Nerede O Eski Bayr..

Bayram gelir  güzel temiz elbiseler giyilir. Yaşlılara ziyaretler yapılır eller öpülür. Yaşlıların tam “ahh efendim nerede o eski bay..” kelimeleri söylediği duyulmadan çocuklar hemen dışarı çıkmak isterler.

Ama zamane çocuğu bir başka. Çocuk değiller zaten artık. Çocuk yasal olarak 18 yaş altı kabul edilse de bilime göre değiller. Ben 12 yaşımdayken babamların 15-16 yaşındaki zekaya sahiptim. Şimdiki çocuklar 8-9 yaşlarında benim 12 yaşımdaki zekaya sahipler. Bilgisayar, televizyon ve her kaynağa ulaşılabilirlik daha çabuk zeka gelişimine sebebiyet veriyor.

Yani kapınızda gördüğünüz mini mini 10 yaşındaki çocuklar aslında babanızın bundan 30 yıl evvelki 18 yaşlarına denk geliyor önünüze zeka bakımından.

Niye anlatıyorum bunları peki? Çocuklara bakarak ülkenin psikolojik travması ve iki yüzlülüğünü çok iyi yakalıyorsunuz da o yüzden anlattım.

Geçen bayram sabahı evde uyurken kapımı açan bu mini mini çocuklar “iyi bayramlar” diyerek beni uyandırmıştı. Tabi şeker falan yok evde. Hemen bozukluklar aklıma geldi. Hepsinin eline birer lira verip gönderdim. Çocuklar sevinip koşarak uzaklaşırken bende uykuya kaldığım yerden devam edecektim haliyle. Kapının tekrar çalması ile yine ayaklandım. “Hayırlı bayramlar” faslı ve elimdeki diğer bozukları vermem ve tekrar yatağa yatışım arasından fazla zaman geçmemişti ki dışarıda patlayan torpil sesiyle uyandım. Sonra ikinci üçüncü torpiller patlarken güne Halep veya Cerablusta bayram sabahına girer gibi başladım.

8dc560b56f5e424c2b6a42f3d461881f.jpg

Benimle bayramlaşıp aldıkları parayla muhtemelen torpil alıp sokakta patır patır patlatan çocukların kahkahaları kulaklarıma geliyordu. Derken yine kapı çaldı. Elimdeki son bozuklukları verdim fakat bir garip kıza param çıkışmadı. Bende cebimdeki 5 lirayı abisine verdim. Paranın yarısını kardeşine vermesini tembihledikten sonra artık uykum da dağıldığından banyoya girdim.

Yıkanırken kapının ısrarlı çalışları ve sanki bütün şehir çocuklarının benim bayramımı kutlamaya gelmesi alışa geldik bir durum değildi tabi. Yıkanıp elbiselerimi giydikten sonra yine kapı çaldı. Gelen çocuklara bozuk param olmadığını söyledim ama mazlum mazlum bakışlarına dayanamayıp elimdeki paralardan ellerine tutuşturdum. “Aslansın kralsın abi” cümleleriyle koşarak gittiler.

Dönüp elimde kahve pencereden “ne güzel bir bayram sabahı efendim ahh nerede o eski bay..” diyeceğim an kapı yeniden çaldı. E ama bu kadarı da fazlaydı. Hemen pencere kenarında ise çocukların hararetli bir şekilde organize olduğunu ve büyük çocuğun “şu dairedeki abi para veriyor olm koşun lan” veya “oradaki sadece şeker veriyor isterseniz gidin” veyahutta “onlar evde yok” tarzı cümleler ile etrafını koordine ettiğini duymuştum. Tabi “para veren abi” ben oluyordum ve bu sebeple bütün çocukların ilk hedefi bendim haliyle.

Tamam da kardeşim bende Rockefeller değilim yani. Kapıyı açtım ki ilk bütün para verdiğim kız çocuğun abisi tekrar gelmiş uyanık. Bayramlarını kutlayıp artık param kalmadığını söyledim. Küçük kızın abisi suratını asıp garip el kol hareketleriyle beni kınadığını bildiriyordu.

Penceremde kalan kahvemi yudumlarken “ya ayıp mı oldu acaba şeker alıp geleyim yine çocuk netice de” diye düşünürken aşağıda olayları organize eden çocuğun tam pencerenin altında net sesini duydum “O….çocuğu işte”.

whatsapp-image-2016-09-11-at-12-14-02

Az evvel ellerine para verdiğim zaman “Aslansın abi, leoparsın abi maşallah boyunda uzunmuş ekereke” diyen çocuklara “param kalmadı” deyince anında satışı koymuşlardı.

“O…. çocuğu işte abi” diye sitem eden küçük kızın abisine destekte geliyor yandan “aynen abi” diyor başka bir çocuk. “Bunlar böyledir paragözdür ne var yani versen para” diye ekliyor. Yandan birisi “Şerefsiz zaten bayram namazına da kalkmamış uyuyordu” derken öteki “ya zaten belli bayram namazına kalkmayan adamndan ne bekliyorsun” diyor. Birden başka bir çocuğun koşarak gelip yeni bir “para veren abi” bulmasıyla muhabbet sonlanıyor hızla o tarafa doğru koşuyorlar. Ha birde penceremin tam önünde bir de “akıllı ol” torpili patlatıyorlar.

Asıl problem “Ya onlar çocuk” deyip geçiştirdiğimiz bu yetişme tarzıdır arkadaşlar. Aynı davranışların yetişkin dönemlerde de sergilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Çocuklar toplumların aynalarıdır. Kültürel yozlaşma ve iki yüzlülüğe batmış, çıkarcılığın ve paranın peşinde koşan, ağzı bozuk ve kabadayı geçinen büyüklerin küçük resimleridir.

Eskiden böylemiydi? Nerede o eski bayr…

Yakın İktisadi Tarih III

Bir önceki yazı için

Yazıyorum ama anlaşılamayan veya karışık gelen yerler olabilir. Özet geçelim; Osmanlı devleti ilk önce borca sokuldu. Sonra sanayi hamlelerini tamamlamış olan emperyalist ülkeler tarafından açık pazar olarak kullanıldı. İthal ürünün ucuzluğuna kanan (daha doğrusu başka seçeneği yok aslında) devlet bir süre bu şekilde idare etti. Sonra verilen borçlar ile yapılan ithalat dolayısıyla yerli üretici iflas etti. Sanayileşmiş ucuz ithal ürünlere karşı insanlar dükkanlarını ve şirketlerini yabancılara sattı. (yerli şirket oranı 1913 yılında %3’e kadar düştü varın siz hesaplayın satışı). Borçların faizini bile ödeyemeyince devlet iktisadi olarak iflasını açıkladı ve yabancıların kurduğu bir iktisadi yönetime (D.Umumiye 1881) geçti. Borçlara karşılık savaşmadan şehirler ve topraklar, madenler, limanlar, tarihi eserler, okullar, fabrikalara el konuldu. Emperyalizmin çarkları Osmanlının işini bitirdi. Bunların hepsi II.Abdülhamit zamanında gerçekleşti. Suç elbette onun değildir. Dış borcun alınması ve çöküşün sonuna denk gelmiş talihsiz bir padişahtır.

Günümüz yalan tarih yazarları işte bu dönemde ithalat ve borç yüzünden çöken Osmanlı İktisadi yapısını ballandıra ballandıra anlatmakta, çöküşün suçunu İttihat Terakkiye atmaktadır. Öyle ya ülkede fabrikalar açılmakta, okullar yapılmaktadır, projeler gırla gitmektedir. Aynı şimdi ki gibi değil mi? (Yada karşı olarak suçu II.Abdülhamit’e atmışlardır buda doğru değildir)

Bu yazarlar şimdiki hükümetin yalancı borazanlarıdır. Osmanlı devletinin borç alımı ve ithalat ile II.Abdülhamit gibi oldukça iyi bir devlet adamı elinde bile toparlanamadığını ve iktisadi battığını, borçlar yüzünden şirketlerine, madenlerine el konulduğunu çok iyi bilirler. Fakat yine de 100 yıl evvel yapılan icraatları överler. İngilizlerin madeni satın alıp işletmesini, Fransızların limanların vergilerini alıp halkı sömürmesini, Almanların demir yolu döşeyip tren hattını işletmesini görmek istemezler. Daha doğrusu onu göstermezler. Bir şeyler oluyor mu kardeşim oluyor. İşte “liman düzeldi, tren yolu yapıldı, haberleşme direkleri dikildi e demek ki II.Abdülhamit döneminde kalkınmışız” gibi aynı şimdiki hükümeti övdükleri gibi övüyorlar. Amaç zaten II.Abdülhamit’i övmek, Osmanlıyı sevmek falan değil. Amaçları şimdiki emperyalist uşaklığını, dış borçlarını ve şirket satışlarını “100 yıl evvel II.Abdülhamit ülkede refaha gidiyordu İttihat engelledi. İttihat yani İngiliz ajanları” falan diyerek örtbas etmek.

12Eylul1934

Ülkemizin en büyük kaybı bana göre “Osmanlı devletinin neden çöktüğünün” öğretilmemesidir. Çocuğunuza öğreteceğiniz en önemli şey bu olmalıdır.

Elbette geldiğimiz bu süreçte dış borcun 15 yılda bu oranlarda büyümesi ve cari açığın kontrolsüzlüğü benzer bir şekilde ithalatın yerli üretici düşünülmeden “nerede ucuzsa oradan getir” hale gelmesi ülkemizi dönüşü olmayan bir yola sokmuştur. Neyse daha fazla uzatmadan çöken devletin iktisadi çıkış aramasını anlatalım. Türkiye Cumhuriyetinin ilk amacı ekonomik bağımsızlığı kazanmak olduğu görülüyor. Bağımsızlıktan sonra eğitim reformunun yapılmaya çalışılması ve modern devlet yapısına ulaşmak ilk amaç. İktisadi olarak 20 yılda bunun başarıldığını görüyoruz;

Yeniden İnşa 1923-1929

1) Kurulan Cumhuriyet iktisadi atılımın yönünü öyle siyasi arenadaki gibi sert bir şekilde çevirememişti.

2) Lozan anlaşması dolayısıyla (gizli madde diyeni döverim) “yerli/yabancı yatırımcılara 5 yıl imtiyaz verilemiyordu”. Bu aslında kuvvetli ekonomiye sahip yabancı yatırımcının işine geliyordu çünkü yerli yatırımcı çok zayıftı. Fakat bir madde; devlet tekeli bunu kırabiliyordu. Bu sebeple bir çok şirket devlet desteğiyle ilk yıllarda kurulup zenginleştirildi.

CIZ2-1923-2_izmiriktisatkongresi.jpg

3) Milli burjuva yaratımı için yapılan bu hamle elbette kendi nemalananlar grubunu yarattı (Şimdinin zengin aileleri içlerindedir). Siyasi ilişki ve kayırmalar ile bir kesim zenginleşti. Bunların bir çoğu kuvayi milliye askerleri, siyasileri ve destekleyicileriydi.

4) Lozan anlaşmasına göre Osmanlı devletinin bütün borçlarını T.C. ödeyecekti. Borç 1929 yılında ilk taksidi olan 15 milyon altın lira olmak üzere toplam 85 milyon altın liraydı.

5) Fakat anlaşma ilk 5 yıl iktisadi politikaları dondurmuştu. İthal ürünlere karşı rekabet edilememesi ülkeyi zorluyordu.

6) Yine anlaşma uyarınca yerli sermaye yeterince teşvik edilemiyordu. Devlet yapabilecekleri ölçüde yabancı sermayeyle mücadeleye girişti. Osmanlı zamanında satılan (borçlar dolayısıyla satılan ve el konulan aslında) demir yolları, madenler ve deniz ulaşımları yabancıların elinden satın alınarak yabancıların da işletmesi yasaklandı. (İleriki yıllarda süper müslüman olan Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve yüce şef reis milli irade simgemiz Tayyip Erdoğan bu yabancılardan satın alınan ve satışı yasaklanan şeyleri yıllarca yasaları çıkartarak serbest bırakıp satmışlardı. AKP son mumu dikmekle beraber artık geri alım imkanı görünmemektedir. Çünkü bir savaşta bile 1923 yılı yakalanamaz geçmişolsun yani)

7) Şeker üretimi tek merkezden yapılmayarak yurdun çeşitli yerlerinde üretimi için çalışmalar başlatıldı. Zararına da olsa üretimi sağlandı. Çünkü bazı maddeler ülke için kritik öneme sahiptir. I.Dünya savaşında Osmanlı şeker ithalatı yapamayınca 30 bin yurtdaşı şekersizlikten ölmüştü. Bu sebeple zararına da olsa bazı kritik malzemeleri ülkeler üretir yabancıya satmaz ve korur. Bunlar; Un, et, şeker, tuz başta gelen yiyecek hammaddeleri olmakla beraber stratejik kaynaklar yani; su,elektrik ve yakıt millileştirilir ve korunur (en azından devlet sermayesi kontrolünde tutulur). Yıllarca yakın siyasi tarih bölümde de anlattığımız üzere bunların korunmasını isteyenlere komünist denmiş ve vatan haini ilan edilmiştir.

17subat.jpg

8) 1928 yılında gümrük fiyatları yeniden düzenlendi. Bu sırada dünyada 1929 ekonomik buhranı patlak verdi. Artık iktisadi olarak yeni bir politika belirlenmeliydi.

9) 1924-1929 arasında her yıl ortalama olarak tarım %16, sanayi %8,5 büyürken GSMH %10,9 artmıştır. Bu büyüme savaş sonrası olduğundan çok iyi bir gelişme yaşanmadığını göstermektedir. 5 yıllık anlaşma elini kolunu bağlamış gibi görünüyor devletin.

10) Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılıyor (ki bütçenin %22’si Aşar Vergisi). Şeker, gaz yağı vb. şehir malzemeleri vergileri artırılarak fark kapatılmaya çalışılıyor. Yani köylüden üretim isteniyor. (Şimdiki gibi dünyanın en pahalı benzinini, gübresini, elektriğini vererek ilk fırsatta ithal ürünü kapıya dayıyarak sahte üretim bezirganlığına girilmiyor)

Evet görüldüğü gibi ülke Osmanlı devletinin girdiği ekonomik sömürgeden kurtulmaya çalışmakta fakat yapılan Lozan anlaşması sebebiyle iktisadi kalkınma ilk 5 yıl yapılamıyor. Mustafa Kemal elbette bu anlaşma maddesini kabul edilemeyeceğini dile getirmiştir. Fakat cumhuriyet o kadar kötü durumda ki bu bağlayıcılığa rağmen en az 10-20 yıl barış ile kalkınmaya geçme isteği savaştan daha cazipti. Zaten 1929’daki iktisadi avantajları ele geçirir geçirmez büyümeler katlanmaya başlıyor. Ülkemiz hiç bir döneminde 1929-39 yılındaki büyümeyi yakalayamamıştır.

Sonraki yazıya buradan

Şekerden Kıssadan Hisse

Size bir hikaye anlatayım. Halktan birisine “sen ne ayaksın olm?” diye sormuşlar. Oda anlatmaya başlamış;
 
“Devlete, halka kızdık. Bize haksızlık yapıldı. Yardım istedik, hakkımızı istedik. Devlet bize hakkımızı vermiyordu. Madem öyle deyip aldık elimize silahı. Kah orada, kah burada bizde devletin polisini, askerini, öğretmenini öldürdük. Dağlarda köpek gibi geberdik, mücadele ettik. Kimse bizi dinlemedi. “Ne istiyorsun?” diye konuşamadık. Tam 25 yıl savaştık. Bir gün devlet bize “gel senle konuşalım yeter artık bize saldırdığın” dedi. Şartlarımızı sunduk. Devlet dediğimiz kişilerle anlaştık. “Meclise girelim, artık savaşmak istemiyoruz sesimizi duyurmak istiyoruz” dedik. Sonradan devlet verdiği sözleri tutmadı, meclise girmememiz için barajı düşürmedi. Ama seçimde barajı geçtik. Artık resmi olarak ilk defa hem de partice meclise girdik. “Savaşı bitirmek istiyoruz, kan akmasın. Şartlarımızı dinlemek zorundasınız artık” dedik. “Beş yıldır görüşüyoruz sona varalım” dedik. Sonra konuşmalara başladık. Devletin bize verdiği sözleri hatırlattık. Yapılan yolsuzlukların hesabını sormak istedik. Sonra….
 
Biz polise, askere, okullara tekrar saldırdık. Seçimi meçimi bıraktık. Katil devleti yok edecektik!..”
 
Araya girmiş soran kişi;
 
“Yahu bunda bir yanlışlık var bilader, seçimi kazanmışsınız barajı geçmişsiniz. Devlet sizle zamanında da görüşmüş. Ne demeye tam hükümet görüşmeleri sırasında bunlar değerlendirilirken saldırıyorsunuz?”
 
Tam cevap verecekken Tv’den AKP genel başkan yardımcısı Mustafa Şentop konuşmaya başlamış “Türkiye’de parti kapatmanın bir tek sebebi vardır. O da siyasi partilerin terör örgütleriyle ilişki içerisinde bulunması. Açıkça teröre ve şiddete çağrı yapması bunlarla ilişki içerisinde bulunması kapatılma sebebidir”…
 
Soran adam cevabını bu şekilde almış