Kategori arşivi: Gündemden

Seçimini Yap Bahçeli

Son seçimlerden sonra oyların benim beklediğim gibi çıkmadığını söyleyerek başlayayım yazıma. Ben AKP’nin %45 civarı alacağını ve HDP’nin barajı geçemeyeceğini düşünmüştüm.

Fakat beklemediğim şekilde CHP’nin bir kısım oyunun ve bir miktarda AKP kanadının oyunun HDP’ye geçtiğine şahit olduk. CHP oylarını muhtemel korurken oyu yükselmiş görünen ve aslında düşen MHP partisi de barajı geçti.

Uzatmayayım sonra okunmuyor hacı. Önümüzde AKP dışı azınlık hükümeti koalisyonları var gibi görünüyor. Muhalefet şartlarını sunup AKP ile pazarlıkta gibi görünse de AKP onları mümkünatı yok kabul etmeyecek zaten. Kabul etse oylarının düşmeyeceğini söyleyebiliriz hatta.

Geriye muhalefetin 1 veya 2 partiyle dışarıdan destekli azınlık hükümeti seçeneği kalıyor. Bunda da dikkat ederseniz MHP-HDP ayrılığı ortaya çıkartılmaya çalışılıyor. Çıkartılmaya çalışılıyor diyorum çünkü hükümet seçim boyunca kendi seçmenini tutmak için taşıdığı Kuran’ı bırakıp, hem muhalefet koalisyonunu engellemek hem de olası erken seçimde MHP seçmeninin oylarını AKP kanadına çekebilmek için milliyetçi kimliğe bürünüverdiler. İşte hep bahsettiğimiz siyaset içerisine din/etnik köken katılımının sonuçları bunlar. Genelde zaten yolsuzluk ve otokratik yönetimin üstünü örtmek için kullanılır bu şeyler.

Peki AKP neden elindeki Kuranı bırakıp birden rahmetli Türkeş’i kıskandıracak şekilde milliyetçi ayağına yatmaya başladı? Hani Davutoğlu çıkıp “Kitabımız Kuran, Hedefimiz Turan” dese şaşırmayacağız.

Ana sebepleri yukarıda yazdım aslında. Birincisi yaptığı yolsuzluk, hukuksuzluk, yargısal müdahele, adaletsiz yönetim, anti demokratik davranış, polisin kadrolaşması, cemaatin yök/yargı/asker içine sızdırılması vs. bunların ortaya çıkmasından ölesiye korkuyorlar. Bu sebeple hiç bir türlü iktidarı paylaşmayacaklarına adım gibi eminim. Bu sebep ile erken seçimde MHP kanadına propaganda yapıp “PKK’lılar meclise girdi sizin sayenizde, şehitlerin kanı vs.” diyerek yanlarına çekmek.

İkinci sebep ise kurulacak koalisyon hükümetinde olurda Bahçeli gereksiz “türk milliyetçiliği” gazından kurtulup koalisyona destek verirse diye yapılıyor.

Şöyle düşünmek lazım. Siz 13 yıldır hükümettesiniz bir çok şey yaptınız en sonda öyle büyük bir yolsuzluk belası başınızda ki sıyrılamıyorsunuz. Yolsuzluğu gırtlaklarında hissetmiş “Bakarada çok makaraymış ekerkeek” diyen bakanınızı bile yargılatamıyorsunuz. Melih Gökçek ile Bülent Arınç ekranlardan nasıl yolsuzluk yapıldığını birbirlerini suçlayarak hafiften anlatıyorlar. Yani şöyle adalet bakanlığı falan gitse elinizden iki bakanı alsalar içeriye bülbül gibi şakıyacaklar. Kimin kimi satacağı neyi itiraf edeceği belli olmayacak sonra. 1 yılda temizlenecekler, yarattıkları kadroların temizlenmesi 15-20 sürecek, yol/hastane/baraj yaptık diye dünyadan alınan 500 milyar dolara yakın dış  borç krizinin ceremesini ben eminim ömür boyu çekeceğim ve belkide bu sebeple emekli olamayacağız hiç bir zaman. Neyse AKP işte bunu hiç istemiyor ve MHP tabanına oynamakla meşgul şu anda.

Yakın MHP’li arkadaşlarımla yapılacak koalisyonun önemini tartıştık seçimden sonra. Bir çoğu HDP ile koalisyonun vatana ihanet olacağını düşünüyorlardı. Ama konuşunca asıl tehlikenin ülkedeki parlamenter rejimi yıkmaya çalışan, toprakları şirketleri satan savan ve kasasını dolduran hükümet olduğunu anladılar.

Unutmasın MHP seçmeni ve uyanık olsun. Ben doğuda büyüdüm babamda 94 yılında bir operasyondan dolayı sakat kaldı. Yani kimse gelip bana bedava Adabazar milliyetçiliği yapmasın. Şapkayı önüne koyup yargı ve parlamenter sistemdeki tehlikeyi iyi analiz etsin. HDP ile koalisyon yapmak teröristler ile oturmak demek değildir. Sandıktan %10 oy alabilen bir parti var karşınızda.

Teröristler ile pazarlığa oturan sizlere o sözleri söyleyen AKP hükümeti ve yanlılarıdır. Oslo’da ve İmralı’da “görüşmedik, görüştüysek şerefsizim” diyen ve “şerefsiz” olduğunu iki yıl sonra açıklayan adamlardır vatan haini. Gizlice meclise sormadan hangi sözlerin verildiğini bilmediğimiz bir sürece sokarak bu ülkede canlarını veren bir çok askerin kanı AKP yönetiminin ve elbette en çok Tayyip Erdoğan’ın elindedir. Bu kanı bizim üstümüze sürmeyin gidin yıkayın artık hacca mı gidersiniz mevlüt mü okutursunuz bilemiyorum.

Bundan dolayı MHP seçmeni rahat olsun. Ankara’nın doğusuna gitmemiş adam da bana güneydoğuyu doğu anadoluyu anlatmasın! İstediğimiz; Koalisyon hükümetinin bir şekilde kısa dönem için iç işleri, dış işleri, adalet bakanlıklarının denetlenmesi suçluların yakalanması için gerekli olduğunun anlaşılmasıdır. HDP ile yaşanacak kırmızı çizgiler sonra değerlendirilir anlaşılamaz ise 1 yıla seçime gidilir bu kadar basit ve netdir durum.

Ben MHP camiasının bunu anlayacağını düşünüyor ve bu duruma sıcak bakıyorum. Korkum Devlet Bahçeli’nin anlamamasıdır. Çünkü Bahçeli seçim sonrası konuşmasında da söylediği gibi hayatı boyunca garip bir “muhalefet” özlemi içerisinde yaşamaktadır. Kardeşim sok Oktay Vuralı Adalet bakanlığına böyle bir fırsat varken neden değerlendirmiyorsun da milletin gazına geliyorsun?

Haydi hayırlısı diyorum. Eğer koalisyon olmaz ise bu büyük fırsat tepilecek ve erken seçimde muhtemelen AKP tek başına iktidara gelecektir. Bununda suçlusu olmak istemiyor ise Bahçeli adımlarını düzgün atmalıdır..

Devlete Güven?

Son terör saldırısı ile ilgili hani bir iki kelime yazmak istedim. Aslında pek siyasi ve gündemsel bir şeyler yazmak istemem ama halkın bakış açısını daha doğrusu benim bir çok kez bahsettiğim “devletin adalet mekanizmasına güvensizliğinin” somut delillerini daha iyi anlatmak için bir fırsat.

Bildiğiniz üzere cumhuriyet savcısı Mehmet Selim Kiraz iki gün evvel kendilerini DHKC terör örgütü mensubu olduklarını söyleyen kişilerce rehin alındı. Ağzı kapatıldı, resimleri çekildi. Duvarına örgüt bayrakları ve gezi olaylarında ölen Berkin Elvan’ın resimlerini asıp, kafasına silah dayadıktan sonra savcıyı rehin aldıklarını açıkladılar. Biz ne olduğunu ne istediklerini falan düşünürken yayın yasağı geldi. Akşamı operasyon neticesinde terör örgütü mensupları ve ne yazık ki savcıda ölü olarak teslim alındı.

Halk olarak o kadar komplo meraklısı ve bir bit yeniği arar olduk ki bin bir kafadan ses çıkmaya başladı hemen. Efendim aslında bunların MİT mensubu olduğu ve devletin kendine operasyon yaptığından tutunda aslında katilleri ortaya çıkartmak istemeyen devletin onları öldürdüğüne kadar onlarca komplo teorisi ve yazı….

Savcı Mehmet Selim Kiraz

Yazılarımı okuyanlar komplo teorileriyle pek ilgilenmediğimi bilirler. Çünkü olabilecek şeyler üzerinden birilerini suçlamak ve hesap vermesini istemek doğru değil haliyle ve kahve muhabbetinden öteye de götürmez bizi. İlk önce mantıksal olarak bu saldırıyı bir madde madde değerlendirelim. Çünkü bu bir terör saldırısı olarak görünmek ile beraber, bilerek bir rehine alma olayına şahidiz. Buyurun;

1) Öldürmeye mi geldiler? Kişiye veya topluma yönelik silahlı/bombalı saldırılar da hedef genel itibariyle gafil bir şekilde yakalanıp hızla öldürülmesi sağlanır. Yani öldürülecek bir kişi sebep ne ise buna istinaden öldürülür. Bu değişik ırktan veya dinden olmasından, bir örgüte veya siyasete taraf olmasından da kaynaklanabilir. Burada kan ile bir mesaj verilir. Fakat bu olayda teröristler en işlek adliyelerden bir tanesine girip rehin almayı gerçekleştirdikten sonra hedef kişinin “rehin alındığını” medyaya bildiriyorlar. Diğer kişileri ise dışarı çıkartıyorlar. Demek ki ilk etap için en azından amaçları ölüm ile dikkat çekmek değil. Bir şeyleri konuşmak istiyorlar buna dikkat edelim.

2) Güvenlik yetersiz mi? Saldırının adliyede ellerini kollarını sallayarak yapılması güvenliğin beceriksizliğini göstermez. Bu tip terör saldırılarında uzman kişilerin görüşleri genel itibariyle şudur; “terörü engelleyemezsin!”. Yani istediğinizi yapın, koruyun, durdurmaya çalışın mutlaka açık vereceksiniz ve hedef eğer suikasti bilmiyor ise inanın kolay bir hedeftir. Kapıdan olmasa çatıdan sokarlar yani silahları. AVM’lerde dedektör varda bipsiz geçemiyoruz oradan. Bir çok yer açık hedeftir, buda normaldir. Terör bu sebeple her zaman tehlikeli ve tahmin edilemezdir.

3) Öldüreceklerdi zaten bu sebeple oradaydılar! Bunu bilemiyoruz. Söyledik o sebeple orada olan adam genelde rehin almadan direkt vurur. Devlet yayın yasağı getirdiği için ne istediklerini tam öğrenemedi millet. Telefonla bir gazeteci aranıp isteklerini sıraladılar. Bir tv programıyla temasa geçtiler videoları koydum. Genel olarak Berkin Elvan davası ile ilgili suçluların açıklanmasını, bu suçluların televizyondan suçlarını itiraf edip özür dilemesini ve bu davanın işleyişini protesto edenlerin tutuklandığını veya mahkemede olduklarını bunların salıverilmesini istediler. Eğer bunlar yapılır ise savcıyı öldürmeyeceklerini söyleyip savcıyı yetkililer ile konuşturdular. Bilinen rehine kurtarma işleri bunlar uzmanlar bilir. Benim bildiğim adamlar konuşuyor ise konuşacaksın yani.

4) Operasyon yanlış mı yapıldı? Başbakan operasyonun yapılması ile ilgili konuştu gerçi ama İstanbul Cumhuriyet başsavcısı Hadi Salihoğlu yazılı açıklamayı bugün yaptı. Okuyalım;

“31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın çalışma odasında görevini ifa etmekteyken iki silahlı terörist tarafından rehin alınması ve uzun süren görüşmelere rağmen teröristlerin teslim olmayıp, Cumhuriyet Savcımızı şehit etmesi olayıyla ilgili olarak gerek yazılı, gerekse görsel ve sosyal medyada çıkan bazı haberlerde Cumhuriyet Savcımızın polislerce öldürüldüğü, teröristlerin içeriye bomba ile girdikleri, içeride bomba patlattıkları, şehit Cumhuriyet Savcısının otopsisinin yapılmadığı ve buna benzer eksik, maksatlı, yanlı yayınlar yapılmakta olduğu müşahade edilmiştir.

Konuyla ilgili yapılan soruşturma kapsamında ilk incelemelere göre;

1- Olayın başından sonuna kadar Cumhuriyet Başsavcılığımız ve emniyet birimleri koordineli ve birlikte hareket etmişlerdir.

2-Öncelikle herhangi bir silah kullanılmaksızın ve kimseye zarar gelmeksizin rehin alma işleminin sonlandırılması amaçlanmıştır.

3-Bu bağlamda İstanbul Baro Başkanı Sayın Ümit Kocasakal, Avukat Şükriye Erden ve özellikle Sami Elvan’ın terörislerle iletişimleri sağlanmış, uzun görüşmelere rağmen teslim olmamışlardır. Teröristlerin görüşmek istediği Avukat Sezgin Tanrıkulu kendisine ilk ulaşıldığında adliyeye geleceğini belirtmesine rağmen adliyeye gelmediği gibi kendisine ulaşılmak istendiğinde telefonlarada çıkmamıştır. Görüşme devam etmekteyken Cumhuriyet Savcımızın odasından peş peşe silah sesleri gelmesi üzerine güvenlik güçlerimiz yasal müdahalede bulunmuşlardır. Bu esnada teröristlerde güvenlik güçlerine silahla karşılık vermişlerdir.

4-Çatışma bittiğinde Cumhuriyet Savcımız ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış, yapılan tedaviye rağmen hayata döndürülememesi üzerine şehit olmuştur.

5-İki terörist ise suçta kullandıkları 7.65 mm çaplı Fransız model tabanca ve bu silaha ait çok sayıda boş kovan, dolu mermi ile ölü olarak etkisiz hale getirilmiştir.

6-Şehit Cumhuriyet Savcımızın 1 Nisan 2015 saat 01.30’da Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopsi sonucu elde edilen bilgilere göre Cumhuriyet Savcımızın başına bitişik atış olacak şekilde silahla ateş edildiği, ateş edilen silahın ise teröristlerin kullandığı 7.65 çaplı silah olduğu tespit edilmiştir.

7-Teröristlerin yanlarındaki çantada bomba olabileceği düşüncesiyle fünye ile kontrollü patlatıldığı, çantada bomba bulunmadığı tespit edilmiştir. 

8-Teröristlerde bir tanesinin adliyeye elinde avukat cübbesiyle sahte olduğu düşünülen avukat kimliği ile içeriye üst araması yapılmadan girdiği güvenlik kamera kayıtlarından tespit edilmiştir. Konuyla ilgili soruşturma etkin bir şekilde sürdürülmekte olup, tamamlandığında ayrıntılı bilgi verilecektir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

5) Fakat bir detay gözden kaçıyor. Dedik ya “bunlar rehine aldı talepleri var öldürmezler belki” diye. Bunun koşullarından bir tanesi rehine veya rehinelerin ölmemesi! Bakın kapalı bir odadan konuşur iken pazarlıklar ile ilgili yukarıda koyu harfler ile belirttim dün başbakan da dedi iki kez söyledi hemde.  Kısa fakat her şeyi değiştiren bir cümledir bu. Yani operasyonun başlamasına sebep olan, savcının muhtemel ölümüne ve diğerlerinin yani çok önemli bir şey. Diyor ki başbakan ve savcı operasyon sebebi için;

 “Görüşme devam etmekteyken Cumhuriyet Savcımızın odasından peş peşe silah sesleri gelmesi üzerine güvenlik güçlerimiz yasal müdahalede bulunmuşlardır.”

Bakın ben uzman değilim yani terör ile rehine pazarlığı uzmanı değilim. Fakat şunu düşünüyorum. Sizinle rehine pazarlığı yapan kişilerin içeride ne yaptıklarını görmeniz kapalı alan için çok önemlidir. Göremediyseniz rehinenin yaşıyor olduğunun bilinmesi önemlidir ve sürekli sorulur “rehine iyimi?” diye. Burada söylenmek istenen şey “rehineye bir şey olursa beyninizi dağıtırız” mesajıdır. Şunu sormak istiyorum uzmanlara, gerçi bunu oradaki gazetecilerin sorması lazım ama işte; Görüşmeye ve pazarlığa devam edilirken içeriden “silah sesi geldi!” diyerek operasyona başlanır mı? Silah sesi geldi ise görüşmeye devam edenler ile hemen temasa geçip savcının iyi olduğunun teyitinin alınması ve bunun peşinden operasyona geçilmesi gerekmez mi? 

Hani ben mantıklı olanı söyledim. Teröristler savcıyı korkutmak veya bir bilgiyi almak için dikkat çekmek için havaya veya yere ateş etmiş olabilirler neticede. “Aha savcıyı öldürdüler” diyerek adabazarlı gibi saldırıp operasyona girmenin manası nedir? Savcı belki de saldırı öncesinde iyidir ve bunun peşinden saldırı başlayınca vurulmuştur. Elbette bunu kimse bilemez. Son otopsi sonuçları savcının terörist tabancası ile öldürüldüğünü göstermekte ve elbette diğer polis kurşunları da muhtemelen isabet etmiştir.

6) Devlet katil, savcıyı öldürdü! veya Bunlar bir oyun! Bunu bilemiyoruz arkadaşlar. Yukarıda belirttiğim bir tutarsızlık var ama ötesi teoride kalır. Bazı arkadaşlar “istekler verilseydi ölmezdi” diyor veya MİT olduklarından falan. Yok öyle bir şey, çünkü saldırganları dinledim. Berkin Elvanın babası Sami Elvan ile konuşuyorlar adam ikna etmeye çalışıyor. Videolar silinirse arayıp bulabilirsiniz yaklaşık 19 dakikalık bir bağlantı yapıyorlar televizyona. Benim videolar bir günde silinmiş tekrar bulup koyuyorum ama uzun soluklu olmazlar tabi. Devlet açısından ise; Terör saldırılarında devlet ve güvenlik güçlerinin duruşları olur. En önemlisi de kaybedilecek şeye karşı verilendir. Savcı muhtemelen ileride yapılacak bu tip terör saldırılarına karşı feda edilmiş olabilir. Çünkü terör grubunun isteklerinin yerine getirilmesi, başka bir istekte bulunmayacağının garantisini vermediği gibi “silah” ile elde etmeye çalıştığı gücü başka terör gruplarına cesaret olarak geri dönecektir. Bu devlet politikasıdır bunu tartışırsınız ama böyledir.

7) Yani devlet masum öyle mi? Hayır masum değildir. Laf vardır sapla samanı bir birine karıştırmayın diye. Devlet pazarlık yapmadığı için değil, bu terör eylemine sebebiyet verdiği için suçludur aslında. Güvenlik açısından ortam hazırladığı için değil, adaletsiz bir düzenin halk arasında yaygın bir kanı haline getirdiği için suçludur.

Orada açıklamasını yapan elemanın sözlerinden bazıları çarpıcı. 2:00’dan sonra şunu söylüyor “şehitlerimize karşı adaleti biz sağlayacağız dedik, biz sağlıyoruz”. Benim için önemli bir cümle. Çünkü olayların bu noktaya geleceği belli. Bana göre avukatlık okuyan ve temsil ettiğini düşündüğü değerler için ölen bu genç çocuk “kendi doğruları” için eline silah alıp belkide ölüme gitmiş. Bırakın doğruluğunu falan düşüncesini cartını curtunu. Diyor ki “ben devletin adaletine güvenmiyorum artık ve kendim adaleti sağlayacağım” işte geldiğimiz nokta budur. 70 kere yazdık ve bunları zamanında bir çok kişi yazdı. Demokratik hukuk devletinin temel direği adalet mekanizmasıdır. Adalet mekanizmasına bir kez güven sarsılır ise o toplum içinde yaşayanlar artık devletin evrensel hukuk kurallarını kabul etmemeye başlarlar, zamanla inançları kaybolur ve en sonunda kendi benliğinde haklı gördüğü olayları doğru kabul ederek kendisi hakkını aramaya başlar. Sonunda ise anarşi ve kaos oluşarak “haklılar karmaşası” içerisinde yaşayan kan ve göz yaşına mahkum toplumlar oluşur.

Devletin görevi en tepede, halkına “adaleti” öğretmek ve “adalet duygusunun” kaybolmamasını sağlamaktır. Peki geldiğimiz bu süreç içerisinde halkımız adalete güvenmekte midir? “Teröristlerin soyu sopu kurusun, elleri kopsun, çöllerde sürünsün” düşüncesinden öte toplum içerisinde bu şekilde “silah” ile adalet arayışında devletin suçu sizce ne kadardır? Kendisi de bir terör saldırısı sonucu ölen Uğur MUMCU’nun deyimiyle “Terör bir insanlık suçudur. Bu terör kim tarafından yapılırsa yapılsın, devlet tarafından yapılsa da, pkk gibi dev-sol gibi ya da ülkücü gruplar gibi ya da islamcı terör grupları gibi terörün bir tanesinden yarar ummak ya da bir tanesine hoşgörüyle bakmak ya da bu olayları suskunlukla geçirmek bir insanlık suçudur.” Fakat unutmayın! Terör saldırılarının temel sebebi hep “adalet arayışıdır”. Bu sebeple adalet eşit olmalıdır, din, ırk, cinsiyet veya mezhep ayrımı yapmamalıdır. Tıpkı devletin olması gereken bütün kurumlarında olduğu gibi. Bunların en tepesinde ise adalet vardır.

İyide adalet var mıdır? Kendinize dürüst bir şekilde sorun. AKP veya CHP veya neyseniz var mıdır? “Şöyle yapıldı böyle yapıldı” diyerek dile getirilen adaletsizliklere, kendi adaletsizlikleriniz ile karşılık vermediniz mi? Ve hala vermiyor musunuz? Ne yazık ki halkımız daha öncede belirttiğim gibi adalet duygusunu ve güvenini kaybetmiştir. Bu şimdi oluşan bir şey değil elbette. Şimdiki hükümetin beraber çalışıp, hukuk/polis/okul içerisinde yapılanmasına izin verdiği cemaat ile sonradan sürtüşüp “adamlar yargıda poliste yapılanmış haberimiz yok” dediği günümüzde artık dibe vurmuştur. İki kitap okuyan veya bir davaya dahil olan kişi adaletin ne durumda olduğunu bilmektedir zaten.

Bunun sonucunda zincirleme reaksiyonlar peşi sıra gelmekte ayrıca. Adaletin olmadığı yerde rüşvet, hırsızlık, terör, gasp olayları hızla artar. Toplumsal ahlak değerleri yozlaşmaya başlayarak, halk genelinde ahlaksızlık kanıksanmaya ve normal karşılanmaya başlar. Sonra toplum içerisindekiler din, milliyetçilik veya atatürkçülük maskeleri takmaya başlar. Onlarında arkasında hiç inanmadıkları demokrat hukuk devletini sömürmeye başlarlar, kendilerini kurtarmayı amaç haline getirirler. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” deyip birde eki eki diye gülerler. Sen bunlardan bahsettiğinde ise sana kafa sallarlar ama arkandan da “mal bundan bir bok olmaz” derler. İşte geldiğimiz nokta budur. Adalete inanmayan, başarıyı kazanılan para olarak gören ve bu doğrultuda eline görünmez silahlar alıp namuslu dürüst halkın kafasına habire sıkan bir toplum olduk. Aslında ne ölen savcı, ne de ölen saldırganlar umurunda milletin. “Sizin savcınız, benim kadınım, şunun adamı” diyerek yaşamın bizi getireceği nokta artan şiddet olayları ve terör saldırıları olacaktır. Siyasetçilerin bunların bilincinde olması dileğiyle..

Ha bu arada tek rehineyi operasyon ile kurtaramadıysanız bu olay için başarısız bir ifade kullanmak doğru olmaz çünkü bu işler kolay değil. Eğer operasyon ile kurtarırsanız başarılı bir şey yapmış olursunuz. Bunu yapamayıp, rehinenin ölümüne “başarılı operasyon” diyecek yetkililerde dünya üzerinde sadece bizde yaşıyor eminim…

İdam

İki gün evvel bildiğimiz gibi insan olan herkesin içini burkan ve tüylerini diken diken eden bir olay yaşandı. Hani bir sürü olay yaşanıyor da işte bu biraz daha öne çıkarıldı ve toplumumuzda haklı tepkilere vesile oldu.

Olayı yeni duyanlar için kısa okulundan evine gitmek için akşam 7 gibi bir dolmuşa binen Özgecan, otobüsün şoförü tarafından kaçırılıp tecavüze yeltenilmiş mücadele edince bıçaklanıp yumruklanarak öldürülmüş. Sonradan cesedi yok etmek için arkadaşını ve babasını çağıran şahıs öldürdüğü Özgecan’ı yakmış ve bir yere atmıştır. Sonradan cesedin bulunması, tutuklanmaları ve itirafları olduğu söyleniyor. Peki haberleri takip etmesem de muhtemelen suçlular bunlar gibi görünüyor.

Elbetteki bu ülkemizdeki diğer bir çok kadın cinayetinden sadece bir tanesi. Bunun gibi öldürülen bir çok kimsesiz insan ve elbette daha savunmasız olan kadın/çocuklar en büyük tehlikede olan grup. Ülkemizde toplumumuz dediğim gibi çok solcu, çok milliyetçi ve çok muhafazakar ama değerlerimiz kağıt üzerinde olduğu için çakma insancıklığımızla övünmekten öteye gidemiyoruz. Okuma araştırma çok olmadığı için de “nasıl oluyor neden yapıyorlar?” gibi sağa sola sorular sorduktan sonra unutuyoruz gidiyor.

Hani sanırsın aylardır bir kadın ölmüyordu, birisi tecavüze uğramıyordu veya aşiret tarafından sokak ortasında öldürülmüyordu da yeni bir olay oldu. Bunlar her gün zaten olmakta arkadaşlar yapmayın etmeyin. Medyada biraz üstüne gidince sesimizi çıkartıyoruz hafiften ki oda sahte bir ses oluyor. Çünkü ölene insan olarak değil, hangi dinden mezhepten kökenden veya cinsiyetten ise ona göre tepki gösteriyoruz. İdeolojiyi de elbette bunun içine rahatlıkla koyabiliriz.

Yani birisi yaralandı, öldürülüyor bakıyor bizim insanımız medyada yada çevresinde. “Adamın birisi ölmüş vah yazık kimmiş transeksüelmiş. Heaaa sktiret o zaman ya” diye tepki veriyoruz. Birisi sokakta silahını çıkartmış tak tuk ateş ediyor öldürüyor dükkanda birisini yoldan geçen olay ile hiç alakasız biriside yaralanıyor. Adamın kimden, ölenin kimden ve olayın ne olduğu üzerinden birde haklı çıkarılıyor. “Borcunu vermediyse demek ki” diye ateş etme yetkisi oluyor. Daha önceden tekrar tekrar yazdığımız; insanlar toplumsal adalete güvenmezler ise kendi adaletlerini uygulamaya başlarlar.

Bir insanın ölmesi, tecavüze uğraması, işkenceye maruz kalması, kaçırılması, yakılmasına üzülmek için illaki sizin renginizden mi olması lazım arkadaşlar? Başörtülü kadın “benim ktüme ellediler” deyince ortalığı ayağa kaldırıyoruz ama mini etekli kadın tecavüze uğrayınca ise “ee hacı azdırmayacaksın insanları” deyiveriyoruz. Kendi dininden adam başka dinden birisi tarafından öldürülünce “hesap verecekler” diyoruz ama kendi dininden adam alışveriş merkezinde bombayı patlatıp milleti öldürdüğü zaman “ya onlar zaten bizden değil” deyip sıyrılıyoruz aradan. Ne güzel değil mi kendi değer yargılarıyla dünyaya bakmak ve herkesi mal zannetmek? En güzeli de kendini haklı zannediyor olmak ama insanlığın ne olduğunu bilmemek. Tayyip Erdoğan’ın hep söylediği bir söz vardır; hiç kimse kusura bakmasın diye. İşte hiç kimse kusura bakmasın “insan” olmak ile “insan gibi görünmek” farklı şeylerdir. Bizimki “insan gibi görünmek” bölümünde. Birisi ölünce çakma bir “protesto” yapılır o da kendi ideolojisinde falansa yoksa umursanmaz. Ya bir bırakın arkadaş soğutmayın kendinizi bu kadar…

Diğer bir konu son yaşanan olaylar ile ilgili internet ortamında ve çevremde beliren tepkiler. Dikkat edin lütfen; Herkes üzgün neredeyse, birbirlerine “bunu bir insan nasıl yapar?” veya “ben kan göremem bunlar yakmışlar inanamıyorum” vs. dedikten ve toplu olarak şoke olup anlayamadıktan sonra verilebilecek cezalardan bir bahsediyorlar ki akıllara zarar. Artık adamı vites koluna yağsız oturtup türkiyenin bir ucundan bir ucuna seyahat edenden, direğe bağlanıp toplu tecavüzden sonra canlı canlı yakılmalarına kadar… Vallahi pes dedim.

Aramayın ve nasıl olduğunu sormayın sakın. Canilik ve vahşet insanın genetiğinde var zaten. Kendi isteklerinizle belkide imkan olur ise yapılabileceklerden bahsetmek ürkütücü. Tabii bu bir tepki ile söylenmiş ve “hadi yapalım” dense yapamayacak olanları çoğunlukta ama yinede ürkütücü. Ve istenen idam talebi. Yakın bir zaman da bu konu ile ilgili bir yazı yazmıştım daha doğrusu bir kitap Victor HUGO’nun; Bir İdam Mahkumunun Son Günü diye Sefiller yazımın içinde

İdam ve uygulamaları ile ilgili tarih boyunca bir çok uygulama vardır. Araştırılmanın olmadığını bildiğim için ben araştırdım. Eskiden “olm asıcaksın ikisini bak yapıyorlar mı!” ekibindendim. Lakin araştırmamdan sonra ve tarih bilgim geliştikçe öyle asmanın, kesmenin veya işkence etmenin bir anlam ifade etmediğini görmüş oldum. Tarih boyunca son derece sert yönetimler gösteren ve ağır işkence/idamlar gerçekleştiren liderlerin gerçekten de belli bir süre bu tip hırsızlık/tecavüz ve adam öldürme olaylarını azalttıklarını görüyoruz. Ama sadece belli bir süre kontrol edebiliyorlar fazla değil. Ve bu liderin peşi sıra bu sefer tepki gibi daha fazla tecavüz/hırsızlık veya cinayet gerçekleşiyor.

Yani öyle boş kafayla “eskiden asarlarmış kimse yapmazmış hacı” diye bir şey yok. Osmanlı devletinde misal “ibreti alem” cezası verilirdi. “Hırsızın eli kesilirdi!” kısmı zurnanın son deliğidir. Korsanlık ve haramilik yapanlar meydanda ucu sivriltilmiş kazığa yağlanarak bildiğiniz canlı canlı oturtulurdu ve öyle bırakılırdı. Bir çok var; kafası kesilip koltuk altına verilerek kahvehanede bırakılan, meydanda asılıp bırakılan vs. idamların yanında isyan çıkaranların diri diri toprağa gömülmesi (kendi mezarı kazdırılarak), yine sapık görülen mezhep mensuplarının canlı canlı yakılması, isyanlara katkısı olduğu düşünülen köylerin yakılması, ihanet eden Karamanlıların bir şehrine toplu tecavüz edilmesi falan ohhoo. Sonra işkenceler var konumuz değil yazmıyorum. Ha mesela bir idam çeşidi var işkence tarzında büyük kesik bir ağaç kökü içi oyulur ve mahkum ne ayakta dikilebileceği nede tam oturabileceği derinlikte bırakılığı içine konulduktan sonra üstten zincirlenir. Mahkum bol su ve yemek ile beslenir. Zaman ile mahkum kendi pisliği içerisinde yavaş yavaş çürüyerek ölür…

Nasıl adam öldürme deyince ceddimizi hafife almamak lazım. Elbette asyayı ve bir ödül verilmesi gerekiyor ise Vatikan klisesini unutmamak lazım bu ceza ve işkenceler adına. Peki ne olmuş en azından bizim için Osmanlı devletinde korsanı veya haramiyi bağırta bağırta yağlı kazığa oturtmuşlar, isyan edeni canlı canlı gömmüşler de Devleti Cihanda artık korsanlık bitmiş, kimse cinayet işlememiş, hırsızlık yapmamış veya tecavüze yeltenmemiş midir? Yani daha ne yapılabilir bir insanı caydırmak için? Cevabı ben vereyim; Caydırmamıştır!

Bunun sebebi ise yine insanın doğasındaki açgözlülük, para ve mevki hırsıdır. Bunu elde etmek için yani gücü elde edebilmek için en yakınlarına ihanet etmekten, kendi kardeşlerini öldürmekten veya bebekleri boğazlamaktan vazgeçmemişlerdir ve hiç bir zaman bazı insanlar vazgeçmeyecektir…

Toplumsal statü şu şekilde işlenmektedir; Bir hırsız, tecavüzcü, katil, rüşvetçi vs. yakalanır ve öldürülür. İbret için bunları yapmamaları için halka idamlar seyrettirilir. Lakin bu başka katil veya rüşvetçi davranışları engellemez. Çünkü önlerindeki muhtemel rakiplerinden bir tanesi gitmiş yeni bir mevki boşalmıştır. Yani mahallenin hırsızı ölür ise muhtemelen kolay yoldan zengin olacak başka bir hırsız yerini alacaktır. Özellikle devlet görevlerinde gücün ve paranın çekiciliğini hiçbir güç engelleyememiştir. Bu sebeple soygun girişimleri ve koltuk sevdası siyasetçilerimizde hala görülmektedir. Hayatları boyunca kazanamadıkları paraları kazandıkları halde o güç ve ihtirası terk edemezler. Bu insanın doğasıdır ve açgözlülüğüdür.

Bu sebeple demokratik toplumlar ve bilim adamları tarihsel veri ve bulgulara dayanarak suç işleyen ve suça meyilli insanları öldürmeyip rehabilite etmeye çalışmaktadır. Ne yapalım adamları serbest mi bırakalım? Hayır öyle bir şey demedim. Son derece caydırıcı cezalar ile bu durumu düzeltmeye çalışmalıyız. Bilimsel araştırmalar bize göstermiştir ki; Büyük caydırıcı cezalar ve yakalanma korkusu bu tip olaylarla mücadelede çok daha etkili olmaktadır. Daha doğrusu olayın sonucuna değil, gelişimine ve sebeplerine odaklanmalıyız. Gerçi toplumumuzda bu sebep algısı genelde kadınlıktan tabir ettiğim sebeplere gidiyor ne yazık ki. İşte mini etek, kot pantolon, tayt artık aklınıza ne gelirse sebep olarak gösterilebiliyor..

Kadına yönelik şiddet ve daha doğrusu şiddetin toplumda yerleşkesi çok eskiye dayanıyor bizim kültürümüzde. Kadın türk kültüründe ve müslümanlık algısında “bacı” kavramında görülse de ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz kalmakta. Arkadaşımla konuşurken içinde bulunduğumuz toplumsal algıların değişkenliğini konuşmuştuk. Mesela kadına şiddet vardır ülkemizde lakin sokakta tartıştığınız ve tanımadığınız bir kadına vurmak kolay değildir. Çünkü kadına yönelik bu saldırı tepki çeker bu bilinir. Fakat tartışan kişi kendi kızı, karısı veya aileden birisi ise bu fiziksel şiddete büyük ihtimal karışılmaz. Bunun aile içerisinde olduğu kabul edilir. Diyeceğim toplumumuzun doğası gereği kadın ikinci sınıftadır ve belli tabu/kültürler üzerinden bu tip olaylar değerlendirilir.

Gelişme döneminde kendi ailenizden de gördüğünüz kadının ev içerisinde hizmete odaklı yaşaması (temizlik, yemek, çamaşır, çocuk bakımı, çalışmamak vs.) ve kapalı toplum yapısına uygun bir şekilde erkekten daha aşağıda görülmesi tarihimizden ve kültürümüzden gelen bir anlayışın ürünüdür. Bunun kırılması ve erkek egemen toplumun değişmesi son derece zordur. Son olaydaki gibi toplumsal tepkilerin, eğitim hayatında, dini ve siyasi hayatta söz sahibi kişiler tarafından tekrar tekrar dile getirilmesi ile bu yapı değiştirilmeye çalışılmalıdır.

Siz ne aile yapısını, ne kültürel kalıtımı, ne dini gelenekleri, nede eğitim yapısını değiştirmeye çalışmadan bu şiddet olaylarını engelleyemezsiniz. İster idamı getirin, ister kazığa oturtup çıkartın değişmeyecektir. Şiddet yüklü toplumlarda zayıf olan kanattaki kadınların daha çok ezilmesi de son derece normal oluyor haliyle.

Balık baştan kokar derler. Siyasi arenadakiler her gün hakaret ve küfürler ile kavga eder, içindeki stresi atmak için seyredilen futbol maçında kavga ve küfür edilir, ailesinde anne baba sokakta çocuklar kavga eder, okula gider hocası döver falan yani ne bekliyorsunuz?

Bir insana tecavüz edilmesi sebep değil sonuçtur. Bu sebeplerin ortaya konulması ve bilimsel çözüm yollarıyla sonuçların değiştirilmesine çalışılmalıdır. Kolay değildir fakat takip edilmesi gereken yol kesinlikle budur.

Sinirli Miyim Hayır Normal Hacı!

Uzun zamandır siyasi olarak yazı yazmak istemedim. Çünkü yazdığınızın nereye ve kime hitap ettiği önemli ve en önemlisi karşılık bulamıyorsunuz. Soruyorsunuz cevap veren arkadaşınız yok. İnsanların bazı yönlerden hani eskilerin deyimiyle ar damarı çatlamış artık. Utanma ve doğru olmayan bir şeyin gözünüzün içine sokulduğu halde bunu görmemekte ısrar etme ve bağnazlık, düşüncesizlik her şeyden öte yüzsüzlük yok artık dedirtiyor.

Eski siyasi liderlerimizin benzer olaylara maruz kaldığı, benzer rüşvet davalarından dolayı cezai işlemlere maruz kaldığı olmuştur. Bakın Adnan Menderes’e mesela koyun yanına Bülent Ecevit’i ve yanı başında Necmettin Erbakan’ı. Hani bazı komik açıklamaları olsa bile Süleyman Demirel’i falan bir nizam vardır. Sözlerin ve beyefendi tabiri ile siyasi ağızın adabına sahiptirler. Süleyman Demirel gazetecilerin yeğeninin yolsuzlukları ile ilgili sordukları sorulardan bunaldığında “vermişsek biz vermişizdir, vermemişsek biz vermemişizdir” deyip oturumu kapattığı an bile sıkıştığında utanmayı ve kalkmayı seçmiştir.

Bizim siyasetçiler yüzsüzlükte tavanda onu biliyoruz yani gidip “suyu zamanında şehre veremedim” diyerek intihar eden Japon bakan olmalarını da istemiyoruz. Ama arkadaşım biraz utanma olur, biraz haya olur insanda ayıp nedir birazcık sadece ben başka bir şey demiyorum.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı

Şimdi koskoca bir cumhurbaşkanlığı sarayı yapıldı biliyorsunuz. Mahkeme durdurmuştu falan sallamadan devam ettiler bitirdiler. Ya hadi tamam “devleti itibar” falan diyelim yeni yapı yapılabilir. Bunlar devletin konuk ağırlama göstergesidir kabul etmek lazım. Ama bu nedir beyler? Burası Kuveyt mi? Bizim ülkemiz zenginlikler içerisinde bir yer midir ki bu denli ağır masrafları olan bir saray inşa ediliyor? Kaça inşa edilmiş yapı? Cumhurbaşkanı ve bazı kişiler 500 milyon dolara yapıldığını belirtiyorlar…

Peki öyle mi gerçekten? Ankara mimarlar odası “biz hesabını yaptık bundan fazla tutar hocam belki 2 milyar dolar yani dört katıdır” dedi. Diyelim ki iftira attı mimarlar odası veya yanlış hesapladı veya şerefsizlerin ülkede gündem değiştirmeye çalışanların bayrağı tutanları bu odanın içinde. Ama adamlar resmi yazı ile “ya şu yapıyı kaça yaptınız hafız? Faturalarını ihalelerini falan söyleyiverin hele” diye Toki’ye başvuruyorlar. Toki’nin bu iftiralara karşı cevabı net ve açık olamalıdır ki insanların gönülleri rahat etsin, şüphe duymasınlar. Ve Toki ister inanın ister inanmayın şu cevabı veriyor;

“Ülkenin ekonomik çıkarlarına ilişkin bilgi veya belgeler başlıklı madde 17 ‘Açıklanması ya da zamanından önce açıklanması halinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgeler, bu kanun kapsamı dışındadır.’ Hükmü gereğince, idaremiz tarafından bilgi verilmesi uygun görülmemiştir”

Ya arkadaşım fiyatının 500 milyon dolar olduğu zaten açıklanmadı mı? Resmi olarak yine açıklayın işte fiyatı bu ise. Neden açıklamıyorsunuz? Bana göre demek ki maliyeti bu değil kesin olarak.

Lan hadi sarayı boş verin yapılan yolsuzluklar ve rüşvetler ile ilgili ne diyelim? Ben yargıda neticelenmeden birisi hakkında ifitiraya varacak şekilde konuşmanın doğru olmadığını düşünüyorum ama ya arkadaş adamların kendisi yalan söylüyor on kere yüz kere.

Zafer Çağlayan (Saat Mağduru)

 Zafer Çağlayan’a sözde bu yolsuzluk davaları sırasında bir saat hediye ediliyor. Saati bir çok bakan ve milletvekiline rüşvet vermekle itham edilen Rıza Zarrab’ın aldığı iddia edildi. Bunlar doğrumu bir sürü delil var biliyorsunuz konuşma kayıtları, hediyeler ohooo bir sürü. Hükümet 10 yıl evvel askerler yazarlar içeri alınırken “efendim yargıya karışılmaz, karışılır ise hukuk devleti olmayız” deyip soruşturma kendisine dönünce “yargı içerisinde yapılanma var” demiş ve zaten güvenilirliğini kaybetmişti. Hadi savcıları hakimleri falan değiştirdiler neler oldu falan genel seçimde yine kazandılar.

Bunlar olabilir ama yalan söylüyorlar arkadaşlarım bu neden görülmüyor. Yahu bu birşeylerden birşeyler çıkartmak değil. Aha yukarıdaki olay işte. Zafer Çağlayan 2014 yılı Mart ayının 13.de Mersin’de bakın ne demiş;

“Eğer bir saat hediye almışsam ve saat aldığımı, saat verildiğini kim söylüyorsa namerttir, edepsizdir, ahlaksızdır. Kalkmışlar partimize etiket yapıştırmaya çalışıyorlar. Yolsuzluktan bahsediyorlar. Bu kardeşiniz 11 sene öncesinde 27 yıl sanayicilik yapmış bir kardeşiniz… Yolsuzluğun olduğu dönemleri en iyi bilen, gözlemleyen bir kardeşiniz. Biz yolsuzluk yapsak, bu hükümetle Akdeniz Oyunları, hastaneler yapılabilir miydi? Şimdi buradan diyorum ki Kılıçdaroğlu, sen kalkıyorsun, sana verilen illegal dinlemelerle, sana verilen yalan yanlış bilgilerle, sen kalkıp diyorsun ki ‘Rüşvet aldılar’. Buradan sizin huzurunuzda, basının önünde söylüyorum; ‘Eğer Zafer Çağlayan, bir tek delikli kuruşu… Rüşvet veren de, alan da, aldı diyen de namerttir, edepsizdir, vicdansızdır. Buradan Kılıçdaroğlu gerekli cevabı aldı mı dersiniz? Ben size bir şey söyleyeyim mi zannetmiyorum.”

Mersin Mitingi

İşte “biz lafa değil icraata bakarız” pankartları eşliğinde Zafer Çağlayan aldığı hediye saatle ilgili olarak “ne saati arkadaşım saat maat yok ben bilmiyorum böyle bir şeyi” diyerek eklemiş “Eğer bir saat hediye almışsam ve saat aldığımı, saat verildiğini kim söylüyorsa namerttir, edepsizdir, ahlaksızdır. Kalkmışlar partimize etiket yapıştırmaya çalışıyorlar. Yolsuzluktan bahsediyorlar…” 

Peşinden mecliste fatura sallayarak “ben aldım arkadaşım saati” dedi. Falan baya komedi bu süreç. Bugün Zafer Çağlayan yani 5 Aralık 2014 tarihinde ise “benim zamanım yoktu, ben beğenince Rıza Zarrab ofisim var deyip bana getirtti.” diyor. Arkadaşım sen 6 ay evvel “bana saat hediye edildiğini söyleyen şerefsizdir, ahlaksızdır, edepsizdir, namerttir” diyorsun  bu gün ise “benim zamanım yoktu Rıza aldı” diyorsun! Ne diyelim ne denilebilir?

Rüşvettir, hediyedir falan bu açık ama sorun o değil sorun neden kimse utanmıyor bu duruma ve neden sesini çıkartmıyor güzel ülkem? Peki neden sesini çıkartmıyor? Çünkü tarih tekerrürden ibarettir…

Hani bir gazeteci çıksa ne bileyim yazar çıksa şöyle bir yazı yazsa okusalar utansalar veya okunsa bir konuşma yapılsa yüzleri kızarsa yöneticilerin vekillerin. “Biz ne yapıyoruz?” deseler veya oy veren insanlar “bu ne saçmalıktır bu nasıl açıklamadır?” diye sorsalar.

Tarihte ünlü bir olay vardır Fransa’da. Emile Zola’nın çok ünlüdür Suçluyorum adlı eseri vardır. Fransa devrimlerinden sonra çok sancılı dönemlerden geçmiştir ve bunun sancıları ve geçiş süreci 1800-1900 arası yazarların romanlarından ve yazılarından okuyabilirsiniz. Yazarların hemen önceki tavsiye kitabım olan Sefiller bölümünde belirttiğim gibi edebi ağırlıklarının yanında toplumsal konularda fikirleri de vardı. Bu büyük entellektüel aydınların yönlendirmesiyle gelişmiş medeniyet seviyesine yaklaştı modern toplumlar.

Yani kenara çekilip “olm adamlar sistemi kurmuşlar mesela orada vergi kaçıramazsın rüşvet veremezsin çok ağır cezası var daaaa” demeyle olmuyor. 1800’lerde başlayan cumhuriyet rejimleri kendi içerisinde çalkantılara uğramış. Yolsuzluk ve rüşvet devam etmiş. Irkçılık, mezhep ayrımcılığı, kadınlara şiddet devam etmiş.. Sanıyoruz ki adamın birisi gelmiş düzeltmiş gitmiş. Yok olm böyle bir şey artık kafanızı çalıştırın birazcık.

Emile Zola

İşte Emile Zola bu büyük sanatçılardan bir tanesi. Zola aslında pek siyasete girmiyor fazla. Ama bir dava oluyor Fransa’da. Yahudi kökenli bir Albay’ın casusluk ile suçlanması falan konu. Deliller yetersiz olduğu halde suçlanıp küreğe yolluyorlar bu başarılı adamı. Neyse karışmıyor Zola bu olaya. Fakat 3-4 yıl sonra sanırım davada delilleri öne süren yüzbaşının yerine genç bir subay atanıyor. Şans eseri dosyayı inceliyor ve delillerin mahkumiyete yetmeyeceğini anlıyor. Yani davanın yanlış yönlendirildiğini düşünüyor ve üstlerine gidiyor. Üst subaylar bakıyorlar ki gerçekten de davada sıkıntılı bir durum var. Ama “askeri mahkeme yanlış karar vermiş” denmesin diye olayı kapatmasını söylüyorlar subaya. Subay rahat edemiyor ve üstüne gidiyor davanın. Sonra bunu Tunus’a sürüyorlar ama giderken bir arkadaşına anlatıyor falan karışık işte olay medyaya aksediyor. Halk “gerçekten suçsuz olan bir insan cezalandırılıyor mu?” diye tepkisini gösterince askeri mahkeme mecburen davayı tekrar görüşmek üzere toplanıyor. Eski delilci yüzbaşıyıda çağırıyorlar elbette. Dava 3 dakika sürüyor ve tekrar suçlu ilan ediliyor Albay. Duruşma 3 dakikada tamamlanınca bu göstermelik mahkemeye tepki gösteren Zola ünlü bir yazı yazıyor işte gazateye ; Suçluyorum. Kitabı okuyun daha doğrusu yazısını okuyun. Olayı ayrıntılarıyla anlatıp toplum vicdanına sesleniyor ve sahte delilleri ortaya atarak yapılan bu mahkumiyetin toplum nezdinde kabul edilemez olduğunu anlatıyor. Sonradan kendisine “devlete ve görevlilerine hakaret” dolayısıyla dava açılıyor. Zola işte bu mahkemede “sanatçıların bu tip olaylarda görüş belirtmesi, sesini çıkartması ve topluma yön göstermesi gerektiğini” tam anlamıyla ifade ediyor. Dava yıllar sonra üstü örtülemeyince elbette sahte deliller ile sırf yahudi düşmanı bir iki adamın yüzünden bu duruma geldiği tespit ediliyor. Sürgündeki albaya rütbeleri ve onuru geri veriliyor falan.

Zola bu sahte deliller üreten, olaylar ortaya çıktığında ise bunun üstünü örten, kurcalayanları süren, tehdit eden ve medya önüne ırkçılık yaparak atan bütün bağlantıları suçluyor… Diyor ki “Gerçek toprağın altına kapatıldığı zaman, orada öyle bir toplanır öyle bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur” Ve sadece sahte delil üreten bir ırkçıyı değil dikkat edin bunun doğru olmadığını görüp sesini çıkartamayanları ve sesini çıkartanları engelleyenleri de suçluyor.

İşte bu büyük yazarın mücadelesi sayesinde Fransa’nın belki de ilk toplumsal rövanşı kazanılıyor ve hiç kimse ırksal bir bahane ile yargıyı kendi emellerine araç olarak kullanamıyor veya medya maymunluğu yapamıyor…

Ne diyelim arkadaşlar bir gün gelir ve toplum bu yalanlar için hesap sorar ise işte o zaman Ay’ın derinliklerine sonda göndermek için gereken bütçe olan 200 milyon doları biz toplarız ileride İngilizler değil. Zola’nın ünlü bir iki cümlesi vardır kitapta bu kadar haksızlığı ve yalanı söyleyenlere seslenir. Bizde ilk önce bu hırsızlığı yapanlara, rüşvetçilere, insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere ve bu yapılanları gördüğü halde sesini çıkartmayanlara, “hak” deyip Allah’ın görmediğini sananlara ve vicdansızlara, bir gün olsun kendinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen insanlara gelsin..;

“Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!” 

Yoksa Yenilenebilir Enerji Kaynağı Mı?

İki sene evvel ilk yazılarımdan bir tanesinin konusu enerji ile ilgiliydi ve iki kısımdan oluşuyordu okuyanlar hatırlayacaktır. Yine o sayfada yorumlarımda Arda arkadaşım nükleer santralin atık problemine değinmiş ve bunun hala tam anlamı ile düzeltilemediğini anlatmıştı.

Şimdi yeni Türkiye için madem öyle bu enerji konusunu da tekrar denk gelince araştırmak istedim. Enerji biliyorsunuz her şeyi ifade ediyor aslında. Daha doğrusu her şeyin temeli dediğimiz maddenin oluşumunu enerji sağlıyor. Enerji Bakanımızın Soma madenlerini ziyaret ettikten sonra çok beğenip sahibine plaket verdiği sırada İsviçre’de o çok ünlü Cern Laboratuvarında yani Avrupa Nükleer Araştırma Merkezinde tanrı parçacığı adında bir şey bulundu. Bu enerjinin maddeye dönüştüğünü ispatlayan şey olarak literatürlere girdi. Yani kısaca maddelerin bir enerjiden meydana geldikleri ispatlandı.

Hede Hödö Makinası

Bu kısa bilgiden sonra bizi ilgilendiren bizim bildiğimiz asıl enerji olayına girelim bakalım. Nereden çıktı falan demeyin ülkemizin enerjiye harcadığı para son 5 yıl içerisinde 250 milyar dolar civarında! Şaka değil cidden bu denli bir ihtiyaç içerisindeyiz ve bu ihtiyaç yıldan yıla hızla o kadar fazla artmakta ki nasıl çevireceğini bizim Enerji Bakanı kara kara düşünüyordur belki. Gerçi ne düşünecek maden göçüğü fıtrattan, elektrik kesintisi kediden denir geçiştirilir belkide. Nasılsa soran yok anasını satayım. Birisi demediği için “yahu bu enerji parası ödemeleri nedir arkadaşım?” diye. Neyse işte bu ihtiyaçtan dolayı neler yapılabileceği ile ilgili eski zamanda araştırma yapmıştık. Ben bundan yaklaşık 15 yıl evvel genç bir üniversite öğrencisi iken araştırmalarımda (bazı arkadaşlarım ile beraber) nükleer enerjinin bizim ülkemiz için yakın gelecekte tek çıkar yol olduğunu düşünmüştüm. Açıkçası yakın bir zamana kadar da böyle düşünüyordum. Diğer temiz enerji kaynakları iyiydi hoştu da yatırım maliyetleri ve verimlikleri hem bizim ülke yatırımımız için oldukça pahalı hem de yatırım/üretim oranında da bizim beklediğimiz ihtiyacı karşılamıyordu. İşte enerji yazımı bu sebeple yazmıştım. Nükleer santral 2000 yılında yapılması gereken bir şeydi. Zamanında yapalım diyene “solcular ülkeyi mahvedecek” denmişti sanırım sıra şimdi diğer tarafta olunca “sağcılar mahvedecek” nidalarıyla karşılandı bu durum.

Konuşuldu tartışıldı falan ama burada meseleyi adam gibi masaya yatırıp çözüm söyleyen olmadı. Sonu gelmez geyikler ve aşağılık duyguları, siyaset, çıkarcılık vs. varken tabi olmaz. 2000 yılında sorun ülkenin yakın gelecekte büyük miktarlarda enerjiye ihtiyacı olduğudur. Bu ihtiyacı karşılamak için dışarıdan enerji alınmak zorunda kalacaktık. Bu sebeple yatırım yapılmalıydı. Hem ucuz hemde yüksek enerji üreten bir şey olmalıydı. Bir çok sıkıntıya nazaran nükleer santral en uygun çözüm dedik, olmadı. Sonra yıllar geçti ve ülkenin enerji ihtiyacı arttı, artı..

AKP hükümeti baktı baktı mal gibi baktı afedersiniz. Enerji olayından dolayı yeterli üretim yatırımı yapılmayınca bizde bu enerjiyi dışarıdan karşılamaya çalıştık haliyle. Elektriğimizin yarısından fazlasını doğal gaz ile ürettiğimiz gerçeği ortada duruyor. Peki hükümet ne yaptı? Yalan yok onlarda kısa vadede nükleer santrale yöneldi. Analizler incelemeler yaptılar falan. Ne oldu ya nükleer santral işi diyeniniz var ise iki nükleerin yakın zamanda yapılacağını söyleyelim. Beğenin beğenmeyin bu santraller lazım dayı. Ha bunu diğer her projelerinde olduğu gibi “ister yaparız ister yapmayız” şeklinde anlattıkları ve çatıştıkları için hükümete kızdım açıkçası.

Yalnız merak ettiğim bir şey var bu konu ile ilgili. Yapılacak olan bu iki santralin elektrik oranları falan belli yani. Madem nükleer işine giriyoruz ve yakın zamanda başlanacak çalışmalara neden doğanın ebesinden ağacı ormanı katleden HES projelerini yapıyoruz? İşte bunu anlayamıyoruz gerçi anlıyoruz muhtemelen rant var o projelerde başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Peki neden sanmıyorum? Kötü niyetli miyim lan yoksa ben. Hayır öyle olsam nükleerin gerekli olduğunu söylemezdim. Bu başka bir şey çünkü rant var. İşte ağacı keserek HES yapımının gereksizliğine dair ilk örnek zaten yapılacak olan nükleer santrallerdi. İkincisi ise bizim 2000’li yıllarda araştırdığımız ve çok hoşlandığımız güneş ve rüzgar enerjilerinin artık verimlerinin artması ve yatırım maaliyetlerinin iyice düşmesidir. Nereden anlıyoruz? Şuradan anlıyoruz; Almanya (ki gidenler bilir) oldukça güneşsiz ve bu yatırım için uygun olmayan bir ülke konumunda olduğu halde bu enerji işine son  yılda inanılmaz yatırım yapmış.

Avrupa Güneş Haritası

Nükleer enerji istemeyip bunu protesto eden kişilere başbakanımızın “madem istemiyorsun enerjiyi kullanmazsın, ister kullanırsın ister kullanmazsın yahu bunu seçmekte özgürsün” dediği peşinden de bir yazarın “istediğin gibi protesto ediyorsun ve kullanıp kullanmamak senin elinde hala özgürlük istiyorlar” diye yazdığı yıllarda yani bundan yaklaşık 2 yıl evvel Almanya bu işe ciddi anlamda soyunmuş beyler. Hemde öyle böyle soyunmamış. Bu tip enerji için destek paylarını her MW için 2010’lu yıllarda 600 dolara kadar çıkartmışlar. Şimdi bu pay yatırımlar fazlalaştığı için 160 dolarlara kadar düşmüş (bizde 133 dolardır). Şu an Almanya’nın kurulu yatırımı 37000 MW civarında. Bizde ise 20 MW (yirmi)…gülmeyin lan :)

Yatırım maliyetleri ise zamanla düşmüş çünkü Çin bu piyasayı görmüş ve yüklenmiş durumda. 1 kWp için yatırım maliyetleri 2010 yılında 5000 EU civarlarından şu anda 2015 yılı başı itibari ile 1000 EU civarına kadar düşmüş ve hızla aşağıya iniyor.

Ülkesel bazda güneş radyasyonu oranlarına bakarsanız Almanya’nın aslında hiç güneş görmediğini anlarsınız. Yani adamlar güneş göremeyen ülkelerine gitmiş güneş enerjisi veya rüzgar enerjisi santrallerini kurmuş. Biz aynı tesisi ülkemizde kursak 3 katı enerji elde edebileceğimiz halde yatırım yapmıyoruz. Gidiyoruz nükleer enerjiye veya HES tipi şerefsiz enerjiye yöneliyoruz? Neden Almanlar güneş radyasyonu olmayan yani güneş ışığı gelmeyen ülkelerini güneş panelleriyle döşemiş iken (şu an ülkelerinin %35 civarını bu enerji ile karşılıyorlar) biz diğer enerjilere yöneldik? Verimsiz enerji kaynağı desen artık değil. Çünkü Almanya’nın yaptığı bu yatırımları biz ülkemize yaparsak onların ürettiği enerjinin tam üç katını elde ediyoruz yani enerji ihtiyacımızın (sıkı durun) %55’ini karşılıyoruz!

Çoğu Alman Bilim Adamı Türkiye’nin Yapacağı Büyük Hava Alanının Alman Ekonomisine Açacağı Yarayı Tartışıyorken Görünüyorlar (Arada da enerjinin maddeye dönüştüğünü bulmuşlar ama o çok şey değil)

“Olm havalar kapalı olunca ne yapacağız mum mu yakacağız?” diyenleriniz olacaktır. İşte arkadaşlar başbakanımızın çok sinirlenip “one mininuts” dediği yıllarda Avi Brenmiller isimli bir yahudi Almanların bu atağını göğsünde yumuşatarak araştırmalarda bulunmuş ve bir şirketi kurup yönetimine geçerek bu konu ile alakalı çalışmalar yapmış. Adam “bizim sistem ile öyle kapalı hava yağmurlu hava yok dayı o eskidendi artık kuruyorsun açıyorsun sıcak suyu” diyerek gelinen noktayı övmüştür.

Fazla dallandırmayalım arkadaşlar. Almanlar güneş olmayan şehirlerini panellerle döşeyip enerji ihtiyaçlarının yaklaşık 1/3 civarını bundan karşılıyorlar ve biz onlarla aynı yatırımda kendi enerji ihtiyaçlarımızın 2/3 civarını karşılayabiliyor isek neyi bekliyoruz? Yatırım maliyetleri sıkıntısı Çin’inde devreye girmesiyle atlatılabilir ve Almanya’nın yatırımlarından çok daha ucuza bu enerjiyi ülkemize sağlayabiliriz.

Peki ben oturduğum yerden bunları araştırıp bulduysam bu Enerji Bakanlığı ve çalışanları ne yapıyor dayı? Nasıl projeler üretiyorlar? Yatırım planlamalarında dünya ülkelerinde Almanya buna yönelmiş iken son 10 yılda bizim armut kafalılar bunu neden hiç değerlendirmeye almazlar da iki nükleerin yanına HES adı altında ağaç katliamını eklerler? Sebep belli ki dediğimiz gibi ortada kazılması, kesilmesi ve döşenmesi gereken borularıyla büyük bir rant var sanırım.

Başka bir enerji programıyla tekrar görüşürüz inşallah..

Memleketimden İnsan Manzaraları

Ara verdiğimiz yazılara konu çok olsa da yazamaya hevesim olmayınca yürümüyor burası söylemiştim. Birde anlat anlat aynı arkadaşım :)

Yakın zaman içinde CNN Türk kanalı Emin ÇAPA sunumunda Dünyanın Binbir Hali isimli bir programa başladı. Zamanınız olduğunda en baştan izleyebileceğiniz bölümleri ciddi anlamada kaliteli. Tabii CNN nasıl böyle bir olaya el atmıştır ve program ne kadar devam eder bilemiyorum ama yani gittiği yere kadar izlenmesi lazım. Emin bey artık İzmit’li olduğundan sanırım adabazarın hafif esintilerine ve cesaretine sahip olarak yapıyor programlarını. Kendisine buradan hem teşekkür ediyorum hemde çalışmalarına devam etmesini diliyorum.

Programın konusu çok önemli tabii. Türkiye gündeminde konuşulan maddelerin yerine dünya gündeminden veya kendi yaptığı bilimsel bir araştırmadan yararlanarak bir içerik oluşturulmakta. Oluşturulan bu içerik genellikle istatistik veriler ile desteklenerek grafiksel veya yüzde metotlarıyla sunumu yapılmakta. Programın diğer özelliği de diğer dünya ülkelerinde konuşulan önemli gündem maddelerini de bazen anlatması. Genelde bunlar bilimsel bir araştırma veya proje şeklinde. Yani özetlersek eğer bilim teknik falan okuyorsanız eskiden ilk sayfalarında böyle küçük küçük yapılan araştırmalardan bahsedilirdi. Kah arkeoloji kah tıp veya kuantum olsun.. İşte böyle bir tat var yani.

Ayrı olarak programlarında Türkiye’nin diğer ülkeler ile değişik kıyaslamaları ve eleştirileri de yapılmakta ki zaten hükümet için sıkıntı yaratacak tarafı belkide budur. Gerçi eğitim ve ülkemizdeki düzeyinin kıyaslanması ile ilki programını arkadaşlarımız ile izlerken anlattığının pek anlaşılamadığını da söylemek zorundayım. Hani anlattığınız karşınızdakinin anladığı kadardıra geldi olay. Emin bey ülkemizin “imam hatipler mi yoksa genel liseler mi olmalı?” geyiğinin dışına sıyrılıp aslında eğitimde sorunun temelde başörtüsünde değil komple bir kalite bozukluğunda olduğunu anlatmak istemiş ama yani anlayana hacı…

Sonda yazmayayım bari eleştirilecek yönü bu belkide programın. Birde başta ülkemizin gündem maddeleri işleniyor gere yok hiç işlemeye zaten saçma sapan şeyler. Yani hani bir yazı yazmıştım ya ben Uğur MUMCU ile ilgili geçmişte onlarıda okuyun arada özenle buldum derledim neyse.. Uğur bey bir gün tiyatroya gitmiş seyretmeye. İşte emekçi çalışanların sömürüsü ile ilgili bir oyunmuş. Oyun bitmiş şak şak alkışlar falan. Alkışlayanlara ve oynayanlara bakınca bir şey fark etmiş MUMCU. Oyunun amacı nedir? Sermaye ile emeğin sömürüsünün altımı. Peki kime anlatımı arkadaş demiş? Oynayanlar tiyatrocu oyuncu insanlar. Zaten entellektüel kişiler. Peki seyredip alkışlayanlar kim? Gazeteci, doktor, mühendis, avukat… Peki kime neyin gösterisi yapılmakta demiş! Daha doğrusu anlatılanların ulaşması gereken insanların belli bir eğitimde olması lazım. Adam kitap okumuyor ise, gazetede yazıları takip etmiyor ise veya tiyatroya gitmiyor ise bu köle düzeni nasıl anlatılabilir bu insanlara?

Tabi biraz geniş perspektiften bakmış olaya ama bu programlarda da böyle sanki. Hükümetin açıkladığı “Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden bir tanesi olacak!” lafının nasıl büyük bir balon olduğunu istatistiki veriler ile açıklamış mesela Emin bey. Açıklamışta kime açıklamış? İzleyenler anlamışlar mı ben pek emin değilim. Hele ki aralarda böyle “Hong Kong meydanlarında göstericiler daha çok demokrasi için gösteri yapınca polis sert müdahele etti. Sonra buna tepkiler olunca sert müdahele edenler görevden atılmış yaa..” falan deyince birileri “demek böyleymiş” deyip aydınlanır mı? ampul gibi… ne diyelim inşallah maşallah. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz sanki. Gelişmiş ülkelerde (ekonomik gelişmiş olanlarda değil) iş kazalarında maden kazasında 18 kişi öldükten sonra ÇSGB çıkıp “maden kapatacağız deyince 50 kişi devreye giriyor” derse yer yerinden oynar. Bizde bunu anlama kapasitesi ne yazık ki yok Emin bey. Yani demek istediğim grafikler falan çok güzel ama anlamazlar belki daha sade ne bileyim işte.

Konumuz çok dağıldı. Yine bu programdan esinlenerek nasıl kızdım bizim millete yine. Hani “kağıt üzerinde” ve “yalancı” bir hayat yaşıyoruz ülkemizde. Eskisi gibi de değil. Yurt dışlarında tanıdıklarımız var, internet var falan yemiyor kimse en azından üniversite okuyan ve araştıran kesim yanlış olmasın. Üniversite okuyup mal gibi her söylenene kafa sallayanlar değil. Nasıl yalancıyız? Daha önce dinsel olarak yazmıştım bir ara. Hani lafa geldiğinde bizim dinimiz ise konu vay efendim vaydır. “En hoşgörülü din bizim dinimizdir” veya “efendim en temiz din bizim dindir” hani duymuşsunuzdur ya her yerde işte kültürümüz içinde aynı şeyler söylenir “biz çok misafirperveriz” falan “hoşgörü, saygı, sevgi” üçgenleri oluşur. Yakın arkadaşınız gelir “olm bu yabancılarda aile diye bir şey yok. 18 yaşına gelince evden gidiyorlar. Hem ne yaptıkları belli değil sevişiyorlarmış, içki sigara uyuşturucu allahtan bu ülkedeyiz ha” falan anlatır böyle. Mesela almanlar pistir. Kalabalıkta “port” diye osururlar ve evet tuvaletlerinde taharet musluğu yoktur!!! Yani bunlar temizliği de bilmezler.

Tabi bunların büyük çoğunluğu yalan olmak ile birlikte ya kültürel veya dinsel farklılıktır yada bizim aşağılık kompleksimizden kaynaklanmaktadır. Mesela misafirperverliğimiz bizim aşağılık kompleksimizden ileri gelir. Yabancı gelince böyle domalmaya hazır beklememiz incelenecek bir hadisedir. Öyle misafirperverlik falan yoktur ya. Anadolu köylerinden bazılarında vardır onlarda yok oldu gitti. Dinimiz belki tasavvufi olarak yorumlanır ise hoşgörülüdür denilebilir. Ama gerçek anlamda tam anlamıyla merkezi mezhepçi ve hoşgörüden yoksun olarak yaşanmaktadır. Farklı mezhepten ve kültürden olanlar kalabalık olmadıkları yerlerde saklanmaktadır. Aile ortamı ise yabancı kültürünün farklılığından kaynaklanmaktadır. İçki, uyuşturucu ve küçük yaşlarda cinsel hayat övünülecek şeyler elbette değildir ama adamlar zaten bunlar ile mücadele etmektedirler. Sen başkasının zaten mücadele ettiği şeylere laf sokacağına kendi ülkende yapılan çocuk evliliklerini, kadın cinayetlerini engellemeye çalış. Adam hala “çok eşli evlilik neden olmasın?” diye düşünüyor ve kadına tv sehpası muamelesi yapıyor kendi ülkesinde ondan sonra “yok aile yapısı bozuk”. Ulan yalancı pezevenk asıl sende bozuk! Gt kadar ev için kardeş kardeşe küsüyor, arsa paylaşımında oğlu babasını bıçaklıyor, ensest ilişkide dünya liderleri arasındayız ondan sonra “aile yapısı bizde sağlam” heaa sağlam. Din bezirganlarının yaptıklarını görüyoruz işte etrafta ki fırsatını bulsa millet onlarda yapacak belli.

Peki temizlik ona demeli? Allah’tan müslüman gibi yaşayanlar abdest falan alıyorlar da arada temizlik oradan yürüyor biraz. Ne giyim ne koku bir şey yok. Çevreye yediği şeyin poşetini atıyorlar, yere tükürüyorlar, parka işiyorlar… Geçen sahile gittim taşlarda oturayım gölü seyredeyim diye pislikten midem bulandı. Arkadaşım doğum gününü kutlamış pastayla, yanında kola içilmiş plastik kaşıklar tabaklar. Yandan çekirdek kabukları ve öyle atılmış poşetlerle beraber gitmişler. Şimdi ben senin doğduğun günü …… Sonra adamların temizliği bizden aldığı yalandır. Daha doğrusu tarihseldir. Medeni bir ülke isen bilim adamın ilim adamın var ise zaten bir şekilde uyarılırsın temizlikte. Geçmiş orta çağ zamanını diyorsan evet bizden temizlik namına bir şeyler öğrenilmiştir ama bu sadece kültürel alışveriştir! O zaman medeniyetin merkezi Yunanlılardan mı öğrendik her şeyi biz? Sçtığınız ve “taharet musluğu yok olm” dediğiniz o tuvaleti kim bulmuş? Neyse ya boş verin şimdi konuşsam yol olur.

İşte bu konu ile ilgili bir programı vardı Emin beyin. Yaşanılabilir ülke ile ilgili. İşte istatistiksel araştırma neticesinde ülkeleri ve şehirleri değişik kriterlere göre sıralıyor. Çevre, Konut, Yönetime Katılma vs. değişik şartlarda sıralamış. Sıralamayı programı izlerseniz görürsünüz zaten OECD araştırmasından almış. Yani büyük ekonomiye sahip ülkeler bazında yapılıyor falan.

İşte arada da insanlara soruyor nerede yaşamak istersiniz? Yani sizi bıraksak nerede yaşarsınız. Daha doğrusu Emin bey soramamış doğru soruları da peşinden. Soruyorlar “seçme şansınız olsa nerede yaşarsınız?”. Soru basit yani. Değişik yörelerden elemanlar cevaplıyor genelde hepsi aynı “Kanada’da yaşarım sağlık yönünden güzel ve özgür bir ülke” diğeri “İsveç’te yaşarım çünkü yolsuzluk yok” beriki “ben avustralyada yaşarım veya Fransa’da üniversite bedava ve seçilebiliyor” diyor.

Şimdi sorsak vatanımız nasıl falan memnuniyetiniz nedir diye. Hani mutluluk istatistikleri falanda var. Arkadaş herkes mutsuz ülkede. Topluyoruz çıkarıyoruz bunları. Sorunca “en güzel kültür bizde, Allah’tan müslümanız ve iyi ki Türküz” ama bunları sormadan “nerede yaşarsınız izin verilirse” diye soruncada o gavur, o aile içinde düzeni olmayan uyuşturucu bağımlısı, içkici seks düşkünü, pis ve aşağılık toplumun göbeğine gitmekten de hiç çekinmiyoruz ama. Bunun iki açıklaması olabilir; İlki bahsettiğim aşağılık kompleksimizden dolayı çok iyi bir yer zannediyoruz buraları (haklılık payı da var hani). İkincisi ve bence ağır basan bildiğin göz göre göre yalan söylüyoruz kendimize ve çevremize.

Ya mesele parti mesele değil burada. Cidden sanırım psikolojik bir durum. Olmayan şeylere karşı geliştirdiğimiz bir savunma mekanizması sanki. “olm adamlarda taharet musluğu yokmuş yaa” deyip 0n gün banyo yapmayan adamları görünce inandım buna. Söylenilenin tam tersi bizden var hemde hepsi. Artı rüşvet, saygısızlık, düşüncesizlik, anti demokratik yapı falan. Yine komik olan ise soruya verilen cevapların hemen hemen hepsi “daha özgür ve demokratik bir ülke olduğu için” gitmek istiyor oralara. Ulan hükümet belli aldığı oy belli işte. Sarayına çıkar yakında demiştim başkanımız bildiğin çıktı ya lan ona şaşırdım ben. Ülkede yaşıyorsak artık şaşırmamak lazım sanırım.

İsrail’e Tepki

Son gündem maddemiz İsrail’e tepki biliyorsunuz. Yaşanan geçmişte ki bir çok olaydan mütevellit kendisini insan olarak gören herkesin tepki göstereceği bir şey bu yaşananlar. Daha önceki yazılarımda da ara ara belirtmiştim bu konu üstünde aslında. Az buçuk dindar olan adam, az buçuk sosyalist olan adam yada ne bileyim az buçuk toplum aile terbiyesi alan adam yaşananlara zaten sessiz kalmaz, kalmamalı da zaten. Burada “İsrail akıllı olacaksın” şeklinde bir yazı yazılmasını beklemeyin. Onun haklılığı, bunun suçluluğunu biz ne anlatırsak anlatalım içinizde belirmiş zaten. Sadece verilen tepkilerin nasıl şekillendirildiğini anlatmak istiyorum buradan. Daha doğrusu “tepkimizi ortaya koyalım” derken nasıl yönlendirildiğimizi ve nasıl aslında robotik tepkilere yöneltildiğimizi anlatmaya çalışacağım.

İsrail ile Filistin arasındaki bu savaş bildiğiniz gibi çok eskiye dayanır. Aslında pek çok kişinin geçmişi tam bilmediğini kabul eder isek hafiften anlatım gerekiyor galiba. Sonrasında bu tepki olayını irdeleriz sonlara doğru.

İlkin çook geçmişleri anlatmaya gerek yok. Bu topraklar üç büyük dinin kutsal toprakları. Hristiyanlar, yahudiler ve müslümanlar için de çok değerli topraklar. Hepsinin iddialarının temeli ilk önce dinsel yani. “Neden saldırıyorlar ya? Ne istiyorlar masum insanlardan anlayamıyorum?” diye bedava konuşmayın yani. Üçünün yan yana muhafazakar çevrede durması imkansızdır. Kudüs var yani bu topraklarda. Dinsel olarak anlat anlat bitmez. Ama olayı iyi anlayalım. Durun hemen “ama çocuklar öldürülüyor abi!” ye getirmeden evvel bunları bir bilelim paşam;

Şimdi geçmişte buralarda taaa anasının nikahı dönemlerinde savaşlar patlak vermiş müslümanlıktan evvel. Yahudiler, çok tanrılı dinlere sahip olanların ve sonradan hristiyanların baskılarını ve zulümlerini görmüşler. Kutsal kabul ettikleri topraklardan çoğu kaçmak zorunda kalmış. Hep mülteci olmuşlar yüzyıllarca. Tarih boyunca yerleri yurtları olmamış. İtilmişler kakılmışlar bildiğiniz sktiredilmişler sağa sola adamlar. İşkence görmüş çoğu. Bu sebeple yer altında gizlice ibadetlerini yapmaya çalışmışlar dernekler, örgütler kurmuşlar amaçları için. Amaçları nedir? Kutsal topraklarda yaşamak ve ibadet edebilmek tekrardan. Tabii hepsi gitmemiş Kudüsten çoğu zaman. Baskılara rağmen yaşamaya devam etmişler. Sonuçta en fazla ölüyorsun dinin için ve evet çok muhafazakar olan yahudiler de var.

Efendim sonra hıristiyanlar için kutsal topraklar dedik. Bunlarda oralarının kontrolünü ele geçirmeye çalışmışlar. Malum kutsal topraklar onlar için de. Uzun süre temel hıristiyan krallıklarından uzak olsalar da buraları ellerinde tutmuşlar. Taa ki müslümanlığın çıkışına kadar. 1000 yıllarının sonlarına kadar pagan ve hıristiyanlar genelde yahudileri aralarına almayarak sürdürdükleri kontrolü buralarda kaybetmeye başlamışlar. Hem de inanılmaz bir hızda…

Müslümanlığın genel de köle ve fakir insanlara hitabı, kadına da değer verilmesi gerektiği, dinin yaşama özgürlüğü ve ihsanı sayesinde çok kısa sürede din katılımlarıyla müslüman sayısı artmış. Orta doğu ve arap yarımadasını kontrol etmeye ve hıristiyanların koturolünde ki yerleri ele geçirmeye tehdit oluşturmaya başlamışlar. Ve elbette Kudüs savaşları, ele geçirmeler elden düşmeler falan filan…

O yıllarda Kudüste yaşayan müslüman, hıristiyan ve yahudilerin hayatlarının tehlike boyutunu kafanızda canlandırabilirsiniz. Her işgalde katledilme riski ve hayatınızın gelen komutanın iki ağzında olması. Neyse, hıristiyan krallıkları çok zayıflayınca batıdan gelen haçlı ordularını görüyoruz tarihte. Gerçek anlamda dini olarak yapılan batının büyük krallarının, dindar askerlerinin yaptığı seferler. Din adına Kudüs’ün alınması ve kutsal toprakların kafir müslümanlardan temizlenmesi için yapılan savaşlar.

Efendim habire savaştır orta doğu ve Kudüs tarihi işte. Özellikle hıristiyanlığın müslümanlık karşısında zayıflaması, müslümanlığın 1000’li yılların başında türkler ile anlaşmazlıklarını bitirmesi ve uzun süren arap-türk savaşlarının sonucunda artık türklerin çoğun boyunun müslümanlığı tercih etmesiyle ibre bu savaşlarda büyük oranda müslümanlığa kayıyor bu topraklarda. Anadolunun kaybedilmesiyle Selçuklulardan bunalan Hristiyan alemi asıl darbeyi Osmanlı zamanında yemeye başlıyor.

Türklükten gelen garip cesaretleri, kültürlerini müslümanlık ile birleştiren ve gelişimini bilim ve sanat adamlarıyla devam ettiren Osmanlı devleti hızla akınlarını batı tarafına yönlendirerek gelişiyor. Bunun tam tersi yönde dinde bağnazlığa, bilimden ve sanattan uzaklaşarak sahte hayallere kapılan, kafasında şeytanlar oluşturup hastalıkları halkın yaptıklarına bağlayan ve hızla yıpranan Hristiyan dünyası ne yapacağını uzun yıllar şaşırıyor. Geçtim kutsal toprakların elde tutulmasını, akın akın gelen türklere karşı oluşturulan “hadi bakalım kutsal ruh adına haçlıları topluyoruz ölene cennete arsa bedava” haçlı kampanyası bile işe yaramıyor. Hele ki tarihe utanç lekesi olarak geçen IV. Haçlı seferine gidenlerin Ortodoks Konstantine’ye saldırması ve orayı yağmalayarak “hacı bırakın Kudüs’ü falan burası iyimiş” diyerek yerleşke kurmasını hiç unutamayarak içten dağılıyorlar.

Neyse uzatmayalım fazlada. İyice palazlanan Türk devleti “yahu bu araplar ne ayak lan? Haçlı saldırıları geliyor bize arkadan saldırıyorlar” diyerek arap topraklarına saldırmasıyla buralar artık Osmanlı hakimiyetine giriyor. Ünlü hükümdar Kanuninin babası Sultan Selim İran zaferinden sonra dönemin zengin yerleri Mısır ve etrafının fethini gerçekleştiriyor. Araplar bu seferden dolayı türklere bileniyorlar. Seferde müslümanlıktan ve Osmanlı geleneğinden dolayı teslim olanların affedileceği söylenmesine rağmen Osmanlı ordusuna arap komutanlardan bazıları teslim olmuyor. Gerilla tarzı saldırılara sürekli devam ediyorlar ve arap evlerine sığınıyorlar.

Siz bakmayın arkadaşlar arap orgazmına bizim milletin. Araplar bu işgalle beraber halifeliği Türklerin ele geçirmesine feci bozulmuşlar, her fırsatta ayaklanmışlar, suikastlar düzenlemişler ve sürekli sorun çıkartmışlardır. Burada Osmanlı devletinin vergi politikasından dolayı isyanlar çok artınca, yöreye özgü yöneticiler ve vergiler/yasalar çıkartılmış ve bu ayaklanmaların engellenmesi kısmen sağlanmıştır.

Yani “oooo hoşgeldiniz Yavuz padişahım bizde size şehrin anahtarını veriyoruz ne de olsa din kardeşiyiz ekereke” denmemiştir. Araplar bizim gibi özgür ruhlu insanlar olduğundan temellerinde, boyunduruk altında durmaktan çok rahatsız oluyorlar. Tarih bir çok arap isyanıyla doludur ve bunlar çok ciddi cezalar ve idamlar ile bastırılabilmiştir ancak. Buraları “araplar çok iyi dostumuzdu efendim kışkırtılınca ayaklandılar e tabi lawrance vardı şerefsiz ingilizler” diyenler için yazdım. Arkadaşım, be güzel kardeşim artık geniş bakalım şu olaylara. Tarihte filistin toprakları Kudüs bizdeyken bu adamlar ayaklandılar mı bir çok kez? Evet hemde o kadar çok ayaklandılar, o kadar çok gerilla savaşı yaptılar ve isyan çıkarttılar ki yasaları vergileri değiştirdiler adamlar uygun yöneticiler ile idare edebildiler. Hah, işte bu arkadaşlar istiyorlar ki “evet sizde müslümansınız ama biz sizin boyunduruğunuz altında yaşamak istemiyoruz. Biz özgür yaşamak istiyoruz”.

İşte gel zaman git zaman her büyük devletin çatırdadığı gibi Osmanlı devleti bu topraklarda 1900’lerin başında iyice çatırdamaya başladı. Arap isyanları artmaya, birçok cephede savaş karşılanamamaya başlandı. Osmanlı yönetimi içinde rüşvetin, yavşaklığın boyutunda da sıçrama olduğu için bu topraklar da öyle “müslümanız biz sizdeniz” demeyerek hafiften dağılmayı beklemeye başladı doğal olarak. Aslında bu kopuş hareketleri daha önceden bazı valiler ile yaşanmıştır. Açın okuyun lan biraz yada benim tarih yazılarını okuyun ne bileyim. Şimdi buraların valileri vergiyi toplayıp saraya gönderiyorlar ya. İşte burası çok zengin yani nasıl diyim buraları o zamanın İzmit Belediyesi gibi. Gebze falan katarsan türk ekonomisin can damarı deriz ya hani işte burasıda uzun yıllar böyleydi Osmanlı için. İşte bu valiler biraz palazlanınca “bende sultanım ulan” demişler ve güçlü dönemlerdeyken kelleyi koltuklarına almışlardır. Mesela Hain Ahmed Paşa ünlüdür okuyun mnkym işte.

Peki bu arapların ayaklanma istekleri vatan hainliği midir? Değildir hocam değildir. Neden vatan hainliği olsun? Adamlar diyor ki “ben kimsenin boyunduruğu altında yaşamam ben arap soyundanım ancak arapın boyunduruğunda yaşarım”. İşte bu sebeple Osmanlı devletinden kopmak için güçlü arap aileleri kralları ne gerekiyorsa yapmışlardır. Artık siz lafı çevirip “efendim İngilizler yok mu? İşte lawrance adamalrın aklını çeldi” diyebilirsiniz o sizin olayları anlama yetinizi belirtir kusura bakmayın. Adamlar zaten bizde değildi bunu anlamak lazım. Yalnız bu hainlik iddiasının yanında son zamanda Arap göt yalayıcılığı ve sahtekarlığı da var. Malum fikrimizde bizde orta olmadığı için ya haindir ya vatan evladıdır. İşte hain değilse bir numaralı adamdır artık yeni tarihçi geçinen pezevenklere göre. Bunlar yalanı bir çok kere her yerde tekrar ederek doğru olduğuna inandırıyorlar insanları. Ulan son dönemde hadi dediğiniz gibi oldu da ondan önceki isyanlar, kendini bey ilan etmeler, gerilla savaşlarını kim yaptı? Kudüs’e inen venedikliler mi arap dağlarında saldırılarda bulundu?

Peki neden son yıllarda bu yalayıcılık arttı beyler? Bakın etrafınızda ki komşularınıza anlarsınız…

1900’lü yıllara doğru artık sağa sola fare gibi kaçan yahudilerin toparlanması için kurulan örgütler sanayi devriminden sonra palazlanmış ve gerekli amaçları doğrultusunda adımların atılması için çaba sarfetmişlerdir. “Orspu çocuğu yahudi değil mi!” demeden evvel adamların bir geçmişlerine bakarsak daha iyi olayı özetleriz sanırım. Bu sebeple herhangi bir toprak parçası olmayan bu dine mensup olanlar kutsal toprakların dolaylarında ülke kurmak istemişlerdir. Ülkede haliyle Osmanlı elinde olduğu için onlar ile temasa geçmişlerdir satış için. “II.Abdülhamit’e yahudi gelmiş demiş ki bize orayı sat. Padişahta ayağa kalkmış bizim bir karış satacak toprağımız yok defoool diye bağırmış” deniyor ya işte yalanlarını skyim ben onların.

II.Abdülhamit zeki bir padişah olduğu için kendisine talep edilen bu satın alma işine çok ihtiyacı olduğu halde sıcak bakmamıştır. Devlet ağır borçlu olduğundan bu dönemde yahudiler parayı habire teklif etmişlerdir. Padişah ise kutsal topraklarda toprak satışına dediğimiz gibi sıcak bakmadığından ve ilerde bu satışın zor durumdaki müslüman camiada ters etki yapacağından falan dolayı istememiştir. Ama öyle kapısına gelerek 6331 sayılı ÇSGB’nın yasasını anlatmaya çalışan İSG uzmanına bağırarak “hadiii hadi çık dışarııı çııık” deyip sarayından da kovmamıştır! II.Abdülhamit uzmanı olan Prf. Vahdettin ENGİN kitabında başlarda kabul etmese de II.Abdulhamit’in görüşmelerde bulunduğunu, filistin topraklarında satışa değil ama istenirse Suriye dolaylarında yerleşmeyi teklif ettiğini belgeler ile ortaya koymuştur.

Efendim ondan sonra bu Siyonist teşkilarlanma!! eheh toprak satın alamayınca devletin bu dolaylarında oralardan yöre ahalisinden ve yöneticilerden toprakları almaya başlamışlardır. E para var mnkym tabi sanayileşmeden gelen, işte bu para ile sahibi arap görünümlü toprakları çat çat almaya ve buralara yahudileri yerleştirmeye başlıyorlar.

Bu yerleşim çok artınca ki yaklaşık 5/1 olduğu söyleniyor filistinli araplar duruma uyanıp ayaklanıyorlar. Tabi bu ayaklanmalar falan fasa fiso şeyler. Çünkü olaylarla ilgilenecek kuvvetli bir Osmanlı devleti olmadığı gibi, Osmanlı devletinin de orada olmasını istemeyen araplar var buraya dikkat! Ha bu ayrışma için İngiliz devleti arapları gazlıyor mu? Gazlıyor elbette. “size neler neler vereceğiz amcoğlu, zengin olacaksınız türklerden hele bir kurtulun buralar sizin özgür devletiniz olacak” diyerek Osmanlı devletinden zaten ince dinen olan bağlantılarının kopmasında yardımları oluyor. İşte 1917 yılında İngilizler, çok bariz bir şekilde arapların da fazla ses çıkartmamalarıyla Kudüs’ü ele geçiriyorlar. Sonrası işte birinci dünya savaşı cart curt. Ama ingilizler sözlerinde duruyorlar dayı. Suudi ailesine Suudi arabistanı kuruyorlar, Suriye kuruluyor, Kıbrıs falan hep ayrıştırılıyor Osmanlılardan. Kısmi Osmanlı katılımı harici destek olunmuyor ve bildiğimiz kurtuluş savaşına giden süreç başlıyor…

Yine bir artı parantez Atatürk’ün yorumların da arapları hiç sevmediğini yakalayabilirsiniz. Genç bir subayken kendi anılarında Osmanlı askeri durumun ve yönetiminin serkeşliğinden, bu orduyla savaşı kaybedeceğinden bahsinin yanında işte bu kontrollerindeki arap şehirlerinde osmanlı askerlerine yardım edilmediğinden bahseder hatta evlerden ateş açıldığından da bahseder okuyun. Belkide bu sebepledir arap inkılabı falan bilemem farklı tartışma konuları bunlar ama sevmiyor ve nedeni işte bunlar.

Osmanlı devletinden kurtulduğuna sevinen arap kralları ve halkı aslında hıristiyan dünyasının petrollerini istediklerini ve kendilerini sömürmeye geldiklerini çok geç anlamışlardır ve bazıları çok pişman olmuştur. Bu sebeple bir Osmanlı özlemi de elbette vardır haliyle. Çünkü beklentileri bu değildi günümüzde.

Konumuza dönersek; İşte bu satın alımlar ve gelişmelerin yanında ikinci dünya savaşında yaşananların da etkisiyle lobiyi iyice genişleten, kendilerine yapılan alman zulmünü iyice parlatan ve çok iyi kullanan (sadece onlara yapılmadı halbuki bu zulüm) yahudi topluluğunun ileri gelenleri bu zulüm ve sürgünden sonra kutsal topraklarda bir ülke istediklerini resmen ilan ettiler. 1947 sanırım yıllarında artık nüfuslarını iyice artırdıklarından İngiltere ve ABD desteği ile devletlerini burada kurdular. Sonra bu kurdukları devlet başladı etrafından kendini korumaya. İlk etaplarda çok saldırgan olmayıp, destek gördükleri arapların yardımlarıyla satın alabildikleri yerleri satın almaya başladılar.

Bu ilerlemeye karşı olarak, topraklarının hızlı erimesine filistinli araplar artık dayanamayarak silahlı/silahsız direniş başlattılar. 1970’ler de kurulan silahlı filistin kurtuluş örgütü kuruldu falan filan ya açın okuyun işte filistin tarihini.

İşte bu arada büyük oranda kendini garantiye almak için etrafında silahlı tehdit olarak kimi gördüyse İsrail sindirmeye çalıştı. Kendisine bir numaralı tehdit ise haliyle topraklarını paylaştığı Filistin halkıydı. Kendisine yapılan silahlı saldırılara, intihar eylemlerine karşı misliyle cevap verdiler.

Genel olarak değerlendirirsek; Geçmişte Osmanlı devletine karşı her dakikasında ayaklanıp bağımsızlık isteyen arap kısmı bu yıllar içerisinde beklediği özgürlüğe kavuşamadı. Osmanlının koruyucu kalkanı kalktığında, kendi dininden olmayanların nasıl köpek balığı gibi saldırdığını gördü. Hatta, kendi milletinden olan arapların bile İsrail’in zaman ile yanında yer aldıklarına, yer almayanların da nasıl sessiz kaldıklarına şahit oldular. Ondan sonra başladılar “bize yardım edin ahhh eskiden böyle miydi?” demeye. Bir kısım bunları unutmadı, kırgınlar ama yinede insanların öldürülmemesi için tepkilerini ortaya koyuyorlar. Dikkat ederseniz “insanların öldürülmemesi için” diyorum.

Evet kısa orta doğu tarihinden sonra şimdi yapılan şeyleri değerlendirmeye başlayalım. Ne diyorduk; Tepki. Tepki; her hangi bir eyleme karşı gösterilen karşı davranış, söz veya eylemdir. Her hangi bir şeye karşı tepkinizi dile getirmeniz toplum içerisinde sizi belirleyici bir insan yapar. Elbette bu tepkinin ne için yapıldığı önemlidir. Etki size veya tanıdığınız bir aile üyesine ise tepkiniz hızlı ve şiddetli olabileceği gibi size değil de başkasına yapılıyor ise aynı etkiye hiç tepki vermemenizi de sağlayabilir.

Bunlar karışık geldiyse bu tepki örneklemelerini inceleyelim daha kolay anlayacağız. Hani diyoruz ya “tepki verin sessiz kalmayın” diye.

Arkadaş sokakta gezerken yoldan geçen kız kardeşine iki adamın “uff yavruya bak” dediğini duyar. “Böyle şey olur mu” diyerek tepki gösterir, buna tepki gösterilmemesi büyük terbiyesizliktir. Etrafa bakar “siz adammısınız” diyerek. İşte böylece ne kadar namuslu olduğunu ortaya koyar yani insanlık bunu gerektirir. Sonra bu arkadaş bir kız görür ve “ufff o nasıl bir hatunmuşsun sen ya” diye seslenir. Yanında ki arkadaşları da pis pis gülerler. Onlara göre sıradan olan bir eylemdir ve “ne var bunda” modu hakimdir.

Arkadaş evinde televizyonun başında otururken iki kişinin eşek sudan gelene kadar dövüldüğünü öğrenir. Kimmiş bunlar diye düşünürken Taksimde dayak yiyen turistler olduğunu öğrenir. “Eeee ramazan ayında oruç tutana saygı duyacaksın elbette” der “duymaz isen dayağı yersin” diye de ekler. Dinine saygı duyulmadığı için dövülmelerini haklı bulur. Sonra bu arkadaş bir gün gezerken Taksimde “lan şu kiliseye girelim nasılmış” diyerek içeri girer. Sırıtarak etrafta gezinir, mum yakar “bu ne amnkym” diye konuşur, gürültü yapar. Görevli sessizlik ister yoksa çıkarılacaktır. Sinir ile kliseden çıkar. Hayır bunda ne vardır? Biraz geyik yapalım denmiştir sadece. Arkadaş sonra birilerinin kendi parti binasına saldırdıklarını görür. “Hepsi orspu çocuğudur” bunların. Sonraki ay kendi parti grubu yürüyüş yaparken küfür ettiği partinin bürosuna taş atar. Karşılığı verilmiştir, bunda hiç pişmanlık duymaz bu adam.

Yukarıda ki örnekler yapmıyor olabilirisiniz, belkide benzerlerini yaptınız farkında değilsiniz. Şöyle bir kendi değerlendirmenizi yaptığınızda yaptığınızı farkedeceksiniz. Önemli olan yapmanız değil aslında. Önemli olan karşıya empatinizi kurup, verdiğiniz tepkiyi ona göre planlamaktır. İşte bu hareketleri azalttığımız zaman hep bahsettiğimiz evrensel insanlık değerlerine yaklaşırız.

“Ne alakası var konuyla abi?” diyorsanız bir kez daha düşünün. İşte son Filistin-İsrail savaşında verdiğimiz veya vermediğimiz tepkileri tekrar değerlendirin. Gerçekten insan ölümlerine tepki mi gösteriyorsunuz sizce? Yoksa müslüman ölümlerine mi? Yoksa kendi mezhebinizin ölümlerine mi? Yoksa kendi ırkınızın ölümüne mi tepkiniz? Hangisi? Kendi cinsinizin ölümü bile fark yaratmıyor mu?

Ölümler daha doğrusu masum kişilerin ölümleri “normal” bir insan için zaten tepki gösterilmesi gereken bir konudur. Peki Filistin için ölenlere gösterdiğiniz tepkiyi bir kez bile İsrail’de patlayan canlı bombalar için gösterdiniz mi? Hadi yakından gidelim çok yakından gidelim. IŞİD örgütü “alevi” diyerek yakaladığının kafasını keser iken ve Irak kuzeyini komple ele geçirip devletlerini ilan ederken tepkiniz ne oldu? Sessiz mi kaldınız? Türkmenistan’da birileri öldürülmüştü yakın tarihte ne oldu? Neden sesi çıkmadı bazı insanların? Ve Filistin’de gerçek anlamda siviller öldürülürken neden fazla sesi çıkmıyor muhalefet destekçilerinin? IŞİD kahrolsun falan diyoruz da İsrail’in kimyasal saldırıları ve bombalarına sessiz kalınmasının anlamı nedir?

Anlamı şudur. Kısaca “İnsanlık” diye tabir ettiğimiz kimsenin dinine, mezhebine, ırkına veya cinsiyetine dayanmadan yapılan bütün zulümlere sesini çıkarttığını “lafta” söyleyen, ama aslında “insanlık” ile zerre alakası olmayan, ne olduğunu bilmeyen bir toplumumuz var. Dindarı, laik devlet isteyeni, türkçüsü, kürdü hepsi böyle neredeyse.

“Bizim dinimiz en güzel dindir, her kese hoş görülüdür” diye tweet atam adam ertesi gün İsrail saldırısından sonra bütün İsrail halkının yanarak yok olmasını istiyor. “Sosyalizmin ve sol düşüncenin dinler, kültürler arasında yakınlaşmayı sağlayacağını, kadın erkek eşitliğinin önemini ve sosyal devletin yapısını” anlatıyor adam, ertesi gün bu saldırılar sonra “hitlere kızıyorlar birde ama adam doğru söylemiş demek ki bütün yahudileri katletmesi lazımmış” diyor. Bir gün “türk ırkı bu toprakları hoşgörüyle ele geçirmiş adaletli bir toplumdur, geleneğine göreneğine sahip çıkmalıdır” diyen adam bugün “araplar zaten bize ihanet etti ölsün şerefsizler” diyebiliyor!

Adam “İsrail için protesto eylemini destekliyorum, helal olsun başbakana yahu rest çekiyor, İsrail mallarını protesto ediyorum” diyor, buna dönüp “evet ama arkadaşım İsrail devletinin ABD ile beraber en büyük müttefiki bizim devlet. Bir çok askeri/ticari anlaşmalarımız var. Bu hükümetin hamleleriyle İsraile ticaret hacmimiz katlandı da katlandı. Buradan kazanılan bombalar atılıyor işte filistine. Hem sen neden IŞİD’e ses çıkartmıyorsun?” dediğin zaman susuyor. Susuyor çünkü söyleceği hiç bir şey yok, bir bilgisi yok tepkisi yönünde. Bilinçsiz bir robotik tepki bu. Buna “borcumuz yok ki IMF’ye borç veriyoruz” dendiğinde “yahu olur mu bakanlık sitesinden ülke borcu belli 400 milyarı doları geçti ne borcu yok” diyorsunuz yine susuyorlar. Bilgi yok, birikim yok, analiz yok. Çıkıp iki armut “evet borcumuz var ama herkesin borcu var, ABD en borçlu ülke mesela heh heh” diyor onlarda copy/paste yapıyor size “evet ama abi herkesin borcu var ya misal ABD” diyor. “arkadaşım borcun değil önemli olan aslında, dünya da sahip olduğun şirketler önemli, elinde tuttuğun ekonomik hareketler borsalardır” diyorsun yine boş boş bakıyor. Bilmiyor, zaten hiç bilmedi kopyala yapıştır olduklarından.

Burada bir sıkıntı var arkadaşlar. Düşünce temelinde bir sıkıntı var. Birilerinin televizyon üzerinden, internet üzerinden yönlendirilmesine maruz kalıyoruz. Tepkilerimiz aslında kılıfının altına sakladığımız tepkiler değil. Düşüncesi şiddete dayanıyor genelde, tahammülsüzlük hakim ve karşı düşünceyi yok etmeye yöneliyor. Bunun en büyük etkeni siyasi politikadır. 1900’lerin başında artık oldukça etkili olan bu “yalan haraketi” insanların düşüncelerini esir ediyor. Genel olarak bunun adına “propaganda” diyebiliriz.

Siyasi propaganda sanatının ne kadar etkili olduğunun kanıtı işte bu cümlelerdir. Kutuplaştırmadır. Hiç girmediği tarikatı bu sebeple kötüleyip yobaz ilan ettirir demokrata, hiç gitmediği Yunanistan’a Ermenistan’a bu sebeple kin besler milliyetçi adam ve hiç tanımadığı ve hiç ticaret yapmadığı halde bu sebeple düşmanlık besler yahudiye muhafazakar kesim. Bunlar öğretilen propaganda araçlarıdır. Bu konuyla ilgili bir araştırmamdan sonra uzun bir yazı yazacağım umarım anlatabilirim. Haydi eyvallah lan yazı uzun oldu ya yine.

Her şeyi bırakın yukarıdaki son resimde ölen çocuğun ne milleten olduğu, hangi dine bağlandığını düşünüyorsanız ne diyeyim beyler? Cahilsiniz demeyeceğim artık bunun sebeplerini daha derinlemesine araştırmaya başladım. Bekleyininiz..

Bir İnsan Öldü, Bir İnsanın Da Ölmesi Bekleniyor

Sıkıldım diyorum ya bu sıralar. Malum ramazan güneş ikilisi baş dönmesi yapıyor. Aslında sıkılmıyorsunuz adabazarındayken. İki hafta önce Sapanca girişinde arkadaşın büfeye analiz raporlarını götürdüğümde olay yeri inceleme ve sarı şeritler ramazanın geldiğini belli etmişti. Çıkan çatışmada üç şarjör boşaltılmış, velhasıl kimse ölmemişti. Birisi yaralanmış olabilirdi. Çatışmada pusuya düşen abi zaten tetikteymiş. Silahı gördüğü gibi marketin yere doğru alçalan merdivenlerine atlayıvermiş. Ha tetikte olmasının sebebi de daha önce birisini vurmuşmuş. Ya neyse işte sıradan adabazar vakaları bunlar fazla derinlemesine kurcalamamak lazım. Çatışma 10 dakka falan sürdüğü gibi şarjör bile değiştirilmiş. Mermiler bittiğinden sanırım çatışma son bulmuş, saldıran ekip arabayla uzaklaşmış. Saldırganların dışında, saldırıya uğrayan abinin de olay mahallini terketmesi şaşırtıcı tabi. Gerçi ne şaşırtıcı mnkym her şey sanki çok doğruymuş gibi normal ulan!

Hani geçmişte adabazar ile ilgili bir yazım vardı benim efsanevidir. Onun devamı niteliğinde olacak ama bu sefer adabazarını değil de bazı eleştirilerimi dile getirerek yazmak istiyorum yaşadıklarımı son bir haftada. Baktım da bulamadım ya lan yazımı. Kayboldu aha tüh. Bulabilecekler bana dönüş yapsın ya bi zahmet. http://ww2.lakerstr.com/?folio=552994513&bkt=9761 burdaydı yazı site uçmuş :)

Ne diyorduk ha ramazanda gün geçmiyor ki bir olay yaşanmasın arkadaşlar. Yazmama sebep olan şeyi ise beş gün evvel yaşadım. İftarımızı yapmayı beklerken adabazar basketbol tayfası tarafından “illa gel” nidalarına dayanamayıp basket oynamak için iftar sonrası anlaştık. Basketimizi oynadık kampüsümüzde efendim benim takım bütün maçlarını kazandı yani ne diyeyim hala çok iyiyim sanırım :) Dönüş yolunda türkçe öğretmeni olan arkadaşım arabasıyla beni sapancaya geri bırakıyordu. Yol boyuca “milli takımdan bir bok olmaz” veyahutta “arada gelmek lazım oynamak lazım ama ağır geliyor abi” geyikleriyle ilerlerken kendimi kaptırmışım işte.. Birden öğretmen arkadaş “abi göl başında adam kızı nasıl dövüyordu nasıl tekmeliyordu ya arabanın yanında” dedi. “Hangi araba lan nerede” derken biz ilerliyoruz tabi. Geri dönmeyi talep ettiysem de gece+karanlık ve erkek/kadın olunca boşa müdahil olmayalım dedik. Bende polisi aradım hızlıca bari onlar ilgilensin diye. Yer tarifi yaptım ekip gönderilmesini istedim. Gelince gece arkadaşlara anlattım falan. Olay öyle kapandı gitti. Aslında kapandı zannediyorduk kapanmamış. Salı öğlene doğru telefonumun çalmasıyla uyandım. Arayan arkadaşım “olm hani senin anlattığın olay vardı ya, adam kadını dövüyordu göl başında” dedi. “evet” dedim “hayırdır ne oldu lan?” demem ile arkadaş “lan kadını öldürmüş adam, cesedi orada bırakmış. Sonra geri dönmüş sabah il ormanına götürmüş gömmüş. İki gün sonra pişman olmuş gitmiş teslim olmuşta öyle bulmuşlar kadının cesedini” demesin mi? Yeni uyanmışım ne oluyor mnkym modundayken “beni neden aradın olm napayım” dedim. Arkadaşta “işte vicdan azabı çek diye aradım pezevenk ekrekekreke” deyip kapattı. Ne değişik bir güne başlayış arkadaş. Birden uyandım ama. Cidden şaka maka kadın öldüyse bunun sorumlusu bir nevi bendim yani belki de. Gerçi polisi aramıştık ama ne bileyim dursa mıydık? Kim dururdu karanlık bir yerde, hem de adabazarda sahilde? Yıkanıp giyindikten sonra olayın medya boyutunu öğrenmek için çarşıya indim. Gerçekten de olay bu şekilde anlatılıyordu. Günü falan tutuyordu. Kadın dövülerek öldürülmüştü ve tam bizim gösterdiğimiz yerdeydi falan. Telefondan polisi aradığım saate baktım. “Yani” dedim içimden “ben polisi aradım bu adamlar gitmemiş mi olay yerine? Adam öldürüp bıraktığı yere sabah gelip gömdüyse gitmemiş demek ki” diye düşündüm. Birden sinirlendim polise. Aldım bilgisayarımı elime, sandalet şort yürüdüm emniyete. Hem bilgi alıcam, hem hesap sorucam bir nevi.

Bir nöbetçi ve bir teğmen kapıda karşıladılar beni. Olayı sordum, aradığımı söyledim o gece. Olaya jandarmanın baktığını söyledi teğmen. Bölgeleri değilmiş. Telefonla arayınca bölgesi kontrol ediliyormuş, jandarma aranıyormuş falan. Aklımdan geçeni söyledim direkt işte olay yerine ekip gitmiş miydi? Polis bu atağımı göğsünde yumuşatarak “elbette gitmiştir ama belki kadın sonra öldürülmüştür, belkide adam öldürmüştür ve kadını saklamıştır ekip görmemiştir her olabilir” dedi. Anladım ki bu şartlar altında bir ihmali tespit edemeyecektim. Ancak bir dedektif falan veya savcı olsa olayın üstüne gidebilirdi ihmal var mı falan diye. Sonra diğer olayı dile getirdim bulmuşken. Şehir merkezinde spin atan gençler ile ilgili sorular sordum. Nedir ne değildir?

Adamlar bazen akşam dokuzda, bazen onda çoğunlukla gece olunca şehir merkezinde bildiğiniz spin atıyorlardı. Yeni değil 2 yıldır!!! Yıl yani yanlış okumadınız bildiğiniz insan yılı. Yapan belli, araba belli, yer de belli… “Önlem olarak ne yapıyorsunuz dayı” dedim. Ben sizi üç kere aradım, yanımda iki kere arandı bu adamlar ne yapıldığını gerçekten merak ediyordum. Polis teğmen “biz olay yerine gidiyoruz, eğer orada spin atıyorlar ise ceza kesiyoruz. Yok orada değiller ise bir şey yapamıyoruz” dedi. Yani “birisi arabayı iki teker yapsa şehirde dolaşsa ve polis görmez ise cezası yok öyle mi?” deyince “evet” dediler. Pes etmedim elbette. “peki dedim cezası nedir bir kere iki kere yapsa nedir yani?”. Polis arkadaşta “cezası görürsek 120 lira başka bir şey yok” dedi. Bir kerede yapsa beş kerede yapsa cezası aynıydı. Arkadaşlar hatta son cezalarında ki beşinci sanırım “kes sen cezayı bak işine memur bey” demişler.

Yani bildiğiniz dedikleri şey şudur arkadaşların “biz istediğimizi yaparız, cezamızı öderiz, ne devleti ne polisi skleriz” ben böyle anladım yani. Bunun saçma olduğunu dile getirdiğim de polis teğmende “onu bize değil yasa yapan meclistekilere söyliyeceksin” dedi. E haklı ne diyelim? Anladım ki polisin eli kolu bağlı bu durumda. Cezayı zaten 2- ayda oda yakalanınca yedikleri için arkadaşların umurumda değildi demek ki. Peki her yaptıklarında ceza yazılamaz mı? “Mobese koyun neden koyulmuyor koyun kardeşim herkes bir birbirini vuruyor, kırmızı ışıkta geçiliyor koyun basın cezayı gitsin” dedim. Onun altyapısı 2010 yılında yapılmış meğerse ve maliyeti 1 trilyonmuş!!! Evet bildiğiniz trilyon ha insan trilyonuymuş. Nasıl bir sistem bu dedim arkadaş bir trilyon!!!

“Takılsın kardeşim, bu adamlar bir gün bir çocuğu ezecek, bir büfeye girecek bir şey olacak takın engelleyin 1 trilyondan değerli değil insan yaşamı” dedim. Polis teğmen de “onu yükseğe söyleyeceksin, ödenek çıkartacak devlet” dedi. Ota bka ödenek çıkaran devletimize buradan sesleniyorum, yapın şu sistemi buraya bu bir. İkincisi, yasal cezai işlemler tekrar tekrar yapıldığında katlanarak artmalı hatta hapis cezası verilmeli ısrar edildiği halde. Ona buna kafa tutuyoruz diye ahkam keseceğine adalet bakanı şu işlere bir el atsın. Ne iş yapıyor ya bu adamlar? Parayı basan ceza çekmeyecek istediği her şeyi yapacak ise nasıl düzgün bir ülke olacağız?

İşine gelince “evet ramazan ayı oruç ayıdır, güzelliklerdir nefsin kontrolüdür efendim bakın vücuda da faydası var” deneceğine iki dakika adam olunarak artık ramazan ayının “oruç tutmak yemek yememek, su içmemek olmadığı aslında kişinin kendini kötü davranışlardan arındırdığı, sakin olduğu, karı kıza kötü gözle bakmadığı” bir ay olduğunu anlatmak lazım belki de. Camiye giden adamın daha ehli insan olması gerekirken, daha külhanbeyi oluyor ise, oruç tutan adamın daha sakin ve nefis kontrollü olması gerekirken daha sinirli oluyorsa ve garip bir şekilde “oruç vurdu” geyiğine sarılıyor ise, ve “ilerledik çok büyüdük ha Fransa ha bizim ülke geliştik” diyen adamlar çarşıda spin atıyor/kırmızı ışıkta geçiyor ise bir sıkıntı var demektir. Hepsini çorba yapıp bu değerlerinde içini boşalttıktan sonra sahiplenenlere ise hiç girmek istemiyorum onların mnkym ben artık yeter.

Kusura bakmasın ama çarşıda spin atan adam birisini ezdiği zaman mı “aaa yanlışmış lan yaptığım?” diyecek? İlla bir çocuk ezildiğinde mi bu adamların anası babası dayısı amcası “ya genç adamlar delikanlı adamlar yanlış ama istemeden olmuş keşke olmasa” diyecek. Ve hadi bu adamları geçtim, çünkü bu adamlar eğitimini almamışlar belli ki bazı şeylerin. Ya temel aile eğitimi, ya okul eğitimi ya kültür/din eğitimi yani birisinden alsa yapmayacakları şeyleri yapıyorlar. Geri kalmışlar işte dünyanın işlevi sayesinde yaşıyorlar. Ne diyordum hah; Peki devlet nerede dayı? İlla ki birisinin karısı pazara inerken, ekmek almaya giderken ne bileyim yaşlı bir amca camiden çıkarken araba altın kalınca mı yasalar akıllarına gelecek? “ya tüh mobese olsa yapmazlardı evet şimdi canlar gitmesin koyalım” demek sığırlıktır. Evet bildiğiniz sığırlıktır. İnsan ile sığır arasında ki farkı çok uzaktır ama bazen de çok yakındır. İşte devlet adalet yönetimi hangi tarafa yakın ise onu da siz değerlendirin beyler.

İşte ben buradan aşaya Jandarmaya gittim. Bölük komutanı binbaşıya durumu anlattım. Çok teşekkür etti ilgimden dolayı falan. Ölen kız ise bizim gördüğümüz kadın değilmiş. İki istanbullu genç 19 yaşında kaçıyorlar ve Sapanca otoparkta iniyorlar. Orada kız ve erkek tartışıyorlar. Kızın bakire olmadığını öğrenen çocuk, kızı ormana götürüp kafasına vura vura öldürüyor. Benim bölge hakkında ise bir bilgi yokmuş. Haber verecekler bir şey olursa.

Ha ölen kızın bakire olmadığı için 19 yaşındaki bir genç tarafından döverek öldürülmesi ise ne diyim yazdığım “muhafazakar görünüp, yemediği bok olmayan toplum yapısı” na çok iyi bir örnek oldu. Bu sıralar adabazardan uzak durun malum ramazan ayı..

İş Kazası II

Ulan yazıyı yazmışım yayınlamamışım iyimi! Neyse farketmez peş peşe okunur;

Kaza literatürde belli olayların zincirleme reaksiyonu sonucu gerçekleşir. Neler olabileceği değerlendirilir, alınacak güvenlik önlemleri belirlenir, gerekli önlemler alınır, çalışanın bunları uygulaması sağlanır, çalışan uygulamaz/çalışan hata yapar/uygulanan önlem yetersizdir ve kaza olur son adımda.

Şimdi bu zincirde belirlenen ilk halkayı yönetim sınıfları konuşur ve gözden geçirir. Eğer bu adımları düzgün işletmez isen zaten kazanın sebebi ilk adımdır. O adımı atlayarak işçi hatasına ve kazaya gidilmez. Veya ilk adımı atlayarak uygunsuz koruyucular vardı denmez. İşin yaklaşımı budur.

Yine gelişmiş ülkelerde kazalara yaklaşım iki türlüdür. Proaktif ve reaktif yaklaşım. Kısaca proaktif yaklaşım; olay olmadan evvel sorunu geçmiş tecrübeler ile tespit etmek ve gereken önlemleri zamanında almaktır. Reaktif yaklaşım ise; olay veya kaza meydana geldikten sonra hatalardan ders alıp gerekli önlemleri almaktır. Bu sebeple gelişmiş ülkeler proaktif yaklaşımı teşvik eder ve bunu uygulamaya çalışırlar. Bu sebeple oralarda insanlar madenlerde ölmez, inşaatlardan düşmez. Ha düşmez derken kendi hatasından artık düşerse düşer yapacak bir şey yoktur.

Bizdeki fark ise kazalara hem reaktif yaklaşım ile yönelmek, hem de bunlara “yapacak bir şey yoktu” demeyi normal karşılamaktır. Sen kaza olmaması için gerekli önlemleri yeterince almaz isen bunun sonucunda ölen veya sakat kalan insanlara “neyapalım olabilir kaderdir” diyemezsin. Bu hem etik olarak, hem hukuksal olarak hem de dinsel olarak suçtur/günahtır.

Ve düzeltelim biz reaktif bile yaklaşmıyoruz. Çünkü reaktif yaklaşım, yaşanılan kazadan ders çıkartarak adımlar atmayı gerektirir. Onda da yalanlar ile, balık hafızamız ile geçiştiriyoruz. Elbette ben değil, devlet geçiştiriyor bu adımları. Çünkü devletimiz insanına değer vermiyor, sömürüyor ve ölmesine izin veriyor. Kısacası umurunda değil bakanların falan.

Peki neden böyle düşünüyorum? Yanlış mı düşünüyorum yoksa? Geçmişte deprem felaketi yaşadık mesela bir önlem alınmamıştı o zamanlarda. Şimdi “alındı, artık beklenen şiddetli bir İstanbul depreminde binlerce insan ölmeyecek arkadaşım” diyen var mı? Hemen “bu doğal afet” demeyin Japonya veya başka belli düzeyde ülkeler de benzer depremleri geçiriyorlar. Onlar ölmüyorsa araştırıp buraya da yapacaksın. Ne oldu deprem işi? Unuttuk gitti…

3 yıl evvel tersanelerde her gün 3 adam ölüyordu. Benimde yaşadığım ve gördüğüm Tuzla tersanelerinde çalışma şartları, ölümler, sakatlanmalar, mafya, sigortasız işçiler vs. konuşuldu yazıldı çizildi. Ne oldu tersanelerde çalışma şartları mı düzeldi? İnsanlar ölmüyor mu sanıyorsunuz! Unuttuk gitti…

4 yıl evvel kot taşlamada çalışan işçiler silikozis hastalığından ölüyorlardı. Ne oldu bu taşlama çalışanları. Daha doğrusu kumlama çalışanları? Artık ölmüyorlar mı sanıyorsunuz! Unuttuk gitti onları da..

5 yıl evvel inşaatlardan işçiler patır patır düşüyordu, ölüyordu marabalar. Köylerinden getirilenler, memleket hasretlerini dinledik, İbrahim Tatlıses gibi yanık sesler. Ne oldu artık İnşaatlardan işçiler düşmüyor mu sanıyorsunuz! Onları da unuttuk..

Şimdi madenlerde şartlar kötüymüş, oralarda iş güvenliği yokmuş, insanlar ölüyormuş. Ne olacak 2 yıl sonra? Yani ne diyeyim madenlerde yıllardır hiç insan ölmüyordu da şimdi mi öldü? Yeni mi çalışma şartları kötü oldu? Taşeronluğu ve hatta daha kötüsü rödovans sistemi yeni mi uygulanıyor? Peki en önemlisi ilerde uygulanmayacak mı ülkemizde?

Bu soruların cevabını eşşek gibi bildiğiniz halde neden ses çıkartmaz bu çalışanlar, medya, insanlar ve bu paraya tapan toplum. Neden ses çıkartmaz bu bakanlar, bu cumhurbaşkanı, bu başbakan,milletvekilleri….

Neden ses çıkartmıyorlar ben biliyorum. Çünkü işte önceki yazımızda anlattığımız bu vahşi kapitalizm şirketlerinin ortakları bu adamlar da ondan. Bu sebeple vatandaşının sömürülmesine sessizler hatta yalancılar ve yüzlerine bizim oraların tabiriyle sçmışlar adamların.

Madenlerden bahsedeceğiz dedik. Nedir bu süreç aslında araştırsanız bulunuyor hemen. Nasıl işliyor sistem ve neden devlet bu kaza zincirinin en başında suçlu kurum. Sadece şu maden sektöründeki olayı analiz ettiğinizde durumu anlıyorsunuz zaten.

Maden TKİ kurumuna ait. Sahip olduğu madeni işletmesi için kiralıyor özel bir kişiye. Diyor ki “buradan kömürü çıkart ben ne çıkartırsan alacağım”. İşletmeci adam “peki bu maden 2 milyon alt yapıya sahip, ben buradan 10 milyon çıkartsam alır mısın?” diyor. Devletten olumlu yanıt alınca ihaleye çıkartılıyor. Devlet kendisine en düşük fiyattan kömürü satan adama bu ihaleyi verecek. Kağıt üzerinde durum bu yani. İşte bu abimiz “ben sana 50 dolardan satarım” diyor. Devletimiz aynı miktarı işletirken 110 dolara mal ettiği için çok seviniyor. Tabi işte bu yapay yoldan özelleştirmeyle kar yapıyor yine maddi olarak.

Sonra adam başlıyor çalışmaya. Daha fazla işçi alıyor, fazla çalıştırıyor madeni de. İşte buraya kadar da aslında sorun yok gibi. Gerekli yasal düzenlemeleri patron kağıtta neyse yapıyor. Devlet müfettişi gelip imzalıyor falan. Oh ne güzel sistemi kurup işletmeden iyi paralar kazanmaya başlıyor patron. Üretimi 4 milyona çıkartıyor. Alanda olduğu için sıkıntı yok. Patron mutlu, devlette mutlu bu arada. 110 dolara mal edeceğine 50’ye alıp 70-100 arası satıyor kömürü.

Peki kim kaybediyor? Bu iş nasıl oluyor arkadaşım diyen yok. İşçiler çok düşük ücrete hayvanın çalışmadığı şartlarda çalışıyor, iş güvenlikleri umursanmıyor her şey tersanedekiler, inşaatlardaki gibi yani kağıt üstünde. Devlet gözünü kapatıyor çünkü para kazanıyor, patron zaten bu işi bildiğinden umurunda değil. Devlet ne kadar görmezse o kadar üretir ve maliyeti düşürür. Sonra işte kaza patlıyor bir yerde.

Yavuz SEMERCİ iki gün önceki yazısında çok güzel özetlemiş zaten durumu;

“Madencilerden çaldığınızı geri verin!

Soma katliamının birincil derecede sorumlusu devlettir… (Artık bu girişten sonra, bağnaz olanlar yazıyı bırakabilir…) Bu tespit ahlaki bir kesinlik de içerir. Ve önyargıdan uzak olan herkes ile tartışmaya hazırım. Argümanlarımı aşağıda sıralayacağım. 301 madencinin öldürüldüğü (evet öldürülmüştür) katliam ile devlet ilişkisi son derece açıktır.

Bir tespit daha yapmama izin verin. Lütfen Soma’ya destek için yardım kampanyası filan düzenlemeyin. Çünkü öldürülen madenciler de dahil orada çalışan herkese ait en az 500 milyon dolar, devletin kasasındadır.. Para sahiplerine geri verilmelidir. ‘Bu nereden çıktı’ diyenler artık yazıyı okumaya başlayabilir.

***

1) Madencilerin öldürüldüğü Soma madeni devlete, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na (TKİ) aittir. Kiracıya mevcut haliyle işletmesi için devredilmiştir. Ve yıllık 2 milyon ton üretime göre alt yapısı oluşturulmuş bir kömür ocağıdır. Ve işletmeci, mal sahibi devletin gözünün içine baka, baka aşırı bir yüklenme ile kömür üretimi yapmış ve yıllık 6 milyon ton üretimlere çıkmıştır.

2) Bu üretim artışı için işletmeci bütçesini zorlayacak, güvenlik standartlarını yükseltecek (yaşam-kaçış odaları gibi, elektrik alt yapısı gibi, ana galerilerin çelikle güçlendirilmesi gibi, otomasyon gibi, üretim yapacak robot makineler gibi) hiçbir yatırıma yönelmemiştir. Ve bu durum mal sahibi tarafından da bilinmektedir.

3) Bu gerçeği şuna benzetebiliriz: Dükkanınızı kiraya veriyorsunuz ve kiracı her yıl kullanacağı metre kareyi artırmak için kolon dahi duvarları yavaş yavaş yıkıyor. Ve her seferinde de kiracının size verdiği para artıyor. Ve cebinize giren paraya bakıyor ve olup biteni sadece seyrediyorsunuz. Sonra bina yıkılıyor. Suç kiracıda diyorsunuz. TKİ’nin Soma’da yaptığı budur.

4) Ocaktan çıkan her gram kömür sabit bir rakamdan (şu anda tonu 50 lira) TKİ tarafından satın alınıyor. Son dört yılda (tahminime göre) satın alınan kömür 20 milyon ton civarında. TKİ bu kömürü (vasıflarına göre) 70 ile 280 lira arasında piyasada satıyor. Bir kısmına bedava dağıtsın diye devlete satıyor.

5) TKİ’nin madeni işletene ”her yıl bana şu kadar kömür satacaksın” diye bir kota koymadı. Ne çıkarsa söz konusu sabit fiyattan (her yıl enflasyon oranı kadar eskale ediliyor) satın alıyor. Bu ocak zorlanmasaydı alt yapısına uygun çalıştırılsaydı, elden ele sistemi gibi modern kölelik düzeni kurulmasaydı, bu ocaktan satın alacağı kömür son 4 yılda 8 milyon ton olacaktı… Buna rağmen 20 milyon ton alım yaptı ve işletmecinin sömürü düzenine ses çıkarmadı. Çünkü kendisi de tarihinin en büyük karını elde etmeye başladı.

6) Aşırı zorlamayla ve adeta rus ruleti benzeri bir plan ile üretilen fazla kömür işletmeciye son 4 yılda (ton başına 20 lira kar desek) en az 240 milyon TL vahşi bir kazanç elde etmesine yol açtı. Bu kaynak yat oldu, Maslak’ta gökdelen oldu, kara kâr kattı. Ailenin lüks araçlarına, villalarına dönüştü…  Nitekim Soma Holding’in yıllık 300 milyon TL’ye yaklaşan cirosunun temel nedeni de bu aşırı üretim.  

7) TKİ ocaktan çıkan fazla kömürü ton başına 40 ile 50 lira arasında satın aldı. Ortalama 140 liradan tonunu piyasaya sattı. (TKİ’nin sitesine girin kömür satış rakamları orada yazıyor) TKİ, son 4 yılda beklenmedik bir şekilde fazladan elde ettiği 12 milyon ton kömür için kasasına (maliyet düştükten sonra) 1.2 milyar TL aktardı.

8) Siyaset bu işten ayrıca nemalandı. Bölgede istihdam arttı. İktidar partisi bölge insanının gönlünü kazandı.

SONUÇ

1) Devlet bu sistemi kurana gözetmenlik yapmıştır ve bundan menfaat elde etmiştir. Bırakın kamunun denetim mekanizmasını, malın sahibi olarak kamu yöneticileri işletmenin üzerine binen yükü görmemezlikten gelmiş aksine şirketi övüp, önünü açmıştır.

2) TKİ’nin de Soma Holding’in de sadece son 4 yılda katliama yol açacak nitelikte çalışma sistemi nedeniyle elde ettiği gelirler, ahlakdışıdır, işçi sömürüsüne dayalıdır. İşçiler bu vahşi kapitalist uygulama nedeniyle ölmüştür. Başka bir deyişle öldürülmüştür.

3) Kamu ve şirketin elde ettiği gelirler kanlıdır ve sahiplerine derhal iade edilmelidir. Bir vakıf kurularak madencilerin çocukları okutulmalıdır.

4) TKİ yönetimi bu işten birincil derecede sorumlu olarak yargılanmalıdır. Ve diğer madenlerle yaptığı benzer anlaşmalar var ise derhal iptal etmelidir.

5) Devleti yönetenler bu kabul edilemez sömürü düzenini kamu adına kurulmasından dolayı utanmalı, halktan özür dilemeli ve Enerji Bakanı Taner Yıldız siyasi sorumluluğu üstlenerek istifa etmelidir.

Cansız bedenler yaratan bu çalışma sistemini yaratanların, kontrol mekanizmasını kurmayanların makamlarında kalarak sistemi değiştireceğini savunmak, suçluların bir kez daha suçu işlemez inancıyla cezasız bırakılmasına benzer. Ve kamu vicdanı bunu kaldırmaz ve işini yapmayanları cesaretlendirir.

Yavuz SEMERCİ

20.05.2014 Haberturk”

Peki ne yapacağız? Neden önlem alınmıyor? Niçin halkımız tepki göstermiyor? Tepki gösterenler neden vatan haini ilan ediliyor? Ve en önemlisi taşeron sistemin göbeğinde yaşayıp her gün ölüme giden bu çalışanlar niçin hala bu sistemin işleyişini değerlendiremiyorlar?

İnanın bu soruların cevaplarını bende bilmiyorum. Bildiğim şey ise bu kapitalist insan tüccarlarının işlerini çok iyi yaptığıdır. Öyle ki, hem sömürüp hem de bu adamların desteğini alan sistemi beraberlerinde getiriyorlar. Tek çıkar yol bu haksızlığa uğrayan kesimin ciddi anlamda örgütlenip artık harekete geçmesi gerektiğidir. Akıl tutulmasının engellenmesi gerekiyor. “Ben eskiden çiftçiydim, artık tarımdan para kazanamayınca bütün köydekiler ile iki yıldır madene gitmek zorundayız ne yapalım” diyor madenci abimiz. Sonra dönüyor diyor ki “ülkemizin büyümesi çok iyi, dünyaya kafa tutuyoruz allaha şükür çok iyiyiz”. Yani arkadaşım madem çok iyiyiz neden tarımdan artık para kazanamıyorsun? Neden bu sebeple madenci olmadığın halde madendesin mecburen? Ulan hem memnunsun ülkenin durumundan, hem topraktan para kazanamadığını söylüyorsun! Hem taşeron sisteminin göbeğinde sömürüldüğünü söylüyorsun, hemde gelen hükümet görevlisini alkışlıyorsun beraber cuma namazındasın kol kola..

Yani bu ne lahana turşusu bu ne perhiz bu nedir arkadaşım? Protesto ettiğinde başbakan saldırıyor vatandaşa bunun daha ötesi var mıdır? Vardır arkadaşlar inanın vardır. Çünkü, hem şikayet edip geçinemediğini söyleyip mecburen çalıştığını dile getirdikten sonra memnunsan ülkeden e kusura bakma artık.

Ölen adamların hakkını hukukunu olanları anlatmaya muhalefet dediğimiz çoğunluğu sosyalist adamlar gitti oraya. Ama kimin hakkını kime karşı koruyacaksınız? Ramazanda geliyor zaten ikide iftar patlatırlar madende üç dua tamamdır..

İş Kazası I

Hepinizin bildiği gibi tarihimizin büyük felaketlerinden birisini yaşadık bir hafta evvel. Hemen bir yazı yazmaktansa, olayları eniyle boyuyla değerlendirip bir analiz yapmayı daha uygun gördüm. Halkımız, basınımız ve elbette siyasetimiz hemen maden sektörünün durumunu, maden sektörünün çalışma şartlarını, işte efendim maden sektöründe iş güvenliğini konuşmaya başladılar. Bunların gelip geçici tartışmalar olduğunu bildiğimiz için bir iki yorumdan fazlasını yazmaya gerek görmüyorum. Asıl bana göre konuşulması gereken şey; özel sektörde bu hükümet ile artık iyice ortaya çıkan emek sömürüsü ve devletimizin bu sömürüde ki rolü olmalıdır.

Dünya ekonomisi adına vahşi kapitalizm dediğimiz şeyi de artık buradan uzun uzadıya açıklamaya gerek görmüyorum. Bilmeyen iki araştırma yapsın, yok öyle diyenlerde sktirsin gitsin afedersiniz artık. Sanayi devrimleri sırasında kendi ülkelerine çağırıp sömürdükleri yabancı vatandaşları artık kendi ülkelerine fabrikalar açarak sömürmeye devam ediyorlar kısaca sistem bu. Özellikle nüfusu fazla olan, saat çalışma ücreti düşük olan ve kolay satın alabilecekleri devlet adamları olan ülkeleri çok seviyorlar. Bu sebeple ayağımıza giydiğimiz ayakkabıyı Tayvan’dan, kıçımıza giydiğimiz donu Tayland’dan, taktığımız bereyi Çin’den alıyoruz.

Elbette bu ülkeler bu kapitalist ekonomilerin lokomotifleri. Yani karın tokluğuna çalıştırılıp zorunlu istihdam ile yaşayanlar. Birde bizim ülkemiz gibi hem nemalanan, hemde sömürülen ülkeler var. Ülke saati çok ucuz olmamakla beraber standartlar daha yüksek, daha yakın ve daha kontrollü bir ekonomi bizimkisi. Ortadoğu ile olan ilişkileri ve Rusya komşuluğu da bonus olarak geliyor.

Ülkemizdeki özelleştirme furyası bildiğiniz gibi temelde daha eskiye dayansa da Süleyman DEMİREL ile başladı. Turgut ÖZAL ile yükselişe geçen ve Tayyip ERDOĞAN ile tam gaz yaptı. Kapitalist sisteme tamamıyla geçtiğimiz bu dönemde işin artıları ve eksileriyle düzeni değerlendirmemiz ve neyin ne olduğunu iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Yabancı sermayeyi destekleyen ve bu sistemde hızlı büyüme ile zenginleşileceğine inanan özel sermaye iktidarları yaklaşık 40 yıldır hemen hemen bütün yıllarda iktidardalar. Bu adamlar her geldikleri dönem devlet elindeki fabrikaları ya kötü yönetimden, ya gerektiğinden fazla istidam yaratıldığından yada işte başka bir sürü şey söyleyebiliriz (düzensiz sistem, rüşvet, yavşaklık vs.)  satmak istediler. Aslında özelleştirme adıyla devletin zarar eden kuruluşlarının satılması bir seçenektir. Güzeli düzgün işletmektir ama ekonomik olarak satılarak kara ortak olmak veya üretimden vergi almakta bir seçenektir. Daha dengeli istihdam ve hızlı büyüme bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilebilir.

Ayrıca gelir seviyesinin hızlı artışı, kapitalist malların daha ucuza alınması alım gücünü artıracaktır insanların. Tabi işin öbür tarafını da anlatmak gerekir. Eşinize “ayyy ne güzel canımm ya” diyerek boynuna atladığınızda taktığınız pırlanta yüzüğün anlatacaklarını dinlemek gerekiyor. Çünkü aldığınız hemen hemen her şeyin saatin, televizyonun, farenin, telefonun, gömleğin ucuza alındığı yerler işte bu kapitalist sistemin köle olarak çalıştırdığı insanlar sayesinde oluyor. O insanların üzerine basarak günümüzü gün ediyoruz belki de.

Ve işte bu sistemin ayağını dünyanın öbür ucundan göremiyoruz. Çok aptalız, aç gözlüyüz ve sanırım umursamıyoruz fazla da. Taktığınız tek taş yüzük için kaç çocuk madenci ölüyor afrikada? Giydiğimiz ayakkabıyı dikerken belkide eli kopan bir Tayvanlı işinden kovuldu veya öldü. Bunlara oralarda dikkat ediliyor mudur sizce?

Neyse hadi boş verelim Afrikayı falan gelelim bu diyarlara. Dediğimiz gibi kapitalist sistemin işleyen çarklarının ilk kuralı ucuz iş gücüdür. İşte bu ucuz iş gücünün sağlanması için yapmayacakları kötülük, satın almayacakları hükümet adamı yoktur. Onlar için her şey paradır. Kısaca; ucuza üretim sağlayarak kendi halkına daha iyi yaşam sağlamayı ve bundan kar elde etmeyi amaçlar. Fakat burada devlet girer araya işte. Devlet, ekonomik gelişmişliği ve kalkınmayı bu şekilde sağlamayı seçmiş olabilir. Ama devlet, bu kar sisteminden ne derece nemalanacaktır? Daha doğrusu vatandaşının ne kadar sömürüleceğine karar verecek olan asıl ana mekanizmadır.

Bizim tespit etmemiz gereken şey nedir? Hükümetimiz yabancı sermaye odaklı bir büyümeye geçmiş midir? Geçmiş ise bu yabancı sermaye odaklı büyümenin kontrolü elinde midir? Yani vatandaşlarını bu vahşi kapitalizme karşı korumakta mıdır yoksa o da bu sistemden yasal veya yasal olmayan yollar ile nemalanmakta mıdır? Bunları iyi düşünmeli ve cevaplarını doğru vermeliyiz ilk önce. Meseleyi “solcu, sağcı” diyerek veyahutta “laikçi, yobaz” diyerek örtmeye çalışmak bizi bir sonuca ulaştırmayacaktır. Yapmamız gereken doğru tespit yapabilmektir. Bu muhafazakarı içinde, solcusu içinde, dinsizi içinde değişmeyecektir. Çünkü sorun vatandaşın sömürülmesi sorunudur buna dikkat çekmek istiyorum.

Bunun üzerinde neden çok duruyorum? Çünkü insanların köle olarak çalıştırılması, sömürülmesi, haklarının yenilmesini gördüğümüz zaman onlara karşı “bu adamlar zaten asyalı gebersinler” veyahutta “bu adamlar zaten müslüman değil hocam” denilemeyeceğidir. İnsan hakkının yemesinin dini, mezhebi, ırkı yoktur. Önemli olan şey bu sömürüye karşı durmaktır, bunu dile getirmektir ve savaşmaktır.

İşte bu düzende konuşmamız gereken konu devletimizin yapması gerektiği gibi vatandaşlarını koruduğu mudur, yoksa büyük şirket patronlarıyla beraber bu sömürge düzenine sesini çıkartmadığı yani ortak olduğu mudur. Ülkemize bakalım öyle midir? İş kollarına bakalım; İnşaat sektöründe, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda, çarşı esnaflarında durum nedir?

Bazı arkadaşlarım bu yukarıda söylediklerime katılarak “Durum nedir peki?” diye sorduğumda ise “durumun iyi olduğunu” söylemişlerdir. Kendi görüşü böyle olsa da ben hiç öyle düşünmemekteyim ve kendisiyle burada ayrılıyorum.

Eğer devletimiz vatandaşının sömürülmemesini isteseydi taşeron sistemini ülkemizde işleme koydurmazdı diye düşünüyorum. Taşeronluk sözleşmeli sömürü düzeninin diğer adıdır. Goodyear işçisinin 4 bin alıp, taşeronda aynı işi yapan adamın 850 almasıdır bu sistem. Devlet buna göz yummaktadır, çünkü patronlar böyle istemektedir.

İşte inşaatlar, işte tersaneler ve işte madenler. Taşeron sistemiyle maliyetlerin gittikçe azaltılmaya çalışılması sonucunda oldukça kötü şartlarda yurdum insanı buralarda yaşam mücadelesi vermektedir. Hadi geçelim orası diyelim özel sektör falan. O zaman devletin buraları düzgün bir şekilde denetlemesi ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını sağlaması gerekiyor. Yine kaçak ve sigortasız çalışanların tespit edilmesi, bu tespitlerde tutarlı olunması gerekiyor. Olunuyor mu? Hayır elbette.

Peki fazla dallandırıp budaklandırmayalım. Konumuz iş güvenliği ve işçi sağlığı madem nihayetinde bunlardan bahsedelim. Ben de bir B sınıfı İSG uzmanı olarak durumun ne olduğunu iyi bilenlerdenim. Yazının en başında belirttiğimiz gibi konuşulması gereken şey ülkemizdeki iş kazalarıdır. Her sektör güvenlik konusunda yerlerdedir ve bunun tek sebebi yaptırım uygulamayan devlettir. Neden devlettir peki? Bunu da ikinci yazımızda anlatacağım kısa zaman içerisinde.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 670 takipçiye katılın