde yabancılara tanınan ekonomik ve hukuksal ayrıcalıklara “kapitülasyonlar” denmekteydi. Bu ayrıcalıklar giderek, yabancı sermayenin Osmanlı ekonomisi üzerinde tekelleşmesine yol açmıştı. Türk ekonomisinin batı kapitalizmine teslim edilme tutanağı ise, “1838 Ticaret Antlaşması”dır. Bu antlaşmayla Türkiye batının serbest pazarı oluyordu. Bu antlaşma için Reşit paşa;

“Kalkınma yolunu açacak bir belge..” demiştir o günlerde. Aynı antlaşmayı İngiltere dış ilişkiler bakanı Palperston;

“Şaheser..” diyerek övmekte ve “Ticari ilişkilerde Osmanlı devleti, bütün öteki devletlerden çok daha fazla kolaylıklar sağlamaktadır…” diye açıklamalar da yapmaktadır. Bu antlaşmayla güçlenen kapitalist ilişkiler, Osmanlı sanayisini çökertmiş ve Türkiye’yi batı emperyalizminin tekeli altına sokmuştur. Bir süre sonra da “Diyun-u Umumiye” yönetimleri kurularak bir imparatorluğun haczi de tamamlanmıştır.

Ulusal kurtuluş savaşımız, işte bu sömürgeciliğe karşı başlatılmıştır. Mustafa Kemal;

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz…” derken bu gerçeği açıklamaktaydı.

Türkiye’de yabancı sermaye ilişkilerini, imparatorluk ve cumhuriyet dönemi olarak ikiye ayırmak gerekir. İmparatorluk dönemi için “tanzimat öncesi ve sonrası” diye bir ayrım daha yapılmalıdır. Lozan antlaşmasıyla “kapitülasyonlar” kaldırıldı ve yabancı sermaye konusunda yeni bir devir başladı.

Cumhuriyet döneminde yabancı sermaye ilişkilerini de, “1923-1950 ve 1950 sonrası” olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yabancı sermaye “tasfiye” edilmeye başlanıştır. Ülke içindeki demiryolu, elektrik, su, telefon gibi önemli hizmet dalları yabancıların elinden alınarak ekonominin millileştirilmesine çalışılmıştır. Yabancı şirketlerin tasfiyesi 1944 yılında tamamlanabilmiştir ancak.

İkinci dünya savaşından sonraki kapitalist gelişme Türkiye’yi etkisi altına almakta gecikmedi. 1950 yılında DP iktidara gelişi ile birlikte, yabancı sermayeye dayalı liberal ekonomi uygulanmaya başlandı yeniden. 1947 yılında imzalanan askeri antlaşmadan sonra da Türkiye, Amerika’nın güdümünde bir ekonomik kalkınma yöntemini benimsemeye zorlanmaktaydı. Amerikalı ünlü “dış iktisadi politika komisyonu” başkanı Randall, bu politikayı şu sözlerle açıklıyordu;

“Uluslararası ticaret ilişkilerinin genişlemesi için en uygun yol özel sermaye ve girişimin bütün dünyada serbestçe yatırım yapmasıdır. Türkiye, özel girişime gösterdiği büyük ilgi dolayısıyla bu çeşit sorunların incelenmesi için fevkalede ilgiye değer bir memleket olmuştur. Bu nedenle ben ve arkadaşlarım, özel yabancı yatırımların Türkiye gibi bir memlekete niçin daha özgür biçimde akmadığını araştırmak için görevlendirildik..”

Randall, DP iktidarınca çıkarılan “yabancı sermaye kanunu”nu yetersiz bularak, 1954’te “yabancı sermayeyi teşvik kanunu”nu kabul ettirmişti. Bu yasa ile yabancı sermayenin kar transferini sınırlayan engellerde ortadan kaldırılmakta, yabancı sermayeye yatırım ve kar transferi konularında tam bir özgürlük verilmektedir. Bu konuda birkaç örnek de verelim;

1952-63 döneminde, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye, 39 milyonu “nakit”, 200 milyonu “ayni” olmak üzere tam 239 milyon liradır. Aynı tarihlerde yabancı sermayenin kar transferi ise, 124 milyon lirayı bulmuştur. Bu tablonun özeti şudur;

Döviz olarak 39 milyon lira gelmekte, 124 milyon geri gitmektedir. Bir yabancı şirket 30 milyon sermaye ile kurulmuştur. Bir şirketin on yıl içindeki karı 141 milyon liradır. Bir başka ilaç şirketi 2,8 milyon lira ile gelmekte on yıl içinde 26 milyon lira kar sağlamaktadır.

Yabancı sermaye ilişkileri “yabancı sermayeyi teşvik yasası” yanında petrol yasası gereğincede yapılmaktadır. Ayrıca türkiye sınai kalkınma bankasına yapılan yatırımlar, Ereğli demir çelik fabrikasına yapılan dış sermaye yardımları da yabancı sermaye yardımlarının en önemli konularıdır.

Yabancı sermayenin şirketlerdeki oranı %57’dir. Şirketlerde yabancı sermaye egemenliği kuruluştur. Görülen budur.

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye içinde, petrol yatırımları en yüksek orandadır. Bundan sonra Ereğli demir çelik için gelen sermaye gelmektedir.

Amerikan hükümetince yapılan “ayni” yardımların karşılığı, türk parası üzerinden Merkez Bankasına yatırılmaktadır. Bu paraların kullanma biçimini de Amerikan Hükümeti saptamaktadır.

Türkiye’de bütün bu ilişkiler, “kökü” yabancı sermayeye ve “dışarıda” olan bir gayri milli sınıfsal kesimi oluşturmuştur. İşbirlikçi ve komprador dediğimiz işte bu yabancı sermayeden palazlanan ekonomik ve siyasal çevrelerdir. Bayar’ın milli cephesi bu işbirlikçiliğin ürünüdür.

Ülkemizde yabancı sermaye ayrıcalıklarına son verilmeden, yeraltı ve yer üstü kaynaklarımız devletleştirilmeden, ulusal ekonomiden söz etmeye olanak yoktur..

Yeni Ortam 16 Haziran 1974