And The Walz Goes On

Tam adıyla Sir Philip Anthony Hopkins..

Namı değer Hannibal Lecter karakteriyle ünlenen kariyeri ve gerçek bir deha. Gençlik yıllarında okula gitmektense müzik ve resim ile uğraşmak isteyen genç Anthony gelecek yıllarda bildiğimiz üzere bu alanların aksine sanatın başka bir kolu olan sinema oyunculuğuna devam etmiştir.

Günümüzde yaşayan diğer bir büyük sanatçı; orkestra şefi Andre Rieu. Çocuk yaşta aileden gelen sanatçı genleriyle işine sarılan son 100 yılın en önemli müzisyenlerinden bir tanesi.

Birisinin inanılmaz oyunculuk yeteneği sayesinde Oscar ödülünü alan ve bir çok defa aday gösterildiğine, diğerininde çocukluktan başladığı mesleğinde neredeyse en üst seviyeye geldiğine göre doğru seçim yapmışlar diyebiliriz.

Peki gerçekten diyebilir miyiz?  En azından Andre Rieu için eminiz sanırım. Sir için ise şüphelenmeye devam edeceğiz gibi duruyor…

2011 yılında koyduğum videodan da hikayesini dinleyebileceğiniz gibi bu iki sanat adamı bir araya geliyor. Andre Rieu kısaca “Bana birisi yazdığı valsi göndermek istedi. Bana her gün bir yerlerden böyle şeyler gelir ve yeni bir Johann Strauss olmayacağını iyi bilirim. Fakat bu kişinin Anthony Hopkins olduğunu öğrenince konuştum. Gönderdiği valsi derledim ve ilk defa şimdi dinleyeceğiz” diyor.

50 yıl evvel genç bir adam iken yazdığı bu valsi sergilemekten korkan Anthony Hopkins’in bestelediği vals ve enerjisi gerçekten inanılmaz. Farklı müzikal renklerle süslenmiş olan bu eseri sizinde beğeneceğinizi düşünüyorum.

Kim bilir belki sinema yerine müzik alanında yoluna devam etseydi ne eserler kazandıracaktı büyük usta.

Saygılar Sir..

Reklamlar

Yüksek Doz Gelecek

İçlerinde Sapancalı birde arkadaşımın bulunduğu (Serdar YILDIZ) Türkiye’nin ilk “Bilim Kurgu” hikayelerinden oluşan kitabı Yüksek Doz Gelecek isimli eseri bitirdim.

Eser beş farklı yazarın kurguladığı beş farklı bilim kurgu hikayesini içinde barındırıyor. Hikayelerin bitiminde (elbette biz birinci ağızdan dinledik) 25 yazarın yola çıkmasıyla filizlenen projenin sonunda 5 yazar ve hikaye ile bitiş sürecini de anlatıyor.

Kitapta Köprü Altı hikayesi Umut Altın tarafından kaleme alınırken fazla bilim kurgu içermediğini belirtmek zorundayım. Daha çok amerikan filmlerine benzeyen hızlı bir koşturmaca bizi bekliyor. Arada yaşanılan klasik aşk hikayesi ve bu amerikan vari tarz benim pek hoşuma gitmese de yazarın kitap sonunda yaptığı evrimsel sürprizi beğenmedim dersem yalan olur.

İkinci hikaye ise Phobos olup Funda Özlem Şeran tarafından kaleme alınmış. Kitaptaki en ağır ilerleyen hikaye olup okunma bakımından kolay bir gidişatı olmadığını söyleyebilirim. Gezegenlerin ve yaşam formlarını inceleyen makine sonunda bizi buluyor. Artık türümüzün ortada olmadığı bu dönemde bulduğu kitapları inceleyerek bizi tanımaya çalışıyor. Açıkçası anlatılan kitapların okunması bu hikayeyi destekleyecek ve lezzetini artıracaktır.

Üçüncü hikaye ise Demir Yıldız ismiyle ve ünlü Metal Fırtına romanı ile tanınan Orkun Uçar’a ait. Köprü Altı hikayesi gibi hızlı bir giriş ve tempo ile giden hikaye yazarın tarzına özgü aksiyon yüklü. Dünya dışında bulunan Luxor isimli şehrin yaptığı gizli planların açığa çıkarılmasını mecburen kabul eden bir katilin öyküsü yine bilim kurgudan ziyade macera tarzında yazılmış.

Dördüncü hikaye ise Karavanlar Çağı ismiyle Gökcan Şahin’e ait. Açıkçası benim en beğendiğim hikaye bu oldu. Belki bilim kurgu ve gerilim sevdiğimdendir bilemiyorum. Hikaye artık yaşanamayacak hale gelen Dünya’dan karavanlarıyla (özel elbette) ayrılan bir gurup insanın sistem içinde mücadelesini anlatıyor. Konuk olduğumuz karavanda ailesinin katledilmesini seyretmek zorunda kalan kahramanımız ailesi ve sistem hakkındaki bazı gerçekleri zamanla ortaya çıkartıyor. Bazı kurgusal sıkıntılar (yani çok hızlı geçişler diyeyim) olsa da yaratılan gizem havası başarılı. Elbette sonu beklemediğim şekilde kötü bitti demeden de edemeyeceğim.

Beşinci hikaye Alt Ve Üst ismiyle arkadaşım Serdar Yıldız’a ait. Kitaptaki hikayeler arasında bilim kurguya en yakın hikaye Serdar’a ait gibi. Aslında hikaye uzatılıp genişletilerek roman olarak tasarlanabilir (hala devam edebilir zaten). Kurgu güneş sistemindeki gezegenlerin kolonileştirildiğini ve birbirleriyle artık mücadeleye girdiğini bize anlatıyor. Burada ana hikaye en değerli gezegen olan (bulunan bir elemen dolayısı ile) Venüs’ün etrafında dönüyor. Venüs ise gezegende yaşayan türü köleleştirerek sömürmekte. Dünya’nın artık kimse tarafından istenmediği ve bir avuç insanın yaşadığı bu yıllarda, Venüs’ün yarattığı üst yönetim yaratılan isyan ile sarsılıyor. Devamı kitapta diyelim ve açıkçası devamı yazılabilecek bir eser.

Sonuç olarak girişilen bu eser için yayın yapabilen bütün yazar arkadaşlarımızı cesaretlerinden ve çabalarından dolayı tebrik ediyorum. Yine sonra olarak kitabın bir devamının da yazıldığını söyleyerek yazımı sonlandırayım.

Hoşça kalın.