Gardiyan

Gardiyan “Geç şöyle geç bakalım ne çok konuştun yahu”

Yeni Gelen Mahkum “Bir soru daha sorucam sen kaç yıldır buradasın?”

Gardiyan (gerinerek) “Bu sene tam 16 yıl oluyor”

Yeni Gelen Mahkum “Yapma be.. 16 yıl yiyecek ne suç işledin ki sen?”

“Sen salak mısın be? Ben gardiyanım kardeşim Allah Allah adamın söylediği lafa bak ya! Benle mahkumu bir tutuyor. Kardeşim ben maaş alan bir adamım be”

YM “yaaa”

G (uzaklaşır ve gider) “yaaa salak mıdır nedir gelmiş bir de hadi get lan”

YM “vay be… ey ulu tanrım iyi kötü bir maaş bağla hapiste bile kendini özgür hissedebiliyor insan”

Bana Bir Şeyhler Oluyor

Uyanık

Ahmet kuzeniyle beraber karpuzun başında bekliyordu. Dolaptan çıkartılan karpuzun kesilmesini bekleyen 10 yaşlarında bu iki çocuk için önemliydi karpuzun kesilmesi. Genelde o hışırtı, şapırtılardan sonra karpuz çat diye ortadan ikiye yarılır iki ayrı yarım daire şeklinde masada hacıyatmaz misali dururdu. İşte o an karpuzun en can alıcı yeri olan kan kırmızısı göbeği de ortada sergilenirdi. En tatlı ve sulu kısım olan bu yerler yine genelde bu iki kuzene verilirdi. Ahmet o gün kesilen büyük karpuzun göbeğinin oldukça büyük ve sulu olduğunu fark etmişti. Kuzenine “dilim karpuzlarımızı yiyelim sonra bakarız” deyip onayı aldıktan sonra dilimi güzelce kesip doğradı. Kuzenine özellikle daha büyük bir dilim doğramıştı elbette Ahmet. Ahmet’in kuzeni doğranmış karpuzu kah şapırdatarak, kah şupurdatarak yemeye koyulurken Ahmet yemede pek istekli görünmüyordu. Hafif midesini tutarak pek iyi olmadığını göstermeye çalışıyordu. Ahmet’in kuzeni dilimi bitirince hemen bir dilim daha kesip önüne koydu Ahmet. Kuzen iştahla yemeye devam etti. Onu da bitirince Ahmet’in kuzeninin tuvaleti geldi. Kuzen tuvalete doğru gidince Ahmet hızla bıçağı kapıp kestiği karpuzun göbek kısımlarını kopararak tabağına koyuverdi. Mümkün olduğunca hızlı yemeye çalışarak bir yandan da tuvalet tarafına bakıyordu. Ahmet’in kuzeni tuvaletten gelince haliyle karpuzun göbeğinin yenmiş olduğunu fark etti. Ahmet’e neden paylaşmadığını sordu elbette. Ahmet hiç oralı olmadı. Eğer karpuzun göbeğini yemek istiyorsa akıllı olmalıydı, “yemeyenin karpuz göbeğini yerler” diye de kuzenine akıl verdi. Kuzeni buna çok kızmış ve gidip eniştesine durumu anlatmıştı. Eniştesi Ahmet’e neden yaptığını sormuştu sözde. Enişte sırıtıyordu “hadi hadi siz arkadaşsınız olm olur böyle şeyler” diyerek gönderdi yeğenini. İçinden “ulan bizim oğlanda çok akıllı ha” diye geçirmişti gönderirken..

Mehmet dönem ortasında hocasının verdiği ödevleri yapmamıştı. Şöyle bir yapmaya yeltenmişti ama mahalledeki arkadaşlarıyla her öğlen futbol oynamış, akşam da babasının aldığı oyun konsoluyla vakit geçirmişti. “Sonra yaparım”‘lar bitmemiş ve işte okul açılmıştı. “Şimdi ne yapacağım?” diye düşünüyordu. Sınıfı şöyle bir dolaşmaya başladı. 7.Sınıftaki hemen herkes ödevlerini yapmıştı. Kendisi gibi bazı arkadaşları boşlamışlar ama yarım yamalak yine de bir şeyler yapmışlardı. Sınıfın en çalışkan çocuklarından Özgür’e gözü takılmıştı. Özgür’ü hiç sevmiyordu Mehmet. Ayar oluyordu adeta. Sürekli bütün ödevlerini yapan, elindeki çöpü çöpe atan, saçları taralı, gömleği ütülü ve derslerinde başarılı bir çocuktu Özgür. Hocanın istediği kitap özetini elbette oda yazmıştı. Derste hocaları ikinci saatte ödevlere bakacağını söyleyince iyice panikledi Mehmet. Derken aklına şu ayar olduğu Özgür geldi. Özgür teneffüs için dışarıda olduğundan hızla sırasına doğru yönelip onun hazırladığı ödevleri aşağıdan aldı. Çaktırmadan kendi sırasına geliverdi. Etrafına bakınıyordu arada. İyi, kimse görmemişti. Özgür’ün ismini silip kendi ismini ve numarasını sol tarafa yazıverdi. Hocaları ikinci derslerinde ödevleri kontrol için sıraları gezmeye başladı. Şöyle bir bakıyor imza atıyordu sadece. Mehmet’in hocası yanına gelince kalbi hızla atmaya başladı. Hocası iki üç sayfayı kaldırıp imzalayarak arkaya yönelince rahatladı. Hocası ödevlerini yapmayanları azarlıyor ve eksi veriyordu. Sıra sınıfın çalışkanlarından Özgür’e gelmişti. Özgür ne olduğunu anlayamamıştı. Ödevini yaptığını ama galiba evde unuttuğunu söyledi. Hocası Özgür’e inandığını ve yarın getirmesini söylemişti. Nasılsa o kadar sayfayı bir akşamda yazması mümkün değildi. “peki hocam” diyerek mahcup oturdu Özgür. Mehmet çok mutlu olmuştu bu durumdan. İşte inek Özgür’e kimin akıllı olduğunu göstermişti…

Sinan üniversite laboratuvarının girişinde grup lideri Selin’i yakalamıştı. Sınıflardaki öğrenciler deneyler için gruplara ayrılmış ve birde grup lideri seçilmişti. Lider öğrenci grubundaki öğrencilerin dönem içerisinden hangi deneylere geldiklerini kontrol ediyor, gruba verilen ödevleri iletiyor ve grupça verilen ödevlerde gerekli organizasyonu sağlıyordu. Sinan dönem başından beri hiç bir deneye katılmamış veya ödev yapmamıştı. Vize notları işte bu katıldığınız ve verdiğiniz ödevlere göre belirlendiğinden durumu hiç iyi değildi. Selin’i tam orada yakaladığı çok iyi olmuştu. Zaten son deneye gelmişti gerçi ama bir an göremeyeceğini sanmıştı lider öğrenciyi. Selin kurallara uyan bir kızdı. Deneylere katılmayan arkadaşlarının isimlerini toplu ödevlerde yazmayacağını zaten söylemişti ama bu Sinan denilen çocuk nereden çıkmıştı şimdi? Sinan deneylere katılmadığı için üzgün olduğunu söylüyordu ama çok önemli mazeretleri vardı. Bir kere annesi hastalanmıştı, başka gün kaza geçirmişti öbürü hafta bayramdan geç gelmişti yoksa neden gelmeyecekti yani? Selin nuh diyor peygamber demiyordu. Sinan bu sınavın kendisi için çok önemli olduğunu yoksa okuldan atılacağını söylüyordu. Ailesinin durumu yoktu, zaten başka bir arkadaşında kalıyordu, yemek bile yiyemiyordu Sinan. Selin “ama senin ismini yazarsam olmaz ki diğerlerine haksızlık olur” diye söylendi. Sinan pes etmeyerek “yap bir güzellik” durumuna getirdi olayı. Selin hiç istemese de Sinan ve diğer gelmeyen arkadaşlarının isimlerini yazdı deftere. Sinan çok teşekkür etti övdü birazda kızı bu dürüstlüğünden dolayı. Sinan laboratuvardan çıkınca yaktı bir sigara hemen. İşte bu işi de halletmişti sonunda. “ulan ne salak kız bu ya” diye geçirdi içinden. Sınıfın arkasında dedesi gerçekten öldüğü için başka grubun deneyinde olan ve bunlara katılamadığı için kalıp okulunu uzatan Arda ise olaylardan habersiz ne yapacağını düşünüyordu..

Kerem bey iş çıkışı arabasıyla evine gidiyordu. Gidiyordu ama lafın gelişi gidiyordu. Trafik çok sıkışmış olduğundan hafif hafif ilerleyebiliyorlardı. Şoförler pist yarışında ilk kalkış yapan formula pilotları gibi habire gaz veriyorlardı araçlarına. Arabalar aniden atılıyor ama sonra basılan fren ile dizginleniyorlardı. Akşamın yorgunluğu iş çıkışı yaşanan stres ile birleşince haliyle bir sinir harbi yaşanıyordu etrafta. İşte Kerem bey bu sinir harbini yaşıyordu şimdi. Artık Kerem bey olduğu için her şeyin hızla yapılmasını istiyordu “eee müdürüm lan ben” diye düşünüyordu zaten. Ama yok arkadaş herkes gibi bu sıkışık trafikte kalıvermişti işte. Derken bir ambulans sesi duydu arkalardan. Belki bir kaza olmuştu ilerde evet muhtemelen kazaya yetişmeye çalışan ambulansın sesiydi. Emniyet şeridinden hızla geçip gitmesi gerekirken emniyet şeridini işgal eden bütün araçlar yüzünden sürekli korna çalıyordu ambulans. Ambulans önünde olan insanlar sol tarafa kaçmak için kornalar çalıyorlar, yer verilmesi için el kol hareketleri yapıyorlardı. Kerem beyin aklına birden güzel bir fikir gelmişti. Tam ambulans yanından geçerken hızla direksiyonu arkasından kırıverdi. Ambulans peşinde emniyet şeridinden hızla ilerlemeye başladı. Yine kendisi gibi bunu yapanların olduğunu görüp daha da sevindi. Kendisi ilk düşünmüştü yani. Bekleyerek 1 saatte alacağı yolu 5 dakikada alıverdi Kerem bey. “Kafam çalışıyor benim ya” diye düşündü. Eee koskoca müdürdü adam. Semra hanım ise yanından hızla geçen ambulansa ve peşindeki arabalara bakıyordu trafikte. Yaptıklarının ne kadar kötü bir şey olduğunu düşündüğünden “işte Almanya’da olsalardı ehliyetlerini alırlardı” diye mırıldandı. Oğlunun doğum gününe yetişemeyecekti çünkü trafik açılmayacaktı o akşam…

Hüseyin’in boğazı ağrıyordu. Hastaneye gitmemiş geçmesini beklemişti ama yok geçmemişti. Babası kaymakam olan Hüseyin fırçayı yemişti. Doğru hastaneye gitmişlerdi. Sıra numarası alınmıştı ki ohooo sırada 35 hasta vardı. Uzun kuyruğa baktı kaymakam ama yok bu sıra erimezdi. Derken başhekime rastladılar. “Vay kaymakamcım” falan hal hatır sorulduktan sonra hastalık anlatıldı. “Yaw kendisine neden direkt gelinmemişti?” Hep beraber çat diye KBB doktorunun odasına girildi. Doktor “ne demek efendim?”  deyip ilaçlar yazdı hızlıca. Kaymakamın oğlu böyle içeride muayene edilirken dışarıda bekleyen hastalardan çıt çıkmıyordu. Sabahleyin 5’te kalkıp sıra almak için erkenden gelen üniversite öğrencisi Aykut buna çok sinirlenmişti. Ama bir şey diyemedi. Şimdi kim bilir kimdi bu adam. Zaten 5 kişi kalmış diye düşündü çok önemli değildi yani..

Sinem hanım okulunu yeni bitirmiş ve kısa bir büro tecrübesinden sonra iş görüşmesi için fabrikanın insan kaynaklarıyla görüşmeye gelmişti. İnsan kaynaklarında ki adamı babasının arkadaşı aramıştı zaten. Ayrıca fabrika sahibi de tanıdıklarıydı. Sinem hanım koltukta oturan orta yaşlı kızı topuklu ayakkabılarıyla da “tokuduk tokuduk” geçerek görüşme odasına girdi. Kendinden oldukça emindi gerçekten. İnsan kaynaklarında müdür olan kişi mesleğinde profesyoneldi. Kendisine tavsiye edilen kız karşısında duruyordu. Havadan sudan konuştuktan sonra işle ilgili sorular sormaya başladı uzman arkadaş. Fazla tecrübesi yoktu evet ama ingilizcesi nasıldı? Anlıyor ama konuşamıyormuş hmmm “bilmiyor” diye not düştü. Peki hobileri nelerdi kızımızın? İlgi alanı falan sosyal aktiviteleri neydi? Sinem dağcılıktan ok atıcılığına kadar uzun metrajlı bir anlatıma koyuldu. Bir çok hobisi vardı ve sürekli kitap okuyordu. Evet en son okuduğu kitabı söylemişti ama yazarı kimdi hatırlamıyordu önemli miydi ki? Kafası son derece yoğun olduğundan karışıktı kızın ve heyecan elbette. Spor ise onun hayatıydı. Sabah erkenden kalkar koşardı hey maşallah. Para önemli değildi hayatta, önemli olan iş ortamıydı ve iş denilince yerinde duramayan bir işkolikti Sinem. Sinem’in sözünü kesen insan kaynakları müdürü yeterli olduğunu belirtti. Kendisi aranacaktı ve bilgi verilecekti. Sinem bir çok kez teşekkür ettikten sonra yine “tokuduk tokuduk” sesler çıkartarak odadan çıktı. Odadan çıkana kadar sürekli gülüyordu Sinem. Kapıyı kapattıktan sonra ise sırıtmayı kesti artık. Yanından geçip gittiği kıza sanki çöp torbasıymışcasına tiksinti ve iğrenmeyle baktı. Bilmem kaçıncı iş görüşmesine giden orta yaşı devirmiş Buse ise onunla beraber ayağa kalkmıştı. Kafasını uzatıp odaya girmek için içeriye baktı. İnsan kaynakları müdürü “buyurun sizi tanıyalım bakalım” demişti koltuğu işaret edip…

Belediyede çalışan Osman amca kendi halinde geçiniyor görünen aslında oldukça iyi para kazanan bir adamdı. Seçimlerde en çok bayrağı sallayan o olduğu için belediyede iyi bir yere verilmişti. Osman amca nasıl imar müdürü olduğunu anlayamamıştı. İmarlardan falan hiç anlamadığından ilk başlarda istemese de sonradan yavaş yavaş alışmıştı. Artık inşaat işleri kendisine sorulmadan yapılmıyor, harfiyattı, döşeme taşıydı efendim kendisine soruluyordu. E Osman amcada arada bazı yardımlar alıyordu elbette. Olağan şeylerdi bunlar. Fakat Osman amcanın kafasını kurcalayan mesele imar meseleleri değil oğlanın askerlik meseleleriydi. Oğlu askerde bir sınır karakoluna düşmüştü, görevler pusular derken bu olay kendisini çok rahatsız etmekteydi. Dini bütün bir insandı Osman amca öyle torpil falan olmazdı da hani bir konuşulsamıydı memleketinden olan Paşa Hakkı ile? Araya birilerini sokup aradı Hakkı paşayı. Paşada birlik komutanını, birlik komutanı da bölük komutanını aradı. Karakolda oturup askerliğin düzenine küfür ederken askerlerimiz bölük başçavuşu içeri girdi. Eliyle işaret etti Osman amcanın asker oğluna; “hadi git koğuşa elbiselerini topla başka birliğe sevk ediliyorsun çabuk”. Osman amcanın oğlan ikiletmeden koşarak koğuşa gidip dolabını falan toparlamaya başladı. Toparlanırken tanımadığı yeni asker yatağının başında bekliyordu. Başçavuş yeni askere Osman amcanın oğlunun yatağını ve dolabını işaret ediyordu. Osman amcanın oğlan fazla takılmadı bunlara. Hızla toplanmaya ve buradan gitmeye pek hevesliydi zaten. Eşyalarını alıp yeni gelen askere bir baş selamı verdikten sonra koşarak kendisini bekleyen araca binmek için merdivenlere yöneldi. Yeni gelen asker ne olduğunu anlayamamıştı. Birden komutanı gelip başka bir yere sevk edileceğini söylemiş arabaya bindirilerek bu dağ başı karakola getirilmişti. Bölük komutanıyla hemen tanıştırılmıştı. Bölük komutanı sinirliydi biraz ama kendisine değil başka bir şeye sinirlenmiş olacak ki “şerefsiz bunlar” diye arada ortaya küfür ediyordu. Kapıda yeni askeri görünce sadece “oğlum burası sınır karakolu dikkatli ol hepiniz bana emanetsiniz” dedi. Yeni asker hızlı bir “saol” deyip koğuşa doğru gitti. Sivas’taki köyünden ilk defa asker olunca çıkmış şimdi de buraya getirilmişti. “Vatan borcu burada yaparuk” dedi içinden. İmar müdürü Osman amca ertesi gün öğlenleyin Hakkı paşayı arayıp oğlunu Gaziantep’tepi ordu evine yerleştirdiği için çok teşekkür etti. Mutlaka bir ziyarete gidilmeliydi paşaya yoksa ayıp olurdu. Oğlunu aramıştı durumu iyiydi artık sıkıntısı kalmamıştı yani. Karakola yeni gelen asker fazla zeki bir genç olmasa da gayretliydi. 9 ay geçtikten sonra artık bölüğüne ve arkadaşlarına alıştı. Çok sevdiği bölük komutanı 15 gün önce tayını çıkmış ve başka bir yere gitmişti. Yerine de çok genç bir üsteğmen gelmişti. Osman amcada 9 ay sonra Gaziantep’e oğlunu ziyarete gelmişti. İşte yaklaşık 9 ay sonra Kars Digor’da yeni gelen askerin karakolu gece basılmış ve 14 arkadaşıyla beraber şehit olmuştu. Osman amcanın ise bu olaydan hiç haberi bile olmadı..

Not: Yazılan bütün hikayeler gerçektir ve kişilerin isimleri değiştirilmiştir

Düşündüm De..

Düşündüm de..

Toplumumuzun bilgi birikimi çok düşüktür. Nedir bu bilgi birikimi? Bilgili olmak veya bilge olmak ne demektir? Kişinin bilgili veya bilge olabilmesi neye bağlıdır? Kendi dininin gerekliliklerini yapan, gereğince düzgün ve örnek bir kişi bilge bir kişi midir? Yada kendi ülke tarihini araştıran, onların yaptığı savaşlara odaklanan, kahramanlıklarını dinleyen kişi… Bana göre bilgili olmak kişinin çevresindeki canlı cansız sistemi tam olarak öğrenmeye çalışmasıdır. Sadece bir şeye odaklanmadan, sadece öğrenmek için araştırma yapmak bizi sanırım bilgeliğe götürecektir.

Düşündüm de..

Toplumun bilgi birikimi düşüklüğü bilge kişiliği azlığın mıdır peki? Yani yeterince bilge insan olmadığı için mi bilgi birikimimiz düşük? Bilge insanların sayısının çok olması bu birikimi sanırım büyük oranda artırmayacaktır. Önemli olan bilgisi az olan toplumun, bilge insanlardan ne kadar şey öğreneceğidir.

Düşündüm de..

Yine de bilge insanların çokluğu ileriki dönemlerde toplumun bilgi birikimini artıracağıdır. Çünkü ister istemez bilge insanlar yazacak, konuşacak, şarkı söyleyecek veya resim yapacaktır. Bunlara rastlayan veya rastlaması olası insanlar bilgilerini artıracak ve böylece bilgi birikimi artacaktır.

Düşündüm de..

Bilge insanlara rastlama olasılığımız tamamen neredeyse şansa bağlıdır. Eğer bilge insan şansa yakınımızda değil ise bizim bu insanlara bir şekilde ulaşmamız gerekmektedir. Ulaşmamız için ise basitinden maddi olarak iyi durumda olmalıyız ki yanlarına gidebilelim. Bilge insanların ürettikleri düşünceleri/eserleri duymak/görmek için genelde para lazımdır. Çünkü bir bilge genelde iyi bir okulda hoca olacaktır yada başka bir bilge yaptığı eserleri bir müzede sergileyecektir. Asgari ücretle geçinen veya daha üstü olmayan insanlar bu kişilere ulaşamayacaktır haliyle. Ben akşamları hastanede hademelik yapan birisinin akşamı taksimdeki müzeye gittiğini veya çocuğunu St.Benoit lisesine yazdırdığı bilmiyorum.

St.Benua-Çeliktepe Cengizhan Lisesi Maçı

Düşündüm de..

Yada bilge bir ailede büyümeliyiz ki bu birikimden faydalanalım. Peki bunlara sahip değil isek şansımızı nasıl yükselteceğiz? Çok çalışıp sınavlarımızı geçer isek belki ergenlikte bilge insanların yaşadığı bir okula gitmek gibi. Ama bana göre şansımızı çok kitap okumayla artırabiliriz gibi geliyor.

Düşündüm de..

Devletimiz bu bilgi birikimini artırmak için neler yapmalıdır? Sanırım ilk önce eğitim sistemini gözden geçirmelidir. Herkese eniyi eğitimi veremeyeceğini kabul etsek de, ilk öğrenimde bilgi birikimini artıracak hamlelerin hatırlatılması yapılmalıdır. Bu da ancak bilge öğretmenler ile sağlanabilir. Bilge öğretmenler çocukların ufuklarını açar, sanata yönlendirir ve topluma iyi bir vatandaş verir.

Düşündüm de..

Ülkemizin öğretmenleri bilge midir? Devlet bilgi birikimini artıracak olan en önemli basamak hamlesi olan “eğitim” için bu öğretmenleri seçebilmekte midir? Ne yazık ki seçememektedir. Ülkemizin en zeki ve bilge potansiyelli gençleri mal gibi eczacı olup gelen reçetelere bakarak raftan hastalara ilaç vermektedir bir nevi bakkaldan hallice yani.. Peki bu eğitim sistemindeki yanlışlık neden görülememektedir?

Düşündüm de..

Sadece bizim ülkemizde mi görülememektedir? Misal Amerika toplumundaki bilgi birikimi çok mu ileridir? Dünyayı yöneten ülkelerin toplumları gerçek anlamda bilgi birikimi olarak ileride toplumlar mıdır? Sanırım değildir. Lakin şu noktada söylemek gerekir ki gerçekten bilgi birikimi olan bir toplum dünyayı yöneten bir ülke olmak ister mi?

Düşündüm de..

Bu bilgiye yaklaşan üst düzey yaşam seviyelerine sahip ülkeler genel anlamıyla kendi hamurunda kavrulan, kimseye karışmayan ilime bilime yönelen toplumlar olması tesadüf müdür? Kanada’lı veya İsveç’li bir vatandaşın farklı gündem konuları ile zamanlarını geçirdiklerinin farkındasınız sanırım.

Düşündüm de..

Bilgi birikimi olmayan bir toplum olduğumuz için temizliğe gelen kadına 100 lira çocuğumuza eğitime gelen öğretmene 50 lira veriyoruz. Bu sebeple hazırlanan kalite veya arge klasöründen ziyade üretimden çıkan arabaya odaklanıyoruz. Ne yazık ki sizin vereceğiniz “elektrikli aletlerle güvenli çalışma eğitimi” bir anlam ifade etmiyor, onlar ellerine sıcak ekmek veren fırın ustasını tercih ediyorlar. Yani alaylı olmak, mektepli olmaktan bin kat daha iyidir bu tip toplumlarda.

Düşündüm de..

Keşke alaylı bir usta olsaydım toplumumuzda. Hem saygınlığım olurdu, hem de kafam daha rahat olurdu fazla düşünmezdim belki de…

Yazı 20 Eylül 2014 yılında Sapanca’dan Adapazarı’na düğüne gidiş sırasında ki düşüncelerden alıntılanarak yazılmıştır

Sultan Süleyman Hükümdarlığı 2.Bölüm

Önceki yazıya buradan

Kanuni Devrinde Türk Denizcileri

1) Oruç ve Hızır Reisler ilk etapta etrafı korsanlıkla kavuruyorlar. Sağa sola derken Cezayir’i alıp İmparatorluklarını ilan ediyorlar. Fakat Oruç reis bir saldırıda öldürülünce, kardeşi Hızır reis Cezayir sultanı oluyor.

2) Bu adam işte meşhur Barbaros Hayrettin Hızır Reistir. Yavuz, buna müracaat edip yardım ediyor. Daha sonradan Kanuni yanına çağırıp Osmanlı Kaptanı Deryası yapıyor {hiç bir dönemde güçlü bir deniz kuvvetimiz olmamakla beraber bu güçlü dönemlerimizin temeli müslüman korsan denizcilerin devlete katılmasıdır. Elbette denizciler çok iyi orası ayrı}

3) Birçok başarı elde eden Barbaros’un en büyük zaferi Preveze deniz savaşıdır. Müttefik donanmalarının 3’te biri olduğu halde onları yenmiştir. {nasıl yenmiştir? Müttefik gemilerin hepsi yelkenlidir. Bizimkiler ise eski kürekli gemilerden oluşuyor. Rüzgar kesilince ehehe}

Barbaros

4) Zaferler falan Fransa’ya da arada yardım gönderiliyor {tarihte bize eskiden söylenen şeyler varmış “edebi alman dostluğu” diye halbuki almanlarla hep savaşmışızdır edebi bir düşmanlığımız vardır. Eskiden bize dost olan devlet Fransadır. Irksal olarakta Yahudilere çok yardım etmekle beraber, diğer ülkelerden ziyade bize ayrı şükranları vardır. İşlerin zamanımızda tersine dönmesi ilginç tabi. Aslında ilginç olan, bu tersten tarih bilincinin topluma nasıl empoze edildiği, nasıl genel kabul gördüğüdür. Bunun nasıl yapıldığını da toplum bilimine meraklı arkadaşlar anlayacaktır. İnsanları doğru olmayan bir şeye sürü halinde şartlandırmanın yolları vardır, bunlar uygulanmıştır. Mesela şu belgeler, tarih olmasa kimse size inanmaz, sürekli bir yahudi oyunundan bahseder, yunan pususundan falan neyse}. Fransızlara yardıma giden Barbaros, barutlarının ve silahlarının yetersizliğini görünce, ordudaki disiplinsizliklerini görünce çok şikayet etmiş ve onlara kızmıştır {nereden nereye ha}. 1544’te geri dönen Barbaros artık sefere çıkmıyor. Çünkü bütün deniz devletleriyle barış yapılıyor. 1546’da da ölüyor. Piyal, Turgut vs. birçok komutan yetiştirmiştir.

5) Yine ümit burnunun keşfiyle Portekizliler ticaret yollarının öbür tarafını ele geçirmişlerdir. Onlarla Hint denizlerinde çarpışmalar yapmışız. En ünlü adamımız Piri Reis, bir savaşta muhasarayı kaldırıp gemileri zamanında yola çıkartmadığı için 80 yaşında başı kesilerek öldürülmüştür. {ünlü denizcinin sonunu pek anlatmazlar heh heh. Efendim şu haritadan da bahsedelim. Piri reisin haritası şimdi her yerde gezen harita gibi değildir. Parçalar halinde (4/5) yapılmış olup yaklaşık yarıya yakını kayıptır. Dünya haritasını yaparken göklere ruhuyla yükselip dünya haritasını çizdiğinden, yok antartikanın derin dehlizlerini gördüğünden falan bahsedilse de aslında haritasının dönemin en sağlam haritalarından birisi olduğunu kabul etmek gerekir fazlası değil. Haritasını kendi sözleriyle yakalanan esirlerden, diğer haritalardan ve komutanların seferlerinden yararlanarak birleştirip çizimini yapmıştır ben demiyorum kendisi böyle demiştir. Haritasında çok büyük yanlışlıklar olmasa da yanlışlıklar şimdiki haritalara nazaran oldukça fazladır. Lakin dönemin ilk haritalarından olduğunu kabul etmek lazım. Olayı dini vecibelere bağlayıp “gitmediği yerleri çizmiş” gibi saçma sapan şeylere oturtmaya gerek yoktur. Öyle bir harita meydana getirmiştir. Yavuzun hazırlanan haritaya bakıp “dünya bir imparator için iyi, fakat iki imparator için küçük” demesi efsanedir. Piri reisin öyle el üstünde tutulduğu falanda yoktur. İyi bir denizcidir sadece, zaten 80 yaşında bir gemi batırdığı için ayrıntılarına bakın, kellesini kesmekte kanuni sakınca görmemiştir. Tabi kellesini de, yine kendisini çekemeyenler kestirmiştir.} {ya aklıma geldi, hani o zamanlar çekemeyince entrika yapıp kele kestiriliyormuş ya. Hala aynı be. İş yerinde sizi çekemeyen orpu çocuğu müdürler oluyor ya bazen, sizi karalayarak bir şeyler yapmaya çalışıyor, sonrada kovuyorlar sizi veya siz istifa ediyorsunuz işte o hesap sadece kelle gidiyor burada. Size o hareketi yapanlar 400 yıl evvel kellenizi gözlerini kırpmadan kestireceklerdi sanırım}

Buhran Dönemi Şehzadeler Vakası

1) Şimdi Kanuni dönemi hep en tepede gösterilse de, aslında birçok ekonomik buhranın yaşandığını da anlatmak lazım. Tahmin edileceği üzere Sultan Süleyman 1553’te henüz 60 yaşındayken {aslında bir padişah için oldukça yaşlıdır} oğullarıyla sorunları çıkmıştır. En büyüğü Mustafa olarak Selim, Beyazid ve Cihangir isminde dört oğlu hayattaydı {diğer 4 oğlu öldü. İkisi Belgrad seferi dönüşünde 2 ve 9 yaşlarındaki çocukları (veba sanırım ama tarihte kendi çocukları olmadığı için Hürrem sultanın zehirlettiğinden de bahsedilir)}.

Şehzade Mustafa (Dizideki Haliyle)

2) En büyük oğlan olan Şehzade Mustafa, Dedesi Yavuz Selim’e benziyordu karakter ve yapı olarak. Asker tarafından çok sevilen cengaver bir adamdı. Padişahlığına kesin gözle bakılıyordu. Fakat padişahın karılarından olan daha öncede yazdım Hürrem sultan oğlu Beyazid’in başa geçmesini istiyordu. Çünkü Mustafa başkasının çocuğuydu. Bu sebeple entrikalarda bulunmuş, ilk önce kendisine muhalefet eden veziriazam İbrahim Paşayı boğdurttmuştur. İran seferine çıkılacağı zaman şehzade Mustafa’nın, padişah çok yaşlı olduğu için askerlerle tahta çıkacağı söylentisini yaydırdı. Bunun üzerine şehzadelerin sancaklarının yerleri değiştirildi. Padişah orduyla sefere katılacağı zaman şehzadelerde katılacaktı tabi ki. Şehzade Mustafa orduya birlikleriyle katıldı. Vezirler adet olduğu üzere çadırına gelip elini öptüler. Oradan da padişahın çadırına götürüleceğini sanan Mustafa’yı, yedi dilsizin olduğu bir çadıra sokup kaçtılar. Şehzade Mustafa babayiğit bir adam olduğundan bunların elinden kurtuldu. Fakat kaçarken son anda arkadan atılan saray hademelerinden Zal Mahmud ağa, takatsiz kalan şehzadeyi orada boğdu(1553). {Orspu çocuğunun en önde gideni olan Zal Mahmud Ağaya ne oldu peki? Ve olaylar nasıl gelişti? Bir bk olmadı, öylesine bir soruşturmadan sonra olay örtpas edilip kapatıldı. Halk katilinin, kimin yaptırdığının ve nasıl öldüğünü öğrenmiş ve çok rahatsız olmuştu. Söylendiğine göre Yavuz gibi cengaver bir adam olan Mustafa yaşasaydı İtalya’yı alırmış bilemiyiz tabi. Efendim neyse yeniçeriler şöyle bir ayaklanınca olay üstüne vezir Rüstem paşa (ki onunda parmağı var ibnenin) görevden alınıp Ahmed paşa başa geçti. Zal Mahmud ağaya ne oldu ilerde anlatayım mı lan neyse ya bu adam sonradan beyliklerden birisinin başına geçirildi ve ilerde de veziri azam yapıldı, neden battık şöyle bir gözünüzde canlandı mı? Bir oluşum varmı arkadaşlar. Genelde bu tip adamlar birilerinin pis işlerini yaparlar, dürüst, güvenilir insanları temizleyip sıfırdan soytarılıklarla zengin olurlar. Ne dediniz? Günümüzde siyasetçilerde aynısına benziyormu? Daha benzeyen birşey görmediniz devam edelim}

3) En küçük kardeş şehzade Cihangir abisinin bu şekilde ölümüne dayanamamış ve peşinden ölmüştür (1553). Cihangir, çok zayıf, kambur bir adam olup çok hassas ve duygusal bir insandı. Yaşı geldiğinde sancağa yollanmamış ve babası Kanuni’nin yanında kalmıştı. {Cihangir, abisinin ölümünü ve durumunu öğrenince içine kapanmış ve her gün ağlamış}

4) Artık iki çocuğu kalmıştı. Selim ve Beyazid. İkiside Hürrem sultanın çocuğuydu. Şehzade Beyazid babasına ve anasına benziyordu. Bu şehzade çok yakışıklı, ahlaklı, kültürlü bir adamdı. Annesi küçüklüğünden beri onun padişah olmasını istediği için çok çalışmıştı üstünde. Artık kendisi de iyice padişah olacağına inanmıştı. Hürrem sultan iki kardeşide iyi geçindirmeye çalışıyordu. Beyazid’i açık bir şekilde destekliyordu tabii ki. Şehzade Selim ise olayı tam anlamıyla “Allaha havale etmişti”. Çünkü anasının karşısında kendisinin bir şansı yoktu. Derken Hürrem Sultan 1558’de öldüüü…

5) İki kardeş arasında çekişmeler başlayınca, Selim Konya’ya gönderilirken, Beyazid Amasya’ya gönderildi. Beyazid uzağa yollanınca kıllanıp gitmek istemesede gimek zorunda kaldı. Ha söylemeyi unuttum, şehzade Mustafa’nın ölümünü Hürrem’le planlayan Rüstem paşa {Sapanca’da camisi olan| isyan sebebiyle azledilmişti ya, işte Hürrem Sultan yine bir ara pası atarak onun yerine geçen Ahmed Paşa’yı öldürtüp yerine Rüstem paşayı yine vezir yaptı {ya ayrıntıları yazmıyorum, merak edenler baksınlar diye. Mesela ortalıkta mesajlar geziyor Kanuninin kızı Mihrimah sultan efendim Mimar sinan’ı seviyormuş, Kanuni gitmiş Rüstem’e vermiş kzını. Mimar sinan’da yapıtlarında efendim onu imgelemiş falan bu efsanedir arkadaşlar. İşte Rüstem Paşa azledilince vezirlikten yerine kendisine muhalefet Ahmed paşa geliyor vezir. Onun hakkında rüşvet aldığı iddialarını ortaya attırıyor. Onu öldürtünce Rüstem’i geri getirmek lazım. Kızıyla beraber planlayıp Rüstem paşaya nişanlanıyor. Böylece Rüstem paşa tekrar saray geliyor bu vesileyle. Ordanda hafif padişaha yönelerek “sultanım şansa bakınki vezir öldü, işte geçmişte isyanla hiçbir suçu olmayan Rüstem paşa’da hazır burada ne tesadüf değil mi?” demişlerdir. Olay budur yani. Zaten Ahmed paşanın idamında Hürrem’in kadar kızı Mihri-i Mah sultanında parmağı vardır. Millette sallamaya ne meraklı yav}

6) Şehzade Selim anasıda ölünce {herhalde işi “Allaha bırakırsak kelle gidecek” diyerek} Lala Mustafa Paşa’yı satın almıştı. Lala, öğrencisi Şehzade Beyazıd’la yazışan adamdı. Beyazid çok rahat yazışıyor ve herşeyi anlatıyordu. Sahte mektuplarla ondan mektuplar alarak padişaha gösteriyorlardı. Padişah birçok mektup yazıp, Beyazid’a kısaca akıllı olmasını söylese de kar etmedi {etmedi çünkü mektupları yolda Lala Mustafa Paşa alıp imha ediyordu}. Vezir olmak için yanıp tutuşan Lala Mustafa’nın kışkırtmaları ve mektuplarla fişeklenen Kanuni bir orduyu üstüne gönderdi.

7) Beyazid yenilip Amasya ya ordanda dört küçük erkek çocuğunu alıp İran’a kaçtı. Kendisine oyun oynandığını sonradan anlamış, padişaha haber yollamışsa da bunlarda Lala tarafından ele geçirilip imha edilmişti.

8) İran şahı vermek istemese de {para ve vergi indirimini görünce} onları gelen heyete teslim etti. Teslim alınır alınmaz şehzade Beyazid ve dört küçük oğlu boğduruldu 1561

Son Sefer Ve Ölümü

1) Kanuni uzun bir aradan beri (13 yıldır) ihtiyarlığından sefere çıkmıyordu. Vezir Sokullu, daha önce yapılan Malta bozgunundan sonra padişahın orduyla Sigetvar seferine çıkmasını istedi. 73 yaşında, yürüyemeyen bir adamdı. Hastalıklar ve oğullarının yaptıkları kendisini çok yormuştu. Sigetvar kalesinin alınmasından bir gece evvel öldü 6 eylül 1566

Zigetvar Kalesi

2) Padişahın seferde ölümü isyana sebebiyet vereceğinden saklanmış, Vezir Sokullu seferi çok iyi yönetip Şehzadeyi beklemiştir.

3) Padişah ölüm haberi yaklaşık iki aya yakın saklanmıştı. Şehzadeye haber verilmiş o Belgrad’a gelince otağa çağrılmamıştı. Askerler arada bir huzursuzluğa düşse de kurnazca hareketlerle {mesela dedikodular artınca “padişahımız cuma namazına çıkacak” diyerek ilan yaptırılmış, namaz vaktide “padişahımız rahatsız çıkamayacak” denmiş. Yine ortalık kızışınca “divan var” denmiş vs. Bir arada padişaha çok benzeyen birisi tahta oturtulup gezdirilmiş} isyan engellenmiş {isyanın sebebi padişah değiştiği zaman askerlere verilen bahşiş. Fakat hazinede para yok o zaman, padişahta yok işte al sana isyan} Sonunda ordu Belgrad’a getirilince yeni padişah açıklanmış. Osmanlı askerinin ve halkının en sevdiği padişahlardan olan Kanuni akıllı, babası yavuz gibi cengaver değil ama yine haşin bir hükümdardı. Toprak reformları, asker düzen ve silahlanma, denizcilikte Osmanlı dünyada bir numaraydı döneminde. Yine devrinde bir çok yapılar inşa edilmiş, ilim adamları yetişmiştir.

Sonraki yazıya buradan

Beyaz Diş

Beyaz Diş

Çok kitap okumuş da şöyle hani geçmişe bakıp “olm bunu okuyun ha kesin” diyeceğim kitap olunca düşünmeye başlıyor lan insan. Değişik değil mi? Beyaz Diş kitabını Amerika’daki dayımın kütüphanesinde görmüştüm. Dayım da sonradan bana bu kitabı alıp hediye etmişti sağ olsun. Yukarıda ki kitap kapağına bakıp heyecanlanıyor tabi insan 12 yaşlarında. Ben orta okula giderken sobanın arkasına atardım minderi ohhh mis gibi tam kışlık okunacak kitaptı vallahi. Koyarsın soba üstüne de ıhlamuru fokur fokur.

Kitabımızın yazarı gördüğünüz üzere Jack LONDON. Kendisi amerikadaki “altına hücum” dönemini birebir katılım yaparak yaşamış. Hem altın aramış hem de kitaplarını yazmış. Romanımız küçük bir kurdun doğumundan başlayarak yaşadığı hayatı anlatıyor. Yani kahramanımız ilerde Beyaz Diş ismini alacak olan bir kurt. Yazar genellikle kitapta soğuk ve vahşi ortama karşı verilen mücadeleyi anlatıyor yine arada. Kurtlara karşı sempatiyle bakmama sebep olmuştur bu kitap. Lise dönemine kadar gençlere tavsiye ederim.

Vahşetin Çağrısı

Bu kitabında devamı var. Mini dizi gibi anasını satayım. Bu kitap beyaz dişten bağımsız bir şekilde olsa da yine benzer bir ortam var. Tam ne anlatılıyor hatırlamıyorum ama bunun sonu kötü bitiyordu bunu hatırlıyorum. Peş peşe okuyun pişman olmazsınız arkadaşlar.

Bu iki kitabında filmi olmakla beraber zaten ünlü yazarın kült kitaplarıdır.

Propaganda VI. Son Yazımız

Propaganda yazıları 6 yazıdan oluşmaktadır;

Propaganda I

Propaganda II

Propaganda III

Propaganda IV

Propaganda V

Arkadaşlar son yazımızla beraber son yorumlarımızı yaparak propagandayı bitirelim artık. Uzun bir yazı dizisi olmakla beraber ilgi göstermenizi istemiştim. Ha bu arada kaynak kitaplar ve notlar olarak ana hatlarıyla Doç.Dr. Sezer AKARCALI hocamıza ilk sırada teşekkür ederken internetin değişik bölümlerden faydalandığımı da belirteyim.

A.B.D.

Halk yapılan propagandayı kabul etmiyor genel anlamda. Çünkü avrupadaki nazi, kamünist, faşist akımların etkilerinde olduklarını bildiklerinden fazla bu işlere girmiyorlar. Bu olay 1940’lara kadar böyle gidiyor.

1917 yılında bir komite oluşturulsa da savaş bitince bir çok kongre üyesinin bastırması sonucu kapatılmıştı. Amerikalılar I.Dünya Savaşı sonunda imzalanan Versailles anlaşmasının barıştan ziyade saldırgan totaliter devletlerin ortaya çıkmasını sağladığını düşünüyorlardı. Bu sebeple her iki tarafı da suçlayıp avrupaya karışmamayı yeğlediler. 1917 yılında propagandadan dolayı savaşı desteklemişlerdi bu sefer öyle savaşa girmeye niyetleri yoktu. 1939 yılında başkan Franklin D. Roosevelt tarafsız kalacaklarını açıkladı.

Savaşa girmek istemeyenler başkanı ve savaştan kar elde edecekleri ekonomik çıkar sağlamak ile eleştirip suçluyorlardı. Almanya toplum yapısından dolayı Amerikanın kendi safında savaşmayacağını biliyor ve tarafsız kalmasını yeğliyordu.

Pearl Harbor

Amerika hükümeti ise (tahmin edeceğiniz üzere) savaşa girmek istiyordu yani. Bu sebeple propagandaya başvurdular elbette. 1940’larda avrupaya giden albay Donovan ilk birimleri kurdu. Radyolarda avrupalı insanlara yardım etmek gerektiği, savaşın sonlandırılması gerektiği, eğer İngiltere kaybeder ise savaşın Güney Amerikaya sıçrayacağı vs. tarzı haberler yapmaya başladılar.

İşte bu propagandalara için The Office of War Depart. ve Office of Strat. Service birimleri kuruldu. Başkanın kendisi çok iyi bir konuşmacıydı. Bir radyo programı vardı ve sürekli bu savaştan bahsetmeye başlamıştı. Amerika halkı savaşa girme potansiyeli sebebiyle daha çok çalışmalı, üretmeli ve üremeliydi. Elbette savaş için amerikan sineması (Holywood) kullanılmıştı. 1943 yılından itibaren her 10 filmin 3’ü savaş ile ilgiliydi.

Amerika baktı olmuyor bana göre kendisine bilerek yani yapılan saldırıyı engellemeyerek savaşa girmiştir. Pearl Harpor faciası olarak geçen Japon saldırısının bahanesiyle Japonya’ya ve dostlarına savaş ilan etmiştir. Kapilizm’in kendisine saldırı örnekleriyle halkın desteğini alma yöntemi daha sonra tekrarlanacaktır (kendine saldırıp bahane etmek)

Son Düzlükte

Evet arkadaşlar çok uzun bir yazı dizisini bitirmiş bulunmaktayız. Genel hatlarıyla ele aldığımız propaganda ilkeleri ve prensipleri doğrultusunda anlatmaya çalıştığımız bu olayın önemini kavramış olmalısınız. En önemlisi de bundan 60-70 yıl evvel yapılan ve kitle hareketlerine yol açan şeylerin hala yapıldığı ve yapılmaya devam edileceğini görmek olmalı sanırım.

Nasıl olmuştu da Hitler’in veya Mussolini’nin peşinden kitleler böyle hipnoz olmuşçasına gitmişti? Baskı ile eziyet çekmiş, genelde fakir ve alt tabakadan olan insanlardan alınan bu gücün temeli toplum yapısı ve doğru zaman olmalı. Eğer doğru yerde ve doğru zamanda o toplumu yakalayabilirseniz propagandayla peşinizden sürüklediğiniz büyük bir kitleniz oluveriyor.

Elbette demokratik sistemler, düşünce özgürlüğü, sanat ve edebiyat, bağımsız medya tarzı oluşumlar yaratılmak ve yönetilmek istenen bu yapıya karşı ilk savunma hattını oluşturuyorlar. Sanatçılarını, yazarlarını susturan, gazetelerini iş adamlarına satan ve sonra onları kontrol eden, düşünce özgürlüğüne ve farklılığa karşı görünürde saygılı olan fakat her fırsatta saldıran sözde demokratik sistemler belli bir zamana kadar bu insanlara karşı koyabilirler. Zamanla haksızlıkları dile getirenleri susturan, susturdukça seslendiği kitleye hedefler gösterenlere karşı hepimiz sesimizi çıkartmalıyız.

Anlattığımız bu propaganda terimleri ve sözcükleri için “olm yalan ya yok propaganda falan” demek yanlıştır. Ama bazı insanlar gibi de her şeyi propagandanın içine almakta doğru değildir. Bu sadece aklımızın bir köşesinde durması gereken bir şeydir. Bundan korunmanın en önemli yolu iletişim araçlarımızın bağımsızlığını sağlamak olmalıdır. Çünkü basın özgürlüğü anayasal bir haktır. Demokrasilerde fikirlerin özgürce ifade edilebilmesi ve gerçeklerin serbest akışı için siyasal sistem tarafından serbestlik sağlanmıştır. Bu vatandaşların entellektüel hareketinde temel ve aynı zamanda bir sosyal emniyet sübabıdır. Gazeteciler günümüzde gerçekleri mümkün olduğu kadar doğru, yansız ve çıkarsız haber haline getirmekten sorumludurlar. Bunu kendisine ve işine saygılı olan her gazetecinin yapması beklenir.

Onurlu bir gazeteci bu şekilde propagandaya alet olmayı kabul etmemelidir. Ancak gerçek doğruya ve bilgiye bu şekilde ulaşabiliriz. Gazeteciler, yazarlar, şairler, ressamlar, heykel traşlar, bilim adamları daha doğrusu bütün entellektüeller bu baskılara boğun eğmemeli ve doğruyu söylemelidir. Topluma karşı asıl görevleri bu olmalıdır. Yoksa ilerleyen yıllar kimin hangi olaylara karşı ne söylediğini iyi hatırlayacaktır.

Londra Bombalaması Sonrası Bir Çocuk

Ve biz buradan ne yazarsak yazalım okuması gerekenlerin okumayacağını kabul etmek gerekiyor. Yapılması gerekenlerden birisi yine alt tabakanın bağımsız bir şekilde düşünmesini sağlayacak eğitim sisteminin sağlanmasıdır. Nasıl olur, nasıl düzelir bilmiyorum ama çok zor görünüyor. O değilde ülkesindeki vatandaşları aslında korumak ve yaşatmak ile yükümlü olan devlet yapısını ele geçirmiş bu beş para etmez şerefsizler yüzünden ölen insanları düşünmek gerçekten çok tuhaf bir şey. Neden savaştığını bilmeyen, sadece kendisinden kendi çıkarları doğrultusunda savaş zamanı ölmesi, barış zamanı üreyip çalışması istenen bu insanlar.. Hepsi için yaşanmış iki dünya savaşı geçmişimizde. Ölen bir alman gencin veya rusun veya fransızın bir farkı olabilir mi? Aileleri, sevdikleri ve belki geride bıraktıkları karısı çocukları. Muhtemelen cesetleri bile bulunamayan, parçalara ayrılmış asker cesetlerinin sebeplerinin bu adamlar olması ne bileyim garip geliyor.

Ethal Gabain Bombalamadan Sonra Resim Yaparken

Hangi partiye üye iseniz veya hangi dindeyseniz veya ırktaysanız pek bir farkı yok sadece uyanık olun birazcık. Tepedeki adam söylediği için birisine eziyet etmeyin, öldürmeyin, vurmayın artık. Kendi manyaklıklarının kötülüklerinin farkına varın, sorgulayın ve mutlaka bağımsız haberleri ve yazıları takip edin. Ve okuyun mutlaka arkadaşlar. Burada yazılanları eleştirin, yazın, araştırın. Evet kapitalist dediğimiz ülkeler belki başkalarını sömürerek gelişmişlerdir, belki hala devam da ediyorlar. Ama unutmayın kendilerinin sömürülmesini ve kandırılmasını eğitim devrimleriyle aşmışlardır. Kendimizi ve geleceğimiz kandırmaktan vazgeçmek dileğiyle..

Bombalamadan Sonra “Londranın Tarihi” İsimli Bir Kitabı Okuyan Çocuk

Uykuya Sesleniş

Ey Uyku!

Sen hangi haneye,hangi meclise gidersen,

O meclis dağılır,viran olur.

Bu gece sakın bize uğrama,bu meclisi perişan etme.

Biz bu gece bu mecliste onun yüzlere aks eden güzelliğiyle beslenmekteyiz..

 

Ey göz!

Bu gece güzel yüzlerde,onun güzelliğine hayranlıkla seyre dalmışsın da

Uykusuz kaldığın için hiç üzülmüyorsun,gam yemiyorsun..

Karanlığıyla gelip bizi örten geceye yemin ederim ki,

Haşa ey uyku git!

Git de bu gece uyumayanların

Geceyi ibadetle geçirenlerin

Hak aşkıyla dolu gönüllerinden yüzlerce hediyeler elde et.

Hak uykuya daldıysa,herkes uyuduysa ne gam?

Varsın uyusun..

Allah’ıma hamd olsun ki;

 

Ey gönül!

Dün gece de uyumadın ama bu gece sen dün geceden de betersin.

Dün geceden de daha uykusuzsun..

Ben ay ile aynı huydayım, uyumuyorum,

Sabaha kadar söz söylüyorum…

Ey özlem duyanlara yakın olan dost!

Bu gece gönül gözün açık beni gör,beni dinle

Ay benim şahidim oldu,yıldızlar benim ordumdur.

 

Ey ay!

Sen bu gece yıldızların yağdırdığı oklara karşı siper ol…

 

Mevlana

Sultan Süleyman Hükümdarlığı

Önceki yazıya buradan

Sultan Süleyman

1) Sultan Selim’in tek oğlu ve altı kızı vardı. Süleyman 26 yaşındayken padişah oldu.  Kardeşi olmadığı için imparatorluk herhangi bir sarsıntı yaşamadı. “Neden tek oğlu var ulan?” diyenler gitsin okusun, onları da buraya yazacak değiliz. Bazı padişahlar kısırlığa, bazıları da iktidarsızlığa yakındı onu söyliyelim. Tabi azgın olanlarda vardı küçültmek için söylemiyoruz. Kendi sülalenize bakarsanız onlarda da vardır.

2) Gazze beyi ayaklandı. Aklı alınıp {gerçek anlamda} getirildi. Yine gtü kalkan Dulkadir beyininde kellesi alındı. (1522) {merak edenler için yazalım bari “efendim Gazze’deki adamın kellesi alınmış, padişaha getirilmiş yahu o sıcakta kurtlu kelleden nasıl taşınırmış?” falan diyenler olabilir. Uzun mesafeler için böyle kelle kesme durumunda kelleyi bal dolu bir sandığa koyarlarmış. Sonuçta havayla teması kesilen kelle de yolculukta hasar görmez, padişaha getirilince kelle baldan çıkarılır gösterilirmiş}

3) Büyük bir vezir olan Piri Paşa, genç hükümdara Belgrad’ın alınmasını, burasının avrupa açılımı için kritik öneme haiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. Fakat Piri Paşa’yı çekemeyen üçüncü Vezir Ahmed Paşa (Hain Ahmed diye geçer) Budin’i alalım diye kafasını çeliyor padişahın. Fakat Süleyman “Belgrad’ı alayım” deyip oraya sefer yapıyor. Burası gerçekten de uzun yıllar Osmanlıya üs yeri olmuştur (1522)

Sultan Süleyman

4) Belgrad’ın alınmasıyla Rodos’a yöneldiler. Tutuşan Rodos şövalyeleri erzak falan yığsa da dönemin eniyi topları, birlikleri ve 700 gemisiyle gelen Osmanlıyla anlaşarak teslim oldular. Sultan Süleyman, Cem Sultan’ın hristiyanlığa geçen oğlunu buldurttu {bknz. eski yazılarımıza}. Evlendiğini ve çocukları olduğunu da tespit ettiler. Onları huzuruna çağıran padişah “müslüman mısınız yoksa hristiyan mısınız?” diye sordu. “hristiyanız” deyince erkek çocuklarının hepsini ve Cem’in oğlunu orada öldürttü. Kızı ve karısını da İstanbul’a göndertti. {neden öldürttü? sanırım taht iddiası yapacağından değilde hristiyanlığı seçmelerinden, utandığı da düşünülebilir}

5) Mısır’da sular durulmuyordu bu arada. Rodos muhasarasında üçüncü vezir Ahmed paşa, muhasaranın uzaması dolayısıyla padişahı fişekleyip ikinci vezir Mustafa Paşa’yı Mısıra vali yaptırdı (ibnelik çanları çalmaya başlıyor). Fakat oralardaki kanunların halka uymaması hep sorun yaratıyordu. Halk, Memlüklü dönemindeki yasaları istiyordu.

6) İkinci vezir olan Ahmed Paşa, veziri azam Piri Paşa’yı da rüşvet aldığı iddiasıyla tepeden indirtti. Lakin Süleyman gidip Rumeli beyini baş vezir yaptırınca, çok üzülüp Mısır’a vali gitmek istediğini söyledi (ulan ne adamlar yaşamış değil mi tarihte). Mısır’da teşkilatlanan paşamız hükümdarlığını burada ilan ettirip parada bastırdı.(yuh) Sonradan kellesi kesilip hakkından gelindi. Mısar’a tecrübeli İbrahim Paşa gönderildi. Oraların sorunlarını düzenleyerek vergileri yeniden tasarladı. Sistemi kurup geri döndü 1525

Macar Seferi

1) Artık doğu seferindeyken Osmanlıyı taciz eden Macarlara sıra gelmişti. Mohaç’ta savaş yapıldı 1526

2) Macar süvarileri birbirlerine zincirle bağlıydı. 50-60 bin süvari bu sebeple çok tehlikeliydi. (birbirlerine zincir ile bağlanarak atlılara karşı önlem alınıyor) Bu savaşta, Osmanlı değişik bir taktikle savaş manevrası uyguladı. Sonuçta savaş kazanılıp kralda öldürüldü.

3) Yeni kral Yanoş Zapolya ilan edilip Osmanlı hakimiyeti tanınsa da Macar beyleri Ferdinand diye bir beyi kral ilan edip, Yanoşu’da dinden çıkardılar {ne güzel çıktın deyip ahahha}

4) Ferdinand birlikleriyle, Osmanlı askerleri sonbaharda geri dönünce saldırı yapıyordu. Askerler yazın gelince toz oluyordu. Kaybedilen yerler alındı/verildi vs. İlk Viyana kuşatması yapıldı. Fakat tarih olarak burasının kuşatması zaten planlanmadığı için vakit kışa gelince vaz geçildi 1529

V.Karl Şarlken Carlos

5) Üçüncü Macar seferi Alman impr. Şarlken saldırınca yapıldı. Ordu 200 bin civarında olup, son sistem silahlar, zırhlar ve toplarla ilerliyordu. Şarl cesaret edemeyip kaçtı. Ordu amaçsızca bazı şehirleri yağmalayıp esir ve ganimetlerle geri döndü. Al ver derken Macarları sonra komple alıyoruz 1562. {tabi yine ekleyelim bu 7-8 yıllık seferler sonucunda adam gibi bir ganimet ve sonuç elde edemiyoruz. Buda mali olarak Osmanlıyı çok sarsıyor. Çünkü ordu çok büyüdü, imparatorluk kontrolü zorlaştı vs. Bizim tarih hocası lisedeki “Kanuni zamanında para verecek dilenci bulamazlarmış, hazine o kadar doluymuş ki yeni hazineler açılmış keh keh” diyip bize anlatırdı bizde gururlanırdık ama görünen o değil. Evet, devletin ilk Kanuni yılları zengin bir yapıda olsa da bu seferlerde sonuç alınamaması, plansız seferler vs. devleti ekonomik buhrana götürüyor. Bu isyanları peşinden getiriyor. Yençeriler, mezhep, ırk vs. İsteyen ayrıntılarını okuyabilir}

İran Seferi

1) Osmanlı yönünü macarlara döndüğü zaman Anadoluda değişik yerlerde bazen kendiliklerinden, bazen adaletsiz vergilendirmeden, bazen dış etmenlerden dolayı kızılbaşlar (aleviler) ayaklanıyordu. Bu ayaklanmalar değişik tarihlerde bastırılmıştır {Şah İsmail’le beraber artık Osmanlı alevileri, İsmail’in tarafını tutuyor. Öldükten sonrada, yine Osmanlıya karşı ayaklanmalar gerçekleşmekte. Tarihte Osmanlı ve T.C. de bu tip ayaklanmalar sıkça yaşanmış ve ne yazık ki bazı dönemlerde bu ayaklanmalar oldukça kanlı bastırılmıştır. Osmanlı hiçbir dönemde alevilere güvenmemiştir. Yine cumhuriyet ilk kurulduğunda bir çok isyan çıkmakla beraber (genelde kürt-islam ayaklanmaları) alevilerde bazı bölgelerde kışkırtılıp isyan ettirilmiştir. Bir iki kişinin yüzünden de devletler artık isyan çıktıkça daha sert ve kanlı önlemlere doğru kaymıştır. Bu sebeple sanırım bir dönem nüfusun yaklaşık yarısını meydana getiren alevi mezhebi hor görülmüş, bu mezheple ilgili çirkin iddialar ortaya atılmıştır. Ülkemizde alevilerin bir baskı gördüğü çok açıktır geçmiş 1000 yılda. Cumhuriyetteki son isyanlarla beraber artık aleviler gizlenmiş veya mezheplerini değiştirmiş/yerlerinden göç etmişlerdir. Gördüğüm kadarıyla aleviliği ülkemizde farklı yaşayan insanlar (yöreler) ortaya çıkmıştır. Bu gruplar genelde “asıl alevi bizleriz” dese de mezhebin yıprandığı çok açıktır. Kendisini ayrı bir din olarak görenler olduğu gibi, kurana inanmayıp (bazı ayetlerine) yinede mezhep olduğunu söyleyen, bazı peygamberlerin kabul edilmemesi (sevilmemesi veya) görülüyor. İlginçtir, müslümanlığı tam anlamıyla yaşayan aleviler de vardır. Bu gerçekten böyle yaşadıkları için mi, yoksa eskiden korkup mezheplerini değiştirme zorunluluğundan mı bilinemiyor tabi ki. Bir diğer gözlemimde, toplumdaki eğitim yetersizliği sebebiyle alevilerin dinden uzaklaşmalarıdır. Sığır toplumlarda görülen “benim gibi değilsen ırkımdan değilsin, dinimden değilsin” tepkilerinin zıt tepkisi oluşuyor insanlarda yine. Yani “onlarda evlerini sarıya boyattıysa ben artık boyatmam veya onlar müslümansa ben değilim” yaklaşımı var bir nevi. Etrafınızdan görebilirsiniz. Yine şunu ekliyim tanıdığım aleviler başka mezheplerle ilgili çok fazla ayrıntı ve kötüleme sergilemezken, alevi mezhebiyle ilgili yalan yanlış çok ağır ithamlar gördüm ki yemin billahla anlatılıyor bunlar. Tarihte buraya da yazıyoruz hep söylüyoruz en ağır zulmü insanlar başka dinden olanlara değil, kendi dininden olup farklı mezhepten olanlara yapıyorlar. İnsanlar kendi mezheplerini “mutlak doğru” kabul ettikleri için amaçları karşı tarafı yok etmek. Gücü ele geçirirlerse ilk yapacakları da bu olacak sanırım}

2) İran’a sefere çıkılıyor. Bağdat seferinde kışın yola çıkılınca çok kayıp veriliyor {tabi neden? imparatorluk büyüdüğü için artık entrika ve rüşvetler başlıyor tabi. Yani en yetenekliler değil, entrikayı en iyi yapan, rüşveti veren yükseliyor. Sonuçta ilerde kokuşan sistemde bu adamların adaleti ve yönetimi ülkeyi çökertiyor.} Buna sebep olan İskender Çelebi asılıyor. Veziri azam İbrahim Paşa’da ülkenin yönetimini tamamen ele geçiriyor. Tersten anlattık İbrahim paşa, Süleyman’ın çocukluk arkadaşı {kankası yani} olup, kardeşiyle de evli. Devleti çok iyi yöneten İbrahim paşa’ya, 1529 da seraskerlik veriliyor. {Yani padişahın bir nevi yetkileri} Neyse, sonradan mevki sahibi olunca gtü kalkan İbrahim paşa, kendisine bazı fermanlarda sultan lakabını da ekletince İskender çelebi bunu yasaklatıyor. İskender çelebi bu sebeple çekişiyor. Bağdat dönüşünü yanlış planlayınca da kelle gidiyor tabi. Onun Bağdat dönüşü asılmasıyla İbrahim Paşa rahatlıyor iyice.

Pargalı İbrahim (Diziden Alınma)

3) Eden bulur mu? Kanuni’nin güzel zevcesi ünlü Hürrem Sultan (Mahmud, Selim ve Beyazıd anası) padişahın sevgisini kazanmıştı. Çocuklarından Beyazıd’ın hükümdar olmasını istiyordu. Sonuçta Hürrem sultan vezirin ayağını kaydırmaya karar verdi. {burada da bir bilgi verelim. Padişahın eşleriyle ilgili kitaplar var okuduysanız. Bunlar fantazi ürünlerdir. Karıların öyle padişaha yumurta pişirip sohbet eden tipte insanlar olmadığını biliyoruz. Yani nasıl diyim padişah ulan bu. “Süleymaaaannn hadi as veziri aşkıııuom” tarzı konuşmalar olamazdı. Padişah fazla iplemezdi zaten devlet işlerinde kadınları. Haaa diğer yandan, nüfuzu ele geçiren kadınlar çocuklarının padişah olması için entrikalar düzenlerlerdi o ayrı. Bunlar rüşvet, dedikoduyla ilgili, anlatırız arada}

4) İbrahim paşa Bağdat dönüşünden 2,5 ay sonra ramazanın 22. gecesi boğduruldu. Devlete düşman olduğu, dinsiz olduğu, padişah olmak istediği, çok para harcadığı vs. söylentileri halk arasında konuşuluyordu. İbrahim paşa kendisini padişaha çok yakın görmekle beraber hepsi dedikoduydu. Çünkü Hürremin oğlunu desteklemiyordu İbrahim paşa. Sonuçta aldı kafayı eline ne diyelim.

5) İran seferi yapıldı. Varna, Tebriz falan alındı. Tomnaso ile savaşıldı. Fakat savaşta onun kardeşi fırsatı değerlendirip taht kavgasına girmesin mi hehe hehe. {aman ne şaşırdık} Osmanlıya kaçtı, İranlılar dayanamayıp 1555 te anlaştılar. Osmanlı böylece iyice batıya yöneldi.

Sonraki yazıya buradan

Propaganda V

Önceki yazı için buradan

Arkadaşlar devam ediyoruz son ülkeler artık;

FRANSA

Fransa bildiğiniz gibi Almanya’nın saldırısına uğrayarak hızlı bir yenilgi almıştır. Bunda ani yapılan Alman saldırısının etkisi büyüktür. Almanlar daha önceden de yazdığımız gibi Fransa’ya ilk önce dost görünmüş sonra da saldırmıştır. Almanlar İngilizler ile aralarını açmak için onları sürekli kötülüyor tarihlerine atıfta bulunuyordu.

Lakin hem Fransız toplum yapısından dolayı hem de Nasyonal Sosyalizmin çağ dışı ırk üstünlüğünü dayatmasından Fransa’da çok etkili bir destek kitlesi bulamadı. Hitler Fransa halkına alçak gönüllü, askerlerin zor anlarında yanında olan, gözü yaşlı ve çocukları seven bir lider olarak tanıtılıyordu. Ama Fransız toplumu bunu yemedi 🙂

Hitler Paris’te

İşgale karşı olan Fransız direnişçileri duvarlara/etrafta sıkça gördüğünüz “V” harfini yazıyorlardı. Bu alman işgalin karşı bir direniş simgesi haline gelmişti ve başka ülkelerde bile kullanılmaya başlanmıştı. Günümüzde de ırkçılığa, faşizme, ayrımcılığa, baskıya vs. karşı “V” direniş simgesi kullanılmaktadır. Ünlü V For Vandetta filmi mükemmel bir şekilde bu mücadelelerden birisini anlatmaktadır. Mutlaka izleyin. Bir çok sahnesiyle beraber Tv’yi ele geçirdiği sahnede konuşma gerçekten unutulmazdır.

Ve Beethoven’ın 5.Senfonisi bu devrimin yine simgesel müziği olmuştur. Almanlar ilk başlarda bu durumu önemsemese de gittikçe bu duruma sinirlenmeye başlıyorlar. Yapılan müdahaleler, engellemeler fayda etmiyor. Halk her fırsatta tepkilerini dile getirmenin yollarını arayıp buluyormuş. Metroya binenler biletlerini “V” şeklinde kıvırıp aşağıya atıyorlarmış.

Hitler bakmış başedemiyor bari demiş simgeyi ben benimseyeyim. Sadece bu bölgelerde kendi simgelerine V harfini ekleyiverdiler. Almanya’nın Londra bombalamalarında kullandığı V1 ve V2 roketlerinin anlamı da buradan geliyordu. Fransızlar afiş basamamışlar ama Alman afişleri buldukları yerde yırtmışlardır.

Fransa ve Belçika’da işgale karşı vatandaşlarını cesaretlendirmek için gizli gazeteler ortaya çıkmıştı.

S.S.C.B.

Burada da işte Stalin benzer propaganda faaliyetleriyle halkı peşine takmıştır. Gençler erken yaşta etki altına alınmaya çalışılıyor, sloganlar üretiliyor, burjuva ve zengin sınıf vs. anlatılıyor sürekli. Yurt dışından gelen haberlerin hemen hemen hepsi sansürleniyor.

Stalin, Nazilerin söylemlerinin aksine kendisini barış adamı olarak görüyor. Mussolini gibi askeri üniformayı değil takım elbiseli ve şapkalı çıkıyor insanların karşısına (hepsi fakrlı görünüşte aynı yapıda insanları yönetiyorlar ama dikkat!)

Joseph Stalin Genç Bir Teğmenken

Sovyet Rusya’da Lenin propagandanın önemini erken yıllarda 1902’de kavrıyor ve propaganda bürosu kurduruyor. Bakü’de ki başarılı bir genç teğmen olan Joseph STALİN 1910 yılına kadar kurulan propaganda bürosunu yönetiyor. (ilginç değil mi yöneticisi). Lenin propagandanın farklı yorumlanması gerektiğini düşünüyor. Halkı yönetmek ve etkilemek için kullanılan yöntemlerde ajitasyon; cahillere göre olan, sürekli tekrarlanan, tek ve basit fikirlerden oluşan şeylerdi. Propaganda ise; daha kompleks olduğundan çok az kişi tarafından anlaşılabilen karıştırılmış ajitasyondu. Bu nedenle ajitatör konuşma dilini, propagandacı ise yazıya sarılmaktaydı. (yani konuşmayla gaza getirilenlerin bundan hemen gaza gelen armutlar olduğunu, bir kısmın ise ancak diğer yöntemler ile armutlaştırılabileceğini belirtiyor arkadaşlar)

1920’lere de her yere eğitim kurumları kurularak halka rus çarlarının günahları, bolşevik sistemin faydaları anlatılmaya başlandı. Propagandanın amacına ulaşması için sinema filmleri kullanıldı. Zaten 1920’lerde komple devletleştirildi. Mitinglerde ise büyük hatalar yapıldı. “Din halkların afyonudur” terimi beklenen etkinin tersine işi zorlaştırdı. Dinsiz militanlar birliği törenler yapmış, peygamber simgeleri, meryem, papaz vs ne var ise yakmışlar veya asmışlardır. Din adamları içki düşkünü ve açgözlü olarak gösterildi. Kilise malları ve binalarına el konuldu.

Sanıldığı gibi Rusya toplumu “haydi hoop dinsizliğe” dememiştir. Sosyalist rejimin asıl muhatabı olan işçi ve köylüler bu olayları büyük bir şokla karşılamışlardır. Anti din politikası beklenildiğinin aksi bir tepki doğurmuştu. Zamanla bu sert tepkilerin yerini ılıman hareketlere bırakması daha desteklenir sonuçlar doğurdu.

23 Ağustos 1939’de Almanya ile dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalanmıştır. 1 hafta sonrada Almanya Polonya’ya dalmıştır.

İNGİLTERE

İngiltere diğer ülkelerden evvel propagandayı fark etti. İlk defa 1917’de Alfred Harmsorth ve Lord Northcliffe önderliğinde propaganda bürosu kuruldu. Birinci dünya savaşı için kurulan bu büro savaşın bu bölümünden sonra gazetelerde Almanları insafsız, tecavüzcü, kadavraları yağa dönüştüren caniler şeklinde anlattı. Savaş bitimiyle beraber bu propaganda bürosu hemen dağıtıldı.

I.Dünya savaşı sonunda yardım alacaklarını umut eden Alman sosyal demokratları verilen sözler tutulmayınca İngilizler’e çok kızmışlardı. Almanlar ağır savaş tazminatına ve savaş suçlusu pozisyonuna getirilmişti. (Versailles anlaşması yani) İşte bu ağır maddeleri bahane eden Hitler iktidara gelecek ve II.Dünya savaşını başlatacaktı.

Londra

Lord Northcliffe savaştan sonra ne kadar ayıplanacak yöntem var ise kullanmış birde bunun ile övünmüştü. Bunun sonucunda beklemediği bir tepki almıştı. İngiliz halkı kendilerine yapılan bu propagandaya tepki göstermiş ve olumsuz bir tavır takınmıştı. Okuyan halk yapılan propagandaları anlıyor ve tam tersi tepkiler veriyordu. Ancak 1938’de Winston Churchill propaganda için hükümetten bir fon oluşturabildi.

İlk olarak askeri kanadın gücü şişirilirken alınan mağlubiyetler ile bu olay ters tepmeye başladı. Bu sebeple bundan hızla vazgeçildi. winston churchill zaten propagandaya çok inanmıyor ve önemsiz bir şey olduğunu düşünüyordu. Fakat zafer kazandıkça diğer ülkelere yapılacak propagandanın ne kadar hayati olduğunu fark etmeye başladılar. Birinci dünya savaşında A.B.D’yi savaşa çekmek için propaganda kullanılmıştı. Bu tekrar denendi elbette.

Alman radyosu gibi görünen %90’ı gerçek olan bir ingiliz radyosu kuruldu. Ölen Alman askerlerinin kimlikleri tespit ediliyor ve ailelerine aslında askerin ölmediğini anlatan mektuplar atılıyordu. Bu mektuplar çeşitli şekillerde yazılmakla beraber askerin bir arkadaşı gibi yazılmış bu mektuplar ölmediğini yada son kalan eşyasının partiye veya orduya verildiğini anlatıyordu. Yaralılara bakılmadığından zehirlenerek öldürüldüğü de söyleniyordu. Aileler umutla partilere veya orduya giderek eşyaları istiyor yalan söylenildiğini düşünüyorlardı. Çoğu alman aile mektuplara inanıyordu 😦

 Yine Ruslar’a Amerikalıların verdiği çeliği delebilen bir fosforlu bombanın olduğu söylentisini yaymışlardır. Çoğu Alman bu propagandaya inanmış, hatta bir alman general olan Von Schieben artık teslim olması için gönderilen yazıya karşılık “elinizdeki fosforlu bombayı atın onurumuzla teslim olalım” diyerek ne kadar inandığının göstergesi olmuştur.

İngilizler karikatürler ile bu savaşta yer almışlardır. Ünlü karikatürist David Low savaşılan diktatörleri eli kanlı olarak değil (çünkü bu onları yüceltir demiştir) şaklaban, sakar ve beceriksizce resmetmiştir.

Her ne kadar İngiltere propagandaya savaşın son zamanlarında ağırlık verse de kendi ülkesinin toplum yapısı gereği fazla yayın yapamamıştır. Demokrasi ve kamu oyunun gerçekleri öğrenmek istediği hep daha ağır basmıştır.

Sonraki yazı için buradan

İki Çingene Çocuk

Dün evde geç kalkınca işe koyulasım gelmedi. Yemek yedikten sonra giyineyim diye sağa sola bakarken ne göreyim!! Ne tişört var ne gömlek hepsi kirli iyimi. Bari dedim çamaşırları yıkayalım. Ohoo bulaşıklarda duruyor onada giriştim. Giriştim derken bir şey yapmıyorum be olm deterjanlarını koydum bastım tuşuna. Harş hurş çalışıyor ikiside. Bitti çamaşırlar aldım makineden çıktım balkona asmak maksadıyla. Diğer kalanları yıkayayım dedim ama ulan bu astıklarım zaten dolduracak komple neredeyse balkondaki ipleri. Neyse bunlar kuruyunca gece bir posta daha atarım anasını satayım.

Elime geçirdiğim atletleri, donları efendim şortları asıyorum. Bir yandan da gözüm dışarıda mahalle muhtarı gibi etrafı kesiyorum. Çorabın teki asarken düşüyor vayanassını arkadaş öfff. Hızla koşup alıyorum aşağıdan. Tekrar işin başındayım. Atletleri ters asıyorum, çorapları mandaldan tasarruf yapmak için çift çift mandallıyorum. Mandal demişken bu nasıl mandal lan. Dört taneden ikisinin yayı bozuk. Aleni mandal sıkıntısı içerisindeyim. Allahtan fazla çamaşır atmamışım ilk makineye…

Çamaşırlar

Atıyorum elimi eski mavi tişörtüm geliyor elime. La bu tişörte ne olmuş? Paslanmış küflenmiş bişeylerolmuş. Ha lan basket oynamıştım bununla ben bir ay evvel falan. E tabi ıslak ıslak koyunca böyle küflenmiş (pis adamım ben ya). Neyse götürüp banyoya koyuyorum yer bezi falan yaparız iş yapar yine. Şorttu formaydı derken aşağıdan bizim komşu abinin sesi duyuluyor “hoop Yalçın kolay gelsin” diye. “Napıyorsun?” diyor. Bende “Abi çamaşır bulaşık işte evi süpürücem fırsat kalırsa evin işi bitmiyor ehehe” diyorum şakasına. Yalnız cidden bitmiyormuş lan kolay değil yoruldum git gel. Babamı soruyor falan yok tabi bizimkiler. Selametle gönderip çamaşır asma merasimine devam ediyorum. Derken köşede bizim apartmanın çöp bidonuna iki çingene çocuk geliyor 12 yaşlarında. Poşetlenen çöpleri indirip açmaya başlıyorlar. Bir an kızıyorum “açmayın lan!” diye bağırıcam. Vazgeçiyorum sonra. Genelde bu tip sahnelerde farklı şeyler düşünüyorum yalnızken.

Orta sınıfta yaşayan insanların insanların çöplerini karıştıran iki çingene çocuk diyorum ya içimden. Napıyorlar diyerek hem gözlüyor hem de çamaşırlarımı asıyorum. Benim baktığımı farkettiler ve tedirgin oldular ama önemsemez görününce devam ettiler işlerine. Birisi kutu buldu ümitle. İçinden çeyrek pizza, patates cipsleri, kullanılmış ketçap ve mayonezler çıkıyor. Patateslerin tadına bakıyor kız ama beğenmiyor demek ki baya bayat olmalı. Pizza iyi galiba onu beğendi. Diğer kız daha küçük ondan onun pizzayı yemesine bakıyor. Büyük olan bir ısırık daha alıp elindeki kalan pizzayı uzatıyor küçük kıza. Devam ediyor araştırmaya çöpleri…

Düşünüyordum tabi ben çamaşırları asarken “Lg G3 yeni çıktı onu mu alsam yoksa çok para vermeyip Lg G2’yi mi alsam ya” falan diye. Aşağıdakileri görünce sıkıntı yaptığım şeyin bazıları için önemsiz bir şey olabileceğini tekrar hatırladım. Çöpte bulduğu pizzayı yiyen kız ile Lg’nin bilmem kaçıncı modelini almayı hesap eden ben. Karşılaştırınca değişik oluyor. Çöpleri karıştıran “pis insanlar” diye düşündüğünüz insanlardan farkımız neydi? Neden ben yukarıda çamaşırlarımı asarken bu kızlar çöpte bulacakları elbiseleri veya yiyecekleri arıyorlardı? Ben çok başarılı bir adam olduğumdan mı evimin balkonundan temiz çamaşırlarımı asıyordum? Hadi küçükken değerlendirirsek hiç çöp karıştırdığımı falan hatırlamıyorum. Bu mnkoydumu hayatı o zaman neye göre belirleniyordu arkadaş? Aşağıda, ortada veya yukarıda olmanız şans mıdır? Şansı kendiniz mi yaratacaksınız yoksa? Ne bileyim üzüldüm aşağıdaki kızlara böyle düşününce. Bazen insanların gelecekten beklentileri ne kadar farklı görüyorsunuz.

Çingene Kız

Derken işte dalmışım kızlar aşağıdan bana bağırdılar “abi abi..” diye. Ne istiyorsunuz diye sordum. Eski elbisem var mıydı? İçeri götürdüğüm küflenmiş tişörtüm aklıma geldi. “Eski tişörtümü vereyim mi?” dedim haliyle tamam dediler. Balkondan eve girdiğimde ne kadar ibne bir adam olduğumu anladım. İnsan minsan falan ama vereceğim şey eski küflenmiş tişört mü olmalıydı? Hemen gidip mavi jeansten yeni aldığım gömleklere baktım baktım baktım. “Kendine gel Şeker” dedim bkunu çıkartmanın anlamı yoktu. Geçen sene Polo’da aldığım yeşil tişörtümü aldım, rengi atmış bir kotum vardı, bir tanede cüzdan cebi delik kotum ile bir tanede bir veya iki kere giydiğim (sevmiyorum siyahı) bir kotum vardı. Onları çektim askıdan. Dur birde spor vereyim. Çektim bir sürü basketbol forması falan. Ama hepsinin hatırası var yıllarca duruyor veremem ki bunları dayı. Az giydiğim idman tişörtüm vardı onuda aldım. Çıktım balkondan attım kızın kucağına ya hiç hesap edememişim kız gerisin geri devrildi benim attıklarımdan 🙂 “Benim boyumda birilerine verirsiniz işe yararlar” diye bağırdım. Kızlar oturdu karşı kaldırıma bakmaya başladılar ama çok büyük tabi onlar için bir şey atmadım. Çamaşırlarımı asmaya devam ettim bende. Kontroller bitince bana “teşekkürler” diye bağırdılar. Kafa salladım peşlerinden sevindirik oldum haliyle. Tamam kullanılmış eşya falan ama arada giydiğim elbiseleri vermiştim yinede.

Çingene (taş olanı)

Kıza şans verilirse belkide ilerde yukarıdaki gibi bir hatun olamaz mı? 🙂 Neyse efendim güne böyle başladım işte. Balkon konuşması yaptım lan bir nevi. Önemli olan konuşma değil, önemli olan balkonun altındakileri de düşünmek sanırım bazen.