Benzetmek Gibi Olmasın

Bizim basket forumunda bir çok defa belirttiğim, yine çeşitli söylemler ile dile getirdiğim “belgeler ile” tarihin insanlara anlatılması, aradaki benzerliğin ortaya konulması oldukça önem arz ediyor aslında. Uğur MUMCU’nun geçmiş yıllarda yazdıkları, geçmiş yıllarda yazılan gazete manşetleri, olayların artık 30-40 yıl sonra değerlendirilmesi yolumuza ışık tutacak. Işık tutsun ki şu anda yaşadığımız ve ilerlediğimiz karanlık yol biraz aydınlansın, neredeyiz nereye gidiyoruz görebilelim halk olarak.

Aslında Uğur MUMCU yazılarını okurken dikkat etmemiz gereken şey, çoğu olayın tekrar yaşandığı ve tartışıldığıdır. Siyasi tarihte benzer şeylerin tekrar bahane olarak ortaya atıldığını gördüğünüzde, işlerden sıyrılmak için üretilen argümanların ve karalamaların tekrar tekrar farklı isimlerde konuşulduğunu anlıyorsunuz. Bazen ben direkt benzerliği dile getireceğim, bazende siz benzerlikleri görünce şaşıracaksınız bundan eminim.

Dönemin usta kalemleri bu durumun farkına vardıkları için, tekrar tekrar da olsa halkı bilinçlendirmek adına bunları dile getiriyor, yazıyor, konuşuyorlar. Bu sebeple öldürülüyorlar belki de…

Ülkemizin şu anında yaratılan bir tehdit, kendilerini eleştiren ve yolsuzlukların hesabını soranlara karşı kullandıkları üslup hep benzer yapıda. İhale yolsuzluğunu soranlara “geçmişte sizin yaptıklarınızı da biliyoruz” cevabını vermek, birilerini halen devam eden ve sonuçlanmayan “balyoz” vb. davaların içerilerine sırf kendilerinden hesap sormaya kalktıkları için sokmak, eleştiriye tahammülsüzlük, toplu gösterileri ve sendikal grevleri yasa dışı göstermeye çalışmak bunlardan bazılarını içine almakta. 1971 yazısında bunlardan bahsetmiş MUMCU;

“Bu günkü siyasal partiler, uluslararası kapitalizmin ve feodal mülkiyetin bekçileridir. Bu partiler, Türkiye’yi yöneten mali oligarşinin birer şubesidirler. Demirel yönetimi bu mali oligarşinin en kaba ve çirkin görünümüydü.

Soygun düzeninin bütün temsilcileri devlet arşivlerinde belgelenen ihanetlerini tıpkı eskisi gibi “komünistlik” suçlamalarıyla örtbas etmeye çalışacaklardır. İç ve dış çıkar çevreleri bekçiliklerini yaptıkları partilere ve basındaki savunucularına gereken emirlerini vereceklerdir. Dış ticaretin devletleştirilmesi, petrollerin ve tüm madenlerin millileştirilmesi, ikili antlaşmaların kaldırılması gibi milliyetçi tepkiler kamu oyunda güç kazanınca, uluslararası gizli örgütler, “yabancı sermaye imparatorluğu” ile birlikte, Asya’da ve Afrika’da oynadıkları bütün oyunları Türkiye’de de oynamaya çalışacaklardır. Çünkü emperyalizmin en büyük korkusu, baruttan sonra en tehlikeli buluş saydıkları milliyetçi uyanışlardır. Milli petrolümüze, madenlerimize, yurdumuzdaki amerikan üstlerine ve ulusal onurumuza sahip çıktıkça, emperyalizm doları ile, askeri ile, ajanıyla safını alacaktır. Çünkü ulusal kurtuluş devrimi dediğimiz Kemalist devrim, emperyalizmin bütün ilişkilerini kökünden kaldıracak ulusal bir tepkidir. Emperyalizmin korkusu, sadece ve sadece budur.

Uluslararası sermaye bütün geri bırakılmış ülkelerde aynı ustalıkta ağlarını kurmaktadır. Cici demokrasi, bu sömürünün temel dayanağıdır. Bu temel dayanak, kapitalizmin vitrinidir. Demokratik denilen düzen, yabancı sermaye ve yerli çıkar çevrelerine demokratik, işçiye, köylüye, memura ve devrimci aydına antidemokratiktir. Çıkar çevrelerin demokrasi düzeni diye savundukları mali oligarşi, bir soygunun en güçlü biçimde örgütlenmiş yapısıdır. Devrimcilerin sadece kişisel görüşlerle, bir Demirel, bir İnönü, bir Feyzioğlu ile başlayıp bitecek sorunları yoktur. Demirel, bu düzenin sebebi değil, ancak olgusudur. Kapitalizmin gücü kırılmadıkça, bu Demirel gider başka Demirel gelir. Mıgırdıç Şellefyan gider yenisi gelir. Yaşar Tunagür bugün işinden atılır, yarın yerini bir başkası doldurur. Önemli olan, mali ve dinsel oligarşinin temellerini yıkmaktır. 

Devrim 20 Nisan 1971″

Hedef göstermek ve yazıdaki anlamı açıklamak gerekir mi bilmiyorum ama yine şahane bir öngörü gördüğünüz üzere. Geçmişte; yani 70’li yıllarda milliyetçiliğin yapısını gördüğünüz zaman, aslında Amerikan emperyalizmine, kapitalizmine ve soygununa ilk tepki koyacak olan MHP ve gençlik teşkilatının nasıl yabancı sermaye patronlarının yanlarına çekildiğini ve kandırıldığını görüyoruz. Bu sebeple iktidarın yaptığı yabancı sermaye pazarına karşısında durdukları için “sizde CHP gibi oldunuz” diye saldırıyorlar. Ülkemizin milliyetçi kesiminin düşüncesi aslında değişmedi. 1970 yılında da Amerikanın bu sistemi desteklediğini görselerdi ona karşı dururlardı, yabancı sermayeye karşı dururlardı, milli petrolü isterlerdi. Ülkede böyle bir uyanışın ışıkları saçılmaya başlayınca bildiğiniz üzere birbirine kırdırılan çoğu vatanseverin üstüne darbeyle gidildi. 70’lerde kavga eden MHP ve CHP’den iki kişi şu an benzer şeyler için savaş verdiğini söylediklerinde  kandırıldıklarını düşünüyorlardır sanırım.

Ama o dönemin bir şeyler için mücadele eden, ülkenin geleceğini düşünen gençlerinde şimdilerde eser yok ne yazık ki. Bu sebeple, kapitalizmin patronlarının işlerine yaradığı şekilde sistem devam etti, bu yüzden “bir Demirel gitti, başka bir Demirel geldi”. Buda gider, başkası gelir kafayı değiştirmez isek. Yakın gelecekte değiştirmeyeceğimiz düşünüldüğünde kapitalizme yenik düşmüşüz gibi görünüyor.

Uğurlar Olsun

Benim bile günlük saçma sapan yaşantım arasında ancak bir arkadaşımın (teşekkürler Arda’cım) hatırladığım bir gün bugün. Çünkü hayatıma bakış açısını kazandıran yazar ve şahsiyetlerden bir tanesinin ölüm günü bugün.

93 yılının 24 Ocak gününde ilginç bir tesadüftür bende Ankara’dayım. Ergenlik başlangıcım olan yılların girişinde yine bir ameliyat maksadıyla gelmiştim Ankara’ya. Mumcu’nun arabasına konulan bombayla öldürülmesini hayal meyal anımsıyorum. “Skrim ben böyle ülkeyi” diyerek bir yıl sonra öğretmenlikten istifa edip Amerika’ya giden dayımı iyi hatırlıyorum ama. Dayımın ve arkadaşlarının “bu adamı da sonunda öldürdüler kimse kalmadı artık” deyişlerini ve evimizdeki o tartışma ortamında olan üzüntüyü unutmadım.

 Ben o zamanlar pek anlamıyordum olanları, dedim ya çocuğum falan 12 yaşlarındayım. Ankara’da ameliyat olduktan sonra babamın bir arkadaşının “geçmiş olsun” a getirdiği Şeker Portakalı kitabını okuyorum. (hani geçen hafta sakıncalı mı değil mi diye inceleme başlatılan). Dayımın kendi siyasi görüşüne paralel bana bir kitap bile verdiğini bilmem o zamanlar. Varsa yoksa dünya klasikleri, romanlar falan. Kitabının sonunda hüngür hüngür ağladığım güzel portakal ağacının ve Zeze’nin hikayesinin devamı olan kitapları okumayı düşündüğüm yıllardayım ben. Beyaz dişi okuyup Alaska’yı hayal ediyoruz, Notre Dame okuyup kiliseyi hayal ediyoruz Paris canlanıyor gözümüzde. Güzel yıllar benim için, hayatın ne kadar boktan olduğunu bilmediğim, ülkede dönen dolaplardan haberimin olmadığı zamanlar işte.

Neden öldürdü? Öldürenlerin amaçları neydi? Bunlar ile ilgili bazı kitaplar ve belgeseller zaten bulunmakta. Ortada bir çok iddia olsa da, bombanın patladığı yerin inceleme yapılmadan “süpürüldüğünü!!!” söylersek durumun garipliğini daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Peki kim öldürmüş olabilir?

Mumcu, büyük küçük kitaplarını uçlarından okudukça “lan doğru söylemiş” demeye başladığınız bir insan. Dünya ve Türkiye olayları hakkında, o dönemin kısıtlı kaynaklarıyla oldukça bilgi edinen, bunları anlatım ve hitap ile birleştiren gerçekten çok büyük bir yazar. Yazarın kalitesi, yazdıklarının yıllar sonra okunmasından ve öngörülerinin ortaya çıkmasıyla doğru orantılıdır. Genel geçer dünya roman edebiyatını bir kenara itersek, siyasi yazılar yazıp yinede takip edilen bir adam bulmak kolay değildir. İşte Uğur Mumcu bunu başaran bir insandı.

İleri görüşlülüğünün boyutlarını her gün yazdığı yazılardan anlayabiliyorsunuz. “Toplumun alt tabaka dediğimiz kesimine asıl sorunlarını anlatamamamızın suçlusu kim? Onlar mı? Yoksa suçun büyüğü kendini yazar olarak, entellektüel olarak gören kişilerin halktan uzaklaşarak onları yalnız bırakması mıdır?” diyor Uğur Mumcu. Kendi döneminde tekrar tekrar seçimler kazanan Demirel’in ve arkasındaki güçlerin hedeflerini iyi analiz etmiş, başı boş bırakılan tabakayı ele geçirenin ülkeyi ele geçireceğini anlamış ve toplumsal yazılarında sürekli bunlardan bahsetmiştir.

Genel olarak “sol” dediğimiz gruba mensup görünse de, belkide kendi tarafını en çok eleştiren insandır. Geçmişinde ve hala ne yazık ki komünizm ile suçlanmıştır. Lakin iki yazısını okuyan adamın milliyetçi çizgide olan, Atatürk düşünce ve fikirlerine bağlı, sosyal demokrat bir yapıda olduğunu görecektir. Daha çok siyasi yazılarında, solculuğu, Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve dini kullanan insanlara karşı yazılar yazmış ve belgeli gazetecilik yapmaya çalışmıştır.

Düşman aranıyorsa herkes onun düşmanıdır. Sahte dinciler, sahte Atatürkçüler, sahte milliyetçiler, düşüncesi için silaha sarılanlar, kendi ulusunu Amerikanın, Sovyetlerin boyunduruğu altına sokmak isteyenler, teröre destek veren silah tüccarları ve tabii ki ordunun bu kanadı. Ülkemiz, 50’li yıllardan beri Amerikan kapitalist sistemin güdümünde ilerlediğinden en çok bu kişilere karşı mücadele etmiştir. Tabii kendisini ölüme götüren olay son çalışması olan “Kürt Dosyası” araştırmasıdır ve ölümünün sebepleri de bunun etrafında daha çok şekillendirilmektedir.

Bu sebeple “kim öldürdü?” sorusunu araştırmanın ve sonuç beklemenin şu an bir anlamı yoktur. Her şeye bu kadar çomak sokan bir adamın bunca yıl yazı yazmasına müsaade edilmesi bile başlı başına bir lütuftur aslında.

Ne dersek diyelim sonuçta arkasında bıraktığı kitap ve yazıları ile hala yaşayan bir yazar. Ölümünden sonra ailesinin kurduğu vakıf ile kitaplarının derlenmesi ve satışı sağlandı, öğrencilere burslar verildi vs. Onlara da bir teşekkür etmek lazım diye düşünüyorum.

Ayrılırken malum sona bir Uğur MUMCU yazısı eklemek lazım. Okumuşsunuzdur ama ekleyelim yinede. Çoğunun bilmediği “Sesleniş” adlı bir yazısıdır aslında;

Ve Uğurlar olsun büyük yazar, yıllar sonra bile yaşıyorsun yaşayacaksın…

“Dağ gibi, kara yağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık,

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren senetler gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Fidan gibi genç kızlardık. hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi!

Ölümcül hastaydık. bağırsaklarımıza düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duyularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. hukuk sustu. insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere…

Asıldık ey halkım, unutma bizi!

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına. Batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi!

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi!
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi!
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz, ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

25 Ağustos 1975″

Fatih ve Devri Üzerine

Önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar İstanbul’u feth ettik. Tabi yaptığım yorumların bazı arkadaşlar tarafından Osmanlı tarihini karalama olarak görecekleri dolayısıyla açıklama yapmak istiyorum. Ben Osmanlı tarihini karalamıyorum. Anlatılan yalanlarla, yada anlatılmayan şeylerle kendi kendimize yarattığımız tarihin yalan olduğunu söylüyorum. O dönemlerde milliyetçilik akımlarından ziyade, din ve tarım toplumları dönemi olduğundan insanların din ekseni etrafında toplandığı yadsınamaz. Fakat, o zamanda anladığınız din ve müslümanlık, bu zamanda anladığınız din ve müslümanlıktan çok farklı bunu/yazdık söyledik. Halklar ve toplumların din anlayışı başlarındaki beylere, padişahlara, krallara bağlı. Osmanlı devleti 1400’ler ile beraber bir miktar daha olumlu anlamda islama yönelse de hiç bir dönemde dindeki şeriatı tam manasıyla yaşamamıştır. Hukuk bakımından şeriat hükümlerine dikkat edilse de, yapılanların ne derece islamiyetle alakalı olduğu tartışılacak şeylerdir. İstanbul’un fethine kadar 1453 yılına kadar yani, Osmanlı tarihinde tasvip edilmeyen bir çok şeyinde yaşandığı, bu şekilde davranmanında bazen gerekli olduğunu takdir edersiniz etmezsiniz görülmektedir. Özellikle Fatih devrinden biraz evvel yaşanan mezhep çatışmalarını Osmanlının oldukça kanlı engellediği ve gelecekte de kanlı engellemeye çalıştığını görüyoruz. Buralara yazmadım fakat bunlarda var yani. Fatih dönemini bitirmeden evvel yaptığı büyük değişikliklerden bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.

1) Fatih kanunname çıkararak padişah olanların kardeşlerini öldürmelerine karar vermiştir. {bu çok acımasız görünse de, osmanlı devletini uzun yıllarca ayakta tutan kararlardan bir tanesidir. Şehzadeler ve işbirlikçileri arasındaki bu mücadele bazen her ne kadar mide bulandırıcı olsa da ülkenin parçalanmasını engelleyen etkenlerden bir tanesi olmuştur}

2) Padişah ve vezirlerin katıldığı, devlet erkanıyla ilgili kararlar Divanda tartışılırdı. Ülkenin gidişatı, borçlar, istekler, hedefler tartışılır herkes istediği gibi fikrini söylerdi. Padişahlarında katıldığı ve birebir halkın sorunlarıyla ilgilendiği bu divan şeklini Fatih istanbul’un fethinde kaldırmıştır. Bu bilgileri artık vezirinden alan padişah, ülke kötüye gittikçe vezirlerin oyuncağı haline ilerde gelmişlerdir ve halktan uzaklaşmışlardır.

3) Şehzadeler gençken lala ve anneleriyle sancaklara verilirdi. Gelecekteki padişah genelde yakın sancağa verilir oradan birşey olursa hemen çağırılır ve padişah ilan edilirdi. Tabi her zaman kazın ayağı öyle olmazdı. Casuslarını ve kışkırtmalarını, rüşvetlerini ve analarını iyi kullanan şehzade padişahta olabiliyordu, tabi kardeşlerini de bir güzel öldürerek.

4) Fatihe kadar çoğu padişah devleti kendi yönetmiş, sadece II.Murad pek dirayetli davranmamış devlet yönetimini İbrahim ve oğlu Halil paşaya bırakmıştır.

5) En önemli noktaki USA daki dayımında her ne kadar sosyalist olsa da milliyetçi davrandığı konudur ehehe, Fatih döneminden sonra kanın bozulduğudur. Şöyle ki, yazdık padişahlar birçok prenses ve kızlarla evleniyorlar. Bunlardan da çocukları oluyor haliyle. Fatihe kadar baştaki padişahların hepsi türk gelinlerin çocuklarıdır. Fatih devamında türk kanı bozulmuş, yabancı kanı yönetime girmiştir. “Girmiştirde ne olmuştur ulan” derseniz, sonuçta hristiyan kökenli olan genelde bu gelinler ve yine hristiyan kökenli olna devşirmeler yönetimde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Sakın ha, bunlar gavur bunların kanı bozuk gibi bir fikir söylemiyorum. Fakat o kültürde yetiştirilse de bir hristiyan yine hristiyan olarak veya o devletin etkisiyle yönetimde söz sahibi olabilir. Nebileyim bir şehzdeyle evlenen macar prensen 18 yaşındaki, ne yaparsan yap hristiyan ve macardır. Her neyse sonuçta bir diğer etkide yine devlet işlerinde devşirmelerin önünün açılmasıdır.

6) Devlet işleri II.Murad zamanına kadar genelde türk kökenli kişilerdeyken, Fatih zamanıyla beraber yetişen devşirmeler ağırlık kazanmışlardır. Bunlardan birisi olan lala Zaganos paşa, Halil Paşayı çekememiş onun ile ilgili Fatihi gazlamış ve bahsettik İstanbul’un alınmasıyla da beraber Halil paşa hemen öldürülmüştür. Zaganos paşa, Halil paşanın ölümüyle sazı eline almış, değişik bağlama şarkılarla divandaki ve diğer bölgedeki türk kökenli kişileri aşağıya indirerek kendi adamlarını ve devşirme kökenli kişileri başa geçirmiştir. {şöyle bir bakınca günümüz siyaset partilerinin bize uyguladığının temeli 1450 de başlamış yani. Adamını işe yerleştirme, kayırma ve rüşvet işleri başlamış böylece)

Tabi Fatihin bu adamlarla ne derece etkileşimde olduğu tartışılsa da, çocukluğundan beri yanında olan akıl hocasınıda dinleyeceği çok açıktır. Yine divandan çekildiği için tamamen vezirlerin eline geçen sarayda, dertliler ilerde padişahla konuşmakta zorlanmıştır. Bu sebeple bazı padişahlar kılık değiştirip halkın içine bile karışmıştır.

Yine soruldu söyleyeyim, osmanlı zamanında kimsenin toprağı yoktu, hepsi devlete aitti (koministti dicem ayıp olacak). Kişiye tarım için verilir, ondan da vergi alınırdı. Toprağın satılması, bölünmesi mümkün değildi. Kalan mallar hamiline bırakılmaz devlet tarafından alınırdı. Bu sebeple özellikle zenginler ve vezirler tarafından vakıflar kuruldu. Bu sayede paralar oğullara kaldı. Sadece toprak devlet tarafından varise işlemesi için bırakılırdı.

Yine yanıma arkadaş geldi kendisi koyu milliyetçi olup benim ne yazdığımı merak etmiş. Hafif bir tartışma yaşasakta “senin beynini yıkamışlar amcoğlu” edasıyla sıyrılıp gitti beni de dinlemedi. Tartıştığımız konu çok basit bir konu aslında. İstanbul’un adı meselesi. Şöyle bir etraflıca okusa istanbulun adının daha yeni konduğunu öğrenir ama o inatla Fatih istanbul’u alınca adı istanbul oldu demekten geri kalmadı. Madem öyle bu konu hakkında da değerli hoca Amcoğlu İlber’in cümlelerine sizi bırakmak istiyorum;

“-Be Makam-ı Konstantiniyye el Mahmiyye- Yüzyıllar boyu Osmanlı İmparatorluğu`nun bütün fermanlarında ve kayıtlarında şehrin adı böyle geçerdi: Konstantiniyye; `korunmuş makam`… Memelik-i Mahrusa`nın korunmuş ülkelerinin merkezi Konstantiniyye bütün Arapların tarihinde, İslam tarihi boyunca bu adla anılırdı. Kimse şehrin kurucusu olan hükümdarın ne adını küçümserdi, ne de inkar ederdi. Hiç şüphesiz ki bu resmi ad, sadece resmi işlemlerde sınırlı değildi. Son döneme kadar, basılan bazı kitapların ilk sayfasında `konstantiniyye..matbaası`  künyesi vardır. Büyük Konstantin`in adını taşımaktan dolayı Osmanlı İstanbulu  hiçbir zaman yüksünmüş değildir. Dolayısıyla bu konuda bir hassasiyete de lüzüm yoktur… “

Tabi arkadaşımın fetvaların İstanbul diye verildiğinden, bunu sadece hristiyanların söylediğinden bahsetti ve son olarak bombayı bunun bir “yunan oyunu” olduğundan dem vurarak noktayı koydu. Kendisine yanımdaki kitapları (yanımda kitap taşırım evet allahtan halil hocanın fatih devri üstüne tetkikler ve vesikalıklar kitabıydı) önüne atsam da büyük insan adabazarlı adam “Halil kim lan, İlber ortaylı kim, bunlar söylüyorsa doğru olmak zorunda mı?” diyerek bir bomba daha patlattı. Peki senin tarihçilerin kim dediğimde benim tarihim türk tarihi anlı şanlı da diyerek mehter marşlarıyla salonu terk etti. Adete terör eylemi gibi bir izlenim bırakarak yanımdan da kaçıverdi.

Neyse bu konuyu da burada yazdığımız iyi oldu. Şimdi osmanlı bölümüne eğer istek olursa devam edeceğim. Devamı için okuduğum cildin özetini çıkarmamı beklemeniz lazım. Malum baya baya uzun bir kitap buraya yazması da oldukça zor.

Sonraki yazıya buradan

Grev

Güzel ülkemizde gün geçmiyor ki bir protesto eylemine efendime söyliyeyim bir toplu gösterime rastlamayalım. Malumunuz, ülke içindeki ekonomik durumlar maliye bakanımızın enflasyonuyla paralel seyirtmiyor. Genel olarak hak, özgürlük ve ekonomik durum çevresinde çıkan bu tip eylemlerle ilgili bir konuya değineceğiz bu sefer. Bu da, sözleşmeli çalışanların bu eylemleri yapabilme hakkı olarak karşımıza çıkacak olan grev hakkı.

Ülkemizde yaşayanların ise karakteristik özelliğidir bu tür eylemlerden uzak durmak. Sesini çıkartmamak ve susmak, başıma bir şey gelir endişesi özümüze işlemiştir bizim. Kim kiminle grev yapıyor falan onları konuşmayacağız aslında. Konuşacağımız konunun temeli, toplumun neden ve nasıl “grev” yapma eyleminden ve hak/özgürlük talebiyle veyahutta karşı çıktığı, eleştirdiği bir kişinin/kurumun yürüttüğü eylemlere (elbetteki yasal çerçeveden bahsediyoruz) karşı negatif tavır sergilediği. Tamam, özgürlük ve demokratik hak gibi konulara uzak bir yapıdayız ama bu tahammülsüzlüğün sebeplerini masaya yatırmamız gerekiyor sanki.

Her gösteri ve hak talebi elbetteki size doğru gelmeyebilir. Burada asıl dikkat edilmesi gereken konu; muhalefeti veya iktidar tarafını desteklemeniz değil, olaylara bakış açınızın netliğidir. Grev yapan, gösteri yapanlara karşı neler hissettiğiniz önemlidir. Yani karışmasın; biz insanların gösteri yapma özgürlüğünü mü, yoksa neden gösteri yaptıklarına bakarak mı bu kişileri destekliyor veya karşısında duruyoruz. İşte, demokrasinin temel kavramlarından bir tanesinin anlaşılamama sebebi budur.

İktidarın; gösteri yapan sendikalara, tekel işçilerine, köylülere, öğrencilere, doğa tutkunlarına, hayvan severlere vs. karşı gösterdiği karşı tutuma karşılık, muhalefet benzer karşı duruşu başörtüsü özgürlüğü için eylem yapanlara karşı göstermiyor mu? Hayır, fikirlerini desteklemekten veya karşı cephede yer almaktan bahsetmiyorum, ellerinde imkan olsa bu gösterileri yaptırmak istememelerinden bahsediyorum ben.

Dürüst olalım, biz bu tip gösterilere “demokratik haklarını kullanıyorlar” diyerek mi yaklaşıyoruz, yoksa kendi fikrimize uygun olmadığı için gösteri yapmalarını istemiyor muyuz? İşte, demokrasi dediğimiz düşüncede toplumsal olarak eksikliğimiz ilk önce buradan başlıyor. Doğrulara “evrensel gerçeklerden” değil, “kendi gerçeklerimizden” yola çıkarak ulaşmaya çalışıyoruz .

Aslında kişilerin özlerine indiğinizde kendilerinin ne kadar hoşgörülü olduklarından bahsettiğini görüyoruz. Misal bir sosyal demokrat ile konuştuğunuzda, sosyal demokrat kimliğiyle beraber din/ırk ayrımı yapmadığından, kadın/erkek eşitliğinden, özgür düşüncelerden söz ederken, bir muhafazakar ile konuştuğunuzda size hoş görülü dinini anlatıp, insanların her türlü fikiri söyleyebileceğinden herkesin kardeş olduğundan bahsedebiliyor.

Tabii genelde muhafazakar kimliğe sahip olan insanlar daha tutucu ve kapalı bir yapıda oluyorlar ve bu dünya görüşlerini de şekillendirebiliyor. Bunları eleştirmek değil amacımız elbette. Ama işin ucunda siyaset dediğimiz zamazingo var ise fikirleri şekillendirebiliyor ve insanları bu alet öyle bir kandırıyor ki ne eğitimi nede gördükleri artık kişinin o “evrensel  doğrular” dediğimiz yapıyı görmesini engelliyor.

Bunlarla beraber siyasetin ülke bilinçaltına yerleştirdiği düşünce felsefesini ve toplumumuzun bunu kabullenmesini her yerde, her olayda görüyoruz. Yakın zaman örneklerinden birisi; gösteri ve protesto hakkının muhafazakar dediğimiz kesime nasıl gösterildiği, aslında köylüye halkın alt tabakalarına nasıl gösterildiği. Çok partili dönemden kalma bir repliktir yürüyüşlerin, gösterilerin, grev yapmaların “komünizm” ile bağdaştırılması. Yakın bir olaya bakalım isterseniz;

http://videonuz.ensonhaber.com/flv/flvideo/rize-deki-cay-fabrikasinin-kapatilmasina-protesto.mp4

Resimden ve videodan da görebileceğiniz gibi yaşlı teyzem bir olayla ilgili polise dert yanmakta. Eylemi yapanlar belli ki iktidar tarafında bir grup. “Oy attık biz bunlara” türlü açıklamalar ile bunu anlayabiliyorsunuz zaten. Eylemi ender bir şekilde yine iktidara karşı yapıyorlar. Neyi protesto ettikleri değil bakacağımız, teyzenin cümlesidir işte toplumumuzun içine yerleştirilen.

Bu ülkede, 1950 den beri gözlerinin içine bakarak, camilere giderek, namazlarda saf tutarak, yaşlıların ellerinden öperek yalan söyleyenlerin yerleştirdiği bir şeydir bu “komünizm” furyası. Onlara göre grev yapmak, hak talep etmek, yürüyüş yapmak, özgürlükler istemek hepsi “komüzim” ile alakalı ve olmaması gereken şeyler. Yani dediler ki; “bakın bizde müslümanız, biz de camide namaz kılıyoruz yani sizden olan biziz. Devlete karşı gelmek, yürüyüş yapmak komünizmde var”. Bu Allah’tan korkmayan insanların yalanları yıllarca yandı ne yazık ki ve yukarıda örnekte gördüğünüz gibi hala da yanmakta. İnsanlar, seslerini ancak ekmeklerinden olduklarında çıkarıyorlar o da bir cılız ki “amman komünizme girmesin yaptığımız” diyerek.

Çevirip sorsak mesela “arkadaşım komüzimde işçiler grev yapabiliyor mu?” peki diye cevap veremeyeceklerdir. Bir de üstüne desek “arkadaşım komünizmde işçilerin grev yapması yasaktır, asıl batı demokrasisinde çalışanların grev yapması serbesttir” diye, ne derler?

İnsan muhabbete girdikçe peş peşe sorular akıllara geliyor işte. Peki nasıl oldu da komüzimde yasak olan işçi grev ve eylemlerini ülkemizin müslüman din kardeşi muhafazakar partileri benimsedi? Hani solcu sosyalist partiler komünist oldukları için “grev” özgürlüğü istiyorlardı? Hani yürüyüş yapanlar, hak ve özgürlük için gösterilere katılanlar, basın bildirileri dağıtanlar… Hani “bunlar komünist oyunuydu”…

İşte ülkemizde laf altından, devletin yaptığı yanlış şeyleri eleştirenler, grev isteyenler, hak talep edenler ve bunun için örgütlenenler komünist ilan edildi. “Bunlar zaten anarşik” dendi yıllarca, hala deniliyor. Basının satın alındığını hepimiz biliyoruz ülkede, polisin nasıl kullanıldığını polise yakalanan sorgulananlar çok iyi biliyor bu ülkede bedava anlatmayın şimdi. İnsanın aklı duruyor işte. Komünizm karşıtı batı demokrasisinin destekçisi muhafazakar liderler “grev ve yürüyüşü” komüzim destekçisi olarak görüp hiçbir şekilde memurlarına, işçilerine bu hakkı reva görmez iken, komüzim yanlısı olarak gösterilen komple bütün solcu çerçeve “grev ve yürüyüşü” destekliyor.

Bunda bir yanlışlık yok mu güzel arkadaşım? “İleri demokrasi” den bahsedip, memurlarına grev hakkını kim vermiyor? Sendikaları kimler tuzağa düşürüyor? Kim patronların yanında ve kim halkın hakkını savunuyor? Sizce iktidar halkın yanında mıdır? İsterseniz bu konuyla ilgili eski bir yazıyı bulup tozlu raflardan çıkartalım. Nede olsa, tarih tekerrürden ibarettir…;

Grev Ve Memur

Her demokrasi bir çeşit oligarşidir. İnsanların bir arada yaşamaya başlamalarından bu yana yöneten, yönetilen ayrımı, çeşitli toplumsal temellere göre değişen, ancak bu niteliği bakımından ortadan kalkmayan bir olgudur. Yönetilenler, tarih boyunca yönetenlere karşı kendi hak ve özgürlüklerini koruyabilmek için, çeşitli yollara başvurmuşlardır. Hukuksal ve siyasal değer yargıları, tarih boyunca bu dönüşümlere bağlı olarak yaratılmışlar ve ortadan kaldırılmışlardır. Burjuva devrimi yapılmadan önce aristokrasinin hukuku vardır; bu hukuk yerini burjuva hukukuna bıraktı. Burjuva hukukunun liberal sınırları gelişti ve bugün batı demokrasilerinde bir güç dengesi olarak sosyal demokrasiyi oluşturdu.

Türkiye’de iki yüzyıldır bir demokrasi kavgası verilmektedir. Ancak iki yüzyıldır, aynı kısır döngünün içerisinde dönüp dolaşıp durulmaktadır. Demokrasiyi gerektiren temel kurum ve ilkeler benimsenmeden, sadece biçimsel kurallar ile sınırlı bir demokrasi anlayışını, çağdaş demokrasi adıyla savunmaktayız. Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız siyasal olayları, türk toplum yapısı ve siyasal gelişiminin dışında yorumlarsak, ancak yüzeyde ve kendi kendimizi avutan bir soyutlama yapmış oluruz. Sosyolojik gelişimleri bir zabıta vakası olarak görüp bastırıcı ve yasaklayıcı tedbirler almak ise, polis devletinin başvuracağı yollardandır. 

Türkiye’de grev konusu, gelişim ve koşulları ile ilginç bir sorundur. Bu sorunun gözleminde, Türk demokrasisinin gelişmelerini görmek mümkündür. Grev, batı demokrasilerinin temel kurumlarının birisidir. Marksist demokrasilerde, grev hakkına yer verilmez. Türkiye’de grev, yıllarca komunizm propagandası sayılmış, bir çok düşünür ve işçi grev hakkını savundukları için cezalandırılmıştır. Bugün, memur grevi konusu da aynı yanlış gözlem ve suçlamalarla gelişmektedir.

Kamu düzeni bozulur mu?

Memura grev hakkı tanınmamasını isteyenler, bu hakkın kamu düzenini, eski tabirle “amme intizamını” sarsacağı kanısındadır. Bugün Türkiye’de üniversitelerimiz, Danıştay ve Yargıtayımıza rağmen henüz kimin işçi, kimin memur olduğu konusu kesinlik kazanmış değildir. Öyleyse, kimin kamu düzenini sarsacağı, kimin sarsmayacağı da hukuk açısından, pek ispatlanmış değildir. Bugün, batı demokrasilerinin çoğunda memurlara grev hakkı tanınmıştır. Artık memur grevleri, batı demokrasisini oluşturan temel unsurlardan biri olarak nitelendirilmektedir. İngiltere, Fransa, Belçika’da memur sendikalarının grev hakları vardır. Grev hakkı tanınmayan sendika kanunları ise, akşamları memurların yorgunluk kahvesi içtikleri birer kuruluş olmaktan öteye  bir anlam ve etkinlik kazanamazlar. Grev hakkı vermeyen bir sendika, ancak aldatmacadır.

Demokratik hak 

Marksist demokrasilerde grev hakkı yoktur. Çünkü, devlet işçi devleti olarak nitelendirildiği için, işçinin kendi kendisine karşı grev yapması da kabul edilmemektedir. Türkiye’de aynı görüşü, bir başka türlü, ancak aynı gerekçe ile benimsemektedir. Bürokrasinin devletin temsilcisi olduğu, dolayısıyla devletin kendi kendine karşı grevinin amme nizamını sarsacağı kabul edilmektedir. Oysa bugün memur grevi, batı demokrasilerinin gereklerinden biri sayılmaktadır. Batıda grev hakkı, tıpkı bugün ülkemizde yaşandığı gibi zahmetle kazanılmıştır. Türkiye’de de bu hak, bütün engellemelere rağmen elde edilecektir. Bu girişimleri, köhnemiş, eskimiş ve çoğu anayasaya aykırı kanunlar ile önlemek mümkün değildir. Öğretmenlerin pasif direnişleri, anayasaca benimsenen sosyal devletin, gerçekten sosyal mi, yoksa patron devleti mi olduğunu ispatlayacak ve sonunda devletin üvey evlatları memurlar haklarını elde edeceklerdir.

Uğur MUMCU

Milliyet, 27 Aralık 1969

Son söz olarak, üzülerek söylemeliyim ki yukarıdaki yazıdan sonra geçen 40 yıl aradan sonra bile memurumuza hala grev hakkı verilmemiştir. Ne diyelim, zaten hepsi komanist oyunu bunların…

Moda Ney Lan?

Ya şöyle bloga baktım da ulan hep bir tarih, hep bir siyaset dedim benim yazım yok neredeyse. Yazım derken, benim kendime özgü yazımdan bahsediyorum. Daha çok yazmak istiyorum aslında ben buraya forumdaki rüyalarımı aktarsam çarşaf olur ama neyse onlar orada kalsın onun ile uğraşamam şimdi.

Bir çok yazı var aslında yazılabilecek ama içimden gelmiyor eskisi gibi yazmakta konuşmakta. Yaşam enerjim bitti, bitirdiler sonunda yani. Şöyle böyle soğuk havada ayağımı dizimin üstüne atıp çayımı yudumlarken ve bir yandan da “nerede yanlış yaptık biz bu hayatta mnkym” derken ayakkabı tabanıma gözüm ilişiyor. Ulan delinmiş ayakkabının tabanı. Daha bir hafta evvel “dayım Amerika’dan getirdi olm, 6 yıldır giyiyorum işte süper sağlam” diye millete gösterirken ayakkabının delik olduğunu görüyorum. Bende diyorum bu çorabımdaki ıslaklık nedir? Meğer ayakkabım delikmiş. Diğerine gözüm ilişiyor oda delindi delinecek neredeyse.

Birden pantolona, giydiğim sweete gözüm kayıyor. “Ben ne kendine bakmayan, ben ne eskici bir adam olmuşum ulan” diye düşünüyorum yine. Ama hemen geçiyor, çünkü zaten alışveriş yapmayı sevmediğim gibi genelde aldığım şeyleri kaliteli pahalı seçtiğimden efendime söyliyim uzun süre giyebiliyorum. Bu sebeple şöyle bir hareketlenerek, “neyimiz var neyimiz yok bir elden geçirelim bakalım” diye plan yapıyorum hemen. Ben var ya çok tehlikeli adamım ha.

İlk etapta yeni elbise ve ayakkabıların listesini çıkartıyorum. Son bir yıl içinde ne almışım kendime hmmmm…. Kardeşimin bana aldığı 4 çorap, annemin bana aldığı beş don/atlet ki güzeller valla, ondan sonra arkadaşların bana hediye olarak aldığı bir siyah tişört. Birde arkadaşımdan aldığım beyaz bir hasır şapka var. Evet bunları almışım ki aldığım hiç bir şeyi ben almamışım gerçekten çok ilginç.

Önümüz kış, gerçi önü kalmadı kış geldi kazakları elden geçiriyorum. Beyaz bir kazağım var şimdi içime giydiğim ki üniversiteden beri giyiyorum bu kazağı. Annemin aldığı boğazlı (ıyyhhhh) siyah bir kazak ki hiç giymedim nerdeyse giymem ben onu. Üniversite biterken aldığım bir kazak küçük geliyor artık, hah mavi bir kazak buluyorum bunu ben dört yıl evvel almıştım iki taneyle beraber. Bir tanede Mavi den aldığım var şekil bir kazak geçen sene onu almıştım kışa girerken hatırladım bak. Askerden kalan subay kazağım içime giymek için. Hmmm bir tane siyah bir tane krem kotum var onlar küçük geliyor ayırdım zaten onları. İki tane mavi kotum var ki ikisi de eskimiş artık. Bir tane avcı pantolonu var rengi solmuş ama idare eder ya. Bir tane pijama sanırım 10 yıllık falandır. Ammaannn buna mı bakıcaz abi iki saat işte hepsi eski püskü şeyler. Tişörtler desen aynı. Çizgili eşortmanımı askerden gelince almıştım 8 yıl geçmiş.

Botumu buluyorum 1999 da almıştım üniversiteye giderken yuh. Düşününce baya eski geldi. Askere falan da bunla gittim ben. Kenarları yırtılmış ama hala su almıyor bot. Carfurdan almıştık o zaman ucuz olsun diye baya sağlammış.

Neyse ya, elbise bot falan geçelim. Ben hiç ne bir moda akımını, ne bir elbiseyi ne bir ayakkabı tarzını takip etmiyormuşum arkadaşlar. Hiçte pişman değilim vallahi. Sonuçta, moda dediğimiz şey kapitalizmin bir aracı değil midir? 🙂

Bir sene evvel kapitalizmin güzelliklerini savunan bir arkadaşımla tartışırken bana “öyle diyorsun ama giydiğin her şey marka olm o zaman kullanma bunları” demişti. Baktım cidden marka ama bir yanlışlık var bu işte. Nokia telefonumdan, üstümdeki deri cekete kadar belki iyi markalardı ama hepsi eskiydi. Bunu ona anlattım, kapitalizmin aslında modayla da beslendiğini, insanların ihtiyaçları olmadığı halde “tarzına uymadığı için” elbiselerini sağlam oldukları halde attıklarını ve yenisini aldıklarını söyledim. Bunun adı israftı bizim lugatımızda. Tabii anlamadı, anlamak istemedi takılı kaldı ayağımızda ki Nike ayakkabıya. Ben onu moda için değil, sağlam olduğu için aldım desem de anlamadı.

Evet, belki güzel görünelim şekil olalım kaygısı hepimizde olabilir ama bununda dozajının iyi ayarlanması gerektiği bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Moda denilen saçmalık, özellikle kadınları hedef almakta son yüzyılda. İstanbul’daki bir kız arkadaşımın bir oda dolusu ayakkabısını gördüğümde ona “neden bu kadar çok ayakkabıya ihtiyacın var ki?” diye sormuştum. Bana “daha bunların çantaları da var” demişti. Elbisenin değişimi, ona uygun toka, buna uygun ayakkabı, çanta, takı, saat vs. önü olmayan bir yol bu yol. “Kendimi güzel hissediyorum” düşüncesi ve farklı olmak zihinlere yerleştirilmiş sanki.

Modanın temeli ve insanı diğerlerinden farklı yaparak yakışıklı veya güzel göstermek diyelim ilginç bir kavram aslında. Güzel bir kadın düşünün mesela şu anda. Tamam, fazla düşünmeyin geri gelin ve bunun sebebini düşünün şimdide. Neden güzel? Zayıf, yumuşak hatlı, fidan gibi bebek yüzlü bir manken şu an güzellik tabirimiz. Peki kime, neye göre belirleniyor bu güzellik meselesi? Siz, gerçekten güzel olduğu için mi yoksa size öyle kabul ettirildiği için mi güzel buluyorsunuz kişiyi?

Afrika’ya araştırma için giden bazı bilim adamları, kabilelerin çoğunda şişman ve yağlı tabir ettiğimiz geniş kalçalı kadınların daha güzel olduğunu gördüklerinde şaşırmışlar. Onlara göre güzel, iyi beslenmiş, çocuk doğuracak kadar geniş kalçaları olan bir kadına gidiyor çünkü.

Peki hadi onlar Afrikalı diyelim, başka bir örnek verelim. Bronz bir görüntü şu an daha çekici geliyor mesela insanlara. Denize gidip güneşlenilir hatta gidilemezse solaryuma girilir ya hani. Avrupa’da ve modern toplumlarda 1800’lerde kadınların güzel görünmek uğruna şimdikinin tersi bir davranış görmesi, yani beyaz bir vücuda sahip olmak istemesi ilginç değil mi? Kadınlar beyaz yüzlerini daha da beyaz yapmak için makyaj olarak kurşun esaslı pudraları yüzlerine sürerlermiş. Tabii kurşunun bu şekilde sürülmesi aslında kişiyi zehirliyor ama sürerlermiş işte. Yanık bir tene sahip olanlar beğenilmez, şemsiyelerle dolaşılırmış dayı o kadar yani. Beyaz bir yüze sahip olmak için yüzlerine kurşun sürenlere karşı, yanık bir tene sahip olmak için solaryum ve güneşe yatıp cilt kanserine açık olanlar birbiriyle tezat oluşturmuyor mu sizce?

Peki ne değişiyor? Nasıl değişiyor? Bu “moda” mentalitesi bile şu andaki hıza yetişemiyor aslında. Bu sebeple 1970 veya 80 lerin elbise ve yaşam tarzları tekrar ısıtılıp önümüze getiriliyor. Moda altında pazarlanan bu yaşam tarzı aslında büyük bir balon.

Bu balonun kuşattığı ve ele geçirdiği genç kuşaklarda genelde hımbıl bir nesili bize müjdeliyor. Kıçında donu olmadan elinde I phone 4 le gezen bir nesil yaratılıyor bir nevi. Bunun ucu iyi değil, çünkü hayat bu değil ve bunun ucu parasızlık döneminde buhran ve bunalıma götürür adamı. Gerçi yaratılan sitemin istediği de budur zaten öyle değil mi? Kazanılan paranın, gereksiz şeylere harcanması ve tekrar çalışılması ve tekrar harcanması böyle dönüyor işte sistem. Moda aletlerini de ucuza bir yerlerden getirirsen ohh değmeyin keyiflerine adamların.

Kaliteli malzeme alıp uzun yıllar kullanma ile, gereksiz çok malzeme alıp para harcamayı birbirine karıştırmamak lazım işte. Ben utanmıyorum kullandığım Nokia bilmem ne on telefonumdan, pantalonumdan, delik ayakkabımdan (yalnız dayı su alıyor ya). Yarın ayakkabıcıya gidip altına yama yaptıracağım. Ayakkabı tamircisi bir dede var burada; “dede yorgun” ismi. Gerçi kaça yapar onuda bilmiyorum da almıcam bu senede kışlık bot idare edelim ya ne olacak.

Modaya çakayım, size bir şey olmasın arkadaşlar saygılarımla….